Posted by: dusuncekahvesi on: Mart 30, 2009
Enflasyonun kaynaklarda daha çok «rahs : ucuzluk», «gala : pahalılık» anlamına gelen iki terimle ifade edildiğini yukarıda belirtmiştik. Paranın değeri problemi, temel kaynaklarda alım satım, sarf ve karz gibi konular içinde yer almıştır. Biz aşağıda, İslâm hukukçularının bu konudaki görüşleri ve uygulamadan verdikleri örnekler üzerinde duracağız. [33]
Ebu Hanîfe (ö. 150/767) ‘ye göre fekleri ödünç (karz) olarak alan kimse, zimmetinde bunların mislini borçlanmış olur. Bu arada felsler tedavülden kalksa bile mislini ödemek yeterlidir. Geri verinceye kadar, felslerin satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi nazar-ı dikkate alınmaz. Başka bir deyimle enflasyon farkı ödemek gerekmez. Çünkü felslerin ödünç verilmesinin caiz olmasının sebebi, semenlik sıfatı itibariyle değil, misli olması yüzündendir. Ölçü veya tartı yahut standart olup da 24 sayı ile satılan bütün mislî mallarda ödünç (karz) ün caiz olmasının sebebi de budur [34]
1) Bir kimse dirhemin 1/6’sına (dânık) veya yarısına denk olan fekleri ödünç alsa, bu felslerin satın alma gücünde, dirheme (gümüş paraya) göre düşme (rahs) veya yükselme (gala) meydana gelse, bu kimseye sadece ödünç aldığının mislini vermek yeterli olur. İlave birşey vermesi gerekmez. Çünkü ödünç alanın borçlanması (dımânı), kabzla meydana gelir. Kredi (karz) yoluyle kabzedilen birşey, kıymetiyle değil, misliyle borçlanılmış olur.
2) Bir kimse diğerinden, dirhemin (gümüş paranın) 1/6’sı tutarında buğdayı ödünç olarak istese, diğeri; dirhemin 1/4′ü tutarında buğday verse, ödünç alanın kabz durumu esas alınarak, dirhemin 1/4′ü tutarındaki buğdayın mislini vermesi gerekir. Burada, dirhemin 1/6’sı tutarındaki buğdayla ilgili konuşmaya itibar edilmez.
3) Bir kimse, diğerine : «Bana, bir dînâr (altın para) tutarında olan on dirhem gümüşü ödünç ver», dese, diğeri on dirhem gümüşü ödünç verse, ödünç alana, kabzettiği on dirhemin sayısınca misli gerekli olur. Ödeme gününe kadar dirhemin satın alma gücündeki düşme veya yükselmelere itibar edilmez. İşte bütün ölçü veya tartı ile satılan mallarda hüküm böyledir. Ödünç (karz) akdî caiz şartlara bağlanamadiği gibi, onu fâsid şartlar da bâtıl kılmaz. Bunun bir sonucu olarak, ödünç alınan şey yerine, başka bir şeyi verme şartı geçersizdir. Ödünç alanın, kabzedilenin mislini vermesi yeterlidir [35]
Mislî olan her şeyin karz olarak verilmesi mümkündür. Bunlar üç kısma ayrılır:
a) Ölçü ile satılanlar (mekîlât) :
Belirli bir kapla ölçülerek alınıp satılan mallar bu bolüme girer. Buğday, arpa, mısır, gaz ve zeytinyağı böyledir.
b) Tartı ile satılanlar (mevzunât) :
Ağırlık ölçüleri ile alınıp satılan şeylerdir. Demir, bakır, çimento, tuz gibi maddeler bu kabildendir.
c) Sayı ile satılanlar (adediyyât-ı mütekâribe) : Biri diğeri île aynı büyüklükte olduğu başka bir deyimle standart bulunduğu için sayı ile alınıp satılan şeyler bu çeşide girer. Bunlar tek tek alındıklarında aralarında kıymet farkı bulunmaz.
Ölçü, tartı veya sayı ile satılmayan mallara «kıyemî mal» denir. Hayvan, halı ve gayrı menkuller böyledir. Bunların çarşı ve pazarda misli bulunmaz, bulunsa da fiyatça farklı olur.
Hanefilere göre, kıyemî olan malların ödünç (karz) verilmesi caiz görülmemiştir. Çünkü, bunların mislini geri vermek güçtür [36]
Bu hukukçulara göre, kendisi üzerinde selem akdi (para peşin mal veresiye) yapılması sahih olan şeylerin ödünç verilmesi de caizdir. Bu, mislî olabileceği gibi kıyemî mallardan da olabilir. Hayvan da bunlar arasındadır.
Delil, Hz. Peygamber (s;a.)’in uygulamasıdır. Ebu Râfi’ şöyle rivayet etmiştir : «Resulullah (s.a.) iki yaşlaınrıdaki bir deveyi ödünç aldı» [37] Hayvanlar ne ölçü ve ne de tartı ile satılmayan mallardandır. Hanefîler, Ebu Râfi’ hadîsinin mensûh olduğu ve kıyemî malların karz olarak verilemeyeceği görüşünü benimsemiştir.
Kendisinde selem akdi caiz olmayan mücevherat vb. şeylerin karz olarak verilmesi de caiz değildir. Çünkü karz, mislin geri verilmesini gerektirir. Benzer nitelikleri tesbit edilemeyen veya nadir olan şeylerin mislinin- geri verilmesi ise güç olur [38]
Hanefîlerin meşhur görüşüne göre, ödünç verenin yararlanması şart koşulan her karz akdi caiz değildir. Eğer yararlanma şart koşulmamışsa veya karz akitlerinde ödünç verenin yarar sağlaması örfleşmiş (müteâref) değilse bunda bir sakınca yoktur. Bu duruma göre, bir kimse ödünç aldığı parayı geri verirken, kendi arzusu ile biraz fazla verse, önceden şart koşulmadığı ve bu konuda örf hâline gelmiş bir alışkanlık da bulunmadığı için caiz olur. Hatta bu, borcunu en güzel şekilde ödeme sayılacağı için mendûb kabul edilmiştir. [39]
Ödünç verene, hediye vermenin hükmü de böyledir. Eğer hediye şart koşularak verilmişse tahrîmen mekruh olur [40]
Şafiî ve Hanbelîlere göre, menfaat celbeden karz caiz olmaz. Meselâ; bîr kimseye, evini kendisine satması şartiyle 1 milyon lira ödünç vermek gibi. Daha fazlasını geri almak üzere ödünç vermek de böyledir
Delilleri hadîstir.
Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur :
«Hem ödünç (alıcıdan ödünç istemek), hem satış ve bir satış içinde iki şart helal değildir»[41].
Ashâb-ı kiramdan Ubey b. Kâ’b, İbn Mes’ûd ve İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre onlar:
«Menfaat celbeden her çeşit karzı yasak kabul etmişlerdir» [42] Çünkü karz akdi, dostluk ve Allah’a kulluk amacıyle, başka bir deyimle ekonomik bakımdan sıkıntıda bulunanlara yardımcı olmak ve karşılığını âhirette beklemek amaciyle yapılır. Onda bir menfaat şart koşulursa; karz akdi muteber olur, şart ise lağv olunur. Menfaat nakit para olsun, ayn olsun, az veya çok olsun müsavidir.
Ancak, önceden şart koşmaksızın ödünç para geri verilirken ilave yapılsa, veya bir teşekkür olarak evini ödünç verene satsa, bunda bîr sakınca bulunmaz.
Delil, Ebu Rafi1 (r.a.)’ın Hz. Peygamber (s.a.)’den naklettiği şu hadistir : Ebu Râfi’ şöyle der :
«Resulullah, bir adamdan 2 yaşlarındaki bir deveyi ödünç olarak aldı. Sonra, bana zekât develerinden 2 yaşlarında bir deve seçerek alacaklıya vermemi emretti. Ben; develer arasında 6 yaşlarında, daha kıymetli deveden başkasını bulamıyorum, diye cevap verdim. Bunun üzerine Allah’ın elçisi şöyle buyurdu :
— Onu, ödünç aldığım kimseye ver. Şüphesiz sîzin en hayırlınız borcunu en güzel şekilde ödeyeninizdir [43]
Câbir b. Abdillâh’dan şöyle dediği nakledilmiştir: «Benim Resulullah (s.a.) de bir hakkım (alacağım) vardı. Bana bunu ziyâde ederek ödedi» [44]
Aslında, menfaat celbeden karz yasağı ez-Zeylâ’î’nin Nasbu’r-Râye’de tesbit ettiği gibi herhangi bir hadîse
dayanmaz. Bunu, şart koşulan veya örf hâline getirilen menfaatlerle ilgili olarak düşünmek mümkündür [45]
Mâlikîlere göre, başkasına ödünç verenin, ödünç verdiği kimseden herhangi bir şekilde yarar sağlaması caiz değildir. Ancak dostlar arasındaki normal ölçüde ikram ve hediyeleşmeler, borç münasebetleri olsa da zarar vermez.
Borcu ödeme sırasında verilen fazlalığa gelince, Mâlikîler bunu iki kısma ayırarak değerlendirmiştir ;
1) Borç, satım akdinden doğmuşsa; fazlalık mutlak olarak caizdir. Ödenen miktar, sıfat veya miktar bakımından daha fazla olsun, vadesinde, vadeden önce veya sonra olsun müsavidir.
2) Borç, karz akdinden doğmuşsa; fazlalık şart koşulmuş veya vaadedilmiş yahut âdet olmuşsa mutlak olarak caiz değildir. Şart koşulmamış, vaad ve âdet dahi yoksa fazlalık ittifakla caizdir.
Delil, Hz. Peygamber (s.a.)’in 2 yaşlarındaki deveyi ödünç alarak bunun yerine daha güzel bir deveyi vermesidir [46]
Bu, felslerin tedavülden kalkmasıyla meydana gelen durumdur. «Kesâd» terimiyle ifade edilir. Bunu, satım akdinde ve karzda olmak üzere iki kısımda değerlendireceğiz : [47]
Felsler, dirhem karşılığında satın alınsa, henüz bunlar kabzedilmeden tedavülden kalkmış bulunsa, akit bâtıl olur. Teslim alınan dirhemlerin de geri verilmesi gerekir.
Hanelilerin bu konuda dayandıkları temel düşünce şudur : Burada felsler satım akdine semenlik sıfatiyle girer. Tedavülde kaldıkları sürece bu böyledir. Tedavülden kalkınca semenlik sıfatlanrı yok olur. Ivazlardan birisi ortadan kalkınca da akit bâtıl olur. Felslerde semenlik sıfatı, eşya (mallar) da «mallık sıfatı» gibidir. Eğer kabzdan önce, mebi’in helak olması veya şıranın alkolleşmesi gibi sebeplerle, bîr şey mal olmaktan çıkarsa, akit fâsid olur. Bu da onun gibidir [48]
Ebu Hanîfe’ye göre, bir kimse 10 felsi ödünç olarak alsa, sonra bu felsler tedavülden kalksa, ödünç alan kimse mislini vermekle borçtan kurtulmuş olur. Çünkü o, zimmetinde kabzetmiş olduğu feîslerin mislini borçlanmıştır. Zaten ancak bunları teslime gücü yeter.
Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre, bu kimsenin felslerin gümüş karşılığı olan kıymetini ödemesi gerekir. Bu iki imam «istihsan» prensibine dayanır. Çünkü ödünç alan, kabzettiğinin mislini borçlanmış olur. Kabzolunan fülus olup, semendir. Tedavülden kalkınca, semenlik sıfatı da yok olur. Burada satım akdi deliline dayanılmış tır. Borçlandığı şeyin mislini vermekten âciz kalan kimse, onun kıymetini borçlanmış olur. Yine bunun gibi misliyâttan birşey ödünç alınsa, insanların ellerinde bunun misli kalmasa, kıymetiyle borçlanma olur [49]
Felsler dirhem karşılığında satıldıktan sonra henüz teslim edilmezden önce, satın alma gücünde düşme veya yükselme meydana gelse, satım akdi fâsid olmaz. İnsanların felslerle muamele yapmaya devam etmesi sebebiyle semenlik sıfatı yok olmaz. Satın alma gücündeki değişmeler yüzünden bedel yok olmuş sayılmaz. Ayıplı hale gelmiş de bulunmaz. Bu durumda alıcı, mevcut dirhemleri alır ve muhayyerlik hakkına da sahip olmaz. [50] Sadece, halkın felslere rağbetinin azalması sebebiyle, değişiklik doğmuş olur. Satım akdinde olduğu gibi sonradan meydana gelen bu değişikliğe itibar edilmez [51] İmam Ebu Yusuf’un ilk görüşü de böyledir [52]
Ebu Yusuf’un ikinci görüşüne göre, felslerin ve aynı hükme tâbi bulunan mağşuş paraların satın alma gücünde meydana gelebilecek değişmeler, borçların ödenmesinde dikkate alınır. Satın alma gücündeki düşme veya yükselme halinde; borç satım akdinden doğmuşsa akit tarihi, karz akdinden doğmuşsa kabz tarihi esas alınarak gümüş veya altın hesabiyle ödeme yapılır. Kendisiyle fetva verilen (müftâ bih olan) görüş budur [53] Bu duruma göre Ebu Yusuf’un ilk görüşünden rucû ettiği anlaşılmaktadır [54]
Ebu Yusuf’un değerleme tarihi için dayandığı delil şudur: Bir kimse, -misli olan bir malı telef etse, insanların elinde bu şeyin misli tükenmiş bulunsa, itlaf tarihindeki kıymeti üzerinden tazmin etmesi gerekir. İmam Muhammed değerleme için, bu malın insanların elinde bulunduğu son günü esas alır [55]
Ebu Yusuf’un, satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi konusundaki bu görüşü, yalnız fels veya mağşuş paralarla ilgili olmayıp, ölçü veya tartı ile satılan bütün mislî malları da kapsamına alır. Meselâ; ölçü veya tartı ile alınıp satılan bir malı, ödünç olarak alan kimse, daha sonra fiyatların düşmesi veya yükselmesi yüzünden kıymeti değişse, kabz günündeki kıymeti üzerinden ödeme yapması gerekir. Fetvaya esas olan da bu görüştür [56]
Bu duruma göre, Ebu Yusuf’un yalnız fels ve mağşuş paralarda enflasyon farkını kabul ettiği, diğer mislî malları da bu hükme tâbi tuttuğu anlaşılmaktadır. Ancak altın (dînâr) veya gümüş (dirhem) para ile yapılan satım veya karz muamelesinden doğan borçlarda, bu paraların satın alma güçlerinde düşme veya yükselmeler
meydana gelse bile, alacaklı fazla birşey talep edemez. Bu konuda icmâ (ittifak) vardır. Ebu öbelirtmiştir [57]
Ödünç alınan paranın değeri düşse veya yükselse yahut bu para tedavülden kalksa mislinin ödenmesi gerekir. Karz mübadelen” bir akit olmadığı için, ödünç alman şey misliyle borçlanılmış olur. Burada, misliyle ödeme, alacaklının hakkına daha yakındır. Para da mislî olduğuna göre, eğer mislini bulup ödemek mümkün olmaz veya satın alma gücünü tamamen kaybetmiş bulunursa, bu takdirde kıymetini ödemek gerekir [58] Şâfiîlerden, ödünç alındığı gündeki kıymetinin ödenmesi gerektiği görüşü rivayet edilmişse de bu nakil zayıftır [59] Başka bir deyimle Sâfi’îler enflasyon farkı konusunda Ebu Hanîfe ile aynı görüştedir. [60]
Hanbelîlerin, ölçü veya tartı ile alınıp satılan şeylerin ödünç verilmesi halinde sonradan meydana gelecek fiyat değişiklikleri konusunda iki görüşü vardır :
aa) Ödünç alan, bunların ödünç alma günündeki kıymetini öder. Çünkü fiyat değişmeleri sebebiyle bunların tam misli yoktur. Bu yüzden, ödünç alan kimse, itlaf ve gaspta olduğu gibi bunların kıymetini borçlanmış olur.
bb) Mislim geri vermesi gerekir. Çünkü, Hz. Peygamber bir adamdan 2 yaşlarında bir deveyi ödünç (karz) olarak almış ve bunun mislini geri vermiştir [61]
İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, karz akdinde şart koşulacak vade geçerli değildir. Meselâ; 100.000 lirayı, 6 ay sonra geri almak üzere bir kimseye ödünç veren, ihtiyacı olduğu takdirde bunu daha önce de talep edebilir. Başka bir deyimle, karz akdi peşin olarak meydana gelmiş olur. Aynı cinsten olan iki şeyi peşin satmak anlamındadır. Nesîe ribâsını engellemek için, vadenin bağlayıcı olmadığı esası kabul edilmiştir. Karz akdi diğer bir yönüyle teberru niteliğindedir. Ödünç verenin, bedeli derhal isteme hakkı doğar. Çünkü bu, misîiyâtta mislini geri vermeyi gerektiren bir akit olduğu için, bedeli peşin olarak isteme hakkı doğar. Ancak ödünç veren, ödünç alana yardımcı olmak amaciyle, geri istemeyi geciktirir [62]
Karz muamelesinin borçlar arasında özel bir durumu vardır. Şöyle ki; her ödünç (karz), bir borç (deyn)tur.. Fakat her deyn bir karz değildir. Meselâ, bir kimseden 10.000 lira ödünç almak, bir karz olduğu gibi aynı zamanda bir borç (deyn)dir. Fakat, satılan veya kiraya verilen yahut da gasbedilen bir malın bedeli ise, borçlunun zimmetinde bir deyndir. Fakat karz değildir. Diğer borçlar için şart koşulacak vade muteber olup, vade tarihi gelmedikçe talep edilemez. Fakat karz hakkındaki vade muteber değildir. Ancak karzda vade vâdedilmiş olursa,.
buna uymak ahlâk bakımından mendûbdur. Hukuk bakımından süre bağlayıcı nitelikte sayılmamıştır [63]
İmam Mâlik’e göre, karz akdinde belirlenecek süre muteberdir. Delil, Hz. Peygamber (s.a.)’in şu hadisidir:
«Müslümanlar, belirledikleri şartlara uyarlar» [64]
Taraflar, karz akdini devam ettirme veya karşılıklı rıza ile akdi bozma (ikâle) yetkisine sahip olduklarına göre, vade belirleme yetkisine de sahip olurlar [65]
Faize tâbi bulunan malların, kendi cinsleriyle veya aralarında ortak faiz illeti olan başka cins bir malla veresiye olarak değiştirilmesidir. 1 gr altını veresiye olarak 2 gr altınla veya 1 gr altını veresiye 1 gr altınla yahut 1 ölçek buğdayı veresiye 2 ölçek arpa ile değiştirince nesîe (veresiye) ribâsı meydana gelir. Bunların mübadelesini peşin olarak yapmak gerekir.
Hz. Peygamber (s.a.) bir hadîsinde şöyle buyurur :
«Altın karşılığında altın, gümüş karşılığında gümüş, buğday karşılığında buğday, arpa karşılığında arpa, hurma karşılığında hurma ve tuz karşılığında tuz, misli misline ve birbirine eşit olarak peşin satılırlar. Bunların cinsleri farklı olursa dilediğiniz gibi peşin olarak satınız» [66]
Müslim, bu hadîsi Ebu Saîd isnadiyle nakletmiştir. Sonunda şu ilâve vardır:
«Her kim fazla verir veya fazla alırsa şüphesiz o ribâ yapmıştır. Bu konuda veren ve alan müsavidir» [67]
İlk hadisten, fazlalık olmasa bile, faize tâbi olan maddelerin veresiye mübadelesinde ribânın cereyan edeceği anlaşılmaktadır.
Karz da bîr yönüyle veresiye mübadele olduğuna göre, veresiye (nesîe) ribâsının cereyan etmeme sebebi nedir?. Meselâ; 10 gr altını 6 ay sonra misli olan 10 gr altın karşılığında mübadele etmekle, ödünç (karz) olarak vermek ve yine 6 ay sonra geri almak arasında ne fark vardır? İkisi arasında şu fark dikkati çekiyor: Karzda vade söz konusu olmaz, şart koşulsa bile uymak gerekmez. Ayrıca karz, bir ihtiyaca mebni istenir ve yardım amaciyle verilir. Vadeli mübadelede ise süre bağlayıcı olur ve böylece satın alma gücünde meydana gelebilecek değişiklikler tarafları etkiler. [68]
Altın ve gümüşten sürekli olarak para basma, hammadde temininde bazı güçlükler meydana getirince, basımı, korunması ve taşınması kolay olan kâğıt para uygulamasına geçilmiştir. Banknot ve kâğıt paranın niteliklerini anlamak için kısaca tarihçesinden söz edeceğiz.
İnsanlık âlemi çok eski çağlardan beri, madenî paralar olmadan da ekonomik hayatın yürüyebileceğini anlamıştır.
J. Dobretsberger [69] Mısır’da m.ö. 1600 yıllarında banknot tedavül ettiğini söyler [70] Bu ülkede devlet hazîne ve depolarının emânet kabul etmesi usûldendi. Halk, elindeki altın, mücevherat veya hububatı saklanmak üzere buralara tevdi eder ve kendilerine emânet bıraktıkları şeyin değerini belirten bir makbuz verilirdi. Elinde böyle bir makbuz olan kimse, belge üzerinde yazılı cins ve miktardaki malı dilediği zaman çekebilirdi. Ticaretle uğraşanlar bu makbuzları mal ve para yerine kabul ediyorlardı. Hatta bu belgeler Fenike ve Mezopotamya’da da tedavül ediyordu [71]‘
Milâdın ilk yüzyılında Çin’de, daha sonra İtalya’da ve 16. yüzyılda Hollanda’da temsilî paralar çıkarılmıştır. Ancak banknotun yaygınlaşması 17. yüzyılda İngiltere ve İsveç’te cereyan eden uygulamalarla olmuştur. Bu ülkelerde, resmî darphaneler kendilerine bırakılan altın ve mücevheratı emânet olarak muhafaza ediyorlardı. Ancak, devlet, mâlî sıkıntılar yüzünden bu güveni kötüye kullanınca, sarraflar teşkilatlandılar ve halkın elindeki kıymetli eşyayıda saklamaya başladılar. İşte, sarrafların emânet bırakanlara verdiği «Goldsmith’s notes» denilen makbuzlar, para yerine kullanılan ilk yazılı belgelerdir [72]
Daha sonraki yüzyıllarda bizzat devlet veya yetki verdiği müessese banknot çıkarma işini sürdürmüştür. Önceleri basılan paranın altın karşılığı tam olarak bulundurulurken, giderek karşılık oranlan azaltılmış, hatta
Avusturya, Danimarka ve Hindistan gibi bazı ülkeler yüzmilyonlar değerindeki bir altın stokunu merkez
bankalarında hareketsiz olarak tutmaktansa, ülke parasını, yabancı dövizlerden birisine bağlamayı uygun görmüşlerdir. Bu ülkelerin dış ödemelerinden büyük bir bölümü, sterlîng île cereyan ettiği için, paralarını sterlinge göre ayarlamak çıkarlarına uygun düşüyordu. Adı geçen ülkeler, döviz ihtiyacını teşkil eden nakdî sermayeyi Londra piyasasında işletmek ve ödemelerini bu şehirdeki keşîde edilen çek ve poliçelerle yapmak yolunu tuttular [73]
Kâğıt para basıp tedavüle çıkarmak, devlet masraflarım karşılamak üzere başvurulabilecek en kolay yoldur. Çünkü çok az tutan kâğıt, mürekkep ve işçilik harcamalarına karşılık devlet büyük bir ödeme gücü elde eder. Ancak bu durumda devlet, paranın kıymetine hâkim değildir. Kâğıt para basımı kötüye kullanılınca, piyasaya ihtiyacın üstünde para çıkar ve giderek paranın satın alma gücü düşer. Para miktar olarak çoğalınca halkın tüketim meyli artar. Mala olan talep çoğalır ve bunu fiyatların yükselmesi izler. Para konusunda devlet, miktardan kazandığını kıymet ve itibardan kaybeder. Osmanlılarda kâğıt para uygulamasına 19. yüzyılın ortalarından itibaren başlanmıştır. Ancak bu, madenî paralarla birlikte tedavül etmek üzere kısmî kâğıt para uygulaması niteliğindedir.
Osmanlılarda ilk kâğıt para, 1840 m. tarihlerinde, Sultan Abdülmecid’in ikinci saltanat yılında «Kâime-i Mu’tebere-i Nakdiye» adı ile tedavüle çıkarılmıştır. Bu
paralar, karşılığı 8 yıl sonra ödeneceği taahhüt olunan, % 8 faizli birer tahvil niteliğinde idiler [74] Bu tahviller el yazısı ile yazılmış, ancak taklitlerinin çıkması üzerine tedavülden kaldırılarak, yerine matbûları çıkarılmıştır. Bundan sonra bir defa daha, % 6 faizli kaimeler (tahviller) çıkarıldıktan sonra, faizli kâime çıkarma işi terkedilerek, faizsiz kâğıt para uygulamasına geçilmiştir [75]
Diğer yandan İngiliz ve Fransız sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası’na 1863 tarihinden itibaren banknot çıkarma yetkisi verilmiştir. Banka, çıkardığı banknotlara önceleri % 50, sonra % 33 oranında altın karşılık bulundururken, 1895 yıllarında banknotları altınla ödeyememek durumuna düştü. 1914′te Birinci Dünya Harbi nedeniyle de bankanın altın tediyeleri tamamen tatil edilerek, çıkardığı banknotlar devlet tarafından cebrî tedavül rejimine tâbi tutuldu. Bu banknotlar, Cumhuriyet döneminde de uzun yıllar tedavülde kaldı. Yeni anlaşmalarla karşılık ödemesi geciktirildi. 1947′de hükümetin isteği üzerine, piyasada 2 – 3 lira arasında geçen banknotların geri kalanı, karşılıkları altınla ödenmek suretiyle tasfiye edilmiştir [76]
Altın veya gümüşten darbedilen paralar yüzyıllar boyunca alım satımlarda satış bedeli olarak kullanılmış, kâğıt para sistemlerine geçişte de uzun süre karşılık vazifesi görmüştür. Altın ve gümüş paranın semenlik niteliği öz varlığından gelir. Bunların külçe halinde, semen olarak kullanılması yaygın değildir [77]
Felsler ve Osmanlılarda mangır adı verilen bakır paralarla, mağşuş paralar, saf altın veya gümüşten basılan paralarla birlikte tedavülde bulunmuştur. Bunların birbirlerine göre satın alma gücü ve değeri, maden değeri yanında, piyasaya sürülen miktara ve halkın rağbet derecesine göre zaman içinde oluşmuş, ekonomik şartlara göre değişiklikler arzetmiştir. Başka bir deyimle fels, mangır ve mağşuş paraların değerinin düşmesi veya yükselmesi altın veya gümüş paraya göre olmuştur. Çoğu zaman, altın ve gümüşe göre fazla değişiklik göstermeyen eşya fiyatları, halkın fels, mangır veya mağşuş paraya rağbet etmemesi yüzünden, sadece bu paralara göre değişiklik arzetmiştir.- Fels ve mağşuş paralarda enflâsyon farkını caiz gören Ebu Yusuf’un görüşünü değerlendirirken bu noktayı da dikkate almak gerekir.
Felslerin maden değerleri, genellikle tedavüldeki değerlerinin altındadır. Altın ve gümüş paralar gibi mutlak değere sahip değildirler. İlk Bizans felsleri yaklaşık 30 gr dolaylarında iken müslümanlarm Suriye’yi fethi sırasında bu ağırlık 6 grama kadar düşmüştür. Arapların daha sonra Suriye ve Mısır yörelerinde bastığı felslerin de vezin tipi ve değeri, bölgeden bölgeye, hatta şehirden şehire farklılık göstermiştir [78]
Osmanlı hükümeti, 1633 m. yıllarında İran seferi için Mısır valisi Mirahur Ahmet Pasa’dan asker ve savaş malzemesi istemiş; Mısır hazînesinin ekonomik sıkıntı içinde bulunduğu ‘ bildirilince, İstanbul’dan Mısır’a 12.000 kantar bakır gönderilmiştir. Buna karşılık Mısır’dan 300.000 altın talep edilmiştir. Mısır’da, bu bakırların bir bölümünden «fels» basılmış, ancak mevsimin çok sıcak olması ve bazı darphâne işçilerinin bu yüzden ölümü üzerine fels basımından vazgeçilerek, bakır saçlar küçük parçalara ayrılmış ve bunlar halka zorla satılmıştır [79]
Sultan II. Süleyman devrinde 1687 yıllarında Osmanlı hazinesinin sıkıntıya düşmesi nedeniyle, ikisi bir akçeye geçmek üzere 1,7 gr ağırlığında hâlis bakırdan mangır kesilmişti. Bu mangırlar halk tarafından benimsenince, değerleri yükseltilmiş ve 1 mangır = 1 akçe üzerinden işlem görmesi emredilmiştir [80]
Mağşuş sikkeler de maden değerinin üzerinde nominal (itibarî) bir değere sahip olmuşlardır. 8 Nisan 1380 yılında «Meskûkât-ı Osmaniye Hakkında» çıkarılan bir kararnamede bu değer farkı açıkça görülür :
Madde 6 — «Hükümete mağşuş sikke olarak borçlu olanlar, borçlarım hep mağşuş sikkelerle ödemek isterlerse % 5′i itibarî değeri ile, kalan % 95′i hakîkî değeriyle kabul olunacaktır».
Madde 7 — «Mağşuş sikkelerin hakîkî değeri, itibarî değerinin yarısıdır» [81]
İbraz edildiklerinde, altın karşılığı taahhüt olunan banknotlarla, karşılık gösterilen altın arasında değer farkı meydana gelmiştir. Bu durum, fels ve mağşuş paralarla altın ve gümüş paralar arasında meydana gelen satın alma gücü farkı ile aynı niteliktedir. Aşağıda vereceğimiz Osmanlı İmparatorluğu’na ait uygulama örnekleri bunu göstermektedir:
1) Sultan Abdülmecid devrinde altına göre kâime değer kaybetmeye başladı. 1857′de yüz’lük altın 160 kuruşa çıkmıştı. Kaimenin değeri düştükçe, altının fiyatı yükseldi. Bu durumun muamelâtı ters yönde etkilemesi üzerine kaimenin kaldırılmasına karar verildi [82]
2) Sultan Abdülaziz devrinde, iki buçuk milyon keselik kâime basılıp piyasaya sürülünce, 100 kuruşluk Mecidiye altınının değeri 1861 tarihlerinde 350 kuruşa kadar yükseldi. 1862′de kaimeler tedavülden kaldırılınca, altının fiyatı yeniden 100 kuruşa indi [83]
3) Sultan II. Abdülhamid’in ilk saltanat yılında 600.000 keselik (bir kese 500 kuruş demektir) kâime basıldı. 1878′de, bir Osmanlı altın lirasının değeri 350 kuruşa çıktı [84]
4) 1880 tarihli bir fermanla, kaimenin tamamının tedavülden kaldırılarak, pek az kısmının halkın elinde kaldığı, 1880 yılı mallarından saf altınla ödenmesi kararlaştırılanlar dışındaki gelirlerin beşte biri karşılığında, 1 lira için 400′lük kâime alınmasının emredildiği anlaşılmaktadır [85]
1879 tarihlî bir kararnamede, borçlar kâime île ödenirken, 450 kuruşluk kâime yerine bir yüz’lük altın (1 altın lira) veya borçlan ödeme gününde, bir altın kaç kâime ederse o kadar kâime ödenmesi emrolunmustur [86]
5) Sultan Mehmet Reşat (1909-1918) devrinde de çok miktarda kâğıt para çıkarıldı. Bu arada Osmanlı Bankasi’nın çıkardığı banknotlar da cebrî tedavül rejimine tâbi tutuldu. İlk çıkarılan kaimeler altınla hemen hemen başa baş giderken 1917 yılında 74 milyonluk kâğıt para çıkarılması üzerine, altının fiyatı 550 kuruşa kadar yükseldi. Mütârekeden sonra altının değeri 450 kuruşa düştü [87]
Merkez bankalarında stok edilen altın karşılığı olarak basılan kâğıt paraların gerektiğinde altına çevrilebime imkânı vardı. Karşılığının bulunması, bu paraların halk tarafından tutulmasına neden oluyordu. Ancak halk giderek kâğıt paralara o kadar alışmıştı ki, artık karşılığını hatırına bile getirmez oldu. Bazı ülkeler, kâğıt paranın karşılığı olan altın stokunu piyasaya sürünce veya banknot çıkaran bankayı, banknotun karşılığını ödemekten muaf tutunca, kâğıt paraya olan güven sarsılmamış ve eskisi gibi tedavülü devam etmiştir. Artık kâğıt para, devletlerin kanun gücü ile desteklediği ve alışkanlıkla tedavül eden bir para haline gelmiştir. Kâğıt para, gücünü devletten almaktadır. Devlet bu paraların taklit edilmemesi için gerekli tedbirleri alır.
İmam Muhammed’e göre, kendisiyle eşyaya değer biçilebilen herşey paradır. Böylece paranın sadece altın, gümüş veya diğer madenlerden olması gerekmez [88] felsler, mangır ve mağşuş paralar da birer mübadele aracı olarak kullanılmıştır. Kâğıt para, önceki yüzyıllarda para fonksiyonu olan mübadele vâsıtalarının yerine geçen, devletin desteklediği ve halkın muamelelerde kullanmasiyle- tedavülünü örfleştirdiği bir para çeşidi olmuştur.
Ömer Nasuhi Bilmen kâğıt paralar için şöyle der : «Kâime ve evrâk-i nakdiye denilen kâğıt paralar ve bankaların istenilen zaman nakde tahvil edilen ve bedeli alınabilen banknotları nükûd hükmündedir. Çünkü bunların altın ve gümüş gibi tedavülü müteâreftir (örfleşmiştir). Bunların karşılıkları hakîkî veya itibarî olarak mevcut bulunmaktadır. Bunlar hazır bir mal demektir ve âmmenin (toplumun) servetini teşkil etmektedir. Bunlardan kâfi miktara mâlik olanlar, fakir değil zengin sayılmaktadır. Bunlar mücerred birer alacak senedi mesabesinde değildir. Bunların vâsitasiyle filhâl istifade kabildir. Bunlar birer nakit, birer mübadele vasıtası olarak kabul edilmişlerdir. Velhâsıl, bunlar, şâir nükûd gibi istenildiği zaman sarf ve mübadele edilebilmekte ve birer kıymeti hâiz olup ona göre muamele yapılmaktadır» [89]
Bu duruma göre, altın ve gümüş paralar dışında, nominal (itibarî) bir değerle tedavül eden fels, mangır ve
mağşuş paralara kıyas ederek, kâğıt parayı da semen (satış bedeli) saymak gerekir. Bu paraların semen oluşu örfe dayandığına göre, kâğıt paralar da «örf delili» ile semen olmuş bulunur.
Müslümanların, İslâm’ın prensiplerine aykırı düşmeyen örf ve âdetlerinin bir hüccet olduğu hadîs-i şeriflerle sabittir :
Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurur :
«Müslümanların güzel gördüğü şeyler, Allah katında da güzeldir» [90]
«Müslümanların çirkin gördüğü şeyler, Allah katında da çirkindir» [91]
Son Yorumlar