İslam Fıkhı Penceresinden Faizsiz Bankacılık


Yazar’a dair bilgiyi yazının sonunda bulabilirsiniz.

yazının kısa linki:http://tinyurl.com/3x8fp8u

ÖNSÖZ

Evrenin sahibi Yüce Allah, insanoğlunu yer yüzünde belli bir sü­re yaşayıp kendisine dönmek üzere yarattığını bildirmektedir. Yaşa­mın olmazsa olmaz şartı, beslenme, barınma ve korunmadır. Bu ne­denle insan, çalışıp üretmek zorundadır. Beslenme İçin gıda, barınma için inşaat, korunma için ise, giyim ve silah sanayiini geliştiren İnsa­noğlu, üretimin en önemli unsurlarından sermaye ihtiyacını karşıla­mak için de bankacılık sektörünü geliştirmiştir.

Faizli bankacılığın ortaya çıkışı yaklaşık sekiz asır {1157), faizsiz bankacılığınki ise, kırk yıl öncesine (1963) dayanır. Faizsiz bankacılı­ğın kısa sürede gelişip yaygınlaşması, bu sistemin dayandığı ilkeler ve başvurulan finansman yöntemlerine dikkatleri çekmiştir. Bu kurumla­rın faizli bankalara alternatif olarak kurulduğu, ilke ve yöntemlerinin İslâm hukukuna dayandığı ileri sürülmektedir. Başta Ortadoğu ve İs­lâm ülkeleri olmak üzere, dünyanın bir çok ülkesinde uygulanmasına rağmen, faizsiz bankacılık işlemlerinin fıkhı yönü henüz zihinlerde berraklık kazanmamıştır. Bu alanda bir çok çalışma yapılmış ise de, özellikle fıkhî açıdan konu hâlâ aydınlatılmaya muhtaçtır. Bu ihtiyaç, Türkiye’de daha fazla hissedilmektedir. Faizsiz bankaların kurumlaş­ma ve yaygınlaşma süreci, diğer ülkelere göre Türkiye’de daha hızlı bir seyir takip etmektedir. Bir çok ülkede henüz bir kanunu ve birliği yok iken Türkiye’de faizsiz bankalar, Bankalar Kanunu kapsamına alınmış ve Özel Finans Kurumlan Birliği [FİNANSBİR) adıyla bir çatı altında toplanmıştır. Bu sayede faizsiz bankalar, Türk bankacılık siste­ki içerisindeki yerlerini almışlardır. Türkiye’de konunun özellikle fıkhî boyutunu ele alan eserlerin yok denecek kadar az olması, gerek bilimsel çevreler gerekse halk arasında, faizsiz bankaların yapmış oldukları işlerlere kuşkuyla yaklaşılması sonucunu doğurmuştur. Bu alandaki belirsizliğin giderilmesine katkıda bulunma düşüncesiyle böyle bir ki­tap çalışmasına yapılmasına karar verilmiştir.

Bir doktora çalışmasından ibaret olan bu eserin, bu aşamaya gel­mesinde üEkemizin üç değerli üniversitesinin ilahiyat fakültelerinin kat­kısı vardır. Doktora tahsilime Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakülte-si’nde başlad\n ve ders dönemini burada geçirdim. Bu dönemdeki katkılarından cilayı Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabihpı Dalı’nm değerli hocalarına teşekkür ediyorum. Yatay geçiş sonraâı tez dönemini tamamladığım Marmara Üniversi­tesi İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalı’nm değerli ho­calarına ve 2001 yılı başından itibaren Araştırma Görevlisi olarak va­zife yaptığım İstanbul Üniversitesi ilahiyat Fakültesİ’nin değerli yö­netimi ve hocalarına bu süreçte bana gösterdikleri müsamaha ve kat­kılardan dolayı teşekkür ederim. Tez çalışmalarımı sürdürmek üzere bir yıllık süreyle Ürdün’de bulunduğum sırada, maddî katkıda bulunan Ilım Yayma Cemiyeti’nin değerli yöneticilerine; faizsiz bankacılık iş­lemlerini bizzat yerinde gözlemleme ve araştırma imkânı sunan Ku­veyt Türk Evkaf Finans Kurumunun başta Genel Müdürlük olmak üzere Danışma Kurulu Başkanı ve üyelerine ve çalışmalarım sırasın­da her türlü imkânı sağlayan Sü/eymcmiye Vakfı yöneticilerine teşek­kürü borç biliyorum.

Bu çalışmanın taslağının oluşumunda önemli katkıları bulunan Prof. Dr. Hayrettin Karamanla, izleme komitesi üyeleri Prof. Dr. Mehmet Erdoğan ve Prof. Dr. Cahit Baltacı ve Danışmanım Prof. Dr. Celal Yeniçeri’ye, çalışmalarım süresince gösteıdikleri yakın İlgi ve değerli katkılarından dolayı teşekkür ederim. Tahsil bayatımın baş­langıcından bu anına kadar, bana maddî manevi her türlü desteği sağ­layan değerli büyüğüm, hocam Prof. Dr. Abdülaziz Bayındı) ;a bu ve­sile ile minnet ve şükranlarımı sunuyorum.

02.08.2005 Dr Servet BAYINDIR[2]

GİRİŞ

I. AMAÇ, YÖNTEM VE KAYNAKLAR

İktisat; sonsuz ihtiyaçlarla sınırlı kaynaklar arasında denge kurma yöntemlerini araştıran bilim dalı olarak kabul ediiir. Bu sı­nırlı kaynaklardan biri de sermayedir. Sermaye, tabiat ve emeği da­ha verimli hale getiren üretilmiş üretim araçlarına denir. Paralı ekono­milerde sermaye, bir değer ölçüsü olan para ile ifade edilir.

İnsanoğlu, zorunlu ihtiyaçlardan beslenme, barınma ve korunma başta olmak üzere tüm ihtiyaçlarını karşılamak için üretmek zorunda­dır. Üretim ise, özellikle sanayi inkılabından sonra, yüksek miktarda sermaye gerektiren orta ve büyük ölçekli işletmelerde yapılmaktadır. Önceleri pek önemsenmeyen nakdî sermaye unsuru, işletmeler için çözülmesi gereken en önemli sorunlardan biri haline gelmiştir. Zira ayakta kalabilmeleri için yeni projeleri hayata geçirmek zorundadırlar. Bu, ya öz sermaye ya da yabancı sermaye ile olur. Bir proje eğer öz sermaye ile hayata geçirilebiliyorsa. sermaye sorunu çözülmüş de­mektir. Ancak, yüklü miktarda sermayeyi gerektiren projelere öz ser­maye ile işlerlik kazandırmak her zaman mümkün oİmaz. Bunun için yabancı sermaye gerekir. Yabancı sermaye de ya borç ya da başka yöntemlerle sağianır. İslam’da faiz yasaklandığından, borç ancak karz-ı hasen ilkeleri doğrultusunda olur. Karz-ı hasenden uzun vadeli ve yüksek maliyetli yatırımlar için sermaye sağlama yöntemi olarak ya­rarlanılamaz. Çünkü kimse, menfaati olmaksızın, kendi parasıyla baş­kasının yatırım yapıp kazanç sağlamasına katkıda bulunmayı istemez; bu İnsan fıtratına aykırıdır. Bu nedenle, borç dışında başka yabancı sermaye bulma yöntemlerine başvurulması zorunlu olmuştur. Serma­ye taliplileri ile tasarruf sahipleri birbirleriyle doğrudan muhatap olmazlar. Bu işe her iki tarafın da risklerini asgariye indiren, uzman ku­ruluş niteliğindeki bankalar aracılık eder.

Faizin haram kılınmış olması, müslümanlann önemli bir kısmının faizli bankalardan uzak durmaları sonucunu doğurmuştur. Bu durum özellikle İslâm ülkelerinde, iktisadî hayatın en önemli unsurlarından kabul edilen bankacılığın gelişmesini engellemiş, küçük meblağlar ha­lindeki tasarrufların, yastık altında, ekonominin hizmetinden yoksun bir halde kalması sonucunu doğurmuştur. Kalkınmanın yatırımı, yatı­rımın yüksek meblağlarda sermayeyi gerektirdiği, sermayenin ise an­cak bankalar aracılığıyla bir araya getirtebildiği gerçeğini gören bir kı­sım İslâm düşünürü, faiz dışında başka yöntemlerle sermaye tedâriki işlemini yerine getirecek farklı bir bankacılık düşüncesini gündeme ge­tirmiş, sonuçta çağdaş anlamda ilk faizsiz banka 1963 yılında Mı­sır’da kurulmuştur. Faizsiz bankacılığın hızla gelişip yaygınlaşması, bü­tün dünyada faiz dışındaki sermaye tedârik yöntemleriyle ilgilenilmesi sonucunu doğurmuştur. Böylece bankalar, faizli ve faizsiz olmak üze­re ikiye ayrılmıştır. Faizli bankalar kredi sıstemi’ne göre çalışırken, fa­izsiz bankalar ortaklık sistemi yöntemlerine göre çalışmak üzere ku­rulmuşlardır. Faizsiz bankalar; İslâm Bankası, İslâm’ı Banka ve Faiz­siz Finans Kurumu vb. isimlerle de adlandırılmaktadırlar. Türkiye’de ise bu kurumlar 1983 yılından 2005 yılma kadar Özel Finans Kuru­mu (ÖFK) olarak adlandırılmışlardır[3].

Faizsiz bankaların kuruluş senetleri ve diğer dokümanlarında, İs­lam’ın faiz yasağına uyulacağı, sermayeyi toplama ve işletme sürecin­de İslâm hukukunun meşru görüp tavsiye ettiği finansal ürünlere baş­vurulup yasakladığı uygulamalardan da kaçınılacağı yer alır. Bir kısım düşünür, söz konusu beyanları doğru bularak faizsiz sistemi olumlu karşılarken, diğer bir kısım, olayın isim değişikliğinden öte bir yanının olmadığını, bütün bankaların kapitalist düzenin bir parçası niteliğinde çalıştığını ileri sürmektedir. Bu çalışmanın amacı; faizsiz bankacılık işlemlerini ana hatlarıyla tespit ederek, İslâm fıkhmdaki durumu­nu ortaya koymaktır.

Faizsiz bankacılıkla ilgili çok sayıda eser mevcut olmakla birlikte, konunun fıkhî yönü henüz tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir. Ci­hangir Akın’ın Faizsiz Bankacılık ue Kalkınma, İsmail Ozsoy’un Türkiye’de özel Finans Kurumlan ue İslam Bankacılığı, Süleyman Karagülle’nin Alternatif Faizsiz Banka Selem ve Kredileşme, Mus­tafa Uçar’m Türkiye’de-Dünyada Faizsiz Bankacılık ue Hesap Sis­temleri, Mehmet Battal’ın Bankalarla Karşılaştırmalı Olarak Huku­kî Yönden Özel Finans Kurumları, Ahmed en-Neccar ve Mustafa ez-Zerkâ tarafından yazılıp Hayrettin Karaman tarafından tercüme edilen İslam’a Göre Banka ve Sigorta ve Abdülaziz Bayındır tarafın­dan yazılan Faiz ve Ticaret adlı kitaplar, Türkiye’de bu alandaki baş­lıca eserlerdir. Ayrıca, çeşitli üniversitelerde Doktora ve Yüksek Lisans seviyesinde birkaç çalışma daha mevcut olup. müellif ve eserlerin isimleri kaynaklarda verilmiştir. Söz konusu çalışmalarda, konu daha çok siyasî, iktisadî ve tarihî yönüyle eİe alınmış, Battal konuyu mer’î hukuk, Uçar ise, muhasebe teknikleri açısından incelemiştir. Bu alan­da, Ortadoğu ülkeleri ve Batı’da da çeşitli eserler kaleme alınmış olup, bunların isimleri de kaynaklarda verilmiştir. Ancak, bu eserlerde de Türkiye’deki gibi fıkhî boyuttan çok, iktisadî ve siyasî yönün öne çık­tığı görülmektedir.

Garib eİ-Cemal, el-Mesârif ve’l-a’mâlü’1-masrafiyye fi’ş-şe-rî’ati’l-İslâmiy yeti ve’1-kânûn, Muhammed Bakır es-Sadr, el-Benk el-lâribevî fi’l-îslâm, Samî Hamûd, Tatuîru ‘l-a’mâli’imasrafiyye bi-mâ yettefiku ve’ş-şerî’ati’l-lslâmiyye ve Abdurrezzâk R. C. ,eî-Heytî, el-Mesârifü’l-İsiâmiyye beyne’n-nazariyye ue’t-tatbîk adlı eserlerin­de, daha çok konunun fıkhî yönüne ağırlık vermişlerdir. Ancak, ileti­şimdeki hızlı gelişim ve değişim bankacılığı da etkilediğinden, her gün yeni ve farklı bankacılık ürünleri ortaya çıkmaktadır. Bankaların uygu­ladıkları bir kısım yöntemler, zaman ve mekâna göre de değişiklik gös­termektedir. Söz konusu çalışmalarda konu, belirli bölümleriyle ele alındığı gibi ulaşılan fıkhî sonuçlardan bir kısmının bu alandaki dene­yim ve bilgi birikimiyle birlikte değiştiği ve aynı konularda farklı görüş­lerin ileri sürüldüğü de görülmektedir. Kitabımızda bütün bu durum­lar dikkate alınarak faizsiz bankacılık işlemleri bir bütünlük içeri­sinde ele alınıp nihaî çözümlere ulaşılmaya çalışılmıştır.

Çalışmamızda Kuran başta olmak üzere fıkıh, tefsir, hadis ve ta­rih kaynaklarından yararlanılmıştır. Bir kısmı yukarıda zikredilen çağ­daş eserlere ek olarak, İslâm Konferansı Teşkilatı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi (:Mecm’auMıkhi’l-İslâmî) ve Dünya İslâm Birliği (Râbı-ta)’ne bağlı İslâm Fıkıh Kurulu (: el-MecnTaul-fıkhi’l-İslâmî), AI-Bara-ka Topluluğu, Kuveyt Finans ve Sudan Faysal İslam Bankası’nın Hu­kuk Kurulları’nın Kararlarına başvurulmuştur. İslâm Fıkıh Akademisi ile İslâm Fıkıh Kurulu’nun aynı adla yayımladıkları Meceletü’l-mecm ‘a’l-fıkhi’l-îslâmî adlı dergilerde, konuyla ilgili çok sayıdaki ma­kaleden yararlanılmıştır. Faizsiz bankacılık işlemleri bizzat yerinde ta­kip edilmiş, ilgili kanun, yönetmelik ve tebliğlerle bankaların hesap sa­hibi ve müşterilerle yaptıkları sözleşmeler incelenmiştir. Türkiye’deki beş Özel Finans Kurumuna ek olarak Ürdün ve Suudî Arabis­tan’daki benzer kuruluşlar ziyaret edilmiş, faizsiz bankacılık uygulama­ları hakkında bilgi ve belgelere ulaşılmaya çalışılmıştır.

Eser; giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Girişte ilk olarak araştırmanın amacı, kapsamı, araştırmada kullanılan yöntem ve ya­rarlanılan kaynaklar verilmiştir. Daha sonra Banka Kavramı başlığı al­tında, bankanın tanımı, ortaya çıkışı, çeşitleri, bu çeşitlerin üzerine bi­na edildiği ilkeler, çağdaş bankacılık öncesi aynı işlevi gören mâlî ara­cı kurumlar, çağdaş bankacılığa geçiş, çağdaş bankacılığın tarihî geli­şimi ile mevcut durum hakkında kısa bilgi verilmiştir.

Birinci bölümde, bankaların sermaye toplama yöntemleri ele alınmıştır. Faizli bankalardaki mevduatın çeşitleri ve hukuktaki yeri ile faizsiz bankalardaki carî ve katılma hesaplarının fıkhî durumu ince­lenmiş, faizsiz bankaların sermayeyi toplama yöntemleri ve bu süreç­teki işlemlerin fıkhî boyutu ortaya konulmuştur.

İkinci bölümde, faizsiz bankaların sermayeyi işletirken başvur­dukları yöntemler tespit edilmiş, bu yöntemlerden murabaha, mudâ-rabe, müşâreke ve finansal kiraîama’dan her birinin ortaya çıkışı, klasik kaynaklardaki işlenişi, çağdaş faizsiz bankacılıktaki uygulama bi­çimi ve bu uygulamanın fıkıhtaki yeri belirlenmeye çalışılmıştır.

Üçüncü bölümde, mâlî aracılıktan çok, hizmet boyutu öne çıkan ve bütün bankalarca belli bir ücret veya komisyon karşılığı yapılan bankacılık hizmetleri ele alınmıştır. Bu hizmetlerden teminat mek­tubu, akreditif, banka kartı ve banka havalesi ayrıntıh bir şekilde işlenmiştir. Teminat mektubu ve kredi kartı komisyonunun fıkhî hükmü incelenmiş, çeşitli çözüm önerileri sunulmuştur. Ayrıca çek, senet ve kıymetli evrak kabulü, döviz ahm-satımı ve diğer bir kısım bankacılık hizmetleri, fıkıhtaki yeri açısından değerlendirilmeye tabi tutulmuştur.[4]

II. BANKA

A. Banka Kavramı

Banka, (/ruj.”bank”) Türkçe’ye İtalyanca “banco”dan geçmiştir. Arapça’sı “el-masrif” ve uel-benk” dir. “el-Masrif şeklindeki kullanı­mın, altın, gümüş ve diğer nakit paraların kendi aralarında ve diğer para cinsleriyîe değişimi anlamındaki “sarf” kelimesinden, “el-benk” in İse, italyanca aslından geçtiği anlaşılmaktadır. Banco sözlükte; ma­sa, sedir, vezne ve sıra anlamlarına gelir. Rivayete göre, Ortaçağda, İtalya’da masa başlarında, madenî paraların ağırlıklarını tartan, ayar­larına bakan, eskimiş paralan yenileri ile değiştiren, para bozma, emanete kabul etme gibi çeşitli işlerle uğraşan sarraflar bulunurdu. Bu tür işlerin yapıldığı masaya banco, sarraflara banchiero (banker), iş­yerlerine de banca adı verilirdi[5].

Banka deyimi, günlük hayatta çok kullanılmasına rağmen -yaptı­ğı işlemlerin çokluğu ve çeşitliliği nedeniyle- konu ile ilgili eserlerde tam ve kesin bir tarifini bulmak mümkün değildir. Ancak bankayı; ser­maye, para ve kredi ile ilgili her türlü işlemi yapan mâlî aracı ku­rum diye şeklinde tanımlamak mümkündür.

Faizin meşruiyeti üzerindeki tartışmalar, mâlî aracı kurumların ku­ruluş ve işleyiş felsefesini önemli ölçüde etkilemiştir. Bankaların bir kısmı, ihtiyaç fazlası birikimleri toplama ve yatırıma yönlendirme sü­recinde kredi sistemim esas alırken, diğer kısmı ortaklık sistemini esas almak üzere kurulmuştur. Tasarrufların faizli kredi ilişkisi çerçeve­sinde toplanıp değerlendirildiği sisteme kredi sistemi; ortaklık İlişkisi çerçevesinde toplanıp ticaret veya ortaklıklar yoluyla işletilmesine ise, ortaklık sistemi adı verilir[6]. Her iki sistem de, ilk çağlardan günümü­ze tarihin hemen her döneminde mâlî aracı kurumların baş vurduğu sermayeyi değerlendirme yöntemleridir. Günümüzde kredi sistemini faizli bankalar, ortaklık sistemini ise, faizsiz bankalar uygulamaktadır. Bu bölümde kredi ve ortaklık sistemini kendilerine ilke edinen mâlî aracı kurumların ortaya çıkış ve sermayeyi değerlendirme yöntemleri tarihsel süreç içerisinde kısaca ele alınacaktır.[7]

B. Bankacılığın Tarihî Gelişimi

1. Faizli Bankacılığın Tarihî Gelişimi

a. Banka Ma’bedler

Paranın ticarî hayatta değişim aracı olarak kullanılmasıyla birlikte, parayla ilgili kurumlar da ortaya çıkmaya başladı. İnsanların emanet ve kredi ihtiyaçlarını karşılayacak, paranın dolaşıma arzı, ayarının tes­piti, kişiler ve bölgelerarası nakli gibi işlemleri yerine getirecek kurum­lara her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Üretim yöntem ve tekniklerinin değişmesiyle yeni kurumlar geliştirme yeteneğine sahip olan insanoğ­lu, para ile İlgili problemlerin çözümü için de bankacılık müessesesini geliştirmiştir.

Bankacılık hizmetlerinin ilk çağlarda ma’bedlerin çevresinde din adamları aracılığıyla doğup geliştiği, ilk bankaların ma’bedler, ilk ban­kacıların da din adamları olduğu ileri sürülür. İnsanlar, ilk çağlardan beri dokunulmazlıkları bulunan ma’bedlere güven duymuşlar, din adamları, toplumda saygın ve sözü geçer İnsanlar olarak, halkın ma­nevî problemleri yanında iktisadî problemleri İle de ilgilenmişlerdir. Servetlerini, çalınma ve kaybolma tehlikesine karşı koruma ihtiyacın­da olanlar, ma’bedlerin dokunulmazlığına, din adamlarının dürüstlük­lerine güvenerek onları buralara emanet bırakmışlar[8]. Emanetlerin bir kısmı, tanrı adına sadaka yahut adak olarak ma’bedlere bağışlanırken, din adamları da. bu mallan ihtiyaç sahiplerine karşılıksız ödünç veri­yorlardı. Ma’betİerin yarattîğs güven duygusu, insaniarın diğer malla­rını da buralara emanet bırakmalarına yol açtı. Ma’bedler, bu mallar üzerinde tasarrufa yetkili kılınıyor fakat kaybından da sorumlu tutulu­yordu. Herkesin bir anda gelip emanet bıraktığı malı istemediğini gö­ren din adamları, bu malları ihtiyacı olanlara, belli bir faiz karşılığında borç vermeye başladılar. Kredi bir kazanç kapısı haline gelince, ma’bedlerin yanı sıra bir takım zengin kişiler de bankacılık işleriyle uğ­raşmaya başladı[9]. Mezopotamya’da Kızıl tapınak, Eski Yunan’da De~ ios, Parthenon ve Apoİîon tapınağı banka ma’bedlerin ilk örnekleri kabuî edilir. Sümer ve Bâbii’de Egîbi ve Murashu aileleri, Eski Yu­nan’da Trapezitier ve Kollubistîer, Roma’da ise Argentâriler özel bankaların iîk örnekleri olarak gösterilirler. M.ö. 1955-1913 yıllan arasında Bâbii’de hüküm süren Hammurâbi, bankacılıkla ilgili kural­ları tespit eden ilk devlet adamı olarak görülür. Hammurâbi, tanrıların en kudretlisi, güneş tanrısı Shamash’m âdil kararlarını kendisine ilet­tiğinden bahisle, bunları 2.25 m. yüksekliğinde diroit bir blok üzerine kazıttırdı. Bu kararlar, borç verilmesi ve tahsili ile ilgili hükümleri içer­mekteydi. Hammurâbi kanunları sibtou adı verilen faizin alınmasına izin veriyordu. Bu faizin oranı buğday, arpa, hurma gibi mislî mallar­da sermayenin üçte biri {%33), gümüş paranın ikrazında ise beşte bi­ri (%20) olarak tespit edilmişti. Doğal afetler sebebiyle mahsul alına­mayan yıllar için, faiz tahsil edilmeyeceği hükme bağlanmıştı. Borç verme işlemi karşılığında köle ve her türlü menkul mal rehnine, gayri menkul ipoteğine ve güvenilir kişilerin kefaletine başvurulacağı kuralı konmuştu[10].

b. Çağdaş Faizli Bankalar

Bankacılık tarihiyle ilgili eserlerde, çağdaş anlamda bankacılık ku­rumunun ilk olarak Avrupa’da ortaya çıktığı bildirilmektedir. Ortaça­ğın sonlarına doğru, Haçlı savaşlarıma etkisi ile önce güney Avru­pa’da, daha sonra bütün Avrupa’da ticarî faaliyetler yaygınlaşmış ve feodal beylikler arasında artan ticarî ilişkiler, çeşitli ağırlık ve şekildeki değişim araçlarının dolaşıma çıkmasına neden olmuş, sonuçta meta­lik paraların değerini belirleyen ve değiştiren bir hizmet sektörü orta­ya çıkmış; bu işlemi yapan sarraflara zamanla banker iş yerlerine ban­ka adı verilmiştir[11]. 17. ve 18. y. yıllarda ticarî senetlerin yaygınlaşma­sı bankacılıkta yeni gelişmelere sebep olmuş, özellikle 18. y. yılda banknotun dolaşımının hızlanması i!e birlikte 19. y. yıl boyunca ban­kacılık yayılmış, bankaların hacmi büyümüş ve merkezileşme başla­mıştır[12]. Araştırmalara göre, çağdaş bankalara benzer nitelikteki ilk banka İtalya’nın Venedik şehrinde Î157’de kuruldu. Bunu takiben. İtalya’nın Cenova şehrinde 1170 ve İspanya’nın Barcelona şehrinde 1401’de iki banka daha açıldı. Kuruluş amacı ve çalışma sistemi ile çağdaş faizii bankalarla örtüşen ve onlara örneklik teşkil eden ilk ban­ka ise XVI. asrın son çeyreğinde, 1578 yılında Venedik’te kurulan Banco Della Pizzadi Rialto adlı bankadır[13]. Daha sonra, 1609’da Amsterdam Bankası, 1694’te İngiltere Bankası, 1800’de Fransa Bankası ve 1875’te Rayşbank (Almanya) kurulmuş ve bütün bu ban­kalar, günümüz faizli bankacılık sisteminin tarihteki öncüleri kabul edilmişlerdir[14]. Ancak, Abdulaziz ed-Dûrî tarihte ilk bankanın Abba­sîler dönemi (750-1258) veziri Ali b. İsa’nın (244-334/859-946) ta­lebi üzerine, iki Yahudi sarraf tarafından kurulduğunu bildirmektedir. 300-304/912-916 yıllarında kurulan bu ilk resmî banka, yaklaşık 12 yıl, -316/928 yılına kadar- faaliyetlerini sürdürmüştür. Bankadan, devlet memurlarının maaşlarının ödenmesi ve iş adamlarına kredi sağlanması şeklinde yararlanılmıştır[15]. Dûrf’nin bu önemli tespiti yanın­da, cehbezler ve sarrafların İslâm tarihinin ilk yarı resmi bankaları ol­duğu da söylenebilir.

1517’de hiiâfeti devralmasıyla birlikte, İslâm coğrafyasının önem­li bir bölümü hâkimiyeti altına giren Osmanlı’da, Tanzimat’a (1839) kadar bugünkü aniamda bankaya rastlanmamaktadır. Osman h ‘da XIX. y- yılın ortalarına kadar Sarraf veya Galata bankerleri olarak adlandırılan, bankacılık faaliyetine benzer işler yapan kişiler var ol­muştur. Bunlar, genellikle hazineye borç verme, kambiyo işlemleri yapma, senet kırma, üçüncü kişilerin tasarruflarını değerlendirme, vergileri toplamak ve devlet adamlarının gelirlerini yönetmekle uğraş­mışlardır. Ancak, sarraf veya bankerlerin faaliyetleri çağdaş anlamıyla bankacılık olarak nitelendirilmez. Osmanlı’da bankacılığın doğuşu Ba­tılı ülkelere göre farklı nedenlere dayandırılır. Batı’da sanayi inkılabı, dış ticaretteki gelişme ve sömürgecilik sayesinde oluşan sermayenin sanayi kesimine kredi olarak aktarılmasının bankacılığın doğup geliş­mesine yol açtığı, Osmanlı’da ise hazinenin borç para talebinin başlı­ca etken olduğu ileri sürülür[16]. Osmanlı’da ilk banka 1847 yılında Bank-ı Dersaâdet adıyla, Banker Th. Baltazzi ve Banker J. Al-leon tarafından kurulmuştur. Ancak söz konusu banka, Osmanlı ma­liyesinin aldığı 130 milyon kuruşluk kısa vadeli borcu ödeyememesi ve Fransa’da baş gösteren 1848 ihtilâlinin olumsuz etkileri sonucu, 1852 yılında iflas etmiştir. Osmanlı’da 1863’te Bank-i Osmâni-i Şa­hane, 1872’de Auusturya-Türk Bankası ile İstanbul Bankası kurul­muştur. Bu bankaların sermayesi ya yabancılara ya da yerli gayri müs-limlere aitti. Osmanlı’da yerli sermayeye dayalı ilk banka, 1864 yılın­da Memleket Sandıkları adıyla kurulmuştur ki bu aynı zamanda TC. Ziraat Bankası’nm çekirdeğini oluşturur. Rumeli ve Çerkez müslü-manlarından oluşan esnaf topluluğunun Adapazarı’nda, 13 Ocak 1913 tarihinde kurdukları Adapazarı İslâm Ticaret Bankası ve Bi-nnci Dünya Savaşı sırasında, 1917 yılında kurulan Osmanlı İtibari Millî Bankası iie Türkiye’de yerli sermayeli bankacılık gelişmeye de­vam etmiş ve bugünkü seviyesine ulaşmıştır[17].

2. Faizsiz Bankacılığın Tarihî Gelişimi

İslâm’dan önce Arap yarımadasında da faiz yaygındı. Borç zama­nında ödenmezse, faiz ekİenir vade satılırdı. Bu, günümüzdeki bile­şik faiz uygulamasının bir benzeri idi. Kur’an’daki: £y iman edenler! kat kat artırılmış olarak faizi yemeyin[18] ayeti bu uygulamaya işaret etmiş, diğer ayetlerle de faiz tümüyle yasaklanmıştır. İslâm faizi yasak­larken bunun dışındaki İslâm’a aykırı olmayan sermaye tedârik yön­temlerine dokunmamış, hatta onları teşvik etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.), aynı zamanda, bir tacirdi. Medine’de ilk İslâm devleti’nin temel­lerini atarken Mescidin inşası, nüfus sayımı ve vatandaşlık sözleşmesi­ne ek oîarak, yeni bir pazar kurmuş ve halkı burada alış-verişe teşvik etmişti. O dönemde Medine’deki pazarlara müşrikler ve Yahudiler hâ­kimdi. Beni Kaynuka’ bölgesindeki pazarda ise, hâkimiyetin tama­men Yahudilerin elinde olduğu bildirilir[19]. Faizcilik Yahudilerin en faz­la faaliyet gösterdikleri alandı. Halbuki kutsal kitapları Tevrat’ta faiz haram kılınmıştı[20]. Onlar kutsal kitaplarını tahrif edip bu yasağı yai-nızca kendi dindaşları arasında uyguladılar[21]. Yahudilerin bu tutumu­na Kur’an ‘da şöyle temas edilir: Yasaklandıkları halde faiz almalart ve haksızlıkla insanların mallarını yemeleri yüzünden (Önceleri helâl olan temiz ve İyi şeyleri yahudilere haram kıldık) ve içlerin­den inkâra sapanlara acıklı bir azap hazırladık[22]. Yahudiler günü­müz faizli bankalarının yaptığı gibi, faiz karşılığı kredi ticareti yapıyor­lardı. O dönemdeki kredi ticareti ile günümüz bankalarının yaptığı kredi ticareti arasındaki tek farkın, borç verme tekniklerindeki geliş­mişlik düzeyidir.[23]

Hz. Ömer’le (13-23/634-643) başlayan fetihler, Emeviler (641-750) ve Abbâsîlerle devam etti ve İslâm coğrafyasının sınırları Atlas Okyanusundan Çin Seddi’ne, Hint Okyanusu’ndan Hazar deni-zi’ne kadar genişledi. Bu fetihler sayesinde Avrupa- Ortadoğu- Orta Asya arasındaki ve Kuzey Afrika’daki önemli İktisadî merkez ve olu­şumlar, müslümanlann eline geçti. Bu bölgeler âdeta bir İslâm ortak pazarı haline geldi. Fethedilen bölgeler arasında Yahudilik, Hıristi­yanlık ve Mecusîliğin önemli dinî ve kültürel merkezleri bulunuyordu. Ruhbanların kilise ve tapmaklar da, idarecilerin saraylarda biriktirdik­leri önemli miktarda para kıymetli madenler vardı[24]. Kur’an mal yığıp depolama anlayışının temsilcileri arasında Firavun[25], Karun[26] gibi az­gınların yanında din adamlarını da sayar. İlgili ayet şöyledir: £y iman edenler! Şu bir gerçek ki, Yahudi ve Hıristiyan din adamlarının bir çoğu, insanların mallarını yerler de yerler ve insanları Allah’ın yo­lundan çevirirler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjde­le[27]. Bu ayet, her ne kadar Yahudi ve Hıristiyan din adamlarından bahsediyor ise de, tüm din temsilcilerinin dikkati çekilerek din kisvesi altında insanların sömürülmesinin çirkinliğine vurgu yapıldığı şeklinde yorumlanmıştır[28]. Bu ayetle, tarihteki banka ma’bedlere işaret edildi­ği gibi, günümüzde dinî ağırlıklı teşkilatianmasıyla öne çıkan finans çevrelerine de dikkat çekilmektedir. Nitekim, günümüzde dünya para piyasalarına yön veren finans çevreleri üzerinde dinî kurum ve kuru­luşların etkisi inkâr edilemez bir gerçektir.

Müslümanlar fethettikleri yerlerdeki tapmak ve saraylarda stok edilmiş para ve kıymetli madenleri piyasaya arz ettiler. Böylece Öde­me güçlükleri yüzünden tıkalı o!an pazarlar açıldı, her çeşit mala kar­şı talep başladı, geniş bir saha içerisinde iktisadî canlanma ve gelişme baş gösterdi. Ticarî faaliyetler bir yandan Uzak Batı’ya, Endülüs’e ve Doğu Afrika’ya, bir yandan Rusya ve Baltık kıyısına, bir yandan da Hindistan’a, Çin’e ve Kore’ye uzandı, önemli kara ve deniz yolları ile limanlar müslüman tüccarların hâkimiyeti altına girdi. Bunun sonu­cunda büyük servetlere sahip bir tüccar sınıfı oluştu.[29] Ticaretle birlikte günümüz bankalarının işlevlerini dönemin şartlarına göre yerine getiren mâlî aracı kurumlar da gelişti. Çünkü, devletin gelir ve giderlerinin ta­kibi, para siyasetinin tayini, farklı yönetimlere ait madenî paraların ayar ve miktarının tespiti gibi işlemleri yerine getirecek kurumlara ih­tiyaç doğdu. Ayrıca iş adamlarına sermaye sağlayacak, işlemlerinin hızlı ve güvenli yapılmasına yardımcı olacak kurumlara gerek duyuldu. Tarihte bu ve benzeri hizmetler Beytü’1-mal, Sarraflar, Cehbezler ve Dostluk ve Yardımlaşma kurumları ile Mudârabe şirketleri tarafın­dan yerine getirilmiştir.[30]

a. Beytü’l-mal

Beytü’1-mal, devlete ait her türlü mal varlığı ve gelirlerin toplan­dığı, harcamaların yapıldığı, hak ve borçlara ehil bağımsız bir kurum­du. Temeli Hz. Peygamber (s.a.) tarafından atılmış, Hz. Ömer (r.) dö­neminde bağımsız mâli bir kurum haline gelmişti[31]. BeytüTmal’ın devletin hazinedarlığı ve gelir ve giderlerinin takibine ek olarak, öne sürülen diğer önemli bir işlevi de kişilere ticarî kredi vermesi idi. Bir bölgedeki Beytü’1-mal şubesinden borç alan kişi, başka bölgedeki Bey-tü’1-mal’e bunu Ödeyebiliyordu. Hz. Ömer’in (r.) halifeliği zamanında, Basra valisi Ebû Musa ei-Eş’arî (ö.42/663), Halifenin iki oğlu Abdul­lah b. Ömer (ö. 73/693) ve Ubeydullah b. Ömer’e (Ö.37/657) Bey-tü’1-mal’in Basra şubesinden Medine’deki merkez Beytü’l-mal’e götü­rülmek üzere bir miktar para vermiş, onlar da bu para ile Irak’tan mal alıp Medine’de satmışlar, Beytü’İ-mal’in parasını ödemek istediklerin­de ise, Hz. Ömer (r.) kârın yansını Beytü’1-mal için alıkoymuş,[32] bu uygulama, Beytü’İ-mal’in ticarî amaçla kredi verdiği şeklinde değer­lendirilmiştir[33].

Beytü’İ-mal’in yaptığı bankacılık işlemlerinden bir diğeri de, para nakli ile ilgili işlemlerdi. Beytü’1-mal şubeleri, bulundukları bölgenin vergilerini toplayıp gerekli harcamaları çıktıktan sonra, kalanı nakde çevirerek merkeze ulaştırıyordu. Bu paralar merkeze ya posta ile biz­zat ya da havale yoluyla gönderiliyordu. Havalede, bir bölgede alınan borcun karşılığının başka bir bölgede ödenmesi emrini içeren beige-den ibaret olan süftece[34] /poliçe den yararlanılıyordu[35]. Süftece sa­yesinde devlet, Beytü’1-mal şubeleri arasında para ve malların naklini daha güvenli bir şekilde gerçekleştirmiş oluyordu[36], Beytü’l-maldan asker ve memurların maaşlarının ödenmesinde çek (es-Sakk) ten de yararlanılıyordu[37]. Ayrıca bu kurum para basıyor, silik ve yıpranmış paralan topluyordu[38].

b. Sarraflar ve Cehbezler

Altın, gümüş gibi değerli madenleri alıp satmayı, fiyat farkıy­la para bozmayı meslek edinenlere sarraf denir. İsİâm ülkelerinde çeşitli değer ve türden paralar dolaşımda olduğu için, sarraflar bu pa­ralan birbiriyle değiştirmek, borç para vermek, devlet büyüklerinin ge­lirini tahsil etmek ve ödemeleri yapmak gibi işlerle uğraşırlardı[39]. Ayrica sermayesi olup işietme imkânı bulamayan, özellikle yüksek rütbe­li devlet memuriarı ve bilim adamlarının sermayelerini işletiyorlardı.

Abbasîler döneminde ticaretin genişlemesiyle birlikte, sarrafların rolü de arttı. Bir yandan ticarî zorunluluklar bir yandan da devletin na­kit paraya ihtiyacı, bunların banka gibi faaliyet göstermelerine yol aç­tı ve artık sıradan bir sarraf değil cehbez (e/-cehbez)[40] olarak anılma­ya başlandılar. Piyasada bir çeşit bankacılık yapanlara cehbez dendiği gibi, sarraf, muhasip, vergi memuru, hazinedar ve vergi dairesi mü­dürüne de cehbez adı verilmiştir[41]. Sarraf ve cehbezlerin başka şehir­lerde şubeieri veya bağlantılı oldukları kişiler vardı. Ashaptan Zübeyr b. Avvâm (ö. 94/712), dönemin uluslararası düzeyde ithalat ve ihra­cat yapan ve para naklinde ödeme araçlarından yararlanan birisi idi. Zübeyr’İn (r.) bankası diye anılan[42] kuruluşun merkezi îbn Sa’d’ın ri­vayetine göre, Medine’de idi. Küfe, Basra ve İskenderiye’de şubele­ri vardı[43]. Sarraflar bir çeşit bankacılık hizmeti görüyorlardı; şehirler ve ülkeier arasında paranın güvenli şekilde naklini sağlıyor, bunun için de süfteceden yararlanıyorlardı. Rivayete göre, Abdullah b. Zübeyr (ö. 73/692) Mekke’de halktan (tüccarlar) gümüş para alıyor, durumu gösterir belgeyi Irak’taki kardeşi Musa’b b. Zübeyre (ö. 71/690) gönderiyordu. Tüccarlar alacaklarını orada tahsil ediyorlardı. Bu işle­min fıkhî durumunun Hz. Ali (35/656-40/661) ve Abdullah b. Ab-bas’a (ö. 68/687) sorulduğu onların da bu işlemde bir sakınca görme­dikleri rivayet edilir[44].

Süftece uygulaması Müslüman Türkler arasında da yaygındı. Sul­tan Sancar (512/1119-551/1157) zamanında, Taberistan emîri’nin Bağdat, Isfahan, i?ey ve Sivas gibi devrin büyük ticaret merkezlerin­de, süfteceleri ile 100.000 ile 200.000 clînar miktarında iş yapan vekillerinin olduğu, Sıuas sarrafı Kızıl’ın bir seferde 15.000 dînarhk bir süftece bedelini Ödediği rivayet edilir. Osman Turan, süftece ve çekle­rin Müslüman Türklerdeki uygulaması hakkında şu bilgileri vermekte­dir: “…Havale senetleri {süftece) ve çekler olmasa idi ticarette bu öl­çüde bir mübadele imkânsızdı. Gerçekten ödemelerde yüzlerce bâSış altun veya gümüş kullanılıyordu. Bâliş altun veya gümüş bir sikke ol­mayıp, bu madenlerin yastık biçimindeki muayyen külçelerine denili­yordu. Bu nedenle Türkler bu külçelere yastuk adını veriyorlardı. Bâ­liş tâbiri Selçuklular devrinde (429/1038-551/1157) de gümüş kül­çeler için isim olarak kullanılıyordu. Bir altun bâliş 500 gümüş miskai, bir gümüş bâiiş de 75 dînar hesap ediliyordu. Bu zamanda Çin’de ve Uygurlarda Çav adı verilen kâğıt para kullanılıyor ve bir bâliş gümüş yirmi bâiiş çav kabul ediliyordu”[45].

Bu işlemler geniş İslâm ülkesinin ticarî mübadelede imkânlarını geliştiriyor, bölgeler arasında para nakli gibi tehlikeli ve masraflı bir işi kolaylaştırıyordu. Cehbezier bir çeşit çek de yazıyorlardı. İbn Hav-kal’ın (ö. 367/977 sonra) Basra, Küfe ve Bağdatlı tüccarların devam­lı şekilde Mağrib’e mal götürüp getirdiklerini anlattıktan sonra orada, şahitler huzurunda düzenlenen çekleri gördüğü ve yerli tüccarlardan Muhammed b. Sa’dûn adında birinin, borcu karşılığında 42000 di­narlık çek yazdığını kaydettiği rivayet edilmektedir[46].

Sarraflar ve cehbezier yalnızca tüccarlara hizmet etmiyor aynı za­manda devlete de borç veriyorlardı. Devlet bunun karşılığında bazı bölgelerin vergilerini toplama hakkını cehbezlere bırakıyordu. İslâm tarihinde ilk kez Muktedir Billâh’m (282-320/895-932) vezîri İb-p’1-Furâfm (296-312/908-24), cehbezlerden borç aldığı rivayet edi­lir. Hazine zor durumda kaldığından giderlerin karşılanması için Yahu­di Yûsuf b. Finhas ile Harun fa. İmran’ı her ay 150.000 dirhem ver­meleri ve buna karşılık Ahvaz bölgesi gelirlerinin daimî surette, bir te­minat olarak kendilerine bırakılması şartıyla cehbez olarak görevlen­dirmişti. Zamanla cehbezlik müessesi günümüz merkez bankasının Sörevini yapan bir teşkilat haline geldi,[47]. Genelde Yahudi, Rum ve Ermenilerden oluşan sarraflar, Osmanlı’nın siyasî ve iktisadî hayatında da etkili olmuşlardır,[48].

c. Toplumsal Amaçlı Kuruluşlar

Rivayete göre Hz. Ömer döneminde Sus şehri fethediidiğinde (17/639) müslümanlar Danyal Peygamberin kabrini açarlar. Kabir­de üzerinde ihtiyaç sahiplerine faizsiz karz verilmesi talebini içeren va­siyetin yer aldığı bir hazine buiunur. Haİife Ömer hazinenin Beytüİ-mâl’a nakledilmesi ve vasiyetin yerine getirilmesini emreder,[49].

Tarihte sosyal nitelikli olup dönemin şartlarına göre banka işlevi gören kuruluşlardan en önemiisi para vakıflarıdır. Bu kurumlar her ne kadar Osmanlı’lar döneminde (1299-1923). Hanefi fakihlerinden imam Züfer’in (Ö. 158/775) para, yiyecek, ölçülen veya tartılan mal­ların vakfının caiz olduğu hususundaki fetvasına dayanılarak kurulmuş ise de[50] Buhârî, paranın vakfedilebileceğine işaretle ‘”hayvan, silah, ticarî eşya. altın ve gümüş gibi paranın vakfı’na ilişkin’ başlık atmış­tır,,[51] Bu tür vakıflara izin verilirken vakfın paralarının fıkıhta caiz gö­rülen yöntemlerle çalıştırılıp hem sermaye sıkıntısı çekenlere yardım­cı olmak hem de vakfa gelir sağlamak amaçlanmıştır. Paraların işletil­me yöntemlerine ilişkin olarak kaynaklarda istiğlâl, istirbâh, mura­baha, mudârabe, bidâa, muamele, muâmeie-İ şeri’yye ve fâideye verme ifadeleri yer alır. Bu ifadeler vakıf sermayesinin mudârabe, mu­rabaha ve muâmele-i şen’yye yöntemlerinden biriyle gelir getirecek [istiğlâl, istirbâh, fâide) şekilde yatırıma yönlendirilmesinin hedeflen­diğini gösterir[52]. Ancak uygulamada muâmele-i şer’iyye adı altında fa­izcilik yapıldığına dair ciddî iddialar vardır[53]. Muâmele-i şeri’yye’nin Para vakıfları ve Eytam sandıklan yanında bir takım şahıslar tarafın­dan da faiz amaçlı kullanıldığı ancak Osmanlı’da sadece resmî nitelik­li (şer’î muamele) muâmel-i şeri’yye’ye izin verildiği[54] aykırı davra­nanların ise, İstanbul’a kasap yazılarak cezalandırıldığı bildirilmektedir. Muamelenin kanuna uygun (şer’î) şekline ilişkin olarak fermanlarda, bu işlemin ancak belirtilen şekillerde yapılacağı (şer’î muamele) ve kâ-dî’nın tescili ile geçerli olacağı, muamele oranlarının ise dönemlere göre değişmekle birlikte, genelde %10-12 oranında olması gerektiği­nin hükme bağlandığı bildirilir[55]. Para vakıfları ve muâmel-i şer’iyye ile ilgili dikkat çekici diğer bir nokta ise, her ne kadar vakıf paraları­nın mudârabe, murabaha, bidâa gibi fıkhın caiz gördüğü yöntemlerle işletileceği öngörülmüş İse de Özcan’ın tespitine göre, Üsküdar bölge­sindeki para vakıfları, sermayelerini %90 oranında muâmele-i şer’iy­ye yöntemiyle değerlendirmişledir[56].

Osmanlı’da Para Vakıfları dışında esnafın kurduğu esnaf sandık­lan, yetimlerin mallarını şer’î ölçülere göre korumak ve değerlendir­mek üzere kurulan eytâm sandıkları, yeniçeriler için kurulan orta sandıklan, belli bir mahalle veya köy için kurulan avarız vakıfları ile 18. y. yılın sonlarında Hindistan’ın Haydarâbat şehrinde bir İslâmî ce­maatin faizsiz kredi vermek üzere kurduğu Yardım Sandığı[57], 1900’lerin başlarında Mısır’da devlet eliyle halkın tasarruflarını topla­yıp yatırıma dönüştürmek amacıyla kurulan Posta Tasarruf Sandık­ları[58] ve 1940’ta Malezya’da kurulan Faizsiz Tasarruf Sandıklan,[59] İslâm dünyasında çağdaş faizsiz bankalar öncesi toplumsal amaçlı kre­di kuruluşlarının diğer örnekleri olarak kabul edilirler.

Sermayenin ortaklık esasına göre işletilmesi geleneği Batı’da da mevcuttur. M. 1118’de Hıristiyan hacıların mal ve canını korumak için kurulan Temple mezhebi mensubu Templierler, topladıkları ba­ğışlarla büyük ölçüde servet ve nüfuz sahibi olmuş, Avrupa’da lOOCTden fazia şube açmış, askerî ve ticari amaçla ihtiyaç sahiplerine faizsiz sermaye desteğinde bulunmuşlardır. Kilisenin serbest bırakma­sıyla (İngiltere ve Almanya’da 1571, Hollanda’da 1658, Fransa’da ise 1789}[60] faizciliğin hızla yaygınlaştığı Batı Avrupa’da, tepki olarak Dostluk cemiyetleri (Friendly societies) ve Vardım cemiyetleri (Be-nefit societies) kurulmuş ve üyelerinin sermaye ihtiyaçlarını faizsiz kar­şılama çabasında olmuşlardır[61]. 1462 yılında P. Michel ve Milan tara­fından kurulan kredi kuruluşu Monti di Piefa’ların[62], ilk zamanlarda faizsiz kredi verdikleri daha sonra kötü idare ve masrafların ağırlığın­dan dolayı faizli sisteme döndükleri rivayet edilir[63].

d. Emek-Sermaye Ortaklığı (Mudârabe)

Temeli İslâm öncesine dayanan ve İslâm’da da meşru kabul edi­len mudârabe, İslâm tarihinin hemen her döneminde sermayedar ve iş adamlarının baş vurduğu bir ortaklık kurumudur. Tarihte bu kuruma çok sayıda örnek bulmak mümkündür. En önemlisi Hz. Muham-med’in (s.a.) müstakbel eşi Hatice (r.a.) ile kurduğu ortaklıktır. Bu or­taklık çerçevesinde Hz. Muhammed (s.a.}, Şam (Busrâ kasabasına), Yemen {Tihâme bölgesindeki Hubeşe panayırına) ve Ürdün {Ceraş kasabasına: iki kez) ticarî seferlere çıktı. Bu seferlerde o (s.a.), muh­temelen tabaklanmış deri, yün ve Mekke civarında üretilen hurma gö­türüp satıyor karşılığında ise hazır giysiler ve kumaş alıyordu[64]. Hz. Ömer, Hz. Osman (23-35/644-656), Hz, Ali, Abdullah b. Mesud (ö. 32/652), Abdullah b. Ömer, Ubeydullah b. Ömer ve Hz. Aişe (r.a.) gibi bir çok şahabının mudârabe yöntemiyle sermayelerini değerlen­dirdikleri rivayet edilmektedir. Süfyan es-Seurî (ö.l26/743)’nin mu-dârip olarak Yemen’e ticarete çıktığı, Abbasî halifelerinden Mansur döneminde (136-158/753-774) bir mudâribin Çin’e giderek bol kazançla döndüğü rivayet edilir. Yine dikkat çeken bir uygulama. Kor-dova’yı bir süre idare eden Cevher b. Muhammed’in (Ö. 435/1043) tacirlere hazineden mudârabe yöntemi çerçevesinde sermaye verme­sidir. Fâtımîier (909-1171) ve Eyyûbiler (1174-1524) devrinde de mudârabe akdinin yaygın olarak uygulandığına dair rivayetler mevcut­tur[65]. Mudârabe, Osmanlı devrinde bilhassa Galata’da gemi ticâretin­de çok yaygın bir uygulama alanı bulmuştur. Şeriyye sicil kayıtlarında, Osmanlı’da mudârabe ortaklığına yönelen kişilerin deniz ticaretiyle uğraşan gemi reisleri başta olmak üzere, vezirler, tacirler, müderrisler ve askerlere kadar geniş bir yelpaze içinde dağıldığı belirtilir[66]. Mudâ­rabe kurumu, ortaklık sistemini çağdaş yöntemlerle uygulayan günü­müz faizsiz bankacılığının esasını oluşturur.[67]

e. Çağdaş Faizsiz Bankalar

Geçmişi ilk çağlara kadar uzanan, ortaklığa dayalı malî aracı ku­rumların günümüze uyarlanan şekli faizsiz bankalardır. Bu bankalar beytü’hmal, sarraflar, vakıflar, özellikle de para vakıfları ve mudâ­rabe ortakhklan gibi kurumların ayrı birimler halinde gerçekleştirdiği malî aracılık ve diğer bankacılık hizmetlerini tek çatı altında yapmaya çalışmaktadırlar. Çağdaş faizsiz bankacılık düşüncesinin ilk ortaya çıkışı, 1942’lere dayanır[68]. Ortaklığa dayalı İlk faizsiz banka 1963 yılında

Mısır’ın Mvt-Gamr kasabasında, kırsal kesimdeki üreticileri aracı ve tefecilerden kurtarmak amacıyla Ahmed en-Naccâr tarafından kurul­muştur. Doktorasını “19. y. yıl Sürecinde Almanya’da Yerel Tasarruf Bankaları” üzerine (1952-1956 yılları arasında) yapan en-Neccar, ay­nı zamanda bankanın hissedarı ve ilk yöneticiierindendir. Alman ta­sarruf bankalarının özellikle İkinci Dünya savaşı sonrasında Alman­ya’nın hızla kalkınmasında oynadığı rolden etkilenen en-Neccâr, bu bankacılık sistemini İslâm’ın iktisadî ve kültürel değerleriyle birleştire­rek Mısır’da uygulamaya çalışmıştır. Bankanın kuruluş aşamasında Al­manya’dan hem sermaye hem de bilimsel destek almıştır. Ancak, en-Neccâr’ın faizsiz bankacılık düşüncesini hayata geçirme çabasında ol­duğunu anlayan Almanlar desteği yarıda kesmişler. Neccâr’m ifadesi­ne göre banka, dönemin ağır siyasî baskıları sonucu ancak dört yi! ayakta kalabilmiş ve 1967 yılında faaliyetine son vermek zorunda kal­mış ancak, kendisinden sonra bir çok faizsiz bankanın kuruluşuna ör­neklik etmiştir[69]. Osmanlı’nın kurup geliştirdiği Para vakıflarının 15.

y. yılda Batı’ya Monti di Pieta olarak geçmesi ve gelişip evrimleşerek günümüz faizli bankalarına dönüşmesi ile Alman Tasarruf Bankala­rı’nın İslâm düyasf na ortaklığa dayaiı malî aracı kurum olarak geçme­si ve gelişip evrimleşerek günümüz faizsiz bankalarına dönüşmesi, kül-türlerarası etkileşim ve gelişim açısından oldukça dikkat çekicidir.

Müslümanların geri kalmışlık kıskacından kurtulmaları için ilk de­fa 196O’lı yıllarda Pakistanlı düşünür Muhammed Abdu’l-Mennân tarafından tüm İslâm ülkelerinin katılımıyla uluslararası düzeyde bir îs-lâmî Banka ‘nın kurulması fikri ortaya atıldı. Aralık 1973’te Cidde’de yapılan “İslâm Ülkeleri Maliye Bakanları Toplantısı”nda İslâm Kalkın­ma Bankası (İKB)’mn (: Islâmic DeueJopment Bank: IDB) kurulması­na karar verildi ve 20 Ekim 1975’te Türkiye’nin de içinde yer aldığı 29 İsiâm ülkesinin katılımıyla uluslararası düzeyde ilk faizsiz banka (İKB) kuruldu. Bunu takiben faizsiz bankalar bütün dünyada hızla ya­yılmaya başladı[70]. İslâmî Banka ue Finans Kurumları Birliği’nin ve­rilerine göre, 2004 yılı sonu itibariyle 38 ayrı ülkede ortaklığa dayalı olarak faaliyet gösteren 280’den fazla malî aracı kurum vardır. Bu ku­rumların öz sermaye ve mevduatları toplamı 500 milyar doları aşmış olup yaklaşık 180 milyar dolarlık bir sermayeyi yatırıma yönlendir­mektedirler[71]. Ayrıca Çiti Bank öncüleri olmak üzere HSBC, Gold­man Sachs, Morgan Stanley, Standart Chartered, Banque National de Paris, ABN Ambro, Bank of America, Key Global, Sociate Generale, Suud Ulusal Ticaret Bankası, Suud-Hollanda Bankası, Malez­ya’da Miyi Bank[72] ve Filistin’de Kahire-Amman Bank[73] gibi faizli ban­kalar da. faizsiz esasİara göre çalışmak üzere şubeler açmışlardır. Bu şubelerde ise yaklaşık 200 milyar dolarlık bir sermaye faizsiz finans­man yöntemleriyle çalıştırılmaktadır[74].

Türkiye’de ise ortaklığa dayalı bankalar Özel Finans Kurumları (ÖFK) adıyla,[75] Bakanlar Kurulunun 16.12.1983 tarih ve 83/7506 sayılı Kararnamesi (BKK)’ne dayanılarak kurulmuşlardır[76]. BKK’nin 1. md. si ÖFK’ nın kuruluş, organ, faaliyet ve tasfiyesine ilişkin esas­ları belirleme yetkisini TC Merkez Bankası (MB)’ nın görüşünü almak kaydıyla Başbakanlığa vermiştir. Başbakanlık Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı (HDTM), tebliğin verdiği yetkiye dayanarak ÖFK’nın faaliyete geçmesi için gerekli beyannamenin içeriğinin belirlenmesi hususunda MB’nın yetkili olduğuna dair 25.12.1984 tarihti Resmî Gazete (RG)’âe bir tebliğ yayınlamıştır[77]. MB ise söz konusu düzenle­meleri içeren tebliğini 21.03.1984 tarihli RG’ de yayınlamıştır[78].

Yaklaşık 16 yıl, yukarıdaki BKK ve tebliğlere göre faaliyetlerini sürdü­ren ÖFK. 17.12.1999 tarih ve 4491 sy.lı Kanun’la Bankalar Kanu­nu (BK) kapsamına alınmıştır[79]. 29.05.2001 tarih ve 4672 sy.lı Ka­nun ile de Özel Finans Kurumlan Birliği kurulmuştur[80]. ÖFK’nın Türk bankacılık sisteminde gösterdikleri başarı “İslâmî Bankacılığın” lâik sistem de de başarılı olacağının bir kanıtı olarak değerlendirilmiş­tir[81]. 2004 yılı sonu itibariyle Türkiye’de kredi sitemine göre çatışan 51 faizli banka[82], ortaklık sistemine göre malî aracılık yapmaya çalı­şan beş faizsiz banka[83] vardır.

BDDK verilerine göre ÖFK’nın Ekim 2004 tarihi itibariyle ban­kacılık sektörü içerisindeki payları yüzde 2,1 düzeyinde olmuştur. Aynı yıl içerisinde carî ve katılma hesaplarında toplanan sermaye miktarı 5.048 katrilyondur. Bu miktarın 4,2 katrilyonluk bölümü kullandırılmıştır. Bu süreçte yüzde 76,4 ile Üretim Desteği Sağlan­ması (murabaha), yüzde 17,2 ile Finansesi Kiralama, yüzde 3,9 ile de Kâra-zarara Katılma Yöntemİ’ne başvurulduğu bildirilmekte­dir[84].

C. Bankacılık İşlemleri

Bankacılık işlemleri sermaye toplama, sermaye kullandırma ve bankacılık hizmetleri şeklinde üç başlık altında toplanabilir. Serma­ye faizli bankacılıkta vadeli ve vadesiz hesaplar, faizsiz bankacılıkta İse carî ve katılma hesapları adıyla toplanır. Toplanan sermaye faizli ban­kacılıkta kredi yöntemi, faizsiz bankacılıkta İse ortaklık yöntemiyle değerlendirilir. Faizsiz bankalar sermayeyi değerlendirirken mudârabe, müşâreke, murabaha ve fînansaİ kiralama yöntemine başvururlar. Kaynaklarda selem, İstisna’, muzâra’a ve müsâkâttan da bahsedilir ise de, faizsiz bankacılık işlemleri içerisinde kayda değer bir oranı teş­kil etmediklerinden, kitapta bu yöntemler üzerinde durulmamıştır. Bankaların gerçekleştirdiği hizmetler ise akreditif açma, teminat mektubu verme, emanet kabulü, banka kartı kullandırma, çek ve sened kabulü, hisse senedi alım-satımı, kambiyo ve çeşitli fatura tahsil işlemlerinden oluşmaktadır. Yukarıdaki sınıflandırmayı dikkate alarak faizsiz bankacılık işlemlerini, sermaye toplama, sermayeyi kullandırma ve belli başlı bankacılık hizmetleri başlığı altında ince­leyeceğiz.[85]

1- FAİZSİZ BANKACILIKTA SERMAYE TOPLAMA YÖNTEMLERİ

Bankaların asıl faaliyetleri, halktan çeşitii adlarla sermaye toplayıp bu sermayeyi piyasaya aktarmak suretiyle malî aracılık yapmaktır. Fa­izli bankalarla faizsiz bankalar tasarrufları toplama ve değerlendirme yöntemleri bakımından birbirlerinden ayrılırlar. Bu ayırım hesapların isimlendirilmesinde de görülür. Birikimcilerin hesapları faizli bankalar­da vadeli ve vadesiz hesaplar, faizsiz bankalarda ise carî hesaplar ve katılma hesapları şeklinde isimlendirilir. Her iki anlayışa sahip banka da AŞ şeklinde kurulacağından, belli bir miktar, öz sermayeye de sa­hip olmaları gerekir. Dolayısıyla bankalardaki mevduat biri öz serma­ye diğeri de toplanan sermaye olmak üzere iki gruptan oluşur. Bu mevduatın hukukî durumu, hem mer’î hukuk hem de fıkıhta tartışıl­maktadır. Bu bölümde söz konusu hesapların mer’î hukuk ve fıkıhta­ki durumu ele alınacaktır. Ancak bu hesapların mer’î hukuktaki yeri­nin tespiti ayrı bir çalışmayı gerektirdiğinden[86] biz bu konuya-karşılaş-tırmaya imkân vermesi için- kısaca temas edeceğiz. Daha sonra me­selenin fıkıhtaki durumunu incelemeye çalışacağız.[87]

I. ÖZ SERMAYE

Faizsiz bankalar AŞ şeklinde kurulabilmektedir. Her AŞ gibi on- da belli miktardaki öz sermaye ile kurulmak zorundadır. Bu duru- ÖFK’nın hukukî temelini teşkil eden 83/7506 sayılı BKK, (4672 ve 4491 sayılı Kanun ile değişik) 1999 tarih ve 4389 sayılı BK’nun-da da görmekteyiz. İlk Kararname’ye göre OFK, AŞ şeklinde asgari beş milyar[88], 1999 tarihli BK’na göre ise asgari 20 Trilyon TL[89] Öden­miş sermaye ile[90] kurulabilir[91].

II. MEVDUAT

Bankalara istenildiğinde yahut belirli bir vade sonunda çekilmek üzere yatırılan paralara mevduat denir[92]. Günümüz bankalarının temel işlevi, ihtiyaç fazlası tasarruflarını doğrudan yatırıma donüştüremeyen gerçek veya tüzel kişilerin birikimlerini toplayıp, iş yapmak isteyen ancak sermaye bulamayan işletmecilere belli ilkeler çerçevesinde aktar­maktır. Para ekonomisinin hâkim olduğu, ticarî, malî ve sınaî serma­yenin biriktiği günümüz toplumlarında, insanlar ellerine geçen parayı derhal harcamazlar, bir kısmını nakit ihtiyacını karşılamak için kısa ve­ya uzun müddet el altında tutmak isterler. Ancak bu paraların, kişile­rin bizzat kendileri tarafından saklanması her zaman elverişli olmaz. Bankalarda mevduat olarak tutmak, hem daha güvenli hem de daha faydalıdır. İhtiyaç fazlası paraların bankalara yatırılması para sahiple­rini hem bir takım tehlikelerden korur hem de hesaplarının sağlıklı tu­tulması, ödemelerinin düzenli yapılması, havale, çek, senet tahsili vb. bankacılık işlemlerinden daha düşük ücretle ve öncelikle yararlanma­ları imkânını sağlar.

Mevduatın bankalarca biriktirilip değerlendirmesi işlemleri, bir ta­kım hukukî ve iktisadî kurallar çerçevesinde olur. Bu kurallar, bankaların faizli veya faizsiz olmalarına göre değişir. Faizli bankaların faaliyetleri kredi sistemi, faizsiz bankaiarınki ortaklık sistemi üzerine bina edilmiştir. Faizsiz bankalardaki mevduatın çeşitleri ve fıkıhtaki durumuna geçme­den önce, faizli bankalardaki mevduat üzerinde kısaca duracağız.[93]

A. Faizli Bankalardaki Mevduat

1. Faizli Bankalardaki Mevduatın Çeşitleri

Bankalardaki mevduat genel olarak vadeli, vadesiz ve ihbarlı ol­mak üzere üçe ayrılır.

a- Vadeli Mevduat: Belirli bir süre sonunda geri çekilmek şar­tıyla açılan, bir günden daha uzun vadeli hesaplardır. Bankalarda 1 aylık, 3 aylık, 6 aylık ve 1 yıllık vadeli mevduat hesabı açılabilmekte­dir.

b- Vadesiz Mevduat; Belirli bir süre ile bağlı olmaksızın istenil­diği zaman geri çekilebilmek üzere bankalara yatırılan paralara denir.

c- İhbarlı Mevduat: İhbar tarihinden belirli bir süre sonra çekil­mek kaydıyla bankalara yatırılan paralardır[94].

2. Faizli Bankalardaki Mevduatın Hukukî Durumu

Faizli bankalarda, mevduatın kabulü sürecinde banka ile mudi ara­sında, şartları önceden banka tarafından belirîenen bir sözleşme yapıl­maktadır. Bu sözleşme, mûdinin pazarlık şansı olmadığı için iitihakî akit[95]lerden kabui edilir[96]. Banka, yatırılan parayı mülkiyetine geçirerek dilediği gibi kullanır, ödeme vakti geldiğinde vadeli mevduatta mislini ve faizini, vadesiz mevduatta İse mislini iade eder. Mevduat sahipleri paralarını yatırırken, onları ya saklamayı ya değerlendirmeyi ya da her ikisini birden hedeflerler. Tarafların gayelerini tespit etmek, akdin mahiyetini belirleme açısından önem taşır. Hukukçuların bir kısmı pa­ra bankaya yatırılırken yalnızca saklanma amacı güdülüyorsa usulsüz vedia’[97], saklanmayla birlikte değerlendirme amacı güdülüyorsa, karz hükümlerinin geçerli olacağı görüşündedirler[98].

B. Faizsiz Bankalardaki Mevduat

Faizsiz bankalar cari hesaplar ve katılma hesapları adıyla mevduat toplarlar. Türkiye’de ÖFK’nın mevduat toplama faaliyeti faizli banka­lardaki ile benzerliğe yol açmaması için, fon toplama olarak isimlen­dirilmiştir[99].

1. Carî Hesaplar

a. Carî Hesapların Tanımı ve Faizsiz Bankacılıktaki Uy­gulaması

Faizsiz bankalar kendileriyle ticarî ilişkiye girmek isteyenlere carî hesap açma şartını koşarlar. Gerçek veya tüzel kişiler tarafından açı­lan, istenildiği zaman tamamen veya kısmen geri çekilme Özelliği ta­şıyan, karşılığında faiz veya kâr ödenmeyen hesaplara carî hesap adı verilir[100]. Bu hesaplar faizli bankalardaki vadesiz hesapların bir benze­ridir. Hesabın açılışı esnasında müşterinin pazarlık şansı yoktur. Cari hesapların taraflara yükleyeceği sorumluluk ve sağlayacağı yararlar, kanun koyucu ya da banka tarafından belirlenir. Cari hesap sözleşme­si bu yönüyle bir iltihâkı akitten ibarettir[101]. Banka bu hesaptaki para­ları kendi mülkiyetine geçirir ve ticarî faaliyetlerinde kullanır. Hesap sahiplerine faiz ya da kâr adı altında herhangi bir para ödemez; hat­ta bazı durumlarda hizmet bedeli adı altında belli bir ücret alır. Cari he­sapta biriken paraların işletilmesi sonucu oluşan kâr veya zarar, kuru­mun hesabına işlenir. Bu hesaplar sistem gereği faizsiz bankaların teminatı altındadır[102]. Türkiye’de ise, 4672 sy.lı kanun ile Öze! Finans Kurumlan Birliği bünyesinde kurulan Güvence Fonu[103] kapsamında­dır[104].

Hesap sahipleri carî hesap açmakla paralarını çalınma, kaybolma vb. tehlikelere karşı koruma sıkıntısından kurtularak onları güvenli bir yerde saklama imkânı elde ederler. Bankanın sağlayacağı ticarî çek kullandırma, havale, çek ve senet tahsili gibi hizmetlerden yararlanır­lar. Ayrıca ticarî ilişki kurmak istediği kişiler hakkında bankadan biîgi alma imkânına da sahip olurlar[105].

b. Carî Hesapların Fıkıhtaki Yeri

Mûdîlerİn bankalara yatırdığı paralar Arapça, vedia’ {el-vedîa’) dan türetilmiş bir kelime olan mevduat {el-mevdûâ’t) şeklinde isim-lendirilmektedir. Bu durum -ilk bakışta- banka ile hesap sahipleri ara­sındaki hukukî ilişkinin vedia’ olduğunu akla getirmektedir. Carî hesap uygulaması, İslâm dünyasında on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde, bankacılığın doğuşu ile başladığından, fıkıh kaynaklarımızda konuyla ilgili doğrudan hüküm bulmak zordur. Cari hesapların hukukî duru­muyla ilgili görüşlere daha çok çağdaş İslâm hukukçularının çalışma­larında rastlanır. Bu çalışmalarda ise, sözleşmenin içeriği ve tarafların akitten güttükleri gaye dikkate alınarak cari hesapların hukukî mahi­yeti konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden birin­cisi, cari hesap akdinin klasik kaynaklarda ismi yer almayan yeni bir akit; ikincisi, vedia; üçüncüsü ise karz olduğu şeklindedir.[106]

b1. Carî Hesap Akdinin Yeni Bir Akit Olduğu Görüşü

Carî hesap akdi banka ile mudî arasında karşılıklı rızaya dayalı olarak yapılır. Bu akitle her iki taraf da karşılıklı menfaati hedefler. Bu durum carî hesap akdinin yardımlaşma amaçlı bir akit olduğunu gös­terir. Yardımlaşmayı amaçlayan her türlü işlem ise İslâm’da teşvik edil­miştir. Yüce Allah, “iyilik ve takva üzere yardımlasın, günah ve düş­manlık üzerine yardımlaşmamın” buyurmuştur[107]. Dolayısıyla, carî hesap akdi fıkıh kaynaklarımızda ismine rastlanmayan yeni ve eskiye göre isimsiz bir akittir. İhtiyaçtan doğmuş ve ticarî Örf  haline gelmiş­tir. Dayandığı ilkeler meşru olduğundan o da meşrudur[108].

b2. Carî Hesapların Vedîa’ Akdi Olduğu Görüşü

Bir grup bilim adamına göre ise, banka ile mudî arasındaki carî hesap ilişkisi vedîa[109] akdinden ibarettir. Carî hesaplara karz hüküm­leri uygulanamaz. Çünkü karz; varlıklı kişinin, Allah’ın rızasın ka­zanmak için, mislini geri almak üzere fakire bir miktar mislî mal vermesi işlemine denir. Banka fakir değildir ki, mudi bankaya karz versin. Karzdan elde edilen gelir menfaat sağlayan her karz riba-dır[110] hadisi gereğince faizdir. Oysa carî hesaplardan hem banka hem de mudi1 çeşitli şekillerde yararlanmaktadır. Vedîa’da ise asıl maksat, malın korunmasıdır. Mudî parasını bankaya yatırırken Öncelikle onu güvenli bir ortamda muhafazayı amaçlar; bankaya borç vermeyi de­ğil. Banka bazı durumlarda carî hesap sahiplerinden hizmet bedeli da­hi alır. Şayet karz olsaydı banka bu bedeli alamazdı. Banka bu parayı kullanarak gelir elde ediyor ise de bu durum vedia’ya zarar vermez. Zira sahibinin izin vermesi durumunda emanetçi, emanet bırakılan maldan dilediği şekilde yararlanabilir. Bu akdin karz kabul edilmesi ge­rektiğini söyleyenler, bankanın emânete gereken Önemi göstermeyip batması durumunda, hesap sahiplerinin mağdur olacağı gerekçesini İleri sürmektedirler. Zira emanetçi, kusur ve ihmali olmaksızın emanet mala gelecek zararı tazminle sorumiu değildir. Bankanın kusurunun tespih ise oldukça zordur. Carî hesapların vedia1 kabul edilmesi, he­sap sahiplerinin de yararınadır. Bankanın batması halinde, hesapların tasfiyesi esnasında diğer alacaklılara göre mûdîlerin Öncelik hakkı olur[111].

b3. Carî Hesapların Karz Akdi Olduğu Görüşü

Çağdaş İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, carî hesap söz­leşmesi karzdan (ödünç) ibarettir[112], ödünç verenin zengin, ödünç ala­nın ise fakir olması gerektiği gibi bir kural yoktur. Zengin fakire ödünç verdiği gibi, fakir de zengine ödünç verebilir, ödünç sadece Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla değil başka amaçlarla da verilir. Ahaptan Zübeyr b, Avvam’ın (r.) uygulaması buna Örnektir: Zübeyr paralarını emanet bırakmak isteyenlere: Emanet kabul edemem, borç olarak verirseniz başka. Çünkü ben paranızın zayi olmasından korkarım derdi[113]. Böylece o, ödünç bırakılan paraları ticarî faaliyetlerinde işle­terek gelir elde ediyor, ödünç verenler ise, paralarının güvenli bir yer­de korunmasından yararlanmış oluyorlardı. Zübeyr’in (r.) uygulaması­nın caiz olmadığı yönünde o döneme ait herhangi bir rivayet yoktur. Keşşâfu’i-kına’da; “Yolculuğa çıkmak üzere olan bir veli, himayesin­deki yetime ait mallan güvenilir birine emânet ya da ödünç verme iş­leminden hangisini tercih etmelidir?” şeklindeki soruya “Yetimin menfaati açısından ödünç vermek daha uygundur. Çünkü emânet mal ku­sursuz telef olursa tazmini gerekmez. Oysa ödünç öyle değildir: her durumda borçlu onun mislini iade etmekle yükümlüdür” şeklinde verilen cevap, başka maksatlı Ödüncün kabul edildiğini gösterir[114]. Ayrıca ban­kanın hesap sahiplerine sağladığı yararlar maddî değil bir takım banka­cılık hizmetlerinden ibarettir. Hanbelîlerden ibn Kudâme (ö. 620/ 1223) ve İbn Teym’ıyye (ö. 728/127) “zarar olmaksızın her iki tara­fa da yarar sağlayan karzın caiz olduğu” noktasında bildirmişlerdir[115].

Çağdaş İslâm iktisatçılarından Münzîr Kahf carî hesap akdini karz kabul eder ancak uygulamaya yönelik bazı eleştirilerde bulunur. Ona göre, bankaların gelir kaynaklarından önernİi bir kısmı carî hesaplar­dan oluşmaktadır. Bankalar bu paralan sahiplerine hiçbir artı ödeme­de bulunmaksızın diledikleri gibi kullanmaktadır. Bu durum İslâm’ın hak ve adalet ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu hesapların hukukî durumu ye­niden ele alınarak -faizciliğe kapı açılmamak kaydıyla- her iki tarafın da haklarını ihlâl etmeyecek yeni bir şekle büründürülmesinde yarar vardır. Örneğin; cari hesaplar kendi içerisinde iki gruba ayrılıp bir kıs­mına katılma hesaplarında olduğu gibi kâr tahakkuk ettirilebilir. Diğer kısmı ise mûdilerin nakit ihtiyaçlarını karşılamak üzere bugünkü haliy­le bırakılabilir[116].

b4. Carî Hesapların Fıkıhtaki Yeri Hakkındaki Görüşlerin Değerlendirilmesi

Carî hesap akdini vedia’ kabul etmek tutarlı gözükmemektedir. Çünkü vedîa’ bir koruma akdidir. Mal sahibi, koruması ve aynen iade etmesi amacıyla malını emanetçiye bırakır. Emanetçinin o maldan ya­rarlanması caiz değildir. Şayet sahibinin İzniyle yararlanırsa bu durum­da mala bakılır: Eğer mal tüketilmeden yararlanılan kıyernî bir mal ise, akit ariyete dönüşür. Şayet tüketilen mislî bir mal ise, bu durumda akit karza dönüşür[117]. Carî hesap uygulamasında mudi parasını bankaya yatırırken bankanın, onun parasını kullanıp mislini iade edeceğini bil­mektedir. Dolayısıyla bunun karz akdi olduğuna dair görüş daha tutar­lıdır. Taraflara yarar sağlayan her ödüncün riba olduğu noktasındaki itiraza gelince, yukarıdaki deliller yeterli ölçüde ikna edici olmakla bir­likte, kanaatimizce hem itiraz edenler hem de savunmak için çeşitli deliller İleri sürenler bir noktayı gözden kaçırmaktadırlar. O da, Rum sûresi 39. ayette faizcilik yapanların niyetierine yönelik işarettir. Aye­tin meali şöyledir: İnsanların mallan içerisinde artsın diye faize ver­diğiniz mallar Allah katında artmaz… Ayetten anlaşıldığı üzere, fa­iz başkasının malı içerisinde artsın diye, yani daha fazlasını almak için verilen mallarda geçerlidir. Malını faize verenin amacı bu yolla malını artırmaktır. Oysa, banka ile carî hesap sahibi arasındaki ilişki­de böyle bir durum söz konusu değildir. Mudi’ parasını bankaya yatı­rırken geriye asıl paraya ek başka bir para alma düşüncesi yoktur. Banka da parayı aynı miktarda ve misliyle iade etmek üzere teslim al­maktadır. Dolayısıyla taraflardan biri (banka)’nin amacı parayı koru­mak, bu esnada ticari faaliyetlerinde kullanarak gelirinden yararlan­mak, diğeri {mudi’) nin amacı ise, parasını çeşitli tehlikelere karşı ko­ruma külfetinden kurtulmak ve aynı zamanda da bankanın sağladığı bir takım imkânlardan yararlanmaktır.[118]

2. Katılma Hesapları

a. Katılma Hesaplarının Tanımı ve Faizsiz Bankacılıktaki Uygulaması

Faizsiz bankalarda “Kâr ve Zarara Katılma Hesabı” akdi çerçeve­sinde açılan hesaplara “Katılma hesabı’ adı verilir[119]. Tasarrufunu faiz­siz bankaya yatırarak katılma hesabı açtıran kişi, vade sonunda ne mik­tarda kâr payı alacağını önceden bilemez. Hatta zarara katılma yani ana parasını kısmen veya tamamen kaybetme ihtimali de vardır. He­sap açtırırken kurumun o güne kadar ki başarısına ve daha önce he­sap sahiplerine Ödediği kâr payı miktarına bakarak tahmin yürütebilir.

Banka topladığı parayı vadelerine göre 1 ay, 3 ay, 6 ay. 1 yıl ve daha uzun süreli oimak üzere gruplara ayırır ve benzer hesaplardan gelen paraların oluşturduğu havuza aktarır; hesap sahibini, yatırdığı paranın miktar ve müddetine göre bu havuzun sonucuna ortak eder. Kurum, havuzdaki paranın tamamını bir bütün kabul edip uygun par­çalara ayırarak ayrı ayrı muhasebeleştirir ve çeşitli ticarî faaliyetlere yatırmak suretiyle işletir. Bankanın, bu hesapların işletilmesinden do* ğan kâr ve zarardan alacağı pay, ilgili ülkenin yönetmelikleri çerçeve­sinde belirlenir. Türkiye’de faizsiz bankacılık yapmak üzere kurulan ÖFK’nın kârdan alabileceği oran azamî %20’dir[120]. Dolayısıyla banka iş­lettiği para ile kâr etmişse ana parayı ve kârın en az %80’ini havuza iade eder; %20’sini ise kâr oiarak kendisi aiır. Vade sonu geldiğinde hesap sahibi başlangıçta ortak.olduğu oranda havuzdaki paraya ortak olur; kâr edilmişse bu orana göre kâr payını alır. Hesap sahibi her za­man gerçek kâr aiamayabilir; beklentisinin aksine düşük kâr payı ya da zarar ile de karşılaşabilir.[121]

b. Katılma Hesaplarının Fıkıhtaki Yeri

Katılma hesaplarının fıkhı durumu hakkındaki tartışmalar XX. y. yı­lın başlarına kadar uzanır. Bu dönemde faizsiz bankalar henüz kurulma-mış olduğundan, tartışmalar daha çok faizli bankalarla tasarruf sandık­larına {Sanadiku’t-tevftr)[122] yatırılan mevduatın fıkhı durumu üzerinde cereyan etmiştir. Banka veya tasarruf sandığı ile hesap sahibi arasın­daki hukukî ilişki ve bu yolla elde edilen gelirin mahiyeti, tartışmanın odak noktasını oluşturur. Faizsiz bankaların kurulup ve carî ve katılma hesaplan adı altında başlıca iki tür hesapla mevduat toplanmaya baş­lanması, meselenin somut veriler üzerinde tartışılmasını sağlamıştır. Bankalardaki vadeli mevduatın fıkhı durumu hakkındaki görüşler başlı­ca iki grupta toplanabilir: Birincisi, katılma hesapları ile vadeli hesap­ları aynı mahiyette görenler, İkincisi, bu hesaplan birbirinden ayıranlar.[123]

b1. Katılma Hesapları ile Vadeli Hesapları[124] Aynı Kabul Eden Görüş

Faizsiz bankaların kurulmasından önce konuyla ilgilenenler daha çok bu gruba dahildir. Muhammed Abduh (ö. 1905), Reşîd Rızâ (ö. 1935), Mahmud Şeİtût (ö. 1963) ve Muhammed Seyyid Tantâvî gi­bi isimleri bu grupta sayabiliriz.

Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ’nın bu konudaki görüşleri şöy­ledir: Kazancından belli bir miktar pay almak üzere bir kişinin başka­sına sermaye vermesi faizcilik sayılmaz. Her ne kadar fakihlerce mu-dârabede konulan kurallara aykırı olarak -az olsun çok olsun- kârdan belli bir miktar şart koşuluyorsa da bu, ocakları söndüren açık, bileşik faiz anlamına gelmez. Çünkü bu uygulamanın hem sermayedara hem de işletmeciye yararı vardır. İslâm’da bir tarafa zarar diğer tarafa men­faat sağlayan riba haram kılınmıştır. Her iki tarafa da yararı olan kre­di işlemi ile bir tarafa yarar diğer tarafa zarar getiren kredi işlemi Al-Sah katında aynı hükme tabi tutulmaz[125].

Mahmud Şeltût’a göre. Tasarruf Sandığı’ndan elde edilen gelir faiz değildir. Çünkü ne sahibi parasını Sandığa borç olarak vermekte, ne de Sandık onu borç olarak taiep etmektedir. Mudi menfaatini dü­şünerek kendi rızasıyla parasını Sandığa yatırmaktadır. Sandığın bu parayı ticarette kullanarak kâr edeceğini, kasıt olmadıkça zarar ve yok olma ihtimalinin çok uzak olduğunu bilmektedir. Mûdinin iki amacı vardır; Birincisi, parasını korumak ve kendisini tasarrufa alıştırmak, ikincisi ise ihtiyaç fazlası sermayesiyle toplumun yardımına koşarak üretimi artırmak, dolayısıyla artan kârla hem Sandık’ta çalışanlara hem de devlete destek olmaktır. Tasarruf sandıkları uygulaması fakih-lerin şirketlerle ilgili kuralları belirledikleri dönemlerde henüz bilinme­yen, çağın iktisadî şartlarının ortaya çıkardığı yeni bir olgudur. Bu tür yeni uygulamalarda aslolan ifsada ve zulme yol açmamasıdır[126]. Tasar­ruf Sandığına yatırılan paraların fıkhî durumuyla İlgili olarak Abdul-vehhâb Hallâf, Ali el-Hafîf, Vefîk el-Kassâr ve Abdurrahman İsa gibi son dönem İslâm hukukçularının da benzer görüşe sahip oldukları ri­vayet edilmektedir[127].

Vadeli hesapların hükmüne ilişkin tartışmalarda en fazla gündeme gelen isim Tantâvî’dir. Gerek kendisi gerekse başkanı olduğu kurulla­rın konuya ilişkin fetvaları daima tartışılmıştır. Önce Tantâvî’nin görü­şünü verip daha sonra başkanlığını yaptığı kurulların kararlarını ele alacağız. Tantâvî’ye göre, Mudârabenin sıhhati için fakihlerce ileri sü­rülen şartlardan biri, kârın, sermayedarla işletmeci arasında yarı yarı­ya, dörtte bir, üçte bir gibi nisbî olarak paylaşılmasıdır. Taraflardan bi­ri, belirli bir meblağı şart koşarsa mudârabe fasit olur. Fakat bir kısım çağdaş fakihe göre, karşılıklı rıza ile olması durumunda belli bir mik­tarın önceden şart koşulması mudârabeyi fasit kılmaz. Hatta ahlâkî yozlaşmanın arttığı günümüzde böyle bir uygulama gereklidir. Tarafların rızasının bulunması durumunda, kâr’ın önceden belirlenmesini yasak­layan şer’î bir nass ve ikna edici bir kıyas yoktur. Dileyen kârı önce­den belirleyen, dileyen de önceden belirlemeyen banka ile çalışabilir, dînen hiçbir sakınca olmaz[128].

Tantâvî’nm başkanlığını yaptığı kurulların banka mevduatı hak­kında çeşitli tarihlerde farklı fetvalar verdikleri görülmektedir[129]. Bun­lardan Mısır Fetva Dairesi’nin 1989 yılındaki kararı şöyledir: Faizin haramlığı konusunda müslümanlar arasında görüş birliği vardır. Fuka-ha faizi mal ile malın değişimi esnasında karşılığı olmayan fazlalık şeklinde tanımlamıştır. Bu tür bir işlemle ortaya çıkan faizin haramlı­ğı konusunda bütün semavî dinlerin ittifakı vardır. Dolayısıyla paranın, zamanı ve miktarı önceden belirlenen faiz karşılığında, bankaya mev­duat olarak yatırılması veya aynı şartlarla borç alınıp verilmesi faizli iş­lem kabul edilir, önceden belirlenen faiz karşılığı verilen her çeşit borç ise haramdır[130]. 31 Ekim 2002 tarihinde ise yine TantâvVnin başkan­lığını yaptığı İslâm Araştırmaları Kurulu, banka faizinin helâl oldu­ğuna ilişkin fetva yayınlamıştır. Toplantıya katılan 14 bilim adamından yalnızca Ezher Üniversitesi Şeriat ve Hukuk Fakültesi’nin eski dekan­larından Abdulfettâh eş-Şeyh ile Muhammed Ra’fet Osman’ın uzman­lık alanı fıkıh olup her ikisi de bu karara muhalefet etmişlerdir[131].

b2. Katılma Hesapları İle Vadeli Hesapların Aynı Olduğu­na İlişkin Görüşün Değerlendirilmesi

Yukarıdaki görüşlerden ilk bakışta mudârabe’de ortağın alacağı kâr payının, maktu olarak önceden belirlenip belirlenemeyeceği ko­nusunun tartışıldığı akla gelmektedir. Ancak, görüşlerin açıklanmasına sebep olan sorular ve bu sorulara verilen cevaplar, konunun başka bir maksatla gündeme geldiğini göstermektedir ki o da, tasarruf sandıkları ile faizli bankalara yatırılan mevduattan elde edilen gelirin meşruiyeti meselesidir.

Görüşleri zikredilenler konuyu karın Önceden maktu’ olarak belir­lendiği mudârabe ortaklığı çerçevesinde ele almaktadır. Fakihlerden, kârın önceden belirlenemeyeceğine ilişkin ittifakla zikredilen görüşle­rin ise içtihadı olduğu, Kitap ve Sünnet’te dayanağının bulunmadığı ileri sürülüyor. Ancak maktu kâr garantisi hemen faizi akla getirdiğin­den, bunun neden faiz olmadığını izaha çalışıyorlar. Ticari kredilerde faiz alanın da faiz verenin de yararı olduğundan yola çıkarak, yalnızca tüketim kredisi karşılığında alman faizin haram olduğunu ileri sürüyor­lar. Bu görüşler, o dönemin bilginlerinin hem faize hem de fukahanın görüşlerine ilişkin tutumları hakkında önemli ipuçları vermektedir. Tartışmalar günümüze faizli bankalardaki vadeli mevduatla faizsiz ban­kalardaki katılma hesaplarının hukukî mahiyeti hakkındaki düşünceleri etkilediği, dolayısıyla her iki hesabın da aslında birbirinin aynısı oldu­ğuna dair iddiaların ileri sürülmesine dayanak teşkil ettiği için[132] yuka­rıdaki görüşleri gerekçeleri ile birlikte incelemekte yarar görüyoruz.[133]

aa. Mudârabede Kazancın Önceden Belirlenebileceği İd­diasının Değerlendirilmesi

Fakihlerin tümüne göre, diğer ortaklıklarda olduğu gibi mudâra­bede de kâr payının miktar olarak değil oran olarak Önceden belirlen­mesi asıldır. Mudârabeye ilişkin diğer kurallar gibi bu kural da fakih-lerce sonradan îcat edilmiş olmayıp, mevcut uygulamanın hukukî çer­çeveye oturtulmasından ibarettir.

Tasarruf Sandığında hesap açan mudi ile Sandık arasındaki ilişki, mudârabe değildir. Çünkü burada mudi’ ana paraya ilaveten yıllık ga­rantili net gelir karşılığında parasını devletin bir kurumuna ödünç vernıektedir. Sandık topladığı paraları daha çok. faiz karşılığı kredi yoluy­la değerlendirmekte; yıl sonunda hesap sahiplerine Önceden vadetti-ği miktarda geiir ödemektedir[134]. Ne hesap sahibi ne de kurum, birbir­lerini ortak olarak görmekte; zarar tamamen kuruma ait olmaktadır. Kurum ister fazla ister az kâr etsin; isterse hiç kâr etmesin hatta zarar etsin, hesap sahibinin ana parası ve alacağı artı para miktarı her du­rumda garanti altındadır. Mudârabeye bunca aykırı yönlerine rağmen, rneseleyi sadece kâr payının önceden belirlenmesi problemine odak­layan, onun da sağlam delile dayanmadığını ileri sürerek gözardı edil-rnesinde bir sakınca görmeyen böylece, faizli borçla aynı mahiyette olan hesapları, katılma hesabı şeklinde kabul edip caiz olduğunu sa­vunan görüşleri tutarlı bulmuyoruz. Nitekim Ezher Üniversitesi’nin ya­yın organı 1366 tarihli Mecettetü’l-Ezher’in Fetva hey’eti, konuya ilişkin bir soruya verdiği cevapta, faizli bankalarla Tasarruf Sandıkları­nı aynı mahiyette görmüş, bu Sandıklara yatırılan mevduattan alınan %1,5’luk fazlalığın haram oîduğu noktasında görüş bildirmiştir[135].

bb. Faizin Ticarî Krediyi Kapsamadığı İddiasının Değer­lendirilmesi

Yukarıdaki görüşlerin temelinde, faize yaklaşım tarzının etkin oldu­ğu söylenebilir. M. Abduh ve R. Rızâ, her iki tarafa da yaran olduğun­dan, krediden elde edilen gelirin faiz kabul edilmemesi gerektiğini, çünkü bunun evleri yıkan açık bileşik faiz olmadığını İleri sürüyorlar. Tantâvfnin gerek kendi eseri gerekse başkanı bulunduğu Kuru/’un kararında ise, banka ile hesap sahibi arasındaki ilişki vekâlet olarak kabul edilmektedir. Banka müvekkili olan mudî’nin sermayesini vekil sıfatıyla işletmektedir. Dolayısıyla mudî ile banka ve banka ile kredi alan işletmeci arasındaki ilişki, alacakh-borçlu ilişkisi olmayıp, müvek-kil-vekil ilişkisinden ibarettir. Bu nedenle faizli bankaların vadeii he­saplardaki paralara verdikleri fazlalık faiz değil kârdır.

Yukarıdaki görüşler fıkıhtaki faiz anlayışıyla bağdaşmamaktadır, borçtan eîde edilen gelirin faiz olması için, evleri harap eder nitelikte dÇ’k ve bileşik olması, tüketim kredisinden doğması, taraflardan biri-ne yarar diğerine zarar vermesi gibi kayıtlar, Kur’an ve Sünnet’e dayanmamaktadır. Kur’an’da hiçbir kayıt getirilmeksizin alış verişin he­lâl ribanm haram olduğu bildirilmektedir[136]. Al-i İmrân sûresi 130. ayetteki kat kat ifadesi müfessirlerin çoğunluğuna göre takyidi değil ihbarîdir[137]. Yani riba ayetlerinin indiği dönemde faizin ulaştığı seviye­yi gösterir. Yoksa iddia edildiği gibi,[138] bu ayetten faizin fahiş yani gay­ri kanuni olanı haram; makul olanı helâldir anlamı çıkmaz. Ribadan arta kalanı terk edin[139]; Eğer teube ederseniz ana malınız sizin­dir[140] mealindeki ayetler, her çeşidiyle faizin haram olduğunu göster­mektedir,

Ribayı haram kılan ayetlerin indiği dönemde, faizin tüketim kredi­lerinde cereyan ettiği, dolayısıyla riba ayetlerinin tüketime yönelik ödünç işlemlerinden elde edilen geliri haram kıldığına ilişkin görüşler de dayanaktan yoksundur. Mekke dönemine ait rivayetler bu görüşün aksini göstermektedir. Bilindiği gibi İslâm’ın geldiği dönemde, Mekke büyük bir ticaret merkezi idi. Taşlık ve susuz bir vadide kurulmuş bir yerleşim merkezi olduğundan tarıma elverişli değildi; halkı ticaretle geçiniyordu. Tüccarlar bir yandan Mısır, Habeşistan, Suriye, han ve Hindistan’la, diğer yandan Fırat ve Dicle su yolu aracılığıyla Anadolu yani Bizans’la ticaret yapıyorlardı. Kureyşliler, Bizans imparatorluğu, han Sasanî Devleti, Habeşistan Krallığı ve Gassanî/er’le bu bölge­lere serbestçe giriş imtiyazı veren ticari anlaşmalar imzalamışlardı[141]. Hamidullah ve Nablusî Kureyş süresindeki îlâf kavramının bu ticarî paktlardan bahsettiği görüşündedirler. Nablusî daha da ileri giderek, Hz. Peygamber’in (s.a.) dedesi Hâşim’in, çevre ülkelerden Roma, Bi­zans, han, Habeşistan, Mısır ve Yemen gibi bir çok ülke ile ticaret yollarını güvence altına almak, pazarları açmak, uluslarası ticarete en­gel oîan sınır ve engelleri kaldırmak üzere yapmış olduğu siyasî ve ticarî anlaşmalarla Küreselleşmeyi (Uluslararası îlâfı) ilk başlatan kişi olduğunu ileri sürer[142]. Gazze’âe Rumlara mal satarken ölen Hz. Pey­gamber’in (s.a.) dedesi Haşim[143], amcası Ebu Tâlib[144] ve Ebu Süf-ycın[145] gibi kişiler o dönemde bölgelerinde tanınmış iş adamları, tüc­carları İdi. Ayrıca Mekke civarında Ukaz, Mina ve Mecenne fuarları kuruluyor bu yolla da Mekke’ye Önemli oranda sermaye akışı oluyor­du. Mekke hem transit geçiş yolu hem de bir ticaret merkezi olarak âdeta bir banka şehri, finans merkezi olduğundan, orada kredi işlemi yapan kurumlar ve gelenekler de oluşmuştu. Tüccarlar ve sermaye­darlar öncülüğünde sayıları 2500’ü bulan deveden oiuşan büyük ker­vanlar donatılıyordu. Bedir savaşma neden olan kervana bir ailenin 30.000, başka bir ailenin de 10.000 dînar mudârabe sermayesi koy­duğu ve kervanın yüzde-yüz kârla döndüğü rivayet edilmektedir[146]. Ta-berî, Ey iman edenler Allah’tan korkun faizden arta kalanı terke-din[147] ayetinin nüzul sebebini şöyle anlatır: Bu ayet Tâifin Sakîf ka­bilesinden Amr oğulları ile Mekke’de ikamet eden Muğîre oğulları hakkında nazil olmuştur. Tâif kuşatması sırasında, Amr oğullan müs-lüman olmalarına rağmen Muğîre oğullarrndaki alacaklarının faizini talep etmişlerdi. Muğîre oğulları, İslâm’da haram olduğu gerekçesiyle borçlarının faizini ödemek istemediler. Durum Hz. Peygamber’e iletil­di; bunun üzerine yukarıdaki ayet nazil oldu. Rasûlullah (s.a.) bu aye­ti dönemin Mekke valisi Attâb b. Esîd’e (ö. 23/643) göndererek, “Kazı olurlarsa ne âlâ, aksi halde harp ilan et” dedi[148].

Taberî’nin anlattığına göre, Utbe’nin kızı Hind ticaret yapmak ve aslını iade etmek üzere Hz. Ömer’e (r.) gelerek Beytü’l-mal’dan borç ister; Ömer (r.) de verir. Hind gider ticaret yapar; Medine’ye döndü­ğünde durumdan şikayetçi  olur. Hz. Ömer (r.): “Eğer mal benim olsaydı vazgeçerdim, fakat müslümanlann malıdır…’1 der[149]. Hz. Ömer’in (r.) oğullan Abdullah ve Ubeydullah[150] ile Zübeyr b. Avvâm (r.)’ın[151] al­dıkları kredileri ticarette kullandıkları, Ömer b. Abdü laziz zamanında (99-101/ 717-720) zimmîlere üretimde kullanılmak üzere kredi veril­diği[152]; Endülüs’te vezir Cehuer b. Muhammed (435/1043) döne­minde, iş adamlarına mudârabe kredisi verildiğine dair rivayetler,[153] ti­carî amaçlı kredinin o dönemde bilinip uygulandığını gösteren diğer

örneklerdir.

Yüce Allah Kur’an’da: Eğer teube edip vazgeçerseniz ana mal­larınız sizindir[154] buyururken ticarî kredi iİe tüketim kredisi arasında bir ayırım yapmayıp sadece ribadan vazgeçilmesini, bu esnada da yal­nızca ana malın alınıp fazlalığın terk edilmesini emretmiştir. Ribânın cereyan ettiği mallarla ilgili hadiste; bedellerin peşin, misli misline olmasının gerekliliği vurgulanmıştır. Sarf akdinde de bedellerin peşin olması kuralı konmuştur. Riba hadisinde geçen altı malla yapılan faiz­cilik ve sarfı sadece tüketim kredisine ihtiyacı olan fakirler değil, var­lıklı insanlar da yapacağından, bu konudaki sınırlamaların yalnızca tü­ketime yönelik değil tüm kredi işlemlerini kapsadığı açıktır. Ticaretin bu derece geliştiği, yüksek meblağlarda sermaye gerektiren kervanla­rın donatıldığı, aralarında yaklaşık 100 km. mesafe bulunan iki ayrı şehir olan Taifle Mekke arasında faizli kredi işleminin yapıldığı, or­taklık esasına dayalı da olsa mudârabenin bir üretim, ticaret kredisi olarak bilinip uygulandığı bir ortamda kredilerin sadece tüketime yöne­lik olduğu, dolayısıyla Kur’an’da yasaklanan ribanın tüketim kredisinden elde edilen faiz olduğuna ilişkin iddialar tutarlı gözükmemektedir.

Ribarnn bir yardımlaşma aracı olduğu, bazı durumlarda her iki ta­rafa da yarar sağladığı şeklindeki itirazda haklılık payı olabilir. Zira bu işlem sonucunda, sermaye sahibinin sermayesini artırma, girişimcinin sermaye açığını giderme ihtimali vardır. Ancak faiz, üretimin her aşa­masında maliyete eklendiği için, zararı yine tüketiciyi yani bütün hal­kı etkiler. Çünkü faizin geçerli oiduğu bir toplumda herkes bir yandan hem faiz alan hem faiz veren hem de tüketendir. Faiz alan gelir elde ettiği için ilk bakışta bu durumdan yararlanmış gözükür; faizi veren şa­yet tüketici ise zarar görür, yok üretici ve de faaliyetinden kâr etmiş­se zarar görmez; çünkü onu kendi kasasından vermiş olmayıp, mali­yete ekleyerek tüketiciye yani tüm halka ödetmiştir. Bir toplumda her­kes kendi ölçüsünde tüketici olduğundan, faizi alan da veren de öteki tüketicilerle birlikte bundan olumsuz etkilenir. Bu durum gelir dağılı­mındaki adaletin bozulmasına, toplum katmanları arasında huzursuz­luğun baş göstermesine, düşmanlıkların artmasına, çatışmaların ço­ğalmasına böylece iç barışın bozulmasına zemin hazırlar. Oysa Yüce Allah iyilik ve takva üzere yardımlaşmayı emrederken, kötülük ve düşmanlıklarda yardımlaşmayı yasaklamaktadır[155].

Dikkati çeken diğer bir nokta da fakihlerin görüşlerine yapılan atıflardır. Mudârabede kâr payının önceden, maktu’ olarak belirlene­meyeceği hususunda fakihlerin ittifak ettiği kabul ediliyor ancak, bu görüşlerin aklî ve naklî hiçbir delile dayanmadığı ileri sürülüyor. Oysa fakihler bu kuralı koyarken bir takım gerekçeler zikretmektedirler. Ör­neğin; mudârabenin bir ortaklık akdi olduğu, önceden taraflardan bi­ri lehine alacağı payın miktarının belirlenmesinin ortaklığı ortadan kaldıracağı gerekçe olarak İleri sürülmüştür ki[156] son derece akla yat­kındır. Çünkü Yüce Allah, malların ancak karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla yenilmesine izin vermektedir[157]. Ticaret denince de ya bir kişinin tek başına ya da birden çok kişinin bir araya gelerek ger­çekleştirdiği iktisadî faaliyet akla gelir. Bunun en başta gelen yöntemi de ahm-satımdır. Yüce Allah ahm-satımı helâl ribayı haram kıldığı-111 bildirerek[158] borçtan gelir elde etmekten ibaret olan ribanın, ticaret kapsamında ele alınamayacağını ortaya koymuştur. Ayrıca fakih-lerin mudârabeye ilişkin koydukları kuralın Kitap, Sünnet ve Kıyas’ta bir dayanağı olmadığı iddiasından hareketle, ticarî krediden elde edilen gelirin faiz sayılmayacağına ilişkin görüşün izahı da mümkün değildir. Ayet ve hadisler bütün açıklığıyla ortada iken, fukahanın görüşlerine muhalefetin meşruiyetini âdeta istismar ederek haram olan faize kapı aralamak, büyük bir sorumsuzluk göstergesi olarak kabul edilebilir. Tantâvı ve başkanlığını yaptığı Kurulun, faizli bankaların vadeli he­saplara yatırılan paralan vekâlet kuralları çerçevesinde yatırıma dö­nüştürdüğü, bankanın hesap sahiplerine verdiği fazlalığın faiz değil kâr payı olduğu görüşüne gelince, faizli bankaların vadeli hesap açan mudîlere verdikleri hesap cüzdanları bu görüşü nakzetmektedir. Zira cüzdanlarda bankanın bu parayı vekil sıfatıyla değil karz olarak kabul ettiği, karşılığında vermeyi taahhüt ettiği fazlalığın ise kâr değil faiz ol­duğu belirtilir. Ayrıca bu fetvayı veren İslâm Araştırmaları Kuru­lunun faaliyette bulunduğu ülke olan Mısır’ın Medenî Kanunu’nun 726. md’si, bankalara yatırılan ve mudî1 tarafından çalıştırılmasına İ2in verilen paraların karz kabul edileceğini hükme bağladığı gibi,[159] bankacılık hukukuyla ilgili hemen tüm eserlerde bu durum karz olarak kabul edilmektedir[160].

b3. Vadeli Hesaplarla Katılma Hesaplarını Ayıran Görüş

Bir grup faizli bankalardaki mevduat hesaplarını mudârabe or­taklığı kabul edip bu paralardan aylık/yıllık belli bir miktar gelir sağla­manın faiz olmayacağını İleri sürerken, başka bir grup da bu işlemin faizcilik olduğunu ileri sürmektedir. İtirazlar önceleri sadece tepki ma­hiyetinde kalmış, nihayet 1950’lerden itibaren faizli bankalar dışında mudârabe ve müşâreke ortaklığına dayalı faizsiz bankacılık teklifleri sunulmaya başlanmıştır. Bu öneriler 1960’larda meyvesini vermiş ve ilk defa Mısır’da  -deneme niteliğinde de olsa- ortaklığa dayalı faizsiz banka kurulmuştur. Böylece Türkiye’nin de kurucuları arasında bulun­duğu islâm Konferansı Örgütüne üye ülkelerin teşvik ve desteğiyle başta İslâm ülkeleri olmak üzere bütün dünyada bu tür bankacılık an­layışı hızla yaygınlaşmıştır[161]. Bu arada faizsiz bankaların uyguladıkları hesap sistemleri, hesapların fıkhî durumu daha geniş bir şekilde tartı­şılmaya başlandı. Faizli bankalardaki vadeli mevduatla faizsiz banka­lardaki katılma hesaplarını birbirinden ayıran, birincisini karz ikincisini ortaklık hükümleri çerçevesinde inceleyenler bu grupta yer alır.[162]

aa. Vadeli Hesaplarla Katılma Hesaplarını Ayıranlara Göre Vadeli Hesapların Fıkıhtaki Yeri

Faizli bankaların mudi ve müteşebbislerle olan ilişkisi hukukî açı­dan borçlu alacaklı ilişkisinden ibarettir. Tasarruf sahipleri birikimleri­ni bankaya yatırırken borç verdiklerini, paralarının bankanın teminatı altında olduğunu, vadenin bitiminde, taahhüt edilen faizi alacaklarını bilmekte ve daha çok bu maksatla para yatırmaktadırlar. Aynı şekilde bankalar da mevduatı faiz karşılığı borç alıp daha yüksek oranda faiz geliri elde etmek üzere kredi talep edenlere borç verirler. Böylece üç tarafı da ilgilendiren bir hukukî ilişki ortaya çıkar. Bunlar; banka, mev­duat sahipleri ve kredi kullananlardır. Banka ile mûdiler arasındaki iliş­kide, banka borçlu, mûdiîer alacaklı; banka İle girişimciler arsındaki ilişkide ise, banka alacaklı girişimciler borçlu konumundadır. Bu du­rum bankanın yalnızca iktisadî açıdan bir malî aracı rolünde olmayıp aslî bir tarafı oluşturduğunu göstermektedir. Zira mûdilerle girişimciler arasında hiçbir hukukî ilişki meydana gelmemektedir. Her iki tarafta banka ile, alacaklı-borçlu ilişkisi içerisinde irtibatlıdır. Banka borçlu sı­fatıyla mûdilere vadeli hesapları karşılığında önceden taahhüt ettiği fa­izi öder; alacaklı sıfatıyla da girişimcilerden daha yüksek oranda faiz a’ır- Bu uygulama İslâm fıkhında yasaktır[163].

bb. Vadeli Hesaplarla Katılma Hesaplarını Ayıranlara Göre Katılma Hesaplarının Fıkıhtaki Yeri

Sermaye sahibi katılma hesabına parasını yatırırken paranın mik­tarı ve kalacağı süre oranında bankanın havuzundaki mevcut paralara ortak olduğunu, ne ana para ne de kârın garantide olmadığını, hatta zararın ihtimal dahilinde olduğunu bilmektedir. Banka da bu paralan ödünç değil ortaklık sermayesi olarak,kabul etmektedir. Dolayısıyla banka ile hesap sahibi arasındaki ilişki karz değil ortaklıktır. Bu ortak­lığın fıkıhtaki ismi ise mudârabedir. Vadeli mevduat hesaplarında oldu­ğu gibi burada da üç taraf vardır: Sermaye sahipleri, banka ve girişim­ciler. Sermaye sahipleri rabbü’l-mal, banka birinci mudârib, girişim­ciler ise İkinci muddriptir. Banka, havuzda biriken paralan hesap sahiplerinin ortağı ve vekili sıfatıyla bazen doğrudan ticaret yaparak, bazen de dolaylı olarak iş adamlarıyla ortaklıklar kurarak işletir. Ban­ka aynı zamanda, öz sermayesinden ve carî hesaplardan ayırdığı pa­ralardan da mudârabe sermayesine katar. Bu durumda banka rabbü’l-mal, girişimciler de birinci mudârib olur. Böylece banka İki kaynaktan gelir elde eder: Birincisi, mevduat sahiplerinin sermayesini kullandı­ran malî aracı, ikincisi ise, kendi sermayesini kullandıran ortak olarak. Banka mudîlerin sermayesine tahakkuk eden kârın belli bir kısmrnı-ki bu oran Türkiye’de %20 dir- yaptığı hizmet karşılığında kendine ayı­rır, arta kalanı mevduat sahiplerine dağıtılmak üzere ilgili havuza ak­tarır. Öz sermayeye ve cari hesaplardan kullandırılan kısma tahakkuk eden kârı ise tümüyle kendi hesabına kaydeder.

Katılma hesabı uygulamasında sermaye sahipleri ile girişimciler arasındaki hukukî ilişki, faizli bankalardaki vadeli hesaplarda olduğu gibi kopmamaktadır. Sermaye sahibinin sermayesinin miktar ve vade­si işletmeci ilgilendirdiği gibi, işletmecinin sermayeyi kârlı projelerde kullanıp kullanmaması, sermayeye tahakkuk eden kâr veya zararın miktarı banka ile birlikte hesap sahiplerini de ilgilendirmektedir. İşlet­mecinin sermayeyi değerlendirmekteki yeteneği, güvenilirliği, dürüst­lüğü her zaman göz önünde tutulmak zorundadır. Çünkü, kasıt ve ku­surun ispatlanamadığı durumlarda sermayenin telef olması durumun’ da zarar sermaye sahibine ait olacaktır. Banka da malî aracı ve ayn1 zamanda ortak olarak her tür sonuçtan olumlu veya olumsuz sekili etkileneceğinden, aracılık görevini en iyi şekilde yapmak zorunda”11*’

Bunun için de girişimcileri sürekli izleyip yönlendirmelerde bulunur. Sermayenin sermayedar, banka ve girişimciler tarafından işletilmesi ancak yukarıdaki vasıflara sahip bir ilişki içerisinde caiz görülmüştür. Buna da mudârabe ortaklığı adı verilir. Faizsiz bankalar katılma hesap­lan havuzunda biriken sermayeyi bu çerçevede değerlendirdikleri tak­tirde fıkhı açıdan bir sakıncanın olmadığı ortaya çıkmaktadır[164].

2- FAİZSİZ BANKACILIKTA SERMAYEYİ İŞLETME YÖNTEMLERİ

Bankaların temel işlevi, hane halkı ve firmaların ihtiyaç fazlası, ödünç verilebilir birikimlerini toplayıp ekonominin hizmetine sunmak­tır. Bunları faizli bankalar ödünç (karz), faizsiz bankalar ortaklık ser­mayesi şeklinde toplarlar. Karz hükümlerine göre toplanan sermaye, faizli bankalarca kredi sistemi çerçevesinde değerlendirilir. Faizsiz ban­kacılık düşüncesinde ise toplanan sermayenin alım satım, kiralama ve çeşitli ortaklık yöntemleriyle yatırıma dönüştürülmesi esastır. Faizsiz bankacılık sisteminde sermayeyi değerlendirme yöntemlerinden alım-satımda murabaha, kiralamada finansal kiralama {îeasing), ortaklık-ta ise mudârabe ve müşâreke öne çıkar. Bu bölümde, zikredilen yön­temlerden her biri mevcut uygulama ve fıkhî durumu açısından İnce­lenmeye çalışılacaktır.[165]

I. MURABAHA

Murabaha fıkıhta bey’ (aJım-satım) başlığı altında işlenir. Bey1, ‘b-y-ö” kökünden bir kelime olup sözlükte, “bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek, sözleşme yapmak, taahhütte bulunmak, bir şeyi satmak yeya satm almak” anlamlarına gelir[166]. Terim olarak, “farklı iki malın birbiriyle değiştirilmesi” şeklinde tanımlanır[167].

Bey’, satılan şey {mebî’) ve satış bedeli (semen)’ni belirleme yön­temi bakımından değişik isimler alır: Malın para karşılığında satımına bey’-i mutlak, malın mal karşılığında satımına mukâyada {trampa). paranın para karşılığında satımına sarf, bedelin peşin, malın veresiye olduğu satıma ise, selem adı verilir[168]. Malın alış fiyatı veya maliyeti dikkate alınmaksızın pazarlık yöntemiyle yapılan satıma müsâveme-li {bey’u’l-müsâverne: pazarlık usûlü) satım, alış fiyatı veya maliyetin karşı tarafa bildirildiği satıma ise, güvene dayalı satım [bey’u’l-emâne) denir[169]. Güvene dayalı satım da tevliye (bey VHeuJiye: bir malı alış fiyatı veya maliyetine satmak); vadî’a: {bey’u’l-vadîa’h: bir malı alış fiyatı veya maliyetinden daha düşük fiyatla satmak) ve mu­rabaha {bey’u’l-murâbaha: bir malı alış fiyatı veya maliyetine belli bir miktar kâr ekleyerek satmak) şeklinde üçe ayrılır[170].

Faizsiz bankacılık sisteminde sermayeyi doğrudan değerlendirme yöntemlerinin başında murabaha gelir. Murabahanın faizsiz bankacı­lık işlemleri içerisindeki oranı dünyada yaklaşık %95[171], Türkiye’de ise %75[172] düzeyindedir. Bu nedenle murabaha faizsiz bankacılıkla ilgili tar­tışmalarda en fazla gündeme gelen konulardandır. Bu bölümde mura­bahanın tanımı, şartlan, çeşitleri ve faizsiz bankacılık uygulaması ile bu uygulamanın fıkıhtaki yeri üzerinde duracağız.[173]

A. Murabahanın Tanımı ve Şartları

Murabaha, sözlükte “artma, çoğalma” anlamına gelen “r-b-h” kö­künden, “mufâale” kalıbında mastardır[174]. Terim olarak “satın alman bir malı, alış fiyatı veya maliyetine belli bir kâr ekleyerek satmak” diye tanımlanır[175]. Murabahanın geçerli olması için bir takım şartlan taşı­ması gerekir. Bu şartlar şunlardır: Satıcının malı alırken ödediği bedel misli mallardan olmalı. Maiın alış fiyatı veya maliyeti ile kâr miktarı ta­raflarca bilinmeli. Mal sahih bir satım akdiyle elde edilmiş olmalı[176]. Satın alınan mal ve ödenen bedel, ribevî {faiz cereyan eden) mallar­dan olmamalıdır. Çünkü mal ve bedel, her ikisi de faiz cereyan eden mallardan olursa, trampa yapılmış olur. ölçü, tartı ve cins birliği olan mallar ise ancak aynı miktarda ve peşin olarak trampa edilebilirler. Ölçü ve tartıdaki fazlalık faize neden olur. Satıcı, malı vadeli almışsa bu durumu alıcıya bildirmelidir. Çünkü vadeli ahnan mal genelde pe­şin alınandan pahalı olur. Bu durum alıcıya bildirilmezse alıcı, peşin alınmış olduğunu düşünebilir. Satıcı bu durumu açıklamamakla alıcıyı yanıltmış olur[177].

B. Murabaha Çeşitleri

Fıkıh kitaplarında murabaha, satıcı ve alıcı arasında cereyan eden ikili akit şeklinde ele alınır. Faizsiz bankacılıkta ise, siparişi veren müş­teri, banka ve satıcı arasında gerçekleşen üçlü bir akitten İbarettir. Bu özelliklerinden dolayı fıkıh kitaplarında işlenen murabahayı klasik (bi­rinci tip) murabaha, faizsiz bankacılıktaki murabahayı ise çağdaş {ikinci tip) murabaha başlığı altında inceleyeceğiz.[178]

1. Klasik Murabaha

Satıcının, sahih bir akitle aldığı malı, maliyetine belirli bir kâr ek­leyerek satmasıyla gerçekleşen murabahadır. Alıcı malın bedelini peşin veya taksitle ödeyebilir. Bu murabaha türünde taraflar, alıcı ve satıcı olmak üzere İki kişiden oluşur. Bu tür bir murabahanın caizliği konusunda ittifak vardır. Kuran’daki: £y iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yi­yin[179] ayeti bu işleme delil olarak gösterilir[180].

2. Çağdaş Murabaha

Müşterinin bankaya başvurarak, bir malı satın alıp belirli bir kârla kendisine satması talebi üzerine gerçekleşen murabahadır. Bu tür mu­rabaha müşteri, banka ve satıcıdan oluşan üç tarafın gerçekleştirdiği işlemler bütününden ibarettir. Bu murabaha türünün her ne kadar fa­izsiz bankacılıkla uygulama safhasına geçtiği ileri sürülürse de, düşün­ce planında İmam Mâlik, İmam Şafiî ve İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye’ye kadar uzanan bir geçmişi vardır. İmam Mâlik bir pazarlıkta iki akdin hükmünden bahsettiği bolümde: “bir kişinin başka birine: “Şu deveyi peşin al ben de senden vadeli olarak satın aİayım’ dediğini, adamın bu durumu Abdullah b. Ömer’e (r.) sorduğunu, o’nun da bu uygulamayı hoş görmeyip yasakladığını rivayet etmektedir[181]. İmam Şafiî’nin el-Ümm adlı eserinde ise şu bilgiler yer alır: Bir kimse diğerine bir malı göstererek bunu, veya tanımlayarak şu niteliklere sahip bir malı. veya tercihi kendisine bırakarak dilediğin malı benim İçin satın al, sana kâr veririm dese, o kimse de bu söze güvenerek o malı peşin veya vadeli olarak satın alsa, bu işlemlerin tümü caizdir. Satın alman malın, talep edip satın alacağını bildiren kişiye satılmasına gelince, ta­rafların her ikisi de serbesttir; satın alan dilerse bunu benim için sa­tın al sana kâr veririm diyen müşteriye satar, dilerse satmaz. Söz ve­ren müşteri de dilerse satın alır, dilerse almaz. Fakat biri satar diğeri de alırsa caizdir. Söz verdikleri için kendilerini bu alış verişi tamamla­maya mecbur görürlerse, böyle bir akit iki nedenden dolayı caiz ol­maz. Birincisi: Satıcı henüz mala sahip olmadan satış akdini yapmış olur. ikincisi: Sen şu fiyata satın alsan müşterinin bunu kabul edip Üzerine de şu kadar kâr koyacağı belli değildir; kabul edebilir de, et­meyebilir de. Dolayısıyla aldanma ve anlaşmazlığa düşme tehlikesi söz konusudur”[182]. İbnü’l-Kayyim ise, murabahadan şu şekiide bahsetmek­tedir: “Bir adam diğerine: Şu evi veya şu malı şu fiyata satın al, şu kadar kâr veririm dese, malı satın alması istenen kişi. satın aldığı tak­tirde taliplinin satın almaktan vazgeçmesi halinde malı iade edemiye-ceğinden endişe ederse şöyle bir yöntem izler: Malı üç gün veya da­ha fazla süreli muhayyerlik şartıyla satın alır ve teklif sahibine sunar. Teklif sahibi malı satın alırsa sorun kalmaz; eğer almaz İse muhayyer­lik şartıyla satın aldığı ilk satıcıya malı iade eder. Şayet üçüncü kişi de muhayyerlik şartıyla satın almak isterse bu durumda, mal kendisine ia­de edildiği taktirde geri verebilmesi için. malı sattığı kişiye koştuğu şarttaki muhayyerlik süresi, ilk satıcıya koştuğu süreden daha az olur”[183]. Bu bilgiler satın alma emrini içeren murabahanın başka vesi­lelerle de olsa, klasik dönem fakihlerinin ilgilendiği konulardan oldu­ğunu göstermektedir.

İkinci tip murabaha yönteminin fıkıhta hangi esaslara dayandığı ve hangi şartlarda icra edilirse caiz olacağı konusu, çağdaş fıkıhçılar arasında tartışılmaktadır. Bu bölümde murabahanın faizsiz bankacılık sistemindeki uygulaması ve bu konuda ileri sürülen görüşleri ele ala­cağız.[184]

C. Çağdaş Murabahanın Faizsiz Bankacılıktaki Uygulaması

Faizsiz bankacılık sisteminde murabahanın taksitli yöntemi tercih edilmektedir. Türkiye’de bu yönteme üretim desteği sağlanması, Or­tadoğu’da ise satın alma emriyle yapılan murabaha[185] adı verilmek­tedir. Bu yöntemle hammadde, yarı mamul veya mamul madde, teç­hizat, makine ve bina gibi şeylere İhtiyacı olup da peşin alma durumunda olmayan kişi veya işletmeler, söz konusu malın satıcısı, nitelik­leri ve fiyatını ön araştırma ile belirleyerek, peşin satın alıp, taksitle kendisine satması talebiyle bankaya baş vururlar. Kurum hem müşte­rinin durumunu hem de talebin yerine getirilmesinin ticari ve hukukî kurallara uygunluğunu araştırır; sonuç olumlu olduğu taktirde bu işe girebileceğini bildirir. Ardından müşteri ile banka arasında ön anlaşma yapılır. Bu anlaşmada bankanın müşteriye satacağı malın maliyetinin hesaplanmasında dikkate alınacak hususlar, tarafların hak ve yükümlü­lükleri vb. gerçekleştirilmesi planlanan ticari ilişkinin kuralları yer alır. Ön anlaşma sonrasında talep edilen mal-sözkonusu kurumların yayınla­rında belirtildiğine göre- kurumun bizzat kendi yetkilisi veya vekili tara­fından satıcıdan bedeli peşin ödenmek suretiyle alınıp, kurumun mülki­yetine geçtikten sonra, anlaşılan şartlarla müşteriye satılır[186]. Kurum ithal ederek satacağı malları -ilgili ülkenin ithalat mevzuatı gereği ki, Türkiye’de bu zorunludur- sigorta ettirir. İç piyasadan alınan malların müşteriye teslimi, genellikle satıcının deposunda yapıldığı, ya da satıcı­dan alınıp müşteriye teslimi sürecinde çalınma, kaybolma, hasar görme vb. tehlikelere karşı sigorta ettirildiğinden, mala her hangi bir zarar gel­mesi halinde kurumun önemli bir kaybı olmaz. Faizsiz banka bu yöntem sayesinde, kişi veya işletmelere, İhtiyaç duydukları malı üçüncü kişiler­den peşin alıp vadeli satmak suretiyle üretim desteği sağlamış olur.[187]

D. Çağdaş Murabahaya Yönelik Tereddütler

Murabaha, faizsiz bankacılığın gelişmesiyle birlikte kendisinden sıklıkla söz edilen bir konu haline gelmiştir. Özellikle uygulamadan kaynaklanan sorunlar ve çözüm gayretleri, konunun gündemde kal­masını sağlamıştır. Çağdaş murabaha hakkındaki şüpheler ve bu şüp­helerin giderilmesi noktasında dikkate alınması tavsiye edilen hususlar aşağıda sunulmuştur.[188]

1. Murabaha Kârının Faiz Olduğu Görüşü

Faizli bankaların geliri, mudîlere ödedikleri faizle, kredi kullanan­lardan aldıkları faiz arasındaki farktan oluşur. Faizsiz bankaların gelirlerinin önemli bir kısmı ise, düşük fiyatla, peşin satın aldıkları malı, yüksek fiyatla ve vadeli satmak suretiyle elde ettikleri kârdan meyda­na gelir. Her iki tür bankanın hedefi de kazanç oİduğu ve bunu mev­duat sahiplerinin paralarını kullanarak sağladıkları için, murabaha yöntemi iie faizli yöntemin aynı olduğuna ilişkin iddialar iieri sürülmüş­tür[189].

İki işlem arasında ilk bakışta bir takım benzerlikler var ise de, işle­min Özüne İnildiğinde murabaha ile faizcilik arasında farklılıkların ol­duğu görülür. Çünkü murabaha kârı, mal alım-satımından ibaret olan ticaretten, faiz ise, paranın belli bir süre kullandırılmasından ibaret olan kredi işleminden doğmaktadır. Banka önceden, elinde var olan bir mah murabaha ile satabileceği gibi, müşterinin talebi üzerine satın aldığı malı da aynı yöntemle satabilir. Çünkü mal, kullanmak amacıyla satın alınabileceği gibi, satıp kâr etmek amacıyla da satın alınabilir. Bu bir ticarettir; ticarette ise asiolan kârdır. Fıkıhta mal ticareti yaparak kâr etmek helâl, ödünç karşılığında faiz almak ise haram kılınmıştır.[190]

2. Murabahanın Bey’ul-‘îne Olduğu Görüşü

Çağdaş murabaha bir finansman yöntemidir. Herhangi bir mala ihtiyacı olan kişi, nakit parası yoksa bu ihtiyacını banka aracılığıyla gi­dermek isteyebilir. Banka ile varılan ön anlaşma gereği, banka malı peşin satın alır ve söz konusu kişiye vadeli oiarak satar.- Bu kişi malı, İhtiyacını karşılamak üzere değerlendirebileceği gibi, piyasada peşin olarak daha ucuza satmak suretiyle paraya da çevirebilir. Akit, banka ile varılan ön anlaşmaya dayandığı ve vadeli olarak alınan malın, pe­şin satım imkânına kapı araladığı için bu işlem, fıkıhtaki beyu’İ-î’ne ile

Üişkilendirilmiş ve caiziiği konusunda bir takım şüpheler ileri sürülmüş­tük.[191]

Murabahanın meşru kabul edilen uygulaması ancak şu şekilde olur: Banka bir malı peşin satın alıp maliyetine belli bir kâr ekleyerek üçüncü bir kişiye vadeli olarak satar. Beyu’1-îne ise fakihlerin ç ğunun kabulüne göre “aynı malın, aynı kişi veya İlişkili olduğu başka birine, peşin alınıp vadeli satılması veya vadeli alınıp peşin satılmasıy­la gerçekleşir”[192]. Borç bulmak isteyen kişinin sermayedâr’a 100 altın değerindeki malını aynı fiyata (100 altına) peşin satıp, daha sonra ay­nı malı 120 altına bir yıl vâdeyle satın alması veya 200 altın değerin­deki malı bir yıl vadeyle 220 altına satın alıp, daha sonra aynı malı aynı satıcıya, peşin olarak 200 altına satması durumunda olduğu gibi. Her iki işlemde de bir taraf nakit ihtiyacını gidermiş diğer taraf da fa­izli kredi vermiş olur[193]. Bu işlemde gerçekte bir alım-satım akdi yok­tur; alım-satım görüntüsü altında borç alış verişi sözkonusudur. Akit­lerde itibar lafza değiî maksadadır. Bu akitte ne satıcı, malın mülkiye­tini karşı tarafa aktarmayı ne de alıcı, malın mülkiyetini üzerine geçir­meyi hedeflemektedir. Satıcı rolündeki kişinin amacı, daha fazlasını geri almak üzere karşı tarafa vadeli borç vermek, alıcı rolündeki kişi­nin hedefi ise, vadeli olarak faizli borç bulmaktır[194]. Tanımı konusun­da değişik yaklaşımlar bulunmasına rağmen[195], aynı mahn, aynı şahsa dönmesiyle gerçekleşen satım işlemi, İslâm hukukçularının çoğunluğu tarafından caiz görülmemiştir. Abdullah b. Abbas, Hz. Aişe (r.a.), Ha­san el-Basrî (ö. 190/806), İbn Şîrîn (ö. 110/728), İbrahim en-Nehaî (ö. 96/715), Ebû Hanîfe (ö. 150/767), İmam Mâlik (ö. 179/795), es-Sevrî. Ahmed b. Hanbei (ö. 164/781), İmam Muhammed 189/805) ve Evzaî (ö. 156/773)’ye göre böyle bir akit caiz değil-jmam Şâfi (ö. 204/819), Ebû Yûsuf ve Zahirîlere göre ise caiz-,[196] Mahkî ve Hanbelî mezhebinde hâkim anlayışa göre, mal aynı ahsa geri dönse dahi, araya üçüncü kişinin girdiği fne satışı -ki tever-riık diye isimlendirilir- caizdir[197] Zahid el-Kevserî (ö.   1951)’den, İmam Muhammed’in, malın aynı kişiye döndüğü î’neyi gayri sahih; aynı kişiye dönmediği î’neyi ise mekruh gördüğü nakledilmiştir[198].

Murabaha ile î’ne satışı arasında öz itibariyle önemli farklar vardır. Murabaha da tarafların amacı, ticaret yaparak kâr etmek, î’nede ise alım-saom görüntüsü altında faizli borç alış-verişi yapmaktır. Muraba­ha da malın ahm-satımı gerçek akde dayanması gerekirken, i’ne satı­şında yapmacık bir akde dayanmaktadır. Çünkü murabaha ancak ma­lın, satıcının mülkiyetinden bankaya, bankanın mülkiyetinden de üçüncü kişiye fiilen geçmesiyle sahih olur[199]. Böylece hem imalatçı ve iş adamlarına yardımcı olunmuş hem de ticaretin önemli sonuçların­dan kabul edilen malın yer faydası artırılmış olunur[200].

3. Murabaha Sözleşmesinin Hukukî Durumu

Banka ile müşteri ticari ilişkiye girmeden önce bir ön anlaşma ya­parlar. Bu ön anlaşma, gerçekleştirilmesi planlanan ticarî işlemin ku­rallarını, kapsamını ve tarafların birbirlerine karşı sorumluluklarını be­lirler. Gerek müşteri gerekse banka anlaşmadaki ilkelere uyacaklarını taahhüt ederler. Ardından müşteri bankaya niteîikierini önceden belir-lediği malın siparişini verir. Banka sipariş üzerine talep edilen malı sa-tın alıp maliyetine anlaşılan oranda kâr ekleyerek müşteriye satar.

Böylece banka ile müşteri arasında üç ayrı sözleşme yapılmış olur. Bunlar: Türkiye’de Genel Kredi Sözleşmesi veya Murabaha Sözleş­mesi olarak adlandırılan Ön anlaşma, sipariş sözleşmesi ve alım-satım sözleşmesidir.

Murabahanın yukarıda anlatıldığı şekliyle yapılması, birtakım te­reddütlere yol açmıştır. Çünkü, henüz ortada mal yok iken hem ban­ka hem de müşteri bir takım yükümlülüklerin altına girmekteler. Ban­ka üstlendiği sorumluluk gereği malı alıp müşteriye teslim etme, müş­teri de bankanın tedârik ettiği malı satın alma zorunda kalmaktadır. Ne banka ne de müşteri -aksi belirtilmedikçe- sözleşmeden cayma hakkına sahiptir. Bu şartlan taşıyan bir akit, kişinin mülkiyetinde bu­lunmayan malın satımına benzetilmiştir. Mülkiyette bulunmayan ma­lın satımı ise fıkıhta yasaktır. İşte banka ile müşteri arasında ticarî iliş­kiye girişilmeden önce bir ön anlaşmanın yapılıp yapılamayacağı, ya­pıldığı taktirde bu sözleşmenin hukukî niteliği fıkıhçılar arasında tartış­ma konusu olmuştur.

Faizsiz bankalar birer ticarî kurumdur. Tasarrufları ortaklık serma­yesi olarak toplayıp ticarî faaliyetlerde çalıştırmak ve oluşacak kân paylaşmak üzere kurulmuşlardır. Banka ile ticaret yapmak isteyenle­rin hangi yöntemleri takip edecekleri ya bizzat kurumun kendisi ya da bağlı olduğu resmî organlarca belirlenir. Murabahada da böyle bir yöntem takip edilmektedir. Ön anlaşma, başka bir işlem yapılmadık­ça tek başına bir hüküm ifade etmez. Yalnızca banka açısından, müş­terinin sözleşmede belirtilen miktarda kredisinin bulunduğu ve bu müşteri ile ticarî İşlem yapılacağını, müşteri açısından ise, böyle bir ti­carî ilişkiye girişildiği taktirde ön anlaşmada belirtilen şartlara riayet edeceğine dair taahhüt ifade eder. Dolayısıyla ön anlaşma, banka ile müşteri arasında gerçekleştirilen bir şartlı taahhütten ibarettir. Şartlar gerçekleştiğinde tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi gerekir ki, bunda hukuken bir sakıncanın olmayacağı açıktır.

“Böyle bir anlaşma kabul edildiği taktirde mülkiyette olmayan ma” hn satımı söz konusu olur” şeklindeki endişeye gelince, bu endişem11 kaynağını Hakîm b. Hizam (r.) ve Abdullah b. Amr (ö. 63/682)’dan nakledilen iki rivayet oluşturmaktadır. Hâkim b. Hizâm’dan nakledil13 rivayet şöyledir-. “Ey Allah’ın elçisi! Adamın biri bana geliyor yanım09 olmayan bir malı kendisine satmamı istiyor. Ben de satıyor, daha s0

ı-a o malı pazardan alıp o kişiye tesiim ediyorum. Bunun hükmü ne­dir? diye sordum. Allah’ın elçisi yanında olmayan bir şeyi satma bu­yurdu”[201]. Abdullah b. Amr{r.)’dan nakledilen hadis ise şöyledir: Satım akdiyle birlikte borç vermek, bir satımda iki şart koşmak, riske katlanmaksızın kâr etmek ve yanında olmayan malı satmak helâl değildir[202]. Hadislerin sıhhati ile ilgili çeşitli tartışmalar var ise de[203] Al­lah’ın elçisinin bu konudaki beyanının nasıl anlaşılması gerektiği veya tarihteki anlaşılma biçimi üzerinde durmak gerekir ki, çağdaş muraba­ha uygulaması ile söz konusu rivayetler arasındaki ilişki doğru kurula-bilsin. Öncelikle hadisteki [ı’nde) kelimesine kısaca temas etmekte ya­rar görüyoruz. Arap dilinde {ledâ) kişinin yanıbaşında bulunan, elinin altındaki varlıklar, (ı’nde) İse yanı başında, elinin altında olsun, oima-sın, kişinin mülkiyetinde ve tasarruf yetki ve kudreti altındaki şeyler için kullanılır[204]. Bu hadislerde (ledâ) değil, (ı’nde) kelimesi tercih edil­miştir. Nitekim hadisin yorumunda (ı’nde) kelimesinin bu özelliğinin etkin olduğu görülmektedir[205]. Her iki hadiste de yer alan “yanında ol­mayan şeyi satma” ifadesi mutlak değil özel durumlarla ilgili olduğu ileri sürülmüştür. Hattâbî fö. 388/998)’ye göre mülkiyette olmayan şeyin satımının yasaklanmasından murad, zimmette sabit olma vasfı taşımayan malın satılmasıdır. Yoksa zimmette sabit olabilen standart alların, nitelikleri belirlenmek suretiyle -teslim ve tesellüm imkânı bulunmak kaydıyla- mülkiyette olmasa dahi satımı caizdir. Zira selem de böyie bir akittir ve cevazına hüküm verilmiştir. Bu hüküm ayrı­ca kaçkın köle, ürküp kaçmış deve örneğinde olduğu gibi, teslimi risk taşıyan şeylerle, riske katlanılmadan yapılan alış veriş ve baş­kasının mülkiyetindeki malın fuzûlî tarafından satımı konusunu da kapsar[206]. Îbnü’l-Kayyim bu hadisi ğarar {aldatma} ile ilişkilendirir ve şöyle der: “Hz. Peygamberin (s.a.) yanında olmayan şeyi satma em­ri aldatma yasağıyla ilgilidir… Hakim fa. Hı’zam’dan nakledilen hadis (vasıfları sayılarak belirlenen mallan değil) malların bizzat kendilerini (ayrılarını) kapsamaktadır. Halbuki kişinin yanında olmayan malın sa­tımı işleminden ibaret olan (ve caiz kabul edilen) selem, zimmette sabit olan bir şey üzerine yapılan akittir ve hatta böyle olması onun şartı­dır… Zira zimmette olan şey o kişiyi sorumluluk altına sokar. Yanında olmayan şeyin satımının yasaklanmasının nedeni, o malın ne kişinin sorumluluğunda ne zimmetinde ne de hali hazırda elinin altında bu­lunmamasından dolayıdır”[207]. TuhfetüM-ahvezî müellifi, bu hadisin in­sanın mülkiyet ve tasarruf kudreti bulunmadığı malın satılmasının ha-ramlığına delalet ettiği görüşündedir[208]. îbn Kudâme’ye göre hadisten murad, -havadaki kuşun satımında olduğu gibi- teslimine güç yetirile-meyen şeylerle, başkasının mülkiyetinde bulunan malların satımının yasaklanmasıdır[209]. Şevkânî’ye göre ise, bu yasak bizzat kendilerine mâlik olunmayan veya mâlik olunsa dahi tasarruf imkânı bulunmayan malların satımını kapsar. Nitelikleri belirlenerek zimmette sabit olan malların satımı ise, Selem’de olduğu gibi caizdir”[210].

Anlaşıldığı kadarıyla, hadisleri yorumlama ve anlama gayreti içe­risinde olanlar olayı aldatma, malı teslim kudret ve imkânı, tarafların haklarının zayi olması ve anlaşmazlığa düşme ihtimalinden hareketle ele almışlardır. Yukarıda zikredilen tehlikeler bulunmadığı veya -bütün ayrıntılarıyla belirlenmek gibi- alınacak tedbirlerle asgariye indirildiği taktirde, kişinin yanında olmayan malın satımının caizliği hususunda tereddüt kalmamaktadır. Hizam hadisinde, hükmün verilmesine neden olan olay açıkça anlatılmaktadır: Bir kişi Hizâm’a geliyor, bir malın kendisine satılmasını talep ediyor, Hizam yanında, yani mülkiyetinde olmayan malı, pazardan nasıl olsa bulup alabileceği düşüncesiyle, söz konusu kişiye satıyor. Daha sonra gidip pazardan satın alarak müşte­riye teslim ediyor. Hizâm’m bu malı pazarda bulma imkânı olduğu gi->i bulamama, bulsa da alamama, aldığı taktirde -mal standart olmadığından- müşterinin ‘istediğim niteliklere haiz değildir’ diyerek itiraz et­me İhtimali her zaman mevcuttur. Bu durumda taraflar arasında an­laşmazlığa düşme ihtimali yüksek olduğu gibi, hakların ihlâli de söz tonusu olabilecektir. Ayrıca hadis, kişinin yanında veya mülkiyetinde >lmayan bir şeyin satımını yasaklamaktadır. Oysa murabahada, baş­langıçta bir satım değil, verilen sipariş gereği malın alınıp müşteriye ıtımı işlemi söz konusudur. Faizsiz bankacılıktaki murabaha uygulama­cı, ne yukarıda zikredilen tehlikeleri taşımakta ne de hadiste anlatıldı­ğı şekliyle icra edilmektedir. Müşteri bankaya sipariş verirken malın /erini, niteliklerini, mülkiyetinin hangi firmaya ait olduğunu belirleyip )ankaya bildirmektedir. Banka nitelikleri belirlenen malın satıcıdan

hnıp müşteriye vadeli satılması talebini kabul eder. Malın mevcut [olup olmadığını, mevcut ise müşteriye bildirilen şartlarla satıp sat­mayacağını firmaya danışmakta, olurunu aldıktan sonra işlemi başlat­maktadır. Malın teslim edildiği/alındığına dair onay alındıktan sonra, nihaî satım akdi yapılmaktadır. Dolayısıyla burada bir satım değil sa­tın alıp tekrar satma va’di söz konusudur. Banka veya müşteri taah­hütlerine uymadıkları taktirde sözleşmede belirlenen tazminatları öde­mekle yükümlü tutulurlar. Dolayısıyla, yukarıdaki hadislerden hareket­le çağdaş murabahayı “mevcut olmayan” veya “mülkiyette olmayan’7 yahut “kişinin yanında olmayan” malın satımı yasağı kapsamında de­ğerlendirmek sağlıklı bir yaklaşım tarzı olarak gözükmemektedir.[211]

4. Murabaha Sözleşmesinde İleri Sürülen Bir Kısım Şart­ların Fıkıhtaki Yeri

Çağdaş murabahada önemli sorunlardan biri de akit esnasında ‘leri sürülen şartlardır. Murabaha sözleşmesi bir tür iltihâkı akit o!du-Sundan, akitte iieri sürülen şartlar, kurumun tasarrufları hangi ilkeler Çerçevesinde değerlendirdiği noktasındaki anlayışını yansıtır. Türki­ye de faizsiz bankacılık yapmak üzere kurulan ÖFK’nın, müşterileriy-le yaptıkları murabaha sözleşme metinlerinde şu tür maddeler yer alır:

“Müşteri iş bu sözleşmeden doğan borçlarını gününde ödemediği, ^â da bu sözleşmede belirtilen diğer şekillerde temerrüde düştüğü takdirde… Kurum tarafından kanunî takibe İntikal ettirildiği tarihe kadar geçecek günler için… temerrüt faİzi[212]ni ödemeyi kabul ve taahhüt eder.[213]

“Kurumun ödeme yapmasına rağmen malın ithalatçı, imalatçı veya satıcı veya temsilcileri tarafından teslim edilmemesi hallerinde, Kurum tarafından yapılacak ödeme müşteri/müşteriler için yapılmış olduğun­dan, müşteri/müşteriler, kurumdan hiçbir talepte bulunamayacak, mal tamamen müşteri/müşterilere teslim edilmiş gibi tüm borçlarını Ödeyecek, verilecek tüm senet ve teminatlar aynen geçerli olacaktır. Müşteri/müşteriler malın teslim edilmemesinden veya da cins, kalite, miktar, teknik ve sair nitelik ve nicelik gibi bilcümle fiilî ve hukukî ayı­bından dolayı Kurum’dan başta Tüketiciyi Koruma Kanunu’ndaki ta­lepler olmak üzere hangi sebepten olursa olsun hiçbir hak ve alacak talebinde bulunmayacakları gibi, aldıkları malı başkalarına satmaları dolayısıyla kendi alıcılarından gelecek hukukî, fiilî ayıplar dahil bilcüm­le taleplerin muhataplarının da kendileri olduğunu beyan, kabul ve ta­ahhüt ederler. Malların hiç veya kısmen teslim edilmemesi veya iste­nilen nitelikleri taşımaması halinde tüm ihbar, tedbir, şikayet, dava, ve sair kanunî yollara ait tüm masraflar müşteri/müşterilere ait olacaktır. Bu yollara başvurulması müşteri/müşterilerin borçlarını ödemelerine engel olmaz”[214].

“Kurumun, müşteri için satıcı, imalatçı, ithalatçı ve sair kişilere ödeme yapması veya ödeme yapacağına dair sipariş veya taahhüt vermesi, keza müşteri lehine herhangi bir taahhüt vermesi halinde, malın teslim edilip edilmediğine veya taahhüt konusu işİemin gerçek-. leşip gerçekleşmediğine bakılmaksızın tahsis edilen limit kullanılmış ve bu suretle de müşteri hesabi borçlandırılmış olacaktır”[215].

“Müşterinin talebi üzerine sipariş edilen malın, Kurumun peşin veya avans ödeme yapmasına veya ödeme yapmak zorunda kalacak borç ve taahhüt altına girmesine rağmen; ithalatçı, imalatçı veya satı­cı veya temsilcileri tarafından teslim edilmemesi hallerinde; müşteri. Kurumun yapacağı bu ödemeleri ve vereceği taahhütlerin bedellerini (Kurumun satıcıya müracaat hakları saklı kalmak kaydıyla) Kuruma karşı garanti etmekte olup. mal kendisine teslim edilmiş gibi tüm borç­larını ödeyecek, verilecek tüm senet ve teminatlar aynen geçerli ola­caktır. Müşteri, hangi sebeple olursa olsun malın teslim edilmemesin­den veya geç teslim edilmesinden veya cins, kalite (hatalı, bozuk, pro-forma faturaya aykırı olması vs.), miktar feksik vb.}, teknik ve diğer ni­telik ve nicelik gibi bilcümle hukukî ve fiilî ayıplarından dolayı Kurum­dan hangi sebepten olursa olsun hiçbir hak ve talepte bulunamayaca­ğı gibi, aldığı malı başkalarına satması dolayısıyla kendi alıcılarından gelecek hukukî, fiilî ayıplar dahil bilcümle taleplerin muhatabının da kendisi olacağını beyan, kabul ve taahhüt eder”.[216]

Yine aynı sözleşmelerden anlaşıldığı üzere, söz konusu kurumlar kendilerini, bir taraftan faizsiz sistemle müşteriye destek sağlayan, müşterinin ihtiyacı olan malı vadeli olarak satan ticarî kuruluş, bir ta­raftan da müşterinin beğendiği mallan yine müşterinin talep ve seçi­mi ile alıp müşteriye satımını, kiralanmasını, ithalatını temin eden bir finansman şirketi olarak tanımlamaktadırlar[217].

Kredi sözleşmelerinde müşterinin temerrüde düşmesi[218] durumun­da gecikme yahut temerrüt faizi uygulanacağına dair şart, Kur’an nassları ve Hz. Peygamber’in hadisleri ile bağdaşmamaktadır. Çünkü Kur’an’ ve hadislerde faiz kesin olarak yasaklanmıştır. Hz. Peygamber (s-a.) ise, helâli haram, haramı helâl kılıcı mahiyetteki şartların ko-şulamayacağı kuralını koymuştur[219]. Burada böyle bir durum söz konusu olduğundan faizsiz çalışmak üzere kurulan bankaların sözleşme­lerinde bu tür şartların yer alması, onların kuruluş ilkeleriyle bağdaş­maz. Ancak, alacak vaktinde tahsil edilemediğinde bu parayı gerekti­ği gibi işletememekten ve değer düşümünün (enflasyonun) bulundu­ğu ekonomilerde değer kaybından ötürü banka da hesap sahipleri de zarar görür. Bankanın hem zararı önlemek hem de tasarruf sahipleri­nin haklarını korumak için tedbir alması kaçınılmaz olur. Değer düşü­müne karşı alacağın Altın, Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) yahut Üretici Fiyatı Endeksi (ÜFE)’ye ayarlanması (endekslenmesi) öneril­mektedir[220]. Paranın çalıştınlamamasından kaynaklanan zararın gide­rilmesi için ise. temmerrüde düşen borçlunun, parayı elinde tuttuğu süre miktannca, bankanın, borçluya ait ayns miktardaki parayı elinde tutup çalıştırması ve daha sonra, sahibine iade etmesi bir çözüm teklifi ola­rak ileri sürülmüştür[221].

Zikredilen diğer şartlara gelince, sözleşme metinlerinde görüldüğü üzere kurumlar kendilerini bir yandan ticarî kuruluş bir yandan da fi­nansman şirketi olarak nitelemektedir. Siparişi kabul ederken, malı satıcıdan peşin alıp müşteriye vadeli satacağını beyan etmektedir. Müşterinin, talep ettiği malı, siparişi üzerine satıcıya yaptığı ödemele­ri kendi adına değil müşteri adına yaptığını ileri sürerek kendisini fi­nansman şirketi olarak göstermekte, malın teslim edilip edilmeme durumunu dikkate almaksızın müşteriyi borçlandırmaktadır. Malın sa­tıcısının, fiyatının, tüm niteliklerinin belirlenmesi, satıcıdan alınıp müş­teri mülkiyetine intikali İşlemleri ile bu işlemler sürecinde mala gelebi­lecek her tür zarar ve ziyanı müşteriye yüklemektedir. Kurum, sipari­şi verdikten sonra şayet mal hiç teslim edilmese veya istenilen niteliklere uygun olmasa yahut eksik veya bozuk olsa, müşteri mal sağlam olarak teslim alınmış gibi hem malın bedelini hem de kurumun satıcı sıfatıyla ila­ve ettiği murabaha kârını tümüyle ödemek zorunda bırakılmaktadır.

Bu tür şartlan taşıyan murabahanın fıkhen caiz olmadığı kanaatin­deyiz. Zira fıkıhta her ne kadar karşılıklı rızanın zedelenmemesi şartıy­la akit ve şekil serbestisi esas ise de,[222] İslâm öncesi Mekke toplumun­da yaysın °’an fakat aldanma, haksızlık ve sömürüye yol açan alış ve­riş türleri yasaklanmıştır. Hz. Peygamberin alış verişle ilgili getirdiği kayıtlardan biri de, alış verişle birlikte borcun, bir alış verişte iki şarttn, riske katlanmaksızın kazancın, mülkiyet ve teslim gücü da­hilinde olmayan mali satmanın yasak olduğudur[223]. Bir sözleşme­nin satım akdi olduğuna hükmedebilmek için, tarafların karşılıklı ola­rak farklı iki malın değişimi niyetiyle irade beyanında bulunmaları ge­rekir. Malı satmak isteyen tarafa bayi’, bedel ödeyerek almak isteyen tarafa da müşteri denir. Bâyi’in görevi malı müşteriye anlaşılan şart­larda teslim etmek, müşterinin görevi de bedeli anlaşılan miktar ve va­sıfta ödemektir. Şayet bayi’ bu aslî sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınır veya alış verişle birlikte alış verişin muhtevasından olmayan, sadece bu alış verişi yaptığı için hukukun meşru kabul etmediği bir ta­kım ek şartlar ileri sürerse, yukarıda geçen hadiste de görüldüğü gibi caiz olmaz. Fıkıhta akitlerde şart koşma özgürlüğü de tanınmıştır. An­cak bu şartlar helâli haram, haramı helâl kılıcı nitelikte olmamalıdır[224]. Daha önce de geçtiği üzere, Kur’an da faizcilikle alış-veriş birbirinden ayrılmış, bunları birbirine karıştıranlar Şeytanın oyununa gelmekle ni­telendirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.), gerçekte faizcilik olan bazı akit çeşitleri, alış veriş adı altında icra edildiğinden, bunun aslında faiz amaçlı borç alış verişi olduğunu bildirmiş ve insanların bu tür işlemler­den uzak durmalarını emretmiştir. Beyı/Z-Î’ne’de, fıkhın bir hükmü yasaklarken izlediği amacın, başka bir hukukî işlem yoluyla neticesiz kılındığından, yani kanuna karşı hile yapıldığından, fakihlerin çoğun­luğu tarafından caiz görülmemiştir. Burada da benzer bir durum söz konusudur. Müşteri, banka ve satıcıdan oluşan üç kişi tarafından ger­çekleştirilen çağdaş murabahada, banka her ne kadar kendisini satıcı °larak nitelese de, koştuğu şartlar onu satıcı değil kredi sağlayan ku-rurrı {finansman şirketi) durumuna sokmaktadır. Verdiği kredi sayesinde gelir sağladığına göre, bunun kâr olarak nitelendirilmesi müm­kün değildir[225]. Çağdaş murabaha da olduğu gibi, üçüncü kişinin finan­se ettiği taksitli satışların hukukî durumu, tarafların hak ve sorumluluk­ları günümüz hukukunda da tartışılmaktadır. Tartışmanın odak nokta­sını, normal satış sözleşmesinden doğan de/’i/eri[226], çerçeve sözleş­mede yer alan ve kredi kurumunun sorumluluğunu sınırlayan ya da or­tadan kaldıran kayıtlar dolayısıyla, müşterinin kredi kurumuna karşı ileri sürüp süremeyeceği meselesidir. Alman Federal Mahkemesi”nin başvurulan bir davada, kredi sözleşmesinde kendi lehine olarak yer alan bir sorumluluğu ortadan kaldıran (ya da azaltan) kayda dayana­rak kredi kurumunun, alıcıyı ayıplı mal teslimi karşısında hukukî koru­madan yoksun bırakması ya da onu daha kötü duruma düşürmesinin doğruluk ve güven kuralıyla bağdaşmayacağı kararına vardığı bildiri­lir[227]. Türk hukukunda ise Tüketiciyi Koruma Hakkındaki Kanun (TKHK) 8 Eylül 1995 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu kanu­nun 10. maddesinin IV. fıkrasında banka veya finans kurumlarının, tüketici kredisini, belirli bir mal veya hizmetin satın alınması ya da belirli bir satıcı ile yapılacak hukukî işlem koşulu ile vermeleri durumunda bunlar, satılan malın ayıbından Ötürü tüketiciye karşı satıcı ile müştereken ve müteselsilen sorum/u olurlar hükmüne yer verilerek[228] tüketicinin mağduriyetine yol açacak durumların Önlenme­sine yönelik tedbirler alınmaya çalışılmıştır.

Dolayısıyla faizsiz çalışmak Üzere kumlan ve bu durum kuruluş se­netlerinde de yer alan finans kurumları, Alman Federal Mahkemesi kadar hassas davranıp TKHK’nun emrettiği doğrultuda hareket ede­rek, genel kredi sözleşmelerinden bu tür fıkha aykırı şartları çıkarma­ları ve risk ve kazancın paylaşımını esas alan bir anlayışla söz konusu sözleşmeleri yeniden düzenlemeleri gerekir.[229]

II. ORTAKLIK YÖNTEMİ

Faizsiz bankaların kuruluş amaçlarından en önemlisi, katılma he­saplarında biriken sermayeyi kâr-zarar ortaklığı temelinde değerlen­dirmektir[230]. Sermayenin gerek faizli kredi gerekse ortaklık anlayışı doğrultusunda değerlendirilmesi geleneği insanlık,tarihi kadar eskiye dayanır[231]. Diğer kutsaî dinler gibi İslâm da faizciliği yasakladığından, hem tarihte hem de günümüzde birikimlerini faize bulaşmadan yatırı­ma dönüştürmek isteyenler daima var olagelmiştir. Faizsiz bankalar bu ihtiyaca cevap vermek İçin kurulmuştur[232]. Her ticarî kuruluş gibi faiz­siz bankalar da en yüksek kapasitede çalışmayı ve âzâmî kârı hedef­lerler[233]. Bu nedenle kuruluş amaçlarını, sermayeyi değerlendirirken takibettikleri yöntemleri vs., hedef kitlelerine tanıtarak tasarruflarını kendileri aracılığıyla değerlendirmeye teşvik ederler. Hesap sahipleri­nin güven ve rağbetini kazanmak ve yüksek oranda kâr edebilmek için emanet edilen sermayeyi en güvenli ve en verimli projelerde değer­lendirmeye çalışırlar. Topladıkları sermayeye kendi öz sermayelerini de kısmen eklemek suretiyle ya bizzat kendileri ya da aracılarla değer­lendirirler. Bankaların başlıca hedefi, meşru fakat yüksek kâr olduğun­dan bu hedeflerine ulaşabilmek için risk oranı düşük, kâr ihtimali yük­sek projeleri araştırırlar. Uygun proje ve ortam bulduklarında serma­yeyi yatırıma dönüştürme çalışmasını başlatırlar. Bu aşamada, çeşitli ortaklık yöntemlerini takip ederler; bir kısım projeleri bizzat kendileri bir kısım projeleri de başka işletmelerle ortaklıklar kurarak hayata ge­çirirler.

Bu bölümde ilkönce faizsiz bankaların sermayeyi değerlendirirken başvurdukları ortaklık yöntemlerini daha sonra bu yöntemlerin fıkıh açısından durumunu ele alacağız.[234]

A. Ortaklık Yönteminin Faizsiz Bankacılıktaki Uygulaması

Faizsiz bankalar başiıca iki ortaklık yöntemini kullanırlar. Bu ortak­lıklardan birincisi sermaye ortaklığı (müşâreke), ikincisi ise emek-sermaye ortaklığı (mudârabe) diye isimlendirilir. Faizsiz bankacılıkla ilgili eserlerde daha çok sermaye ortaklığı yerine müşâreke, emek-sermaye ortaklığı yerine mudârabe kavramları kullanılır.[235]

1. Sermaye Ortaklığı (Müşâreke)

a. Sermaye Ortaklığının Tanımı

İki veya daha fazla şahsın belirli sermaye koyarak, birlikte İş yap­mak ve oluşacak kâr veya zararı paylaşmak üzere kurdukları ortaklığa sermaye ortaklığı denir.[236]

b. Sermaye Ortaklığının Faizsiz Bankacılık Uygulaması

Faizsiz bankalar katılma hesaplarında biriken sermayeyi ya doğru­dan kendi kurdukları şirketleri aracılığıyla ya da diğer işletmelerle or­taklıklar kurarak değerlendirirler. Bu ortaklıklar süre, amaç ve kapsa­ma göre farklılık gösterir.[237]

b1. Bankanın Kendisinin Şirketler Kurarak Sermayeyi Değerlendirmesi

Bir kısım banka kendisi şirket kurarak sermayeyi yatırıma dönüş­türür. Bu şirketin finansmanı ve yönetimi bankanın sorumluluğunda olur. Şirkete atanan yöneticiler sermayeyi banka adına işletir. Şirket tarım, sanayi, inşaat, ticaret veya hizmet gibi çeşitli alanlarda getirişi yüksek, risk oranı düşük projelere yatırım yapar. Projede öz sermaye kullanılmamış yalnızca mevduattan yararlanılmışsa banka hesap sa­hipleri açısından bilgi, deneyim ve emek katkısında bulunarak ser­mayeyi çalıştıran mudârib durumunda olur. Mudîlerin hesaplarıyla birlikte öz sermayeden de yararlanılmışsa banka hem mudârib hem

de sermaye katkısında bulunan ortaktır[238]. Şayet katılma hesaplarıy­la birlikte öz sermayeden de yararlanılmışsa kâr ve zarar bu durum dikkate alınarak paylaşılır. Projenin gerçekleştirilmesi sürecindeki gi­derler çıkıldıktan sonra kâr veya zarar belirlenir. Önce projede kulla­nılan ana sermaye hesaplanır. Daha sonra -eğer mevcut ise- kâr, he­sap sahipleri ve kurucu ortakların sermayeleri oranında taksim edilir. Öz sermayenin payına düşen kâr doğrudan bankanın hesabına kay­dedilir. Katılma hesaplarına düşen paydan, banka mudârib sıfatıyla kendi payını aldıktan sonra arta kalan kısım, hesap sahiplerine kâr olarak dağıtılmak üzere katılma havuzuna aktarılır

Faizsiz bankalar, yan kuruluşları şirketler aracılığıyla sermayeyi ya­tırıma dönüştürme uygulamasına nadiren başvururlar. Kuruluş amaç­ları sermayeyi ortaklık yöntemi çerçevesinde yatırıma dönüşmek ol­masına rağmen,[239] günümüz faizsiz bankaları bu temel ilkeden uzakla­şarak diğer faizli bankalar gibi, mâli aracılığa soyunmuş olmakla eleş­tirilmektedir[240]. Resmî olanlar dışında, kurucularının hemen tümü, aia-nında başarıları ile tanınmış iş adamları veya yatırım şirketleri olmala­rına rağmen, tasarruf sahiplerinin sermayesini bir iş adamı gibi değil de bankacı gibi değerlendirmeleri, faizli bankaların kuruluş ve teşkilat­lanma şeklini örnek almaları, yönetim kademelerini daha çok faizli bankacılıkta deneyimli kişilerin işgal ediyor olması, eleştirilen konuların başında gelir. Çünkü bu yöneticilerin -bütün iyi niyetlerine rağmen-gerek aldıkları kapitalist düşünceye dayalı eğitimleri gerekse faizli sis­teme dayanan deneyimleri, onlardan, tamamen farklı bir düşünce ve yapılanma esasına dayanan faizsiz bankacılık sistemini başarılı bir şe­kilde uygulamalarını beklemenin yanlış olacağı görüşü İleri sürülmek­tedir[241]. Sözkonusu kişilerin bu bilgi ve deneyimlerinin göz ardı edilme­mesi gerektiği kanaatinde olmakla birlikte bu eleştirilerde haklılık payının olduğu gözardı edilmemeli. Zira alım satımla faizcilik birbiriyle kolayca karıştırabilecek -tarihte olduğu gibi günümüzde de çok kere karıştırılan- iki ayrı işlemdir. Geleneksel bankacılık sistemi faiz üzerine bina edilmiştir. Faizsiz bankaların uyguladıkları bir çok yöntem ise, fa­izli bankacılıktan ithal edilerek bu sisteme uyarlanmıştır. Faizli banka­lar fazla riske girmeden, kolay yoldan gelir sağlamayı hedeflerken, fa­izsiz bankacılıkta gelirin nimet ve külfet paylaşımına dayalı ticaretle ve helâl yoldan elde edilmesi temel ilkedir. Kolay yoldan, fazla kazanç sağlama, böylece bulunduğu mevkide uzun süre kalabilme yahut yük­selme arzusu bir çok banka yöneticisinin başlıca amaçlarındandır. Bu durum bir kısım hassasiyetlerin gözardı edilmesi sonucunu doğurabil­mektedir. Dolayısıyla, faizsiz banka çalışanlarının faizin haramlığı konu­sundaki hassasiyete sahip olma yanında, alım satımla faiz arasındaki farkı ayıracak bilgi birikimine de sahip olmaları gerekir. Zira insanlık tarihinin çok önemli bir tecrübesi olan bu kurumların varlığı ve faali­yetlerinin devamı, kuruluş ilkelerine bağlılıkla orantılıdır. Kuruluş felse­fesinden uzaklaşılması durumunda Para vakıfları örneğinde olduğu gibi bu kurumlar da tarihin tozlu yapraklan arasında yerlerini alırlar. Bunun maddî ve manevî sorumluluğu ise bu kurumların sahipleri, yö­neticileri ve çalışanlarına ait olur. Bu kurumlarda çalışan personelin eğitilip faizsiz sistemin ilkelerinin kavratılması noktasında kurumların yöneticileri, Danışma Kurulları ve Türkiye RaUhm Bankaları Birli­ği gibi mesleki örgütlere de çok büyük görevler düşmektedir.[242]

b2. Bankanın Başkalarıyla Kurduğu Ortaklıklar Aracılı­ğıyla Sermayeyi Değerlendirmesi

Faizsiz bankalar diğer girişimcilerle ortaklıklar kurarak da serma­yeyi değerlendirmektedir. Banka, bir îinans kurumu olarak finansman desteği talebinde bulunan gerçek veya tüzel kişilerin bütün yahut bir kısım faaliyetine ya da belirli bir parti malın alım-satımından ibaret iş­lemine, kâr ve zarara katılma şeklinde ortak olabilir. Bankanın diğer işletmelerle kurduğu ortaklıklar sürekli olabileceği gibi belirli bir sürey­le sınırlı da olabilmektedir.[243]

aa. Sürekli Ortaklık

Banka ile sermaye desteği talebinde bulunan İşletmeler arasmoa kurulan ve ortaklık konusu projenin gerçekleşmesine kadar sürme51 planlanan ortaklığa sürekli veya sabit ortaklık adı verilir. Bu ortaİlk türünde banka ve işletmeci olmak üzere iki taraf yer alır. Banka sermaye desteği karşılığında, kullandırmayı vadettiği sermayenin mik­tarı oranında işletmenin mülkiyetine yahut hisse senetlerine ortak olur. Böylece işletmenin yönetimine, dolayısıyla meydana gelecek kâr ve zarara hissesi oranında katılma hakkı kazanır. Ancak bankaların asıl amacı işletmecilik olmadığından, sermaye desteğinde bulundukla­rı ortaklıkların yönetimi ve projelerinin yürütülmesinde etkin görev al­mazlar. Yönetime katılma ve hesapları her an inceleme hakları saklı kalmak kaydıyla, işletmenin idaresi ve projenin yürütülmesi işini diğer ortağa bırakırlar. Günümüzde bu tür ortaklık şekline hususi ortaklık, İÇ ortaklık veya kâr ve zarara katılma yatırım ortaklığı; şirketin yö­netimini üstlenen ortaklığa da yönetici ortaklık adı verilir[244].

Ortaklıklarda kurum, işletmeciyi aramaktan ziyade, genellikle ser­maye talebiyle yapılan başvuruları değerlendirir, öncelikle projenin kurumun ilkelerine uygunluğu, kârlılığı, risk ihtimalinin düşüklüğü ve uygulanabilirliği araştırılır. Değerlendirme Ölçüleri arasında, sermaye talebinde bulunanın toplumsal ve ticari ahlâkı, sermaye durumu, or­takları, mal varlığı, göstereceği teminatların kabul edilebilirliği, göze­tim ve istihbarat imkânlarının var olup olmadığı, planlanan yatırımın kanunlara uygunluğu vb. hususlar da yer alır. Sermaye desteğinde bu­lunulmasına karar verilen proje sahipleri ile banka arasında Kâr ve Zarara Katılma Yatırım Sözleşmesi imzalanır. Sözleşmede projenin konusu ve kapsamı, gerekli sermayenin toplamı, kurumun yapacağı katkının miktarı, kâr ve zararın paylaşım esasları, tarafların yetki ve sorumlulukları, kurum desteğine karşılık yatırımcının göstereceği te­minatlar vb. konular yer alır. Bu tür ortaklıklarda banka, birlikte tica­ret yapmayı amaçlamaksızın sadece sermaye desteğinde bulunduğu bir veya bir kaç projenin sonucuna katılmayı hedefler. Bu nedenle, Projenin yürütülmesi ve bu esnadaki bütün yetki ve sorumlulukları -ta-ve denetim hakkı saklı kalmak kaydıyla- yönetici ortağa devreder. °netici ortak basiretli bir tacir gibi hareket etmek, projenin verimli kilde yürütülmesi için gereken özen ve dikkati göstermek zorundadır. alları gereği gibi muhafaza etmemesi, sözleşme konusu işin yapıl­masında oluşmuş teamül ve örfe aykırı davranması, basiretli bir tacir gibi davranmayarak malı piyasa şartlarına aykırı pazarlaması, ödeme gücü olmayan kişi ve kuruluşlara mal vermesi sebebiyle alacağını tah­sil edememesi, kanun ve yönetmeliklere aykırı davranması nedeniyle oluşacak her türlü zarar ziyan ve cezaî müeyyidelerden yönetici ortak sorumlu olur[245]. Yatırımcı, kurum ile yaptığı anlaşma gereği, kurumun kendisine sağlayacağı sermayeyi sözleşmede belirtilen proje için, an­laşılan şartlara uygun olarak kullanacağını taahhüt eder.

Projenin gerçekleştirilmesi sürecinde elde edilen tahsilattan, önce bankanın kullandırdığı sermaye ödenir; varsa kâr daha sonra paylaşı­lır. Kâr hisse oranlarına göre ayarlanabileceği gibi, yönetici ortağın projeyi bil fiil yürütmesinden dolayı oran olarak daha fazla alabileceği hususu da karara bağlanabilir. Projenin zarar etmesi halinde, banka­nın zarar dolayısıyla ödeyeceği meblağ kullandırdığı sermaye ile sınır­lıdır. Dolayısıyla kullandırdığı miktar ile sınırlı kalmak kaydıyla, zararın %100’ü bankaya ait olur[246].

bb. Mülkiyetin Devriyle Sona Eren Ortaklık

Bazı durumlarda banka ile proje sahibi arasında bir projenin yü­rütülmesi ve oluşacak kârın paylaşılması üzerine kurulan ortaklığa ek olarak, belli bir süre sonra bankanın ortaklıktaki haklarının yönetici ortağa devrini Ön gören sözleşme de yapılır. Bu sözleşme, ortaklığın banka açısından belli bir süre sonra nihayete ermesini amaçladığın­dan bu ortaklık türü mülkiyetin devriyle sona eren ortaklık şeklinde isimlendirilir[247].

Mülkiyetin devriyle sona eren ortaklık, bankalarla çeşitli alanlarda faaliyet gösteren kişi veya kuruluşların, Özellikle araç gereç ve ekip­man ihtiyaçlarını faizsiz finansman yöntemiyle karşılamak amacıyla baş vurdukları yeni bir ortaklık yöntemidir[248]. Banka, sunulan projeyi değerlendirip kârlı olacağı kanaatine vardığında, projeye anlaşılan oranda sermaye desteği sağlar. Böylece söz konusu projenin mülkiye­tine sermayesi oranında ortak olur. Ancak bu ortaklık diğer ortaklık sözleşmelerinden farklı olarak, projenin belirli aşamasından sonra bankanın hisseleri üzerindeki mülkiyet hakkının diğer ortağa devrini, diğer ortağın da bunu kabul etmesi şartını içerir. Banka anlaşma ge­reği söz konusu projenin hayata geçirilmesi sürecinde yönetime katıl­ma, hesaplan takip etme hakkını elde eder. Genelde bankalar pasif durumda kalıp işin yönetimini diğer ortağa bırakırlar. Projeden elde edilen gelirin paylaşılması esnasında, belirli aralıklarla hesaplanan kâr -fıkha göre anlaşılan orana göre taksim edilir İse de- her ortağa hisse­si oranında taksim edilir. Hisselerin azalması oranında kârdan banka­ya düşen pay da azalırken diğer ortağın payı aynı oranda artar[249].

Banka ile müteşebbis arasındaki ortaklığın sona ermesi noktasın­da aşağıdaki yöntemlerden biri takip edilir:

Birinci Yöntem: Ortaklık ve mülkiyetin devri işleminin ayrı söz­leşmelere dayandırılması. Bu yöntemde ortaklık sözleşmesinden ayrı olarak bankanın ortaklıktaki payını, ortağına veya başka birine diledi­ğinde satıp ortaklıktan ayrılma hakkını veren anlaşma yapılır. Banka bu anlaşmaya dayanarak, ya mevcut ortağa ya da başka birine hakkı­nı satarak ortaklıktan ayrılır.

İkinci Yöntem: Gelirin belli oranının, bankanın haklarının devri işleminde kullanılmak üzere ayrılması. Banka gelirlerin paylaşılması sı­rasında şirketteki payına düşen kâra ek olarak, sözleşme esnasında belirlenen miktarı da mülkiyet hakkının devri karşılığında alır. Bu du­rum anlaşma esnasında bankanın ortaklıktaki payı için belirlenen be­del tamamen Ödeninceye kadar devam eder. Böylece banka ve yöne­tici ortak arasındaki ortaklık ilişkisi sona ermiş olur.

Üçüncü Yöntem: Ortaklığın hisse senetleri üzerine kurulması. Proje, başlangıçta belli sayıda hisselere bölünür. Ortaklık, hisse senetleri üzerine kurulur. Sözleşmede bankanın hisseleri ve bu hisselere dü­şen kâr-zarar payının düzenli taksitler halinde geri Ödenmesi şartı yer alır. Taksitler ödendikçe, ortaklıktaki hisseler girişimci ortak lehine ar­tar son taksitin ödenmesiyle de ortaklığa konu olan şey tamamen gi­rişimcinin mülkiyetine geçmiş olur[250].

Mülkiyetin devriyle sona eren ortaklık yönteminin ilk kez Mısır’da, ticaret bankalarından birinin, faizsiz çalışmak Üzere açtığı şubesiyle bir seyahat şirketi arasında uygulandığı bildirilmektedir[251]. Ortaklık, Kahi­re ile Asvan arasında turist taşımacılığında kullanılacak araç filosunun oluşturulması üzerine kurulmuştur. O tarihte filonun toplam tutarı beş milyon Mısır Cüneyhi’dir. Bir milyonunu seyahat şirketi, kalan dört milyonunu da banka ödeyecektir. Anlaşmaya göre bankanın yatırdığı meblağ her yıl asgarî 750 bin Cüneyh olmak üzere beş yıl içerisinde geri ödenecektir. Araçların bakımt onarım ve işletilmesi şirkete aittir. Yapılan fizibilite çalışmalarında yıllık %40’tan az olmayacağı hesapla­nan kâr ise, aşağıdaki şekilde paylaşılacaktır:

Net kârın % 15’i yönetim ve işletim hizmeti karşılığında şirkete ait olacak.

Net kârın %85’i ise ilk yıl 4/5’ü bankaya, 1/5’i ise şirkete ait ol­mak üzere paylaşılacak.

Şirket her taksiti ödediğinde bankanın payı azalacak, aynı oran­da da şirketin payı artacaktır.

Bu ortaklık işlemi, şirketin bütün taksitleri Ödemesiyle son bulmuştur.

Mülkiyetin devriyle son bulan ortaklık, ticari hayatın diğer bir çok alanında da rahatlıkla uygulanabilecek bir yöntemdir. Yeni bir ilacın üretimi için ekipman veya sermaye sıkıntısı çeken bir ilaç firması, fa­izsiz banka ile ortaklık kurarak söz konusu projeyi gerçekleştirebilir. Ortak olarak tesis edilen yeni birim faaliyete geçince, elde edilen ge­lirin bir kısmı taraflar arasında kâr olarak paylaşılırken diğer kısım, bankanın koyduğu sermayenin, dolayısıyla ortaklıktaki hakkının iade­si için bankaya ödenir. Firmanın bankaya borcu sona erince ortaklık da sona ermiş olur. Böylece firma önemli bir ihtiyacını gidermiş ban­ka da tasarruf sahiplerinin sermayesini kârlı bir yatırımda değerlendir­miş olur.

Bu ortaklık yöntemine gayri menkullerin değerlendirilmesinde de başvurulabilir. Konut veya iş merkezi yapımına uygun arsası olup da sermaye yetersizliğinden dolayı değerlendiremeyen arsa sahibi ile banka, söz konusu arsa üzerine bina yapıp değerlendirmek üzere or­taklık kurabilirler. İnşaat sona erince, banka hissesine düşen taşınmaz­ları ya satarak ya da kiralayarak değerlendirir. Bankanın payına düşen taşınmazların satılmasıyla ortaklık sona erer. Sözleşme, konutların ki­ralama yöntemiyle değerlendirileceği üzerine kurulmuşsa kira geliri üçe ayrılır. Birincisi bankanın payına düşen kısım, ikincisi ortağın pa­yına düşen kısım, üçüncüsü ise bankanın koyduğu sermayenin tahsi­li için ayrılan kısımdır. Ödemeler belirlenen takvime göre yapılır: Top­lam ödenen meblağ, bankanın projeye yatırdığı sermaye miktarını bu­lunca banka ortaklıktan çekilmiş, taşınmazların mülkiyetinin tümü ar­sa sahibine geçmiş olur[252].

c. Sermaye Ortaklığının Banka ve Diğer Ortaklar Açısın­dan Önemi

Sermaye ortaklığının banka, hesap sahipleri ve diğer kişiler açı­sından önemini şöyle sıralayabiliriz:

Tasarrufları faizli yöntemle yatırıma dönüştürülme zorunluluğun­dan kurtarır.

Elinde ihtiyaç fazlası tasarrufu bulunup da sağlık sorunu, ticari bilgi ve beceri eksikliği veya iş yoğunluğu vb. nedenlerle değerlendir­me imkânından yoksun olanlara tasarruflarını değerlendirme fırsatı sağlar.

Faizli çalıştıkları için geleneksel bankaiara mesafeli davranan hal-ton birikimlerinin ekonominin hizmetine sunulmasına zemin hazırlar.

Sermayenin değerlendirilmesi ortaklık esasına dayandığından bu uVgulama tasarruf sahipleri, banka ve girişimcilerin kader birliği etmelerini sağlar. Menfaatler ortak olduğundan, küçük bir sarsıntı veya pi­yasanın bozulmasında sermaye sahipleri bankayı, banka da girişimci­leri yüz üstü bırakamaz.

Menfaat ve riskten ortaklıktaki pay oranında etkilenme ilkesi ge­reği, gerek sermaye sahipleri bankayı gerekse banka sermaye deste­ğinde bulunacağı müteşebbisleri seçerken, muhatapların borç ödeme gücü ve iş deneyimi yanında ticari ahlâkına da dikkat ederler. Bu sa­yede tasarrufları verimli ve dürüst çalıştıran bankalarla, toplumsal ve ticari ahlâk sahibi iş adamları ödüllendirilip teşvik edilmiş olur.

Uzun süreli ortaklık kurma arzusunda olmayan banka ile iş adamlarına, projelerini mülkiyetin devriyle son bulan ortaklık yönte­miyle hayata geçirme imkânı verir.

Ortaklığın verdiği yetkiler sebebiyle, bankanın yönetici ortaklığı takip, teftiş ve yönlendirme imkânı olur. Bu sayede sermayenin ve­rimsiz projelerde ve yanlış şekilde  değerlendirilmesinin Önüne geçil­miş olur[253].

2. Emek-Sermaye Ortaklığı (Mudârabe)

Faizsiz bankaların kuruluş amaçlarından en önemlisi birikimleri ortaklık esasına göre toplayıp yatırıma dönüştürmek[254] olduğundan, emek-sermaye ortaklığı faizsiz bankacılıkta başlıca finansal ürünlerden biri kabul edilir. Küçük tasarrufların toplanıp ekonominin hizmetine sunulması iktisatçıların her zaman üzerinde durduğu konulardandır. Damarlarda dolaşan kanın vücut İçin önemi ile paranın iktisadî hayat açısından Önemi aynı kabul edilir. Zira paranın icadının en önemli se­bebi malların dolaşım ve değişiminde aracılıktır. Beklenen işlevi yeri­ne getirecek miktardan yoksun ve âtıl durumdaki paranın, iktisadî ha­yatın ihtiyaçlarına cevap vermesi mümkün değildir. Ekonominin şart­ları da paranın toplanarak yatırıma elverişli hale getirilmesini zorunlu kılar. Çünkü sanayi inkılâbı ile birlikte birkaç işçinin çalıştığı az sayıdaki tezgâhtan oluşan küçük ölçekli firmalardan, aynı anda binlerce işçi­nin çalıştığı, yüzlerce âlet ve ekipmandan oluşan ve seri üretim yapan büyük ölçekli işletmeler dönemine geçilmiştir. Bu muazzam büyüklük­teki işletmeler yüksek meblağlarda sermayenin bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Bu iktisâdi gerçeği farkeden Batılılar, çok önceden -XII. y. yılda (1157)- ilk bankayı kurmuşlar ve bu dönemden itibaren banka­cılık Avrupa’da hızla yaygınlaşmıştır[255]. Tasarrufları toplayıp yatırıma dönüştürme ihtiyacını bankacılık kurumuyla aşan Avrupa, hızİa sana-yileşerek diğer ülkeler, özellikle İslâm ülkelerinin üzerinde egemen ol­maya başlamıştır.

Ancak Avrupa’da kurulan bankalar iktisadî hayatın bir İhtiyacını gidereyim derken, toplumda başka sorunların doğmasına sebep oldu­lar. Çünkü tasarrufların toplanıp değerlendirilmesi sürecinde kredi yöntemini esas aldılar. Birikimleri faiz karşılığı borç olarak alıp ihtiyaç sahiplerine faiz karşılığı borç (kredi) verdiler. Mevduat sahiplerine öde­nen faizle kredi kullananlardan alınan faiz miktarı arasındaki fark, bankanın kazancını oluşturuyordu. Birİkimciler bilgi, tecrübe, emek katkısında bulunmadan olası riske de ortak olmadan, sadece sermaye­lerinin karşılığı olarak faiz adı altında gelir elde ediyorlardı. Bu durum onların ekonomik motivasyonlarının olumsuz yönde etkilenmesine ve sonuçta ekonomik etkinliklerinin düşmesine yol açarken diğer yandan sermaye, asıl sahiplerinden bağımsızlaşarak âdeta gayrı şahsî bir ni­telik kazandı. Bir kısım sermaye grupları kendi öz kaynaklarıyla oran­tısız yüksek meblağlariadaki malî gücün tüm avantajlarını kullanır hale geldiler[256]. Kısacası, kredi sistemi sayesinde sermaye belli grupların te­keline girdi ve bu gruplar bütün toplumları sömürmeye başladılar.

İslâm faizi yasakladığından, müslümanlar bankalara mesafeli dav­randılar. Bu durum sermayenin yastık altında tutulmasına ve dolayısıy­la ekonominin olumsuz yönde etkilenmesine sebep oluyordu. Bunun üzerine sermayenin faizli yöntemle değerlendirilmesi uygulaması ile aynı devirlere kadar uzanan ancak Orta çağ’da faizli bankaların kuru­luşu ile müessese olarak ikinci planda kalan mudârabe kurumunun,[257] bankacılık sistemi içerisinde yeniden canlandırılması teklifleri ileri sü­rüldü. Bu sistem kredi sisteminin neden olduğu problemlere de neden olmayacaktı. Çünkü emek ve sermayenin birlikte harekete geçirilme­sini hedeflemekteydi. Emekle sermaye birbirinden bağımsız hale gel­memekte, girişimin nimet ve külfeti her iki taraf arasında paylaşıldı­ğından toplumda sermaye sahipleri ile emek sahipleri arasında ortak kader birliğinin oluşumuna neden olacaktı. Fıkıhtaki mudârabe kuru­munun bankacılık sistemine uyarlanması düşüncesini ilk dile getiren, Muhammed Abdullah el-A’rabî olmuştur[258].

a. Emek-Sermaye Ortaklığının Tanımı ve Faizsiz Banka­cılık Uygulaması

Bir tarafın sermaye diğer tarafın emek koyarak ticaret yapmak ve oluşacak kârı anlaşılan oranda paylaşmak üzere kurdukları ortaklığa emek-sermaye ortalığı denir.

Faizsiz bankalar topladıkları parayı 30, 90, 180, 360 gün ve daha uzun vadeli olmak üzere gruplara ayırır ve benzer hesaplardan gelen paraların oluşturduğu havuza aktarırlar. Havuzdaki paranın tamamı bir bütün kabul edilerek uygun parçalara ayınlır. Banka bu paraları kurduğu şirketleri aracılığıyla ya bizzat kendisi ya da başka kişilerle or­taklıklar kurarak işletir. Daha önce de temas edildiği üzere, bankalar daha çok sermayenin başkası tarafından işletilmesi yöntemini tercih etmektedirler. Banka, projesi olup da sermaye katkısı talebinde bulu­nan girişimcilerle ortaklığa gitmeden, ön araştırma yapar. Müteşebbis­ten projenin kapsamı, maliyeti, süresi, aşamaları, muhtemel kâr-zarar durumu vb. konularda gerekli bilgiyi alır. Ayrıca ortaklık talebinde bu­lunan kişinin kanun ve yönetmelikler çerçevesinde çalışıp çalışmadığı, güvenilirliği, projesinin faizsiz bankacılık ilkeleriyle uygunluğu konu­sunda istihbarat çalışması yapar. Bütün bu araştırmalar sonucunda projenin ilkelerine uygun olduğu kanaatine varan banka, söz konusu işletmeci ile emek-sermaye ortaklığına gider. Ortaklık sözleşmesinde projenin konusu, süresi, bankanın katkıda bulunacağı sermaye miktan, bankanın ortaklık sürecinde yapacağı işlemlerin ücret karşılığı ola­cağı, kârın paylaşılma oranlan, kasıt ve kusur durumunda sermayenin geri ödenmesi için müteşebbisin göstereceği teminatların miktar ve çeşidi, zarar durumunda tüm zararın bankaya ait olacağı, müteşebbi­sin işin başından sonuna kadar projeyle ilgili bütün evrakları tam ola­rak tutup gerektiğinde bankanın incelemesine hazır bulunduracağı vb. şartlar yer alır[259]. Projenin sermayesini banka, yürütme sorumluluğu­nu ise yönetici ortak sıfatıyla diğer taraf üstlenir. Proje sonuçta kâr ederse ilkönce bankanın başlangıçta yatırdığı sermaye ödenir daha sonra kâr anlaşılan oranda paylaşılır. Bazen bankanın kâr ve zarardan alacağı pay ilgili ülkenin yönetmelikleri çerçevesinde belirlenir. Türki­ye’de faizsiz bankacılık yapmak üzere kurulan ÖFK’nın kârdan alabi­leceği oran azamî %20’dir[260]. Dolayısıyla banka şayet kullandırdığı pa­ra ile kâr etmişse, ana parayı ve kârın en az %80’ini havuza iade eder ve en fazla %20’sini kendisine kâr olarak alıkoyan Hesap sahipieri ya­tırdıkları paranın miktar ve süresine göre havuzun sonucuna ortak ka­bul edilirler. Vade sonu geldiğinde havuzdaki paraya başta yatırdıkları parayı ve şayet kâr edilmişse paylarına düşeni alırlar. Bazı durumlar­da proje zarar da edebilir. Zarar, yatırdığı sermaye miktarını aşmamak kaydıyla bankaya aittir. Yönetici ortağın ise, emeği boşa gitmiş olur. Bankanın zararı havuza yansıyacağından, bazen hesap sahiplerinin beklentisinin aksine düşük kâr payı ya da zararla da karşılaşılabilir[261]. Çağdaş faizsiz bankacılıkta uygulanan emek sermaye ortaklığı, fı­kıh kitaplarındaki anlatılan şeklinden bir çok yönden farklılık arz eder. Fıkıh kitaplarındaki mudârabe daha çok ikili ilişkiye dayanır. Bir tarafta rabbu’1-mal veya sahibu’l-mal adı verilen sermayedar, diğer tarafta mudârib adı verilen, emek ve deneyimini sermaye olarak koyan mü­teşebbis yer alır. Dolayısıyla sermayedar ve müteşebbis genelde birer kişiden oluşur. Mudâribin bir müessese oluşturarak birden fazla tasar­ruf sahibinin birikimini bir araya getirme uygulamasına pek rastlanmaz[262]. Aynı şekilde sermayeyi pazarlamak suretiyle değerlendirme uygulamasına da rastlanmamaktadır. Zira sermaye genelde mudârip tarafından ticarette değerlendirilir. Mudâribin sermayeyi başkası ara­cılığıyla yatırıma dönüştürmesi yahut ticaret dışında başka alanlarda çalıştırması fıkıhta tartışılmıştır[263]. Kâr-zarar paylaşımı, ortaklık tasfiye edildikten sonra gerçekleşmektedir. Günümüz faizsiz bankaları ise tasarruf sahiplerinin birikimlerini toplamak için çeşitli kampanyalar yürütmektedirler. Bankalar birden fazla kişinin bir araya gelmesiyle kurulduğu gibi sermaye sahipleri de binlerce kişiden oluşmaktadır. Sermaye sahiplerinin ortaklığa giriş çıkışları hareketlilik arz etmekte­dir; aynı anda ülke veya dünyanın bir çok yerinden yeni insanlar or­taklığa katılırken bir çok insan da hesabını çekerek ortaklıktan ayrıl­makta veya ortaklıktaki payında değişiklikler yapmaktadır. Bankalar sermayeyi genellikle bizzat kendileri yatırıma dönüştürmeyip, ihtiyaç sahibi girişimcilere çeşitli yollarla pazarlamaktadır. Sermaye yalnızca alım-satımdan ibaret olan ticarette kullanılmayıp tarım, sanayi ve hiz­met gibi çeşitli alanlarda değerlendirilmektedir. Kâr ve zararın tespit ve paylaşımı belli dönemlerde yapılan hesaplamalara dayanmakta­dır[264]. Ortaklıklarda süreklilik esastır; kâr-zarar paylaşımının tasfiye esasına dayandığı bir mudârabe sisteminin, günümüz ekonomik şart­larında bankalar tarafından sürdürülmesi mümkün değildir. Bu neden­le fıkıh kitaplarında anlatıları mudârabe ikili mudârabe, çağdaş faiz­siz bankaların uyguladığı emek sermaye ortaklığı ise süreklilik özelliği­ne sahip çok ortaklı mudârabe olarak adlandırılmıştır[265].

b. Emek-Sermaye Ortaklığının Banka ve Diğer Ortaklar Açısından Önemi

Sermaye ortaklığının banka ve diğer taraflar açısından önemine yukarıda değinilmişti. Aynı özelliklerin bir çoğu mudârabe için de ge­çerlidir. Yukarıdakilere ek olarak, mudârabe için şu özellikleri de sıra­lamak mümkündür.

Bilgi, deneyim ve teşebbüs yeteneğine sahip olup gelecek vade­den projeleri sermaye yoksunluğundan dolayı faaliyete geçiremeyen kişilere, söz konusu projelerini hayata geçirme fırsatı verir.

Sermayedarın sözleşmedeki şartlar dışında işin seyrine müdâhe-le etme imkanı olmadığından, bankanın işlerine karışma endişesi taşı­yan  kişilere hareket Özgürlüğü sağlar.

İhtisası, iş yoğunluğu veya personel yetersizliği nedeniyle her or­taklığa eleman görevlendiremeyen bankalara, sermayeyi bu yöntem­le değerlendirme olanağı verir.

Bankanın müdâhele yetkisi olmadığından, ortaklığa girişmeden proje ve sahibinin iyice araştırılması zorunluluğu vardır. Proje verimli gözükmüyor ya da müteşebbis bu işin üstesinden gelmekten aciz ve­ya ileride sorun çıkaracak ahlâkî özelliklere sahipse banka ortaklığa gi­rişmekten kaçınır. Böylece sermayenin yanlış ellerde, verimsiz proje­lerde heder olmasının önüne geçilmiş olur[266].

c. Emek-Sermaye Ortaklığı (Mudârabe) ve Girşimcilik Sermayesi (Venture Capital)

Türkiye’de 199O’lı yıllarda gündeme gelen yeni bir emek-serma-ye ortaklığı türü de Girişimcilik sermayesi {Venture Capital) dir. Giri­şimcilik sermayesinin mudârabe yönteminin Batı’daki farklı bir uygu­laması olduğuna dair görüşler vardır. Bu bölümde girişimcilik serma­yesinin tanımı, tarihçesi, uygulama biçimi ve mudârabe ile ilişkisi üze­rinde kısaca durulacaktır.[267]

c1. Girişimcilik Sermayesinin Tanımı, Tarihçesi ve İşleyişi Girişimcilik Sermayesinin Tanımı:

“Girişimcilik Sermaye-si”nin aslı (İng.) “Venture Capital” dır. Türkçe’ye “Risk Sermayesi”, “Küçük Girişimci Sermayesi”; “Atıiım ya da Cesaret Sermayesi” gibi farklı şekillerde de çevrilir. “Venture” sözlükte, “şans, risk, tehlike ta­şıyan bir eylem, riskli ticarî girişim” anlamına gelirken; “Venture Ca­pital” deyimi “özellikle yeni ve riskli girişimlerin sermayelerine yatırı­lan para, girişim sermayesi, cesaret sermayesi” diye ifade edilir[268]. Terim olarak; “ysni bir ürün veya hizmet geliştirebilmek için yeni fikirle­re sahip, büyüme ve gelişme imkânı bulunan, küçük veya orta boy iş­letmelere, faaliyete ve üretime geçmesi için yapılan yatırım” şeklinde tanımlanır[269].

Girişimcilik Sermayesinin Tarihçesi: İlk girişimcilik sermaye­si şirketinin, “Amerikan Araştırma ve Kalkınma Şirketi” (The Ameri­can Research and Development Corporatin: ARDC) adıyla 1946’da Amerika’da kurulduğu bildirilmektedir. ARDC, Massachusetts Tekno­loji Enstitüsü ve Harvard Üniversitesi profesörleri ile bazı Boston ban­kalarının ortaklığı ile kurulmuştur. 1960’h yıllarda yönetimin desteği ve 1978 yılında risk sermayesi şirketlerine getirilen vergi kolaylığı sa­yesinde ABD’de özel girişimcilik sermayesi şirketlerinin sayısı hızla artmıştır. 1980 sonrası girişimcilik sermayesi şirketlerinin, özellikle ileri   teknoloji   gerektiren   yatırımların   finansmanına   yönelmesi, ABD’nin dünya piyasalarındaki rekabet gücünün artmasında önemli ölçüde katkısı olmuştur.

ABD’deki uygulamaların başarılı olması, girişimcilik sermayesinin diğer ülkelerde de uygulanmasına yol açmıştır. 1980’li yılların başın­da Avrupa’da, Özellikle de İngiltere’de gelişmeye başlamış ve uluslara­rası bir nitelik kazanmıştır. Bu gelişme bir çok Avrupa ülkesinin giri­şimcilik sermayesi şirketlerini destekleyici politikalar yürütmesine ne­den olmuştur. 1983 yılında Brüksel’de, Avrupa’da girişimcilik serma­yesinin geliştirilmesi ve koordinasyonunun sağlanması amacıyla “‘Av­rupa Girişimcilik Sermayesi Birliği” (Eurepan Venture Capital Assoca-tion: EVCA) kurulmuştur[270].

Türkiye’de girişimcilik sermayesi 1990’larda gündeme gelmiştir. Konuyla ilgili ilk yönetmelik 1993’te yayınlanmış[271] fakat o dönemde pek ilgi görmemiştir. 1998’de yeni bir Girişimcilik (Risk) Sermayesi Yatırım Ortaklıkları Yönetmeliği yayınlanmış[272] ancak bu kez de asgari sermaye şartının 500 milyar gibi bir rakamla sınırlandırılması bu alana yatırım yapılmasını engellemiştir. 1999-2000 yılları arasında faiz oranlarının %30’lara düşmesi sermaye sahiplerinin borsa ve girişim­cilik sermayesi kuruluşlarına yönelmesini sağlamıştır. Bunu takiben Global Menkul Değerler, Vakıflar Bankası ve İş Bankası tarafından Türkiye’nin ilk girişimcilik sermayesi şirketleri kurulmuştur[273]. 2002 yılı itibariyle Türkiye’de girişimcilik sermayesi veren dokuz kuruluşun bulunduğu bildirilmektedir. Bu kuruluşlar şunlardır: Ata Invest, Burhan Karaçam Partnership, İLAB, Superonline- Incuba TR, İxir -Okyanux, Koç Bilgi Gurubu, Safron Private Equity Partners, TEB – Porttakal[274].

Son yıllarda girişimci şirketlerle girişim sermayedarlarını bir araya getiren uluslararası etkin organizasyonlar ve ağlar geliştirilmiştir. Amerikan Ulusal Girişimcilik Sermayesi Birliği (Amerikan National Venture Capital Association: NVCA), Avrupa Girişimcilik Sermayesi Birliği (European Venture Capital Association: EVCA); İsrail Girişim­cilik Birliği (Israel Venture Association: IVA) ve ingiliz Girişimcilik Ser­mayesi Birliği (Biritish Venture Capital Association: BVCA) bu kuru­luşlardan bir kaçıdır. Türkiye’de ise 1991 yılında HM tarafından, ser­mayesi Dünya Bankası (DB) kaynağıyla sağlanan. Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) kurulmuştur. TTGV’nin kuruluş amacının Türkiye’nin teknolojik altyapısının güçlenmesine katkıda bulunacak girişimcilik sermayesi, teknoparklar ve teknoloji hizmet merkezlerinin kurulmasında öncülük yapmak oidğu bildirilmektedir[275].

Girişimcilik Sermayesinin İşleyişi: Girişimcilik sermayesi yönteminde başlıca üç taraf yer alır. Bunlar; girişimcilik sermayesi şir­keti, sermayedar ve mucit veya girişimcilerdir, öncelikle bir girişimci­lik sermayesi şirketi kurulur. Bu şirketler genellikle çabuk büyüme ve yüksek kârlılık ihtimali olan proje ve fikirleri tahmin ve değerlendirme kabiliyetine sahip uzmanlar tarafından kurulur. Şirket, tasarruflarını girişimcilik sermayesi yöntemiyle değerlendirmek isteyen kişi veya ku­ruluşlara organizatörlük ve rehberlik yapar. Sermayeyi bankalar, emeklilik fonları, sigorta şirketleri, ticaret odaları, vakıflar ve yerli ya da yabancı kişilerle finans kuruluşlarından sağlar. Sermaye toplanır­ken, herhangi bir faiz veya kâr payı taahhüdünde bulunulmaz. Serma­yedarla karşılıklı güvene dayalı sermaye kullanım sözleşmesi yapılır. Sözleşme, sermayenin kullanım süresini-ki bu süre genellikle iki ile on yıl arasında değişir- yönetim hizmeti karşılığında şirketin alacağı ko­misyonu (genelde fonun % 2!sİ düzeyinde olur) ve elde edilecek kâ­rin hangi oranda paylaştırılacağı gibi konuları kapsar. Sözleşmeler çoğunlukla elde edilecek kârın % SO’i sermayadâra, % 20’si şirkete ait olacağı kuralını içerir. Ortaklıktan çıkışlar genelde belirli bir sürey­le sınırlandırıldığından şirket, riski ve zamanı dikkate alarak yatırım havuzları oluşturur.

Girişimci veya mucitlerin başvurulan incelendikten sonra yatırıma elverişli görülen fikir ve projenin hayata geçirilmesi için ürün tutun-durma, büyüme ve iyileştirme aşamalarında sermaye desteğinde bu­lunulmasına karar verilir. Herhangi bir projeye mâlî katkı yapılırken, söz konusu projenin ileri teknolojiye dayalı, yeni gelişmelerle uyumlu, gelecek vadeden, çabuk büyüme ve yüksek kârlılık özelliğine sahip ol­masına dikkat edilir. Girişimcinin desteklenmesi kararı alındıktan son­ra şirket, girişimcinin mevcut veya kuracağı şirketin hisse senetlerinin bir kısmını satın alır. Bundan sonra projeye konu mal veya hizmetin üretilip pazarlanması aşamasına geçilir. Bu aşamada girişimcilik ser­mayesi şirketinin tek arzusu, girişimci şirketin başarılı olması ve böy­lece satın aldığı hisse senetlerinin pazar değerinin artmasıdır. Çünkü girişimcilik sermayesi şirketinin kârı, girişimci şirketin hisse senetleri­ne yapılan yatırım ile bu hisse senetlerinin borsada satılması sonucu sağlanan kazanç arasındaki farktan oluşur. Bu nedenle girişimcilik ser­mayesi şirketi, girişimci şirketin gelişme aşamasında mâlî katkının yanı sıra bilgi, deneğim ve yönetim desteğinde de bulunur. Girişimcilik ser­mayesinin mantığı; parası olan şirketlerin, fikri olan girişimci/ere mâlî destekte bulunması ve yeni ürün piyasada tutunduğu taktirde elde edilecek kazancın paylaşılması şeklinde ifade edilebilir.

Girişimcilik sermayesi uygulamasının başlıca özelliklerini şöyle sı­ralamak mümkündür:

Girişimcilik sermayesi bir sermaye aktarımı şekli olarak karşımı­za çıkmakla birlikte, içerdiği yüksek risk unsuru yönüyle diğer finans­man türlerinden ayrılır.

Girişimcilik sermayesi yeni ürünleri araştırma, geliştirme ve üre­timine başlamak İçin gerekli sermaye eksikliklerinin karşılanmasında faizli borçla finansman yerine, girişimcilik sermayesi katılımıyla ortak olma yöntemi şeklindeki yeni bir sermaye aktarım biçimidir.

Girişimcilik sermayesi yönteminde uygun fikir, iyi iş planı ve doğru insana yatırım önem taşır.

Girişimcilik sermayesi, faiz oranlarının düşük olduğu, ekonomi­de hızlı ve yüksek oranlı değişimlerin yaşanmadığı ve ikinci! sermaye piyasalarının gelişkin olduğu ekonomilerde ağırlıklı olarak önem veri­len bir uygulamadır.

Girişimcilik sermayesi yatırımı, bir yatırım projesinin taşıdığı ris­ke katılım ve ortaklık anlamında olup, girişimci şirkete kredi vermek yerine, hisse senedi karşılığında yatırımlara sermaye aktarımı şeklin­de gerçekleşir.

Girişimcilik sermayesi yatırımları, genellikle çok genç hatta he­nüz kurulmamış şirketlere yapılmakta olup amaç, büyüme sürecini Önceden yakalayarak gelecekte kazanmaktır.

Girişimcilik sermayesi şirketleri genellikle teknolojide veya ürün geliştirmede, pazarlama, üretim, finans ve yönetimde uzman ekipler tarafından kurulur.

Girişimcilik sermayesi uygulamasının, girişimci sınıfın desteklen­mesi, istihdam yaratılması, vergi gelirlerinin artması, ülkeye gelişmiş teknolojilerin girmesi, uzun vadeli yatırıma ihtiyaç duyulan projelerin finanse edilmesi, âtıl fonların değerlendirilmesi ve sermaye piyasaları­nın canlandırılması yoluyla ülke ekonomisine olumlu katkıları olur. Gi­rişimcilik sermayesi sitemi ile girişimcilerin ağırlığı artar, yeni proje ve düşüncelerin hayata geçirilme imkânı doğar. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin yüksek kredi maliyetleri nedeniyle içine düştükleri sermaye yetersizliğinin giderilmesinde banka kredileri dışında alterna­tif finansman imkânı sağlar[276].

c2. Girişimcilik Sermayesi ve Mudârabe İlişkisi

Girişimcilik sermayesi uygulamasını Amerika’da olduğu gibi 1946 ile başlatmak doğru değildir. Zira girişimcilik sermayesi sonuçta bir emek-sermaye ortaklığıdır. Emek-sermaye ortaklığı düşüncesinin ise Hz. Peygamber (s.a.} öncesine kadar uzanan tarihi geçmişi vardır. İs­lâm’da sermayenin kredi yöntemiyle (faizcilik) değerlendirilmesi ya­saklandığından, müslümanlar sermayelerini ya bizzat kendileri ya da ticarî ortaklıklarla işletme yoluna gitmişlerdir. Bu anlayış sunucunda çeşitli ortaklık türleri geliştirilmiştir. Bunlardan biri de mudârabedir. Daha önce de geçtiği üzere mudârabe, İslâm tarihinde yoğun bir şe­kilde başvurulan ortaklık çeşididir. Mudârabenin Ortaçağda Avrupa’ya Commenda adıyia geçtiği ve girişimcilik sermayesinin, Avrupa’ya Commenda adıyla geçen mudârabenin çağa uyarlanmış şekli olduğu ileri sürülmüştür[277].

Girişimcilik sermayesi ile mudârabenin bir çok benzer yönleri var­dır. Öncelikle her ikisi de finans aletidir ama her ikisinin de faizle ilgi­si yoktur; sermayenin ortaklığa dayalı olarak değerlendirilmesi esastır. Diğer ortaklıklardan farklı olarak, zarar durumunda, girişimcinin eme­ği dışında bir kaybı olmaz; zarar sermaye sahibine aittir. Her iki ortak­lık türünde de kâr, tarafların anlaştıkları orana göre belirlenir. Doğru­dan veya dolaylı mudârabe ortaklıkları kurulabildiği gibi, aynı şekilde girişimcilik sermayesi ortaklıkları da kurulabilir. Böylece birden fazla sermayedarın parasını bir araya toplamak mümkün olduğu gibi. bu sermayeyi çok sayıda girişimciye aktarmak da mümkün olmaktadır. Her ikisi de uzun süreli ve riskli yatırım ortaklığından ibarettir. Bu ne­denle sermayeyi kullanma süresinin uzun vadeli olması, girişimcinin çok İyi incelenmesi zorunluluğu doğurur. İslâm hukukçuları mudârabe ile ilgili görüşlerini ortaya koyarken üzerinde durdukları konulardan bin de, işletmecinin (mudâribin) topladığı parayı ancak helâl yollarla değerlendirebileceğidir. Girişimcilik sermayesi ortaklıklarında da bu duruma dikkat edildiği taktirde, girişimcilik sermayesi uygulamasını*1 İslâm hukuku açısından meşruiyeti konusunda şüphe kalmaz[278]. Dolayısıyla mudârabenin sınırlarının örf ve dinî-ahlâkî kurallarla belirlendi­ği, tek amacın kâr olmadığı, iktisadî yönün Ötesinde insanın zorunlu ihtiyaçlarının karşılanmasının hedeflendiği ve meşruiyet dayanağını sosyo-ekonomik yönünün oluşturduğu; girişimcilik sermayesinin ise, Batı ekonomilerinde ortaya çıktığı, yüksek kâr peşinde koşan mace­racı sermayedarların fırsatçı bir yaklaşımla zor durumdaki yatırımcıla­rın zayıf noktalarından istifade ederek çok önemli projeleri ölü fiyata kaptıkları, bu yüzden de akbabalar diye nitelendirilip hiç sevilmeyen kişiler olduğu gibi gerekçelerle mudârabenin, girişimcilik sermayesi ile bağdaşmadığı görüşüne katılmak mümkün değildir[279].

B. Ortaklık Yönteminin Fıkıhtaki Yeri

Ortaklıklar fıkıhta farklı açılardan değişik şekillerde isimlendirilir: “Kullanımı herkese açık olan mallar üzerindeki ortaklığa” ibâha şirke­ti[280]; “ihtiyarî veya gayri ihtiyarî mülk edinme yollarından biriyle mey­dana gelen ortaklığa” mülk şirketi[281]; “iki veya daha fazla kimsenin sermaye, emek ve itibarları ile birlikte iş yapmak ve meydana gelecek kâr veya zararı paylaşmak üzere kurdukları ortaklığa” da akit şirke­ti[282] denir. Akit şirketi başlığı altında ise, sermaye ortaklığı {şirket-i emval), iş ortaklığı {şirket-i a’mâl veya ebdân), kredi veya itibar or­taklığı {şirket-i uücûh) ve emek-sermaye ortaklığı {mudârabe) yer alır. Faizsiz bankacılıkta bu ortaklık çeşitlerinden sermaye ortaklığı ve emek-sermaye ortaklığına başvurulur.[283]

1. Sermaye Ortaklığının Tanımı ve Şartları

Sermaye ortaklığı {müşâreke); iki veya daha fazla şahsın belirli bir miktar sermaye koyarak, birlikte iş yapmak ye meydana gelecek kâr veya zararı paylaşmak üzere kurdukları ortaklık şeklinde tanımla-mr[284].

Fıkıhta sermaye ortaklığının sahih olması için ortaklar, sermaye ve kârda bir takım şartlar aranır. Ortaklar birbirlerinin vekili olacakla­rından, vekilde bulunması gereken bütün şartları taşımaları gerekir[285]. Dolaşımdaki nakit paralar ile altın ve gümüş gibi kıymetli madenler­den basılan paraların ortaklıkta sermaye olabileceği konusunda itti­fak[286], ticaret eşyasının sermaye olması konusunda ise görüş ayrılık-likları vardır. Hanefî[287] ve Zahirî mezhebi[288] ile bir rivayete göre Han-belîler,[289] ister mislî ister kıyemî olsun ticaret eşyasının müşâreke’de sermaye olamayacağı görüşündedir. Şâfiîler kıyemî malların sermaye olmasını caiz görmezken, mislî malların sermaye olabileceği kanaatin-dedirler[290]. Mâ!ikîler[291], İbn Ebî Leyla (ö. 148/765) ve Evzaî’ye gö­re İse, ister kıyemî ister misiî olsun ticarete konu olan bütün mallar or­taklıkta da sermaye olabilir[292]. Tarafların sermaye üzerindeki hakları­nın belirli olması, sermayenin başkasının zimmetinde bulunan bir borç olmaması, Kârın anlaşmazlığa yoi açmayacak şekilde belirli ve maktu’ değil nisbî {oransal) olması fakihlerce ortaklıkta aranan temel şartlar­dandır[293].

2. Sermaye Ortaklığının Fıkıhtaki Yeri

Faizsiz bankaların uyguladığı sermaye ortaklığının fıkhî yönden in­celemesini şu başlıklar altında ele alacağız:[294]

a. Bankanın Sermayeyi Şirketleri Aracılığıyla İşletmesi

Faizsiz bankalar sermayeyi başlıca iki kaynaktan sağlar: Birincisi kurucu ortaklar; ikincisi tasarruf sahipleri. Kurucu ortakların oluştur­duğu şirkete AŞ. adı verilmektedir. Faizsiz bankaların dayandığı ortak­lık şekli, fıkıh kitaplarında geçen ve tüm fakihlerce ittifakla caiz görü­len[295] inan ortaklığıyla büyük oranda benzerlik gösterir[296]. İnan or­taklığı fıkıhta; İki veya daha fazla kişinin ticaret yapmak ve kârı an­laştıkları oranlarda paylaşmak üzere bir mal üzerinde kurdukları ortaklık şeklinde tanımlanır[297] AŞ de inan ortaklığı da çalıştırmak ve oluşacak kârı paylaşmak üzere belirli bir sermaye üzerine kurulur. Bankalar da kurucu ortaklar ve tasarruf sahiplerinin sermayeleri üze­rine, bu sermayeyi çalıştırmak ve oluşacak kârı yönetmeliklerin belir­lediği kurallar çerçevesinde paylaşmak üzere kurulan şirketlerdir.

AŞ şeklinde kurulan banka ile hesap sahipleri arasındaki hukukî ilişki, mudârib-rabbul-mal ilişkisidir. Banka öz sermaye üzerinde mâ­lik, mevduat üzerinde mudârib sıfatıyla vekil konumundadır[298]. Ban­kanın mudârib sıfatıyla topladığı sermayeye Öz sermayesini katarak yatırıma dönüştürmesinin fıkhî durumuna gelince, İslâm hukukçuları taraflardan sâdır olan irade beyanına bakarak hüküm vermişlerdir. Eğer ortaklık, “mudâribin dilediği gibi amel edebilmesi özgürlüğü” üzerine kurulmuşsa Hanefî ve Hanbelîlere göre mudâribin kendi sermayesini mudârabe sermayesine karıştırması caizdir[299]. Şafiî hu­kukçular ise, mudâribin mudârabe sermayesini kendi sermayesine katabilmesi için, sermaye sahibinin açık izninin şart olduğunu ileri sü­rerler[300]. Malikîlere göre de mudârib mutlak mudârabe akdine daya­narak sermayeyi kendi sermayesine katabilir[301].

b. Bankanın Sermayeyi Ortaklıklar Yoluyla İşletmesi

Mudâribin başkalarıyla sermaye ortaklığı kurup kuramayacağı, kurduğu taktirde hesap sahipleri ve diğer ortaklara göre konumu, or­taklığın yönetim ve işleyişinde tarafların yetkileri ile kâr veya zarara katılma durumları fıkıhta üzerinde durulan konulardan bir diğeridir. Fakihlerin genel kanaatine göre, sermayedarın onayı olmadıkça mu­dâribin başkalarıyla müşâreke  ortaklığına gitmesi caiz .değildir[302]. Çünkü müşâreke mudârabeden ayrı ve onun üstünde bir akîttir. Mü­şâreke sermaye üzerinde kurulan ortaklıktır ki ortaklıkta asloian da budur. Mudârabe ise, emek ve sermaye üzerine kurulan ortaklık olup müşârekeye göre ikinci derecede bir akıttır[303]. Mudâribe verilen iznin niteliği mezheplere göre değişir. Hanefî ve Hanbelî ulemâsı “mudâ­ribin dilediği gibi amel etmesi’1 özgürlüğüne dayanan mudârabede. mudâribin mudârabe sermayesi ile müşâreke ortaklığına gitmesini ca­iz görürler. Kâsâni’ye göre, yönetici konumundaki mudâribe “diledi­ğin gibi hareket et” denilip başkasıyla mudârabe veya müşâreke or­taklığına gitmesi hususu açıkça belirtilmese dahi, mudâribin sermaye­yi başkasına mudârabe sermayesi olarak vermesi, başkasıyla inan or­taklığı kurması caizdir[304]. İbn Kudâme’ye göre ise, “mudâribe diledi­ğin gibi amel et denmedikçe mudârabe sermayesi ile müşâreke ortak­lığı kuramaz”[305]. Başkalarıyla ortaklıklar kurarak sermayeyi yatırıma dönüştürmek, ticaretin gereklerindendir. Amaç kâr olduğuna göre mudâribe “dilediğin gibi amel et” şeklinde verilen izin başkalarıyla or­taklığı da kapsar. Ancak “dilediğin gibi amel et” denmemişse böyle bir ortaklık caiz olmaz. Şafiî fakihleri “dilediğin gibi amel et'” şeklindeki irade beyanını yeterli görmeyip rabbu’1-mal’ın açık iznini şart koşmuş­lardır[306]. Çünkü onlara göre mudârabe sermayesi ancak ticaret yapı­larak değerlendirilebileceğinden “dilediğin gibi amel et”‘ şeklindeki ge­nel yetki yalnızca ticareti kapsar[307].

Bankanın elindeki sermayeyi başkalarıyla ortaklıklar kurarak işlet­mesi durumunda bankanın konumu kurucu ortaklar, hesap sahipleri ve yönetici ortaklara göre değişir. Banka kurucu ortaklar açısından, başkasıyla sermaye ortaklığına giden kişi, hesap sahipleri açısından İse sermayeyi yatırıma dönüştüren mudârib durumundadır. Dolayısıy­la hesap sahiplerinin muhatabı, yönetici ortaklık değil bankadır. Pro­jeden elde edilen gelir veya meydana gelen zarar önce banka ile yö­netici ortak arasında daha sonra da mudârib konumundaki banka ile sermayedar konumundaki hesap sahipleri arasında taksim edilir[308].

Şirketin İdaresini yönetici ortağın yürütmesi karşılığında hissesine düşen kâr miktarından fazla pay verilmesi durumuna gelince, Hanefî ve Hanbe/Î’lere göre böyle bir uygulama caizdir. Kâsânî bu konuda şöyle der: “Eğer işin yürütülmesi ortaklardan birisinin sorumluluğuna verilir o ortağa da kârdan belli oranda fazla miktar belirlenirse caizdir. Kâr aralarında belirlenen şartlara göre paylaşılır. Emek katkısında bu­lunan ortak hem sermayesinin hem de emeğinin karşılığında kâr alır”[309]. İbn Kudâme ye göre ise, “1000 ve 2000 dirhemi oian iki ki­şi toplam 3000 dirhemle ortaklık kursalar ve bu ortaklık 1000 dirhe­me sahip olan tarafın işi yürütmesi ve kârın eşit taksim edilmesi şartı üzerine kurulsa caizdir. Kâr altı hisse kabul edilip iki hisse sermayesi­nin bir hisse de çalışmasının karşılığı olarak üç hisse, işi bilfiil yürüte­ne verilir[310]. Zarar İse tarafların sermayesi oranında paylaştırılır. Sermaye eşitse zarar da eşit, 1/3 ise zarar da 1/3 şeklinde taksim edilir[311].

Mâlikî[312] ve Şa/nlere[313] göre ise, ortaklar arasında kâr veya za­rarda farklılık caiz değildir; tarafların sermayeleri oranında paylaşıl­malıdır. Bu durumu ibn Rüşd şöyle izah eder: “Mâliki ve Şâfiîler kâ­rı zarara benzetmekteler; zararda farklılığı kabul etmedikleri gibi, kâr­da da farklılığı kabul etmezler. Hanefî ve Hanbelî alimleri ise, müşâ-rekeyi mudârabeye benzetirler. Mudârabede, mudâribin hiç sermaye katkısında bulunmaksızın yalnızca emeği karşılığında farklı oranlarda kâr alması caiz olduğuna göre, böyle bir durum müşârekeye daha uy­gundur. Zira ortak hem sermaye hem de emek katkısında bulunmak­tadır. Sermayesi karşılığında aldığı kâra ek olarak emeği karşılığında da kâr alması caizdir[314].

c. Sermayenin Mülkiyetin Devriyle Sona Eren Ortaklık Yöntemiyle İşletilmesi

Mülkiyetin devriyle sona eren ortaklık, fıkıh kitaplarında yer alma­yan ve daha önce de ifade edidiği üzere ilk kez XX. y. yılda Mısır’da uygulanan yeni bir ortaklık yöntemidir[315]. Konunun fıkhı yönünü tah­lile geçmeden önce, faizsiz bankacılıktaki uygulamasına tekrar değin­mekte yarar görüyoruz. Bankacılıkta uygulanan bu ortaklık şeklini iki­ye ayırmak mümkündür: Birincisi, taşınmaz mallar üzerindeki or­taklık; ikincisi, taşınır mallar üzerindeki ortaklık. Taşınmaz mallar üzerindeki ortaklık daha çok bina yapımı ve değerlendirilmesi üzerin­de gerçekleştirilir. Banka, sermaye yoksunluğundan dolayı İnşaata uy­gun arsasını değerlendiremeyen kişilerle ortaklığa gider. Projenin fi­nansmanını banka sağlar, inşası tamamlanan binalar satış veya kirala­ma yöntemiyle değerlendirilir. Sözleşme gereği belli bir süre sonra banka, hisselerini diğer ortağa devreder ve ortalıktan çekilir. Taşınır mallar üzerindeki ortaklık ise araba, makine veya hastane ve atölye gi­bi iş yerleri için gerekli araç, gereç ve ekipmanın tedâriki amacıyla ku­rulur. Dolayısıyla her iki uygulamanın fıkhî durumu değişiklik arz eder. Taşınmaz mallardaki ortaklığı banka açısından, mülkiyetin devrini, diğer ortak açısından mülkiyetin üzerine alınması va’dini içeren ser­maye ortaklığı {şirketü’l-inan) şeklinde değerlendirmek mümkündür. Zira daha önce de geçtiği üzere, ticaret yapmak ve oluşacak kân pay­laşmak üzere belli bir mal üzerinde kurulan ortaklığa sermaye ortak­lığı denilmektedir. Bu ortaklıkta da ellerindeki sermayeleri İle ticaret yapıp kâr etmek isteyen iki taraf vardır. Bankanın sermayesi, projeye yatırmayı va’dettiği para, diğer ortağın sermayesi ise taşınmaz malı­dır. Proje her iki ortağın veya ortaklardan yalnız birinin katılımı ile ha­yata geçirilmektedir ki inan ortaklığında her iki ortağın işin idaresine etkin olarak katılımı şart değildir[316]. Oluşacak kâr sözleşme esnasın­da anlaşılan oranlarda paylaşılmaktadır. Bu ortaklığı fıkıh kitaplarında ittifakla meşru kabul edilen inan ortaklığından ayıran tek unsur, taraf­lardan birinin sermayesinin nakit para olmaması ve hisselerin devrine ilişkin va’di içermesidir. Hanefî, Şafiî ve Zahirî fukahası ile Ahmed b. Hanbei’den nakledilen bir rivayete göre, inan ortaklığında tarafla­rın sermayelerinin nakit para oiması şarttır[317]. Mâliki fukahası ise na­kit para dışındaki malların da sermaye olabileceği kanaatindedir[318]. Para dışındaki malların akit esnasında para cinsinden kıymeti belirlen­diği taktirde sermaye olabileceği görüşünde olanlar da vardır[319]. Bize göre bu görüş günümüz şartlarına daha uygundur. Sözleşmedeki mül­kiyetin devriyle ilgiü va’de gelince, öncelikle taraflar arasında helâli haram, haramı hela! kılmayan şartların koşulması caizdir[320]. Burada da böyle bir şart söz konusudur. Her ne kadar fakihierin çoğunluğuna göre va’d uhrevî bakımdan bağlayıcı kazaen bağlayıcı değil İse de,[321] taraflar kendi özgür iradeleriyle böyle bir va’di içeren sözleşme yap­maktadırlar. Banka veya diğer taraf bu va’de güvenerek bir takım so­rumlulukların altına girmektedir. Verilen va’de güvenilerek bir sorum­luluğun altına girilmiş ise, bir kısım fukahaya göre bu va’d bağlayıcı hale gelir[322]. Dolayısıyla mülkiyetin devri va’dini içeren şirket sözleş­mesinin caiz olduğu görüşünden hareketle, günümüz faizsiz bankala­rının uyguladığı mülkiyetin devriyle sona eren ortaklık uygulamasının da bu çerçevede değerlendirilebileceği sonucuna ulaşabiliriz.

Taşınır mallardaki ortaklığa gelince, burada iki işlem dikkati çek­mektedir: Birincisi banka, bir malı satın alıp müstakbel ortağın kulla­nımına sunmakta ikincisi, sözleşmede, müşterinin ödediği her taksit sonrasında -taksit oranında- malın mülkiyetine ortak olacağı, son tak-sidin ödenmesiyle de tüm mülkiyetin müşteriye geçeceği şartı yer al­maktadır. Bu akdin yeni ve caiz bir akit olduğu konusunda ittifak eden çağdaş fakihler, isimlendirme hususunda değişik görüşler ileri sürmüş­lerdir. Sâmî Hamûd[323] ve e/-Heytî[324] ile Yahya İsmai/’e[325] göre, -ser­mayenin tümü bankaya ait olması şartıyla-bu bir mudârabedir. Mu-hammed Sâuî’ye göre, musâkât ve muzâraa’ benzeri bir akit olup onlara kıyasla caizdir[326], VâiVe göre ise mudârabe İle başlayıp mülki­yetin devriyle sona eren mülk ortaklığıdır[327]. Bizce de mülkiyetin dev­riyle sona eren ortaklık, başlangıçta mudârabe, sonuçta mülkiyetin devri şartını içeren mülk ortaklığından ibarettir. Çünkü, akdin başlan­gıcında müşterinin malın sermayesine ortaklığı söz konusu değildir. Malın bankaya maliyeti ve kendisine teslimi sürecinde her hangi bir sermaye katkısı yoktur. Bu aşamada mala gelecek her türlü zarar ve ziyan bankaya aittir. Banka, malı çalıştırmak ve geliri anlaşılan oran­larda paylaşmak şartıyla müşteriye teslim etmektedir. Kıymeti para cinsinden belirlenen malın ortaklıkta sermaye olabileceği görüşünden hareketle, bu mal mudârabe sermayesi kabul edilebilir. Maldan gelir elde edinceye kadar malın tüm hak ve sorumlulukları bankaya aittir. Müş­teri mudârib sıfatıyla malı çalıştırır. Mal gelir getirmeye başlayınca ge­lirin bir kısmım müşteri, emeğinin karşılığı olarak kendisine ayırır, di­ğer kısmını ise bankaya taksit olarak öder. Sözleşmede, ödenecek her taksit tutarında malın mülkiyetine ortak olunacağı kaydı bulunduğun­dan, müşteri Ödediği her taksit sonrası, Ödediği taksit tutarınca mala ortak olur. Böylece ortaklık mudârabeden mülk ortaklığına dönüşür. Çünkü mala gelebilecek her türlü zarar ile malın menfaatleri üzerinde iki taraf paylan oranında ortak hale gelmişlerdir. Son taksitin öden­mesiyle malın tüm mülkiyeti müşteriye geçer ve böylece ortaklık sona erer. Ortaklıktaki sermayenin yapısı ve mevcut şartlara gelince, taşın­mazlar bölümünde varılan fıkhî sonucun burada da aynen geçerli olacağı kanaatindeyiz. Çünkü bu akitte de hile aldatma vb. akde zarar ve-ren unsurlar olmadığı gibi tarafları anlaşmazlığa düşürecek unsurları da içermemektedir.

Murabahaya yönelik eleştirilerin giderilmesi ve faizsiz bankacılık sisteminde herkesi tatmin edici bir murabaha yönteminin yerleşmesi için ya daha önce murabaha bölümünde ele aldığımız ve meşruiyeti hususunda çekincelerimizi belirttiğimiz şartlardan vazgeçilmeli ya da murabaha, mülkiyetin devriyle sona eren ortaklık yöntemi çerçevesin­de uygulanmalıdır.[328]

3. Emek-Sermaye Ortaklığının (Mudârabe) Fıkıhtaki Yeri

İslâm hukukunun bütün klasik kaynaklarında yer alan mudârabe, fakihlerin üzerinde ittifak ettiği ortaklık çeşitlerindendir. Ondokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren İslâm ülkelerinde başlatılan hukuktaki batılılaşma hareketleri sonucunda, klasik kaynaklardaki bir çok huku­kî düzenleme terk edilmiş olmasına rağmen -Türk Borçlar Hukuku da­hil[329] bir çok ülkenin yeni hukuk sisteminde mudârabe yerini koru­muştur[330]. Mudârabenin yalnızca İslâm dünyasındaki hukuk sistemle­rini değil Ortaçağ’da Batı hukukunu da önemli ölçüde etkilediğine iliş­kin görüşler Batılı hukukçular tarafından dile getirilmektedir. İngiliz hukuku tarihçisi Holdsworth’a göre, “Mudârabe 1391 yılında İslâm hukukundan etkilenilerek İngiliz hukukuna Commenda adıyla girmiş­tir. Dönemin İngiliz yönetimi, Kilisenin de desteği ile faizciliğin yasak­lanması konusunda çok sert önlemler almış bunun üzerine bir kısım hukuk ve din adamı faize çıkış yolu bulabilmek için çeşitli hukukî hile­ler üretmişlerdir. Vaktinde ödenmeyen borçlar için gecikme cezası alınması, fıkha Semerkand’lı hukukçuların soktuğu ileri sürülen Bey”; bi’l-uefâ ve Bey’ bi’Hstiğlâl bu hilelerden bir kaçıdır”[331]. Ahmed Si-râc a göre, vaktinde ödenmeyen borçlar için gecikme cezası alınması şeklindeki cezai şart uygulaması batı hukukuna, fıkıh kaidesi olduğu ileri sürülen ve Suyûtî’nin (ö. 911/1505) el-Eşbâh ve’n-nezâir adlı eserindeki faiz cezalarda değil akitlerde cereyan eder[332] ifadesin­den geçmiştir.[333] Hîieli çözüm yöntemlerinin Kilise tarafından kabul görmemesi üzerine, sermayesini faizsiz yöntemle değerlendirmek is­teyenlere bir çıkış yolu olarak 1391 yılında sermayedarın da riske (el-muhâtara) ortak olduğu emek-sermaye ortaklığı kanunu çıkarılmıştır. Böyle bir uygulamanın meşru görülmesinin temelinde ise risk ortaklığı yatmaktadır. Schacht’a göre, bu kanun sebebiyle “mohatra” kelimesi Arapça “el-muhâtara” dan Latince’ye geçmiştir[334]. Holdsworth’a göre, Ortaçağlarda başta İngiltere ve İtalya olmak üzere bütün Avru­pa ülkelerinde mudârabe anlayışına dayalı çeşitli ortaklık yöntemleri yaygın olarak uygulanmıştır. Udovitch’e göre ise, İslâm hukukundan geçme ihtimali daha yüksek olsa da Commenda’nm Ortaçağ’da Ön­celikle İtalya’da ortaya çıkıp daha sonra bütün Avrupa’ya yayılması konusunda Roma hukukunun etkisi göz ardı edilemez[335]. Günümüz­de mudârabe, faizsiz bankacılık sistemi sayesinde başta İslâm ülkeleri olmak üzere bir çok ülkenin hukuk sistemine dahil olmuş ve günlük ti­cari hayatta uygulanır hale gelmiştir.[336]

a. Mudârabenİn Tanımı Dayanağı ve Şartları

Mudârabe; “d-r-b” kökünden gelir. Darabe, sözlükte; “vurmak, çarpmak, karıştırmak, hareket etmek, gitmek, yola çıkmak, ticaret ve­ya savaş için yurttan ayrılmak” anlamlarına gelir[337]. Bu kelime Kur’an’da “fî” harf-i cer’i ile “yola koyulmak, sefere çıkmak” anlamın­da kullanılmıştır[338]. Emek sermaye ortaklığını Irak hukukçuları mu­dârabe, Hicaz hukukçuları ise “mukârada” olarak isimlendirmişlerdir. Bu isimlendirmede “hareket etmek, gitmek, yola çıkmak” anlammdaki “d-r-b” ile “bir parçayı kesip bütünden ayırma, ödünç verme, kre­di verme” anlamındaki “k-r-d” fiilleri etkili olmuştur. İşletmeci ticaret amacıyla yer yüzünde sefere çıktığı için mudârabe, sermaye sahibi sermayesinden bir bölümü ayırdığı ve işletmecinin kazancından bir parçasını aldığı için de mukârada denmiştir[339].

Mudârabe için fıkıhta çeşitli tanımlar yapılmıştır[340]. Tariflerde kü­çük ayrıntılar dışında önemli fark yoktur. Dolayısıyla mudârabeyi; “ti­caret yapmak ve oluşacak kârı anlaşılan oranda paylaşmak üzere iki taraf arasında kurulan emek-sermaye ortaklığı” şeklinde tanımlayabi­liriz.

Mudârabe “d-r-b” kökünden türediği için Kur’an’da ticaret veya başka maksatla gezip dolaşmaktan söz eden ve içinde “d-r-b” kökün­den kelimelerin geçtiği ayetler mudârabeye deiil olarak ileri sürülmüş­tür[341]. Söz konusu ayetlerin mealleri şöyledir: Ey İman edenler! Siz­ler İnkâr eden ve yer yüzünde sefere çıkan…gibi olmayın[342]. Ey mü’minler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp din-/eyın…[343]. “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kö­tülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda bir sa­kınca yoktur.[344] Seferde iken başınıza ölüm musibeti gelmiş ise sizden olmayan başka iki kişi (şahit olsun)[345]. Yukarıda meali veri­len ayetlerle irtibatlandırıhp mudârabeye deliİ gösterilen diğer bir ayet ise şudur: Rabbinizin lütuf ve keremini aramanızda sizin için bir günah yoktur[346], Mudârabenİn meşruiyetini yukarıdaki ayetlere da­yandıranların görüşlerinde biraz zorlama olduğu anlaşılmaktadır. Oysa fıkıhta akit serbestliği vardır; belli İlkelere uymak, temel yasaklan İhlal etmemek kaydıyla insanların her türlü ticarî faaliyete girişmesi, farklı yapı ve işleve sahip ortaklıklar kurması tabiî karşılanmış hatta teşvik edilmiştir. Mudârabenin meşru görülmesinin temelinde, İslâm hukukunun akitlerle ilgili yasaklarını ihlâl edici bir unsuru İçermemesi ve insanların ona öteden beri duydukları ihtiyacın yattığı bir gerçektir. Bu ihtiyaçtan dolayı mudârabe, hem Hz. Peygamberden önce[347], hem Hz. Peygamber döneminde hem de Hz. Peygamber’den sonra tarihin hemen her döneminde kendisine baş vurulmuş bir ortaklık tü­rüdür[348]. Meşruiyeti konusunda da ittifak edilmiştir[349].

Müşârekede de aranan şartların tümü mudârabede da aranır. Mu-dârabede esas olan işletmecinin sermayeyi dilediği zaman kullanabil­mesi olduğundan, işletmecinin rahat hareket edebilmesi için sermaye­nin kendisine teslim edilmiş olması da şart kılınmıştır. Sermaye sahibi sermayenin kendi kontrolünde bulunmasını şart koşarsa böyle bir şart sahih olmaz, aksi durumda mudârabe fasit olur[350].

Çağdaş faizsiz bankaların uyguladığı emek-sermaye ortaklığını iki açıdan ele almak mümkündür. Birincisi, bankanın mudârabe serma­yesini doğrudan kendisinin işletmesi, ikincisi bankanın mâli aracılık rolüyle mudârabe sermayesini girişimcilerle ortaklıklar kurarak işlet­mesi. Daha Önce de temas edildiği üzere, birinci tür uygulama çağdaş müellifler tarafından ikili mudârabe ikinci tür uygulama ise, çok or­taklı mudârabe olarak isimiendirilmektedir. Biz de konunun fıkhî yönünü incelerken bu ayırım ve isimlendirmeyi dikkate alacağız.[351]

b. İkili Mudârabenin Fıkıhtaki Yeri

İkili mudârabede ortaklık rabbu’1-mal ile mudâribin oluşturduğu iki taraf arasında gerçekleşir. Genelde tarafları tek kişiden oluşsa da, bazen mudârib bazen rabbu’!-mal bazen de her iki taraf fazla kişiden oluşabil m ektedir. Dolayısıyla bir kişiden oluşan mudâribin birden faz­la kişinin sermayesini bir araya getirerek yatırıma dönüştürmesi ikili mudârabe kabul edilebileceği gibi, bir sermayedarın birden fazla mu-dâribie ortaklık kurması da ikili mudârabe kabul edilir. Bankanın bir­den fazla hesap sahibinin sermayesini mudârib sıfatıyla bizzat kendi­sinin çalıştırması ikili mudârabe olduğu gibi, sermayedar sıfatıyla bir­den fazla girişimci ile mudârabe ortaklığına gitmesi de ikili mudârabe kapsamında ele alınır[352]. Normal mudârabe akdinde bulunması gere­ken şartlan taşıması kaydıyla, iki kişi arasında kurulacak mudârabenin cevazı konusunda fakihler arasında her hangi bir ihtilaf yoktur. Taraf­ların birden fazla kişiden oluşması, farklı kişilerin sermayelerinin ka­rıştırılması hususunun fıkıhtaki yeri ise klasik kaynaklarımızda tartışı­lan konulardandır. Ancak bu hususların bir kısmı sermaye ortaklığının fıkıhtaki yeri bölümünde ele alındığı bir kısmı da bir sonraki bölüm olan çok ortaklı mudârabenin fıkıhtaki yeri bahsinde ele alınacağından -tekrardan kaçınmak için- yukarıda anlatılan şekilde gerçekleştirilecek ikili mudârabenin caiz görüldüğünü belirtmekle yetiniyoruz.[353]

c. Çok Ortaklı Mudârabenin Fıkıhtaki Yeri

Tarafları sermaye sahipleri, banka ve girişimcilerden oluşan ortak­lığa çok ortaklı mudârabe adı verilir. Mudârabenin bu türünde gerek sermaye sahipleri gerekse girişimciler birden fazla kişiden oluşmakta­dır. İkili mudârabede tarafların sayısı birden fazla olsa da aralarındaki hukuki ilişki sermayedar – mudârib ilişkisinden ibarettir. Çok ortaklı mudârabe İse, üç tarafın oluşturduğu ortaklıktır. Ortaklığın bir tarafını hesap sahipleri açısından mudârib, müteşebbisler açısından sermayedar konumundaki banka, diğer tarafını ise, sermaye sahipleri ile girişimciler oluşturmaktadır. Dolayısıyla çok ortaklı mudârabede ikili mudârabeden farklı olarak, mâli aracılık yapan organizatör banka yer almaktadır. Bu da göstermektedir ki, çok ortaklı mudârabe bir kısım yönleriyle fıkıh ki­taplarında anlatılan ikili mudârabeden farklıdır[354]. Çok ortaklı mudârabeyi ikili mudârabeden ayıran en Önemli hususlar; havuz sistemi, ortak­lığın sürekliliği ve bankanın organizatör konumudur.[355]

c1. Havuz Uygulaması ve Fıkıhtaki Yeri

Havuz uygulamasından kasıt, faizsiz bankanın hesap sahiplerinin sermayelerini ortak bir havuzda toplamasıdır. Havuz sistemi, çok or­taklı mudârabenin en önemli özelliklerinden birini oluşturur. İkili mu-dârabede sermayenin karıştırılması sorunuyla pek karşılaşılmaz. Çünkü bir taraf sermayesini diğer taraf da bilgi, deneğim, ve emeğini koya­rak ortaklığa giderler. Çok ortaklı mudârabede banka sınırsız sayıda sermaye sahibi ile muhatap olmaktadır. Fukaha ikili mudârabeden bahsederken sermayenin karıştırılması konusuna da deyinmiştir. Fu-kahanın bu konudaki görüşü çağdaş faizsiz bankalardaki ortak havuz sistemi konusuna ışık tutucu mahiyettedir. Sermayenin karıştırılması­nın hukukî durumu konusunda ileri sürülen görüşleri iki başlık altında ele almak mümkündür.

Birinci görüş: Fakihlerin ortaklıklara ilişkin görüşlerini günümüze aktaracak olursak, sermayenin ortak havuzda toplanması caiz değil­dir. Ancak hesap sahiplerinin, bu konuda açık veya kapalı izinleri bu­lunursa o zaman caiz olur. Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezhebi fakih-lerinîn görüşleri genelde bu doğrultudadır[356].

İkinci görüş-. Mutlak akit gereği sermayenin ortak havuzda top­lanması caizdir, ayrıca bir izne gerek yoktur. Bu görüş Maükîlere ait­tir. Müdeuuenede “elinde mudârabe sermayesi ile öz sermaye bulu­nan ancak değerlendirme sırasında hangisine öncelik vereceği konu­sunda tereddüd eden kişinin, hangi yöntemi takip etmesi gerektiği” seklindeki soruya verilen cevap şöyledir-. Doğru olan, her iki serma­yeyi karıştırıp ticarette değerlendirmesidir[357].

Görüldüğü üzere, fukaha ikili mudârabede bile sermayenin karış­tırılması konusunu tartışmış bazı çekincelerle de olsa bir takım şartlarla cevazı noktasında görüş bildirmişlerdir. Oysa çok ortaklı mudârabenin en bariz özeüiği havuz sistemidir. Çünkü çok ortaklı mudârabe çok sa­yıdaki birikimcinin tasarruflarını bir araya getirerek tek bir sermaye oluşturmak ve bu sermayeyi planlı bir şekilde “yatırıma dönüşmek üze­re kurulmaktadır. Yüksek meblağlarda sermaye gerektiren projelerin gerçekleştirilmesi ve toplanan sermayenin iktisadî hayatın gerekleri doğrultusunda işletilmesi için ortak havuz sistemi olmazsa olmaz şartlardandır. Sermaye sahipleri bankada katılma hesabı açtıklarında birbirlerinin ortağı haline gelirler. Bu ortaklık birbirlerinin doğrudan karşılıklı mukaveleleri sonucu değil, bilgi ve onayları doğrultusunda bankanın sermayelerini ortak havuzda toplaması sonucu oluşur. Ha­vuzdaki her bir hesap sahibine ait para, bizzat yatırımda kullanılsın kullanılmasın, havuzun desteklediği projelerin kâr veya zararından pa­yı oranında etkilenir[358].

c2. Çok Ortaklı Mudârabenin Süreklilik Özelliği ve Fıkıh­taki Yeri

Çok ortaklı mudârabenin bir diğer özelliği de süreklilik arz etme­sidir. Banka mâli aracı sıfatıyla faaliyetine devam ederken, girişimci ve hesap sahiplerinden oluşan ortaklar sürekli değişmektedir. Çünkü ka­tılma hesapları giriş çıkışlara daima açıktır. Bir kısım hesap sahibi ban­kadaki hesabının tümünü çekerek ortaklıktan ayrılırken diğer bir kıs­mı, ya hesabındaki paranın bir kısmını ya da payına düşen kârı çeke­rek ortaklıktaki payı üzerinde değişiklik yapar. Ortaklığın bir tarafını oluşturan banka ise, hesap sahiplerine ana sermayelerinin bazen tü­münü, bazen bir kısmını bazen de yalnızca payına düşen kârı ödeye­rek faaliyetine devam eder. Konunun bu yönü de İslâm hukukçuları ta­rafından tartışılmıştır. Varılan sonuçları şöyle özetlemek mümkündür:

Birinci görüş: Hanefîiere göre kâr ana sermayenin güvencesidir. Mudârabe sona ermeden kârdan bir miktar tahsil edilmiş, daha sonra da zararın varlığı anlaşılmış ise, tahsil edilen kâr geri istenir. Ortaklık sona erince önce ana sermaye hesaplanır -şayet varsa- açık, kapatıl­man sonra arta kalan miktar ortaklara kâr olarak dağıtılır[359]. Hane-

nıere ait bu görüşten hareketle faizsiz bankacılıkta ortaklık sona ermedikçe kârın çekilemiyeceği görüşü ileri sürülmüştür. Çünkü banka­cılıkta çekilen kârın geri alınması çok zordur[360].

ikinci görüş: Kâr dağıtımı yapıldığı taktirde ortaklar dilerse baş­langıçta belirlenen kurallar çerçevesinde ortaklığı devam ettirir dilerse sona erdirirler. Ortaklık devam etmek kaydıyla kâr dağıtımı yapılabile­ceğinden hesap sahiplerinden dileyenin, kâr payını almasında bir sa­kınca yoktur. Bu düşüncede olanlara göre, kâr ortakların hakkı oldu­ğundan hesaplarına tahakkuk eden kân diledikleri an çekme veya or­talıkta bırakma hakkına sahiptirler. Ortaklar paylarına düşen kârı çek­tikten sonra ortaklıkta bir zarar söz konusu olursa, daha önce çekilen kâr payı geri talep edilemez. Çünkü bir önceki döneme ait olarak ta­hakkuk eden kâr tarafların ittifakıyla dağıtılmış, sahiplerinin mülkiye­tine geçmiştir. Kârın hesaplanıp dağıtılması bir Önceki akdin sona erip yeni bir akdin başladığı anlamına gelir. Her akit başlı başına bir hüküm ifade edeceğinden, bir sonraki akitten doğan zarar bir Önceki akde hamledilemez. Hanbelî,[361] Zahirî[362] ve Zeydiyye[363] mezhebi fakih-leri bu görüştedir.

Ortakların hesaplarındaki paranın tümünü veya bir kısmını çek­mesi halinde meydana gelecek durumun fıkhı hükmüne gelince, daha Önce de geçtiği üzere bankaların, mudilerden gelen paralan topladık­ları ortak havuzlar 30, 90, 180, 360 gün ve daha uzun vadeli olmak üzere gruplardan oluşmaktadır. Hesap açmak isteyen kişi, sermayesi­ni bir yıllık havuza yatırmışsa bu havuzdaki toplam paranın bir yıl içe­risindeki kâr ve zararına ortak kabul edilir. Dolayısıyla şayet hesabına tahakkuk edecek kârdan yararlanmak istiyorsa, yatırdığı havuzun sü­resinin bitimini beklemek durumundadır ki bu durum hesap cüzdanın­da belirtilir. Cüzdanındaki hesabın işleyişi ile ilgili kurallar, bankanın sermaye sahibine koştuğu şartlar olarak kabul edilir. Eğer hesap sahi­bi bu şartlan kabul ediyorsa -ki parasını yatırıp sözleşmeyi imzalamak­la bunu kabul etmiş sayılır- bu bir süreli ve bağlayıcı mudârabe olmuş olur. Kâr ve zararın belirlenebilmesi açısından paranın yatırıldığı sürenin banka tarafından bilinmesi gerekir. Çünkü banka havuzdaki para­nın kâr veya zararını hesaplarken paranın miktarı ile havuzda kaldığı süreyi dikkate alır[364].

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Bir kişinin sermayesi karşılı­ğında gelir elde edebilmesi için ortaklığa yatırdığı paranın bizzat çalış­tırılması mı yoksa işletmeci konumundaki ortağın tasarrufu altında bu­lunması mı önemlidir? Kâsânî, iş ortaklığında tarafların kârdan pay almaları ile ilgili olarak “iş ortaklığında kârı hak etmek bizzat emeğin varlığına değil emeğin sözleşmede şart koşulmuş olmasına bağlıdır” der[365]. Remlî’nin eserinde ise; eğer sermayedar sermayesinin bir bölümünü kâr veya zarar belli olmadan çekerse ortaklıktaki ser­mayesi kalan miktarla sınırlı hale gelir. Çünkü sermayedar çekti­ği kısmı mudâribin elinde bırakmamıştır. Bu sebepten dolayı baş­langıçta sermayeden kısmış gibi kabul edilir ifadesi yer alır[366]. Kâ­sânî’nin iş ortaklığında kârın hak ediliş kuralı ile ilgili görüşünü serma­ye ortaklığına uyarlayan çağdaş fakihler sermayenin kârı hak edebil­mesi için mudâribin tasarrufu altında olması gerektiği sonucuna var­mışlardır. Bu konuda el-Heytî ve Muhammed es-Savvâ’nm görüşleri şöyledir: ”Sermaye ortaklığında kârı hak etmenin şartı bizzat serma­yenin kendisinin geiir getirmesi değil, mudârib ister çalıştırsın ister ça­lıştırmasın akit gereği sermayenin mudâribin tasarrufunda bulunması­dır. İş ortaklığında ortaklardan biri bilfiil çalışmadığı halde kârı hak edi­yorsa, mudârabe ortaklığında da kâr bizzat kendisinden hâsıl olmasa da mudâribin tasarrufunda yatırıma hazır halde bırakılan mal, kârı hak eder”[367]. Havuzun süresi dolmadan parasını çeken hesap sahibi ise, vade sonunda havuzdaki sermayeye tahakkuk edecek kârdan mah­rum kalır. Çünkü sermaye belirlenen süre sonuna kadar mudâribin ta­sarrufunda bırakılmamıştır.[368]

c3. Aracı Konumdaki Bankanın Fıkhı Durumu

Çok ortaklı mudârabenin en önemli özelliklerinden birisi de, or­taklardan biri durumundaki bankanın hem sermayenin toplanması hem de işletilmesinde tek yetkili sıfatıyla aracı konumda olmasıdır. Bu ortaklık türünde, müteşebbislerle sermaye sahipleri birbirleriyle doğ­rudan muhatap olmamakta bu İşlevi banka yerine getirmektedir. Ban­kanın, aracılık görevini yaparken, hesap sahiplerinden mudârib sıfa­tıyla topladığı sermayeyi kendisi yatırıma dönüştürmeyip mudârabe sermayesi olarak, sermayedar sıfatıyla müteşebbislere aktarmasının fıkhî durumu ile bankanın alacağı sıfat fıkıh açısından önem arz eder.

Mudâribin yalnızca akdin verdiği yetkiye dayanarak sermayeyi müteşebbisler aracılığıyla değerlendirmesinin caiz olmaması gerektiği görüşü İleri sürülmüştür. Çünkü sermayedar mudâribe güvenerek pa­rasını yatırmıştır. Başkasıyla yapılacak ikinci bir mudârabe otaklığı. sermayenin gelirine mudârib dışında başkasının da ortak olması sonu­cunu doğurur ki bu ancak sermayedarın iznine bağlıdır[369]. Sermaye­darın, dilediği gibi sermayeyi çalıştırma veya başkalarıyla ortaklık kur­ma konusunda mudâribi serbest bırakması halinde mudâribin ikinci bir kişiyle mudârabe ortaklığına gitmesinin cevaz) konusunda ittifak vardır. Bu konuda Hane/î/erle bir rivayete göre Ahmed b. Hanbel genel izni yeterli görürken[370] Şafiî, Mâliki fakihleri ile başka bir riva­yete göre Ahmed b. Hanbel, açık iznin gerekli olduğunu ileri sürmüş­lerdir[371].

Bankanın fıkhî durumuna gelince, fıkıh kitaplarında anlatılan mu-dârabenin çağdaş faizsiz bankacılığa emek-sermaye ortaklığı şeklinde uyarlanması teklifini ilk gündeme getiren Abdullah el-Arabî’ye[372] göre, hesap sahipleri rabbul-mal, müteşebbisler mudârib, banka ise hesap sahipleri açısından sermayeyi başkası aracılığıyla çalıştırma yet­kisine sahip mutlak mudârib, müteşebbisler açısından sermayedar­dır[373]. Ancak Hamûd, bir tarafını hesap sahipleri bir tarafını müte­şebbisler bir tarafını da bankanın oluşturduğu çok ortaklı mudârabe-nin fıkıh kitaplarında anlatılan ikili mudârabe ile uygunluk taşımadığı kanaatindedir. Ona göre, hesap sahipleri sermayedar, müteşebbisler mudârib. banka ise, sermayesini değerlendirmek isteyenlere hizmet sunan ecir-i müşterek konumundadır[374]. Şargâuî ise, Hamûd’un gö­rüşüne benzer bir şekilde şöyle demektedir: “Banka tasarruf sahiple­rinden sermayeyi emanetçi sıfatıyla toplar; kendisi bizzat yatırıma dö­nüştürmesi durumunda mudârib sıfatını alır. Müteşebbislere sermaye desteği sağladığı durumda ise ücretli vekü olur”[375]. Hamûd ve Şargâ­uî bankayı ücretli vekil konumunda kabul ederken mudârabe serma­yesinin bankanın tazmin sorumluluğunda olduğu görüşünden hareket ederler[376] ki Muhammed Bakır es-Sadr da, kendi isteği ile kabul edip, sözleşmeye eklediği taktirde bankayı mudârabe sermayesinin tazmininden sorumlu tutar; hatta faizsiz bankacılığın geleceği için bu­nu gerekli görür[377]. Diğer hemen tüm çağdaş fakihler el-Arabî’nin gö­rüşünden hareketle bankanın, sermayeyi bizzat kendisinin yatırıma dönüştürmesi durumunda mudârib; müteşebbislerle hesap sahipleri arasındaki organizatörlük yapması durumunda ise, hesap sahipleri açısından mudârib, müteşebbisler açısından sermayedar konumunda olduğu görüşünde birleşmektedirler[378].

C. Ortaklık Yönteminin Fıkıhtaki Yeri Hakkın­da Genel Değerlendirme

Fıkıh kitaplarında her ne kadar ikili ortaklıklar üzerinde durulmuş ise de, günümüzde uygulanan çoklu ortaklık uygulamalarına ışık tutacak konuların da tartışıldığı görülmektedir. Tarafların sayısına bakılmaksı­zın, ilke olarak nimet ve külfet paylaşımı üzerine kurulan ortaklıklar -konusu meşru olmak şartıyla- fıkıhta caiz görülmüştür. Sermayenin nakit para veya mal olması, tarafların hak, yetki ve sorumluluklarının sınırı, ortaklığın kapsamı, süresi, vb. konularda ise değişik görüşler vardır. Ancak bütün tartışmaların esası, yönetici ortak ve sermaye sa­hiplerinin haklarının korunması ve anlaşmazlığa yol açacak kapalı noktaların bırakılmaması üzerinde cereyan etmektedir. Günümüzde sermaye sahipleri, banka ve İşletmecilerin hak, yetki ve sorumlulukla­rını ilgili ülkelerin kanun ve yönetmelikleri belirlemektedir. Zira bir çok alanda olduğu gibi ortaklıklarda da kurumlaşmaya gidilmiş ve fıkıhta­ki ortaklıkların bir çoğu günümüz ülkelerinin ticaret hukukunda yer al­mıştır. Bankalar da birer ticarî şirket olup bu kanunlar çerçevesinde kurulmaktadır. Dolayısıyla tarafların hareket alanları sınırlıdır. Meselâ, fıkıhtaki ortaklık sermayesinin para veya aynî mal olması tartışması artık sona ermiş, kanunlar nakit sermaye ile birlikte aynî malların da sermaye olabileceği kuralını getirmiştir. Ortaklık sermayesinin Öz ser­maye ile karıştırılıp karıştırılamayacağı konusu, öz sermayenin ortak­lık sermayesine karıştırabileceği hükmü ile tartışma dışı kalmıştır. Taraf­ların kâr ve zarardan paylarına düşen oranlar ise ilgili yönetmeliklerce belirlenmektedir. Bankalar bu kanun ve yönetmelikleri bilerek faaliyete başladıkları gibi, hesap sahipleri de bankaya parasını yatırırken bunlar­dan haberdar oldukları varsayılmaktadır. Çünkü mûdiye hesabın açılışı esnasında, yatırdığı paranın hangi şartlarda değerlendirileceğini açıkla­yan hesap cüzdanı verilir. Dolayısıyla tasarruf sahibinin katılma hesapla­rına para yatırması, yatırılan paranın, kanun ve yönetmelikler çerçeve­sinde banka tarafından istenildiği şekilde değerlendirilebileceğini kabul ettiği anlamına gelir. Önemli olan bu kanun ve yönetmeliklerin haksızlık ve anlaşmazlıklara yol açacak hükümler içermemesidir. Fıkıh kitapların­daki ortaklıklarla ilgili kurallarla, günümüz faizsiz bankalarının uymakla yükümlü kılındığı kuralları mukayese ettiğimizde, faizsiz bankacılıkta be­lirlenen kurallar çerçevesinde uygulanacak ortaklık işlemlerinin fıkıh açı­sından bir sakınca doğurmayacağı sonucuna varabiliriz.[379]

III. KİRALAMA (İCÂRE)

Belirli bir menfaatin belirli bir bedel karşılığında satılmasına kira­lama denir[380]. Menfaatin kaynağı insan olabileceği gibi taşınır veya taşınmaz mal da olabilir. Bankacılıkta başlıca iki tür kiralama yöntemi öne çıkar: Birincisi kasa kiralama, ikincisi finansal kiralama (FK)-Bu bölümde kasa kiralama ve FK, uygulama biçimi ve fıkıhtaki yerle­ri bakımından ele alınacaktır.[381]

A. Kasa Kiralama (Emanet Kabulü)

1. Kasa Kiralamanın Tanımı ve Bankacılıktaki Uygula­ması

Kasa kiralamanın tanımı: Bankanın belirli bir ücret karşılığın­da kasa dairesindeki kiralık kasalardan birinin kullanım hakkını başka­sına devretmesine kasa kiralama adı verilir[382].

Kasa kiralamanın bankacıktaki uygulaması: Kasa kirala­manın ilk örnekleri orta çağdaki sarraflara kadar uzanır. Para veya başka kıymetli mallan bulunup da çalınma veya kaybolmasından kor­kanlar, bu mallan korumak ve geri vermek üzere sarraflara emanet bırakıyorlardı. Sarraflar da bu işlem karşılığında belli bir ücret alıyor­du[383]. Çağdaş anlamda bankaların kurulmasıyla değerli eşyaların üc­ret karşılığı korunması işlemi, kiralık kasa hizmeti adı altında bu ban­kalarda da devam etti. Bankalar bu işlem için kasa dairesi ve bu da­irede kullanıma hazır kasalar bulundurmaya başladılar. Her kasanın değişik iki anahtarı olup anahtarlardan biri -ki salondaki tüm kasalara uyan ortak anahtardır- bankada, diğeri ise kiracıda kalır. Kiracı belirli saatlerde yanında kimse bulunmaksızın, kasasının bulunduğu bölüme girer ve dilediği işlemi yapar. Banka yangın, deprem vb. felaketlerde emanetleri kurtarma veya kasalarda kanunlara aykırı şeylerin saklan­dığına ilişkin, yargı kararı yahut tehlikeli maddelerin bulunduğu şüp­hesi gibi zorunlu haller dışında, kasayı açamaz. Anahtarın örneğini başkasına veremeyeceği gibi, kiracı veya vekili dışında hiç kimseye ka­sayı açtıramaz. Bankanın kasadaki emanetleri korumak veya kurtar­mak için her türlü tedbiri alma yetki ve sorumluluğu vardır.

Kiralık kasa hizmetinin kiracı ve banka açısından bir takım yarar­ları vardır. Kiracı açısından en önemli yaran, başkasının bilmesini is­temediği değerli eşya veya kıymetli kağıtlarını gizlilik içerisinde, gü­venli bir ortamda koruma imkanını elde etmiş olmasıdır. Kiralık kasa hizmetinin banka açısından önemli bir getirişi yoktur. Ancak banka bu sayede, tasarruf sahiplerinin güvenini kazanmış ve böylece tasarrufla-r’nı kendisi aracılığıyla değerlendirmelerine zemin hazırlamış olur.

Kiralık kasa hizmeti sözleşmesi banka ve kiracıyı bir takım yüküm­lülükler altına sokar. Bu sözleşme ile banka, kasayı kiracının kullanı­mına hazır halde tutmak, gizliliğini muhafaza etmek, her tür tehlikeye karşı korumak ve bunun için her tür tedbiri almakla yükümlüdür. Güç ve iradesini aşan durumlar dışında, kasadaki mala gelecek zarar ve zi­yandan banka sorumludur. Kiracının sorumluluğu ise kira ücretini za­manında ödemek, kasanın anahtarını korumak ve akdin bitiminde bankaya iade etmek, bankaya giriş çıkışlarda belirlenen sürelere uy­mak vb. sözleşmede belirlenen kurallara uygun hareket etmektir[384].

2. Kasa Kiralama Sözleşmesinin Fıkıhtaki Yeri

Kasa kiralama, hukukî açıdan çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Emânet ve koruma amacı taşıdığı düşüncesinden hareketle Ali el-Bâ-rûdî, bu akdin vedia’ ve icâre hükümlerini kapsadığı görüşündedir[385]. Semîha KaJyûbi’ye göre kiralık kasa hizmeti sözleşmesi, çağdaş tica­rî hayatın ortaya çıkardığı, fıkıhta Örneği bulunmayan yeni bir akittir. Vedia’ değildir; çünkü banka kasadaki malın içeriğini bilmemektedir. İcâre değildir, çünkü kiracı kasadan dilediği şekilde yararlanamamak­tadır[386]. Hamûd, Zaten, Battal gibi çağdaş hukukçuların çoğunluğu­na göre ise bu bir kiralama akcüdir[387]. Çünkü kiralık kasa İşlemi fı­kıhta icâre olarak adlandırılan belli bir bedel karşılığı sunulan hizmet­ten ibarettir. Ancak kiralanan kasa, kiralayan konumundaki bankanın gözetim ve koruması altında olması nedeniyle, bu akit diğer mallar üzerinde gerçekleştirilen icâreden farklılık arz eder.

Bize göre kasa kiralamayı kıra sözleşmesi kabul eden görüş isa­betlidir. Zira banka kendisine ait olan kasa salonundaki herhangi bir kasadan yararlanma hakkını belli bir ücret karşılığında belirli süreyle kiracıya devretmektedir. Kasa salonu genelde banka bünyesinde bu­lunduğundan, banka ile birlikte kasa salonunun tüm güvenliği banka­nın sorumluluğunda kalır. Bu hizmetin özelliği gereği kasanın buradan çıkarılması, kiracıya teslimi söz konusu olamaz. Dolayısıyla böyle bir akdin fıkıhta meşru kabul edilen kira akdine aykırı bir yönünün olma­dığı açıktır.[388]

B. Finansal Kiralama (Leasing)

İslâm hukukçuları kira akdini çeşitli açılardan değişik başlıklar al­tında sınıflandırmışlardır. Klasik kaynaklarımızda kira akdi konusu, kaynağı, yararlanma şekli ve muhatapları açısından değişik hükümler içermesine rağmen ortak yön, mülkiyet mal sahibinde kaimak şartıy­la, ücret karşılığında menfaatten yararlanmaktır. Çağımızda ortaya çı­kan yeni kiraİarria uygulamasında ise, çoğunlukla menfaatle birlikte menfaatin kaynağı malın mülkiyeti de kiracıya geçmektedir. Uygula­maya başlanmasından günümüze kısa bir süre geçtiğinden Leasing’in isimlendirme ve tanımı konusunda henüz ortak bir kanaate varılama­mıştır. Biz bir tanım yaparak, bu uygulamanın ortaya çıkışında etkili olan sebepleri, ilk uygulanmasından günümüze kadar geçen süreci, faizsiz bankalardaki uygulama biçimini ve son olarak fıkıhtaki yerini ele alacağız.[389]

1. Finansal Kiralamanın Tanımı

FK’yı Ramazan Ebussuû’d, “bir şahsın, diğerine anlaşılan taksit­leri ödedikten sonra mülkiyeti o şahsa geçmek üzere belli bir malı bel­li bir ücret karşılığında kiralaması”[390]; Zeki Beduî, “kira ve satımın birlikte yapılmak istendiği akit”[391]; Süleyman Vârid, “kira bitiminde aynı [zatı) temlik edilen şeyin, menfaatinin temliki”[392] Câk Yusuf Ha­lim ise, “âkideynden birinin belirli bir süreyle bir şeyi kiralaması ve sü­re sonunda kiracının o malı belirli bir bedel karşılığında satın alma öz­gürlüğünün bulunduğu akit”[393] diye tanımlamıştır. Avrupa Leasing Birliği’ne (European Leasing Association)[394] göre FK; “belirli bir süre için kiralayan ile kiracı arasında imzalanan ve üreticiden kiracı ta­rafından seçilip, kiralayan tarafından satın alınan bir malın, mülkiyetini kiralayanda, kullanımını ise kiracıda bırakan bir sözleşme olup, malın kullanımının belirii bir kira ödemesi karşılığında kiracıya bırakılma­sından ibarettir[395]. Finansal Kiralama Kanunu’nun (FKK) 4. madde­sinde ise, “kiralayanın, kiracının seçimi ve talebi üzerine üçüncü kişi­den satın aldığı veya başka suretle temin ettiği bir malın zilyetliğini, her türlü faydayı sağlamak ve beili bir süre feshedilmemek şartıyla ki­ra bedeli karşılığında kiracıya bırakması” şeklinde tanımlanmıştır[396]. FKK dışındaki tanımlarda “menfaatin temlikiyle birlikte aynın temliki­nin” de tanım kapsamına alındığı dikkat çekmektedir. FKK’nun 9. maddesinde, “taraflar sözleşmede, sözleşme süresi sonunda kiracının, malın mülkiyetini satın alma hakkına haiz olacağını kararlaştırabilir-ler” ifadesiyle ayrı madde ile de olsa, menfaatin temliki sözleşmesine aynın temliki konusunun da eklenebileceği kuralı getirilmiştir[397]. Ak-din bu şekilde tanımlanmaya çalışıîmasındaki asıl neden, FK işleminin hem menfaatin hem de menfaatin kaynağı durumundaki malın temli­kini birlikte içermesidir. İleride örnekleri verilecek olan sözleşmelerde menfaatin temlikinin kira ile olacağı belirtilirken aynın temlikinin ba­zen satım bazen de hibe ile olacağı   yer almaktadır. Dolayısıyla FK sözleşmesini, “genellikle aynın temliki İle sona eren menfaatin temlikinden ibaret akit” şeklinde tanımlamak mümkündür.[398]

2. Finansal Kiralamayı Ortaya Çıkaran Sebepler

FK’nın taksitli satımdan sonra ortaya çıktığı ileri sürülür. Taksitli satım her ne kadar ticarî hayatta bir takım kolaylıklara neden olmuşsa da, özellikle satıcının haklarının güvenceye alınması noktasında eksik­leri vardı. Çünkü taksitli satışta malın mülkiyeti akitle birlikte alıcıya geçmektedir. Zira mülkiyetin nakli satım akdinin en önemli özellikle­rinden kabul edilir. Ancak mülkiyetin alıcıya geçmesiyle satıcı için tehlike başlamaktadır. Çünkü müşteri malın mâliki olmuş, satıcıya karşı sadece belirlenen taksitleri ödemekle yükümlü hale gelmiştir. Satıcının hakkı müşterinin zimmetindeki taksitlerin toplamına eşit alacaktan ibarettir. Alıcı bazen kasten bazen de iflas veya zor durumda kalma nedeniyle taksitleri Ödemeyebilir. Bu aşamada alıcı, malı üçüncü bir şahsın mülkiyetine satım, hibe vb. yollarla geçirmiş veya malda deği­şiklikler yaparak değerinin düşmesine yoî açacak tasarruflarda bulun­muş da olabilir. Alıcının iflası veya vefatı durumunda mal vârisler ve­ya alacaklılar arasında paylaşılabilir. Böyle durumlarda satıcının, ala­cağı karşılığında mala el koyması, onu geri istemesi mümkün olmaz. Çünkü mal başkasının mülkiyetine geçmiş, alacağı sadece müşterinin zimmetindeki, kalan taksitlerin toplamına denk borçtan İbaret hale gelmiştir[399]. Bu meselenin çözümü için mülkiyetin, taksitlerin öden­mesi şartına bağlandığı İpotekli/rehinli satış yöntemleri araştırılmış, bazı ülkelerin medenî kanunlarına (MK) bu şartları içeren taksitli satım düzenlemeleri eklenmiştir. Mısır MK’nun 437., Ürdün MK’nun 487. ve Kuveyt MK’nun 137. maddeleri mal teslim edilmiş olsa dahi bede­lin tümü ödenmedikçe mülkiyetin alıcıya geçmeyeceği hükmünü getir­miştir[400]. Ancak bu hükümler satıcılar açısından istenilen sonucu ver­memiştir.

Konunun fıkhı yönü islam Fıkıh Akademİsİ’nİn “Taksitli Satım” adlı toplantısında ele alınmış ve M A et-TeshîrVnin muhalefetine rağ­men[401] çoğunluk, mülkiyetin satıcıda kalması şartıyla yapılacak taksit­li satımın caiz olmayacağına karar vermiştir. Kararların 6. md.’si şöy­ledir: “Satıcının satış sonrası, mebi’in mülkiyetini kendisinde alıkoyma­sı caiz değildir. Ancak satıcı, haklarını garanti etmek için taksitlerin so­na ermesine kadar, satılan malın kendi yanında rehin olarak kalması şartını koşabilir.”[402] MK’larında yer almasına rağmen mahkemeler, mülkiyetin satıcıda kalması şartını içeren taksitli satışla ilgili davalarda, söz konusu akdin emanet akitlerinden değil, bedelli akitlerden olması gerekçesinden hareketle satıcıların aleyhine karar vermişlerdir[403].

Taksitli satışın bir takım riskler içerdiğini düşünen satıcılar, hakla­rını güvenceye alan ve kira ve taksit/i satım’m birleşiminden oluşan yeni bir akit türü geliştirdiler. Bu akit günümüzde “Finansal Kirala­ma, Mülkiyetin Devriyle Sona Eren Kiralama, Kiralama Görüntü­sü Altında Satım veya Leasing” şeklinde isimlendirilmektedir[404]. Biz bankacılıkla ilgili eserlerdeki kullanım yaygınlığı nedeniyle “Finansal Kiralama’yi tercih ettik.[405]

3. Finansal Kiralamanın Tarihî Gelişimi

FK uygulamasının ilk kez 1846 yılında, İngiltere’de müzik aletleri satarı bir firmanın, bir piyanoyu bu yöntemle satmasıyla başladığı ri­vayet edilmektedir. Daha sonra ingiliz Demir Yolları Şirketi ‘nin, kö­mür ve taş ocakları İşletmelerine vagon kiralaması işleminde, bu yön­teme başvurulmuştur[406]. 1953’te İngiltere’den ABD’ye, 1962’de de Fransa’ya ve böylece Latin Amerika, Asya ve Afrika’da hızla yaygın­lık kazanmıştır[407]. Orta Doğu’da ilk kez İKB tarafından 1977 yılında uygulandığı, 1984 yılında ise ilk kez Mısır’da kanunlaştığı rivayet edil­mektedir[408]. FK Türkiye’de faizsiz bankacılık yapmak üzere kurulan ÖFK’ ile gündeme gelmiştir. Zira FK kavram olarak Türk Hukukuna ilk kez ÖFK ile ilgili olarak Bakanlar Kurulu’nca çıkarılan 16.12.1983 tarih ve 83/7506 sy.lı kararnamenin 1. maddesi ile girmiştir. FK’nın Türk hukukuna girmesiyle, önceleri kendisine Özgü yapısı olan sözleş­meler çerçevesinde kabul edilen bu uygulama, 1985’te yayınlanan FKK ile “Finansa! Kiralama Sözleşmesi” adıyla bağımsız bir sözleş­me halini almış ve ÖFK ve Leasing şirketleri tarafından uygulanır ha­le gelmiştir[409].

4. Finansal Kiralamanın Faizsiz Bankacılık Uygulaması

FK kısa sürede hemen bütün faizsiz bankaların uyguladığı yön­temlerden biri haline gelmiştir. FK’nın faizsiz bakacılık uygulamasını üç örnekten hareketle inceleyeceğiz. Bu örnekleri gerek İslâm ülkele­rinin ortaklığında kurulması gerekse FK’yi ilk uygulayan faizsiz banka olması nedeniyle İKB, Özel nitelikli ilk faizsiz bankalardan biri ve Orta Doğu’da faaliyet göstermesi nedeniyle Ürdün İslam Bankası (ÜİB) ve Türkiye’deki ÖFK uygulamalarından seçtik.[410]

a. İslam Kalkınma Bankası (ZKB)’nın Uygulaması

FK’nın, faizsiz bankacılıkta ilk kez İKB tarafından uygulandığı bil­dirilir. Bankanın kuruluş amacı, üye ülkelerin iktisadî kalkınmalarına katkıda bulunmak olduğundan,[411] müşterileri de doğal olarak banka­ya üye İslâm ülkeleridir. İKB’nın finansal kiralama uygulaması şu şe­kildedir:

Başvuru uygulanabilirlik, verimlilik ve bankanın ilkelerine uygun­luk açısından değerlendirilir, proje desteklenmeye değer görülürse il­gili ülke ile aşağıdaki maddeleri içeren FK sözleşmesi yapılır.

1) Banka, nitelikleri Önceden belirlenen malı satıcı veya üreticiden kendisi adına satın almak üzere müşteriyi vekil kılar. Mal teslim alın­dıktan sonra, banka tarafından müşteriye kiralanacağı, müşteri tara-fından da bu kiralama akdinin kabul edileceğine ilişkin her iki tarafı da bağlayan taahhütname imzalanır.

2) Müşteri bankanın istediği teminatları verdikten sonra malı tes­lim alır.

3) Müşteri malın tesliminden kira süresinin bitimine kadar, gider­ler kendisine ait olmak üzere, malı banka adına sigorta ettirir.

4) Malın kira süresince çalışır halde tutulması müşterinin sorumlu­luğundadır; arızalanması veya helak olması durumunda tazminle yü­kümlüdür.

5) Mala zarar gelmemesi veya kiracının bütün sorumluluklarını tern olarak yerine getirmesi halinde, taksitler bitince malın mülkiyeti, hibe esasları çerçevesinde kiracıya devredilir[412].

b. Ürdün İslâm Bankası (ÜİB)’ nın Uygulaması

ÜİB, faizsiz bankacılık yapmak üzere 1979 yılında Ürdün’ün baş­kenti Amman’da kurulmuştur. Bankanın sermayeyi değerlendirme yöntemlerinden birisi de FK’dır[413]. ÜİB’nın uygulamasını 1988 yılına ait toplu konut projesini Örnek alarak inceleyeceğiz. Banka, Am­man’da çeşitli ebatlarda 243 konut ve 67 iş yerinden oluşan bir sitenin inşa ve pazarlaması sürecinde bu yönteme başvurmuştur. Uygulama şöyle gerçekleşmiştir:

Banka müşteriye peşin satış, taksitli satış ve FK olmak üzere üç seçenek sunmuştur. Bu üç seçeneğe rağmen müşterilerin 2/3’den fazlası FK’yı tercih etmiştir. Çünkü talep ediien peşinat ve taksit tuta­rı diğer seçeneklere göre hem daha cazip hem de diğer seçeneklerin aksine FK’da şahsî kefalet kabul edilmiştir. Müşteri, kiracı kabul edil­diğinden kendisi açısından akdin feshi kolaydır; taksitlerden birini ödemediği taktirde akit feshedilmiş sayılır. Ayrıca akit, mülkiyetin dev­rini içerdiğinden müşteriler bu yöntemi tercih etmişlerdir.

ÜİB’nın müşterileriyle yaptığı FK sözleşmesinde şu maddelerin yer aldığı bildirilmektedir:

1) Akdin süresi ki bu sözleşmede 30 yıldır.

2) Aylık taksit ve peşinat tutan: Konutların özelliklerine göre değişmek üzere aylık taksit tutan 75 ile 178 Ürdün Dinarı arasında değişmektedir[414]. İlk yılın topiam taksit tutarı peşin olarak ödenmek zorundadır.

3) Banka, bütün yükümlülükleri yerine getirdiği taktirde taksitlerin bitiminde taşınmazın mülkiyetini müşteriye devredeceğini taahhüt eder.

4) Müşteri mala gelecek bütün zarar ve ziyanı karşılamayı taahhüt eder. İster bankaya ister müşteriye ait olsun bütün masrafları müşteri Ödemekle yükümlüdür.

5) Müşteri taşınmazı başkasına kiralayamaz, değişiklik yapamaz, amacı dışında kullanamaz,

6) Müşterinin sözleşmenin her hangi bir maddesine aykırı davran­ması, taksitleri zamanında ödememesi, kendisi veya kefilinin iflası gibi

durumlarda, akdin devamı veya feshine karar vermeye banka yetkili­dir.

7) Kiracı bedeli kendisine ait olmak üzere, taşınmazı sigorta ettir­mekle yükümlüdür.

8) Kiracının vârisleri de bu şartian kabul edeler[415].

c. Özel Finans Kurumlarının Uygulaması

ÖFK önceleri Başbakanlığın ilgili tebliğinin 2/k ve 20/b madde­leri daha sonra da FKK hükümlerine göre bu uygulamayı gerçekleştir­mektedirler[416]. ÖFK uygulamasında başlıca dikkat çeken noktalar şunlardır:

1) Akdin konusu: Cinsi, özelliği, nitelik ve miktarı belirlenen ma­lın kiracıya amacına uygun bir tarzda kullanması için kiralanmasıdır.

2) Giderler: Sözleşmeden, mevcut ve ileride doğacak bütün vergi, resim, harç ve ücret ve cezalar kiracıya aittir.

3) Malın mülkiyeti: Malın mülkiyeti kiralayan / bankaya aittir; Ki­racı (müşteri) sözleşmede belirlenen kurallar çerçevesinde mal üzerin­de kiracı sıfatıyla zilyeddir. Dolayısıyla kiracı, malı başkasına kiraya verme, hibe etme yahut başkalarıyla ortaklaşa kullanma hakkına sahip olmadığı gibi kiralayanın onayı olmaksızın başka yere de nakledemez.

4) Malın teslimi: Mal kiralayan adına, temsilci sıfatıyla kiracı tara­fından teslim alınır. Kiracının malı satıcıdan kiralayan adına teslim al­dığı anda, sözleşme gereği, mal kiralayan tarafından kiracıya teslim edilmiş kabul edilir. Malın kiracıya bu suretle teslimi ile birlikte, mala gelecek her türlü zarar ve ziyan kiracıya aittir.

5) Sigorta: Bedel kiracıya ait olmak üzere, malın kiralayanın iste­diği sigorta şirketine masraflar kiracıya ait olmak üzere kiralanması zorunludur.

6) Mal sahibinin hukukî niteliği ve sorumluluğu: Kiralayan (ÖFK) kiracıyı bir finans kurumu olarak kredilendirmektedir. Bu sebeple ki­ralama konusu malla ilgili olarak; ayba, cins ve vasıfta hataya, teslim ve taşımaya ilişkin hususlarda ve malın mal, can ve çevreye verdiği za­rardan doğabilecek sorumluluklarda her türlü borç, sorumluluk ve yükümlülük sadece kiracıya aittir. Mal sahibi işlem ve eylemlerinde mutad dikkati gösterir. Kiralayan, çalışanlarının, muhabirlerinin veya işbirliği yaptığı kuruluşların ve üçüncü kişilerin hata, unutma, gecik­me, yanılma ve her türlü kusurlarından ve kendi elinde olmayan ne­denlerden meydana gelecek zararlardan sorumlu değildir.

7) Malın teslim edilmemesi veya zararın tazmini: Kiracı kiralaya­na karşı, üreticinin malı teslim etmemesi, geç teslim etmesi, malın ka­rarlaştırılan nitelik, niceiik, cins ve özelliklere uymaması, üçüncü kişi­lerin mal üzerinde hak iddia etmeleri veya malın bozukluğu veya ben­zeri nedenlerle hiç bir ad adı altında bir talepte bulunamaz, kiraları ödememe veya geç ödeme yoluna gidemez. Sözleşme hangi sebeple sona ermiş olursa olsun, kiracı malda meydana gelen zararı karşıla­makla yükümlüdür.

8) Mülkiyetin devri: Kiracı, Finansal Kiralama Sözleşmesi’nin so­nunda kira konusu malı satın alma seçeneğine sahiptir. Kiracı bu hak­kını kullandığı taktirde mal sözleşme sonunda anlaşılan bedel karşılı­ğında -ki bu bedel semboliktir- kiracıya devredilir[417].

Her üç uygulamada da dikkat çeken noktalar:

1) Akit kira sözleşmesi olarak isimlendirilrnekte, banka kira/a­yan, müşteri kiracı kabul edilmektedir. ÖFK ayrıca kendilerini kredi kurumu olarak nitelendirmektedirler.

2) Malın mülkiyeti bankada, kullanım hakkıyla birlikte zorunlu si­gorta giderleri dahil mevcut ve İleride doğacak bütün masraflar müş­terinin yükümlülüğündedir.

3) Müşteri malı bankanın vekili sıfatıyla teslim almakta, bu andan itibaren malın kullanıma hazır tutulması dahil bütün sorumluluklar kendisine ait olmaktadır. Hatta ÖFK, üreticinin malı teslim etmemesi, geç teslim etmesi, malın kararlaştırılan nitelik, nicelik, cins ve özellik­lere uymaması, üçüncü kişilerin mal üzerinde hak iddia etmeleri veya malın bozukluğu veya benzeri durumlarda dahi kendilerini finansman şirketi olarak nitelendirdiklerinden, hiçbir sorumluluğu kabul etme­mektedirler.

Sermayeyi    İşletme    Yöntemleri

4) Akit süresince müşteri sözleşmeye aykırı davrandığı, taksitleri zamanında ödemediği taktirde banka, mala el koymakta fakat müşte­ri maldan yararlanma imkânından mahrum kılınmış olmasına rağmen sözleşmede belirlenen taksitleri ödemekle yükümlü tutulmaktadır. Ay­lık taksit tutarları malın menfaatinden yararlanılması ölçüsüne göre değil malın bankaya mal oluşu ve bankanın sözleşme gereği iiave et­tiği kârın toplamı dikkate alınarak belirlenmekte, taksitlerin bitiminde banka hem maliyeti hem de kân tahsil etmiş olmaktadır.

5) Akit hibe, satım veya hiçbir akit ismi belirtilmeksizin mülkiyetin devriyle sona ermektedir.[418]

5. Finansal Kiralamanın Fıkıhtaki Yeri

FK, malın mülkiyetinin ya kiracıya nakli ya da sahibine iadesi ile sona erer. Mülkiyetin nakli ise satım veya hibe ile olur. FK’nın fıkhî durumunu, sözleşmenin mülkiyetin naklini içerip içermemesi açısın­dan iki başlık altında incelemeye çalışacağız. Birincisi, menfaatinden yararlanılan malın sahibine iadesiyle sona eren FK; ikincisi, malın mülkiyetinin kiracıya nakli ile sona eren FK.[419]

a. Malın İadesiyle Sona Eren Finansal Kiralama

Malın sahbine iadesi uygulaması FK’da nâdir olarak başvurulan bir yöntemdir. Bankacılıkta ise hemen hemen imkansızdır. Bu uygula­ma çok sayıda makine ve teçhizatın muhafaza edileceği, bakım ve onarımının yapılacağı park ve elemana ihtiyaç doğurduğundan ban­kacılığın yapısına aykırıdır. Bu işlem daha çok Leasing şirketleri ta­rafından gerçekleştirilir. Bir kısım Leasing şirketi, satın alma veya başka yollarla temin ettikleri uzun ömürlü malları müşterilerine söz konusu malın iktisadî ömrünü kapsamayan sürelerle kiralar. Mülkiyet, Leasing Şirketinde kalırken mal üzerindeki kullanım ve denetim hakkı kiracıya Seçer ve kiracı malın bir nevi fiilî sahibi haline gelir. Malın satıcıdan teslim alınması, vergilerin ödenmesi, sigorta ettirilmesi, bakım, onarım ‘vb. tüm masraflar kiracıya aittir. Kiracı taksitleri zamanında ödemekle yükümlüdür. Aksi halde kiralayan akdi feshedebilir. Kiracı akdin feshine sebep olması durumunda, malla ilgili bütün zararları ve sözleşme süre­sini kapsayan tüm taksitleri ödemekle yükümlü tutulur[420].

Malın sahibine iadesi île sona eren FK, bir takım kayıtlarla icâre olarak kabul edilebilir. Çünkü kiracı ve kiralama şirketinin amacı, malı belirli bir süreyle menfaatinden yararlanmak üzere kiralamaktır. An­cak kasıt ve kusuru olmaksızın kiralanan mala gelecek zarar ve ziyan­dan, zorunlu sigorta giderleri dahil kiralanan şey (me’cur) in bakım ve onarımından kiracının sorumlu tutulduğu bir kira sözleşmesi meşru kabul edilemez. Akid süresince malın kullanıma hazır tutulması, kira­cının yararlanmasını engelleyen eksiklik ve arızaların giderilmesi ve me’curun bakım ve onarımı kira akdinin mal sahibine yüklediği borç­lardandır[421]. IKB’nın konuya ilişkin sorusuyla islâm Fıkıh Akademi­si ‘nin 1986 ve 2000 yılındaki toplantıları ve Birinci Kuveyt Finans Fıkıh Toplantısı’nda gündeme gelmiş ve her üç toplantıda da. İKB’nm -çok geniş bir coğrafyada faaliyet göstermesini gerekçe gös­tererek- itiraz etmesine rağmen[422], malın kullanıma hazır tutulması, zorunlu sigorta masrafları ve kiracının kasıt ve kusuru olmaksızın me’cura gelecek zarar ve ziyanın karşılanması sorumluluğunun kira­ya verene (bankaya) ait olacağına karar verilmiştir[423].

b. Mülkiyetin Nakli İle Sona Eren Finansal Kiralama

FK sözleşmesi bazen süre sonunda malın mülkiyetinin nakledil­mesi kaydını İçerir. Mülkiyetin nakli bazen hibe bazen satım akdine dayandırılır. Bu nedenle mülkiyetin nakli ile sona eren FK’nm fıkıh­taki yeri, naklin hibe veya satımla sonuçlanması bakımından ele alınmıştır.[424]

b1. Mülkiyetin Hibe İle Nakledildiği Finansal Kiralama

Bu FK türünde, müşteri bütün şartları yerine getirdiği taktirde sü­re sonunda malın müşteriye hibe edileceği va’di yer alır. Faizsiz ban­kacılıkta en çok bu yöntem uygulanır. Abdullah Şeyh el-Mahfuz[425], eş-Şâzelî[426], es-Sıddîk Muhammed Emîn Darîr[427] ve Süleyman Meni[428] bu akdin caiz olduğu düşüncesindedirler. Muhammed Muh­tar es-Seltâmî’ye göre FK’nın en uygun yöntemi hibe va’dini içeren şeklidir[429]. Birinci Kuveyt Finans Fıkıh Toplantısı ve İslâm Fıkıh Akademisi’nİn Beşinci Fıkıh Toplantısında, hibe va’dini içeren FK’nın caiz olduğu konusunda görüş bildirilmiştir. Ancak her iki top­lantıda da akdin icâre olduğu, dolayısıyla malın bakımı, onarımı, kasıt ve kusur olmaksızın meydana gelecek zararlar ve sigorta giderierinin icâre hükümleri gereği kiralayan (banka)’ın yükümlülüğünde olduğu vurgulanmıştır.[430]

Mülkiyetin hibe ile devredildiği FK hakkında yukarıda zikredilen görüşler konuyu tam olarak izahtan yoksundur. Çünkü hibe ile sona eren kiralama, hibe va’diyle kiralama kabul edilebileceği gibi, kirala­ma şartıyia hibe olarak da kabul edilebilir. Zira tarafların öncelikli he­defi menfaattir. Kiralayanın menfaati kira ücreti, kiracının menfaati ise maldan yararlanmaktır. Hibe malın ekonomik Ömrünün sona erdi­ği bir sırada gerçekleşmektedir. Hibe, bedelli akitlerden olmayıp tek taraflı İrade ile gerçekleşen teberru akitlerindendir. Va’din bağlayıcılı­ğından yola çıkarak, teberru akdinden ibaret olan hibe va’dinin de bağlayıcı olduğu sonucuna varılamaz. Ayrıca, banka veya leasing şir­ketleri hayır kurumu değildir. Hibe yapılmak isteniyorsa, bu kadar for­maliteye gerek olmaksızın İstenilen mal istenilen şahsa hibe edilebilir. Dolayısıyla yukarıda zikredilen fıkhî çözüm bizce, FK’yı meşru temel­lere oturtmaktan yoksundur.[431]

b2. Mülkiyetin Satım Akdi İle Nakledildiği Finansal Kiralama

Bir kısım FK sözleşmesinde, süre sonunda mülkiyetin satım akdiy­le nakledileceği hükmü yer alır. FK’nın bu çeşidi de .çâre ve satım ak­dinin birlikte yapağı akit ile satım vadi veya şartını içeren parenin caiz olup olmayacağı noktasından ele alınmıştır. Eş-Şâzeli[432], el-Mah-/uz[433] ve es-Se//amî[434] ye göre icâre ve satımın birlikte yapıldığı akıt caiz değildir. Zira fıkıhta bir akitte iki akıt yasaklanmıştır. Satımda mülkiyet ve ona bağlı hakların nakli söz konusu iken icârede yalnız menfaatin nakli söz konusudur. Satımda taraflar, satıa ve aha; bedel, semen olarak isimlendirirken icârede; kiraya veren ve kıracı bedel de ücret diye isimlendirilir. İki akit de birbirleriyle çelişen hükümler içermektedir. Satım va’diyle yapılan icâre, akdın bedelli akitlerden va’din de bağlayıcı olması ilkesinden hareketle caiz görülmüştür.[435] Satım şartıyla yapılan icârede ise, icâre ve satım akitlerinin birbirlerin­den bağımsız olarak yapılması ve satımda malın bedelinin sembolik değil gerçek olarak belirlenmesi durumunda bu tür bir FK uygulama­sının caiz olacağı görüşü ileri sürülmüştür[436].

FK’yı icâre ve satımın birlikte yaP1lmak istendiği yeni bir akit ya da satım va’di veya satım şartını içeren kiralama olarak görüp caiz ol­madığına hükmetmek, kanaatimizce isabetlidir. Zira sözleşmede işlem satım olarak isimlendirilse de gerçekte va’de veya şarta bağlı bir satım söz konusu değildir. Aksine süre sonunda yapılması düşünülen multa-yetin nakli işlemine hukukî şekil bulma gayreti vardır. Uygulamada kira olarak adlandırılan akdin başlangıcından itibaren, satım akdi mülkiyetin nakli dışında- bütün sonuçları ile geçerli kılınmakta ve sure sonunda mala biçilen değer sembolik kalmaktadır. Sürenin belirli aşamasında müşteri, taksitleri ödemekten aciz kalması veya kaçınma sı durumunda kira muamelesi değil satım muamelesi uygulanmak -mal kiraadan alınıp piyasada satılmakta ve akit başlangıcında kıra ücreti adıyla miktarı belirlenen bedel tahsil edildikten sonra kalan kısım müşteriye iade edilmektedir. Akit şayet kira olsaydı, akdin feshi ve ki­ra konusu malın geri alınması İle son bulması gerekirdi. Dolayısıyla, mülkiyetin nakli ile gerçekleşen FK’yı yukarıdaki şekilde izah etmek tutarlı gözükmemektedir.[437]

c. Mülkiyetin Nakli İle Sona Eren Finansal Kiralama Hak­kında Genel Değerlendirme

Bize göre konu yanlış zeminde tartışılmaktadır. Yanlışlık FK’nın icâre kabul edilmesiyle başlıyor. Akit kira, taraflar da kiraya veren ve kiracı diye isimlendirilse de FK, gerçekte mülkiyetin naklinin taksitle­rin Ödenmesi şartına bağlandığı, icâre görüntüsüne büründürülmüş, taksitli satımdan ibarettir. Akdin ortaya çıkışında rol oynayan sebep­ler, tarafların amacı, akdin muhtevasını belirleyen sözleşme maddele­ri ve başlangıçtan mülkiyetin nakline kadar geçen süreçteki akdin iş­leyişi, bunun bir taksitli satım olduğunu göstermektedir. Daha önce de geçtiği üzere, FK taksitli satımın verdiği teminatlarla yetinmeyen satı­cıların, haklarını güvenceye almak için icat ettikleri bir işlemdir. Ban­ka veya leasing şirketinin amacı, malın alınıp satılmasına aracılık et­mek ve bu arada da vadeden yararlanarak gelir sağlamaktır. Yoksa -faaliyet kiralaması yönteminde olduğu gibi[438] büyük bir makine par­kı oluşturup uzun ömürlü malları burada saklayıp müşteriye dilediği sürece kiralamak gibi bir amaç yoktur. Banka murabahada olduğu gibi, müşterinin talebi üzerine yatırım malını satın alıp maliyete önceden anlaşılan kârı ekleyerek uzun süreli olarak müşteriye FK adı altında satmaktadır. Malın bulunması, nitelikleri ve fiyatının belirlenmesi ve teslim alınması bankanın vekili sıfatıyla müşteriye aitir. Banka ile satı­cı arasında satım sözleşmesi yapılmakta, mal doğrudan kiracıya teslim edilerek kullanımına bırakılmaktadır. Böylece banka yalnızca malın fi­nansmanını sağlamakla yetinmektedir. Mal hiçbir şekilde bankanın fi­ilî etki alanına girmemekte; buna karşılık kiracı, malı âdeta bir mâliki gibi kullanabilmektedir. Böylece banka malın teslimi ve sözleşmenin devamı süresindeki ayıplardan kendini sorumlu tutmayarak risksiz bir şekilde gelir sağlamaktadır. Müşterinin amacı da ihtiyaç duyduğu ma­lı kira görüntüsü altında satın almaktır. Müşteri murabahada bulduğu bütün lehine hükümleri bu işlemde de bulmaktadır. Üstelik bu akit sa­tıcı ve alıcı açısından vergi avantajları da içermektedir. Müşteri malı taksitle satın alsa, hem daha fazla vergi verecek hem, de başka bir malı rehin bırakmak zorunda kalacak. Burada ise, fiilen sahibi olup her tür­lü menfaatinden yararlandığı halde malın mülkiyeti geçici bir süreyle bankada kalmaktadır ki, müşteri açısından bu durum başka bir malı rehin vermekten daha avantajlı olabilir. Sözleşmede akdin ismi ve mülkiyetin bankada kalacağı kaydı dışında bütün hükümler normal satım akdi hükümlerini içermektedir. Malın teslim alınması, mala ge­lecek her türlü zarar ve ziyanın müşteriye ait olacağı, taksitlerin biti­mine kadar her hangi bir şekilde aksatılması veya sözleşmeye aykırı davranılması durumunda akdin feshedileceği fakat taksitlerin tümünün müşteri tarafından Ödeneceği ve süre sonunda mülkiyetin hibe veya sembolik bir bedelle müşteriye devredileceği şartlarını içeren bir akit ancak satım akdi olabilir. Sözleşmede kira ücreti olarak isimlendirilen taksitler gerçekte satış bedelidir. Çünkü taksitler normal kira ücretlerine göre değil malın bankaya maliyeti ve bankanın eklediği kâr dikkate alı­narak hesaplanmaktadır. Şayet tarafların amacı kiralama olsaydı, malın sahibine iade edildiği FK seçeneğini tercih ederlerdi ki burada böyle bir durum söz konusu değildir. Konuyu mülkiyetin devriyle sona eren kira­lama olarak kabul edip bu işlemi fıkıhta meşru bir zemine oturtma ça­basında olan Hasan Alî Şazelî[439], Abdullah Muhammed Abdullah[440],

es-Sellâmî[441], Darîr[442] ve bir kısım Türk hukukçusu[443] tarafların asıl amacının taksitlerin ödenmesine kadar mülkiyetin satıcıda kalması şartını içeren taksitli satım olduğu görüşündedirler. Dolayısıyla akitler­de lafızların değil maksadın dikkate alınacağı yerleşik kuralından da hareketle, yukarıda anlatıldığı şekliyle icra edilen FK’nın kiralama değil taksitlerin ödenmesine kadar mülkiyetin satıcıda kalması şartını içeren taksitli satım olduğu soncuna varabiliriz. ÖFK’ nın kendilerini finansman şirketi olarak nitelendirip, üreticinin malı teslim etmeme­si, geç teslim etmesi, malın kararlaştırılan nitelik, nicelik, cins ve özel­liklere uymaması, üçüncü kişilerin mal üzerinde hak iddia etmeleri ve­ya malın bozukluğu veya benzeri durumlarda hiçbir sorumluluğu kabul

f etmemeleri ise ne kira ne de satım akdiyle izah edilebilir. Bu işlem bir malı satın almak isteyen kişiye fazlasını geri almak üzere kredi ver­mekten ibarettir ki ÖFK’lann faizsizlik ilkesiyle bağdaşmaz.

FK’nın îcadının en önemli sebeplerinden olan mülkiyet hakkının, bedelin ödenmesine kadar satıcıda kalması meselesi çözüldüğü taktir­de bu akdin meşru bir çerçeveye oturtulabileceğe kanaatindeyiz.

Mülkiyetin nakli, fıkıhta satım akdinin en önemli sonuçlarından bi­ri kabul edilir. Ancak bedelin ödenmesine kadar mülkiyetin satıcıda kalması şartıyla yapılacak satımın cevazı konusu da fakihler arasında tartışılmıştır. Bütün fakihler bey’ akdinde -faize konu malların aynı ni­telikteki mallarla alım satımı hariç- tarafların süre şartı koşmasını ka­bul ederler. Bu süre zarfında mebî’ fiilen müşterinin elinde kalsa da akit kesinleşmediğinden mülkiyet tam olarak alıcıya intikal etmez. Şart koşulan süre miktarının belirli olması gerektiği hususunda ittifak eden fakihler müddet konusunda ihtilaf etmişlerdir. Ebû Yûsuf, İmam

I Muhammed, İbn Ebî Leyla (ö. 148/765}[444] ile İbn Şübrüme (Ö. 144/ 761), Sem, İbn Münzir (ö. 236/850) ve İshak b. Rahâueyh (ö. 238/852) müddeti belirleme yetkisini taraflara bırakmışlar ve an­laşmazlığa yol açmayacak şekilde belirli olması şartıyla istenildiği ka­dar süre şartı koşulabileceğini ileri sürmüşlerdir. Ebû Hanîfe, Züfer ve

meşhur görüşe göre İmam Şafiî’ ise müddeti azamî üç gün üç gece olarak kabul etmişlerdir[445]. Hanbeîî ve Mâliki fakihlere göre, müddet akdin konusu ve ihtiyaca göre değişir. Mugnı’de, “üç gün veya süresi belirli başka günler içerisinde bedeli ödediğin taktirde akit tamam, ak­si halde aramızda alış veriş yapılmamış sayılır”‘ şeklindeki akdin caiz görüldüğü bildirilir[446]. Mâlikî kaynaklarından Mevâhibu’l-ceiîVâe Ali b. Ziyad (ö, 183/799)’dan nakİedilen bir rivayete göre İmam Mâ-/ifc’ten “bir köleyi veya başka bir malı bedelini ödemedikçe satmamak, hibe etmemek, azad etmemek şartıyla satan kişinin yaptığı bu işlemin hükmü sorulmuş, imam Mâlik, bedel belirlenen sürede ödenmek şar­tıyla böyle bir akdin caiz olduğu, zira bunun rehin gibi kabul edilece­ğini söylemiştir.”[447] De&ûkî (ö. 1230/1815)’nin Hâşiye’sinde İse “sa­tıcının bu malı şu vakte kadar bedelini getirmen şartıyla sana sattım, şayet belirlenen vakitte getirmezsen aramızdaki alış-veriş devam et­mez” şartıyla yapılan bir akitle ilgili olarak, akdin de şartın da fasit; ak­din geçerli şartın fasit; akdin de şartın da geçerli olduğuna İlişkin üç görüşün bulunduğu, imam Mâİik’m ikinci görüşte olduğu zikredilir[448]. İslâm hukukunda mülkiyetin nakli, satım akdinin en önemli sonuç­larından kabul edilmişse de, naklin zamanı konusunda istisnaî durum­ların olabileceği de kabul edilmiştir. İstisnaî durumlarda mülkiyetin ne kadarlık bir sürede naklinin gerektiği konusunda ise ortak bir kanaat yoktur. Şart muhayyerliğinde süreyi üç günle sınırlayanlar, bunun ille-tini satımın sonuçlarından birinin, mülkiyetin nakli olduğu gerekçesine değil, ilgili hadiste[449] “üç gün” ifadesi ve risk ve ğarann mevcudiyeti-ne dayandırmışlardır. Böylece İslâm hukukunun mülkiyetin naklinin belli şartlarla ertelenmesini kabul ettiği anlaşılmaktadır. Helâli haram, haramı helâl kılmayacak nitelikteki şartları koşmanın caiz olduğu ilke­sinden hareketle FK’ya konu malların, haksızlık ve anlaşmazlıklara yol açmayacak nitelikteki şartların koşulmasiyla taksitli satımının da caiz olacağı sonucuna varabiliriz. FK ile ilgili sorunların çözümünde taksit­lerin bitimine kadar mülkiyetin satıcıda kalması şartını içeren taksitli satım akdinin çözüm yollarından biri olduğu söylenebilir.

Sorunun çözümünde başvurulabilecek diğer bir yoî da ipotektir. İpotek, ticari hayatta sıklıkla başvurulan çağdaş bir rehin uygulaması­dır. Rehin bir alacağı güvenceye almak için teslim alınan mal olarak tanımlanmıştır[450]. Rehinde fukahânın üzerinde durduğu önemli konu­lardan biri … (borca karşılık) k&bzedilmiş (alınmış) re/ıin…[451] anla­mındaki ayetten de hareketle, rehin konusu malın mürtehin tarafın­dan kabzedilmiş dlma şartıdır. İpotekte ise kabz fiilen değil hukuken vardır. Rehinde mal sahibi rehin verdiği malı kullanmak, satmak vb. yollarla yararlanamazken ipotekte dilediği şekilde işletme hakkına sa­hip olup yalnızca ipotek sona erinceye kadar satım, hibe, vasiyet vb. yollarla başkasının mülkiyetine devretme hakkına sahip değildir. Takı’ Osmânî’ye göre, rehinden maksat; alacağı sağlama almaktır ki bu amaca ulaşma hususunda Yüce Allah, rehin konusu malı hapis tutma­ya cevaz vermiştir. Alacaklı bu amaca daha kolay ve daha az bir gü­venceyle ulaşabiliyor ve bunu kendi rızasıyla kabul ediyorsa hukukî açıdan bir sakınca olmaz. Rehinde kabzın şart koşulmasındaki hedef, gerektiğinde rehin konusu malı satarak alacağın tahsil edilebilmesidir. İpotek bu amacın gerçekleştirilmesinde yeterlidir. Ayrıca, ipoteğin hem borçlu hem de alacaklı açısından rehine göre daha faydalı olan yönleri de vardır: Bu sayede borçlu rehne konu maldan yararlanma imkânından mahrum kalmazken; alacaklı da malı koruma ve helaki durumunda tazmin sorumluluğuna kazanmaksızın alacağını güvence­ye almış olur[452]. Biz de Osmânî’nin görüşünden hareketle, ipoteğin FK’da başvurulabilecek bir yöntem olduğu kanaatindeyiz. Dolayısıyla FK’mn bir takım değişikliklerle tarafların menfaatlarının korunduğu taksitli satım şekline büründürülmesi daha doğru olur.[453]

3- FAİZSİZ BANKACILIKTA UYGULANAN BAŞLICA BANKACILIK HİZMETLERİ

Bankaların işlemleri çeşitli açılardan sınıflandırılır. Tasarrufların toplanıp yatırıma yönlendirilmesi ile diğer bankacılık hizmetleri bu sı­nıflandırmada en fazla dikkate alınan hususlardır. Bankalar, tasarruf­ları toplama ve yatırıma yönlendirme faaliyetine ek olarak teminat mektubu verme, akreditif açma, banka kartı, kredi kartı ve çek kullan­dırma, döviz alım-satımı, çek, senet ve fatura tahsili, hisse senedi, bo­no ve tahvil alım-satımı, havale ve transfer işlemleri gibi bir çok ban­kacılık hizmetini de yaparlar. Faizsiz bankalar birikimleri toplama ve değerlendirme sürecinde olduğu gibi, diğer bankacılık hizmetlerinde de kuruluş ilkelerine bağlı kalmak durumundadırlar. Bir kısmı yukarı­da zikredilen ve genel olarak bankacılık hizmetleri olarak anılan bu iş­lemler kefalet, vekâlet ve havale hükümleri çerçevesinde ücret veya komisyon karşılığı yapılır. Bu işlemler Öz itibariyle fıkhın meşru gördüğü akitlere dayansa da faizli bankacılıkta genellikle fıkhın meşru sayma­dığı bir takım uygulamalara aracı kılınmaktadır. Tazmin edilen teminat mektubu ve banka kartından doğan borca faiz yürütülmesi, faiz karşı­lığı çek ve senet ıskontosu, faizli bono ve tahvillerin alım-satımı ile fık­hın meşru görmediği alanlarda iştigal eden kuruluşların hisse sentleri­nin alım satımı veya bu işlemlere aracılık yapmak gibi. Bu bölümde zikredilen işlemlerin faizsiz bankacılık sistemindeki uygulama yöntem­leri ve bu konuda ileri sürülen görüşleri incelemeye çalışacağız.[454]

I. TEMİNAT MEKTUBU

Bankalar güven kurumlarıdır; insanlar para ve kıymetli evrakları­nı bu kurumlarda muhafaza ettikleri gibi bir işin yapılması, bir malın teslimi veya bir borcun ödenmesi gibi başkalarıyla olan hukukî ilişkile­rinde de bu kurumların güvencesine ihtiyaç duyarlar. Teminat mektu­bu aracılığıyla verilen güvenceye bankacılıkta gayri nakdi kredi denir. Bu kredi türünde ödünç para verilmesi, yani nakit çıkışı söz konusu olmayıp, bir teminat verilmesi (yükümlülüğün yerine getirilmemesi ha­linde ödeme taahhüdü) sözkonusudur. Gayri nakdî kredilere faiz yürü­tülmez, sadece komisyon alınır. Gayri nakdî kredilerin tazmin olması (banka tarafından ödenmesi) durumunda, faizli bankalar mektubu ver­dikleri kişilerden bedei ödeninceye kadar temerrüt faizi alırlar. Hukuk ve genel ahlâka aykırı olmayan her türlü borç veya fiil garanti kapsa­mına girebilir. Müşteri teminat mektubu sayesinde bankanın isim ve itibarından faydalanarak nakit teminat vermekten kurtulur; banka ise, vermiş olduğu teminat mektubu karşılığında gelir sağlar.[455]

A. Teminat Mektubunun Tanımı ve Çeşitleri

1. Teminat Mektubunun Tanımı

Borçlunun alacaklıya karşı üstlendiği yükümlülüğün yerine getirilmesini garanti etmek üzere banka tarafından alacaklıya ve­rilen yazılı taahhüde teminat mektubu denir. Bu taahhütle banka, borçlunun üzerine aldığı yükümlülüğü sözleşme şartlarına uygun ola­rak yerine getirmemesi halinde, alacaklının talebi durumunda hiçbir itiraza gerek kalmaksızın teminat mektubunda yazılı olan tutarı alacak­lıya Ödemeyi taahhüt eder. Mektupla muhtemel riski taahhüt eden bankaya garantör, kendisine garanti verilen kişiye muhatap, lehine teminat mektubu verilen müşteriye ise lehtar denir[456].

2.  Teminat Mektubunun Çeşitleri

Teminat mektubu konusu, geçerli olduğu süre, bankanın ödemek­le yükümlü olduğu meblağ ve karşılığının bankada bulunup bulunma­masına göre çeşitli adlar alır.[457]

a. Konu, Süre ve Yükümlü Olunan Meblağa Göre Temi­nat Mektupları

Belirli bir süreyle sınırlı teminat mektubu geçici teminat mektu­bu, süre ile sınırlı olmaksızın lehtarın yükümlülüğünü yerine getirece­ğini aksi takdirde belirlenen meblağın kayıtsız şartsız ödeneceğini ga­ranti eden teminat mektubu ise kesin teminat mektubu olarak adlan­dırılır. Mütaahhitlere ihalelerde işe başlamaları için peşin olarak veri­len ön ödeme miktarını güvenceye alan teminat mektubu avans temi­nat mektubu, kiralanan taşınmazın teminatı {depozitosu), temsilcilik {acentelik), bayilik, herhangi bir borcun teminatı vb. resmî veya özel kişilere hitaben verilen teminat maktupu ise serbest konulu teminat mektubu diye adlandırılır[458].

b. Bankadaki Karşılığı Bakımından Teminat Mektupları

Bu ayırım özellikle faizsiz bankacılıkla ilgili çalışmalarda görülür.

Genelde bütün bankalar teminat mektubu verirken, lehtardan üstleni­len riski karşılayacak teminat alır. Bu teminatlar mallarla, çek, senet veya bono gibi kıymetli evraktan oluşur. Faizsiz bankacılıkta teminat mektubu alabilmek için verilen teminatların nakit olarak ödendiği du­rumlar da olur. Bu açıdan teminat mektupları ikiye ayrılır.

Bankada Karşılığı Nakit Olarak Bulunan Teminat Mek­tupları: Karşılığında lehtar adına bankada belli bir miktarın bloke edildiği teminat mektubudur. Bu meblağ garanti edilen miktarın tümü veya belli bir yüzdesini karşılayacak miktarda olur.

Bankada Karşılığı Nakit Olarak Bulunmayan Teminat Mektupları: Duyulan güven nedeniyle karşılık alınmayan ya da aynî ma! veya kıymetli evrak gibi güvencelerle verilen mektuplardır[459].

B. Teminat Mektubunun Fıkıhtaki Yeri

Teminat mektubu sözleşmesinin fıkıhtaki yerinin belirlenmesi mektubun karşılığı İle ilişkili olarak ele alınmıştır.[460]

1. Karşılığını Dikkate Almayanlara Göre Teminat Mektu­bunun Fıkıhtaki Yeri

Mektubun karşılığının bankada bulunup bulunmamasına bakmak­sızın, işlemin fıkhî yönünü açıklamaya çalışanların üzerinde durduğu en önemli mesele teminat mektubu sözleşmesinin kefalet olup olma­dığıdır. Beşerî hukukçuların çoğunluğu ve bir kısım İslâm hukukçusu­na göre teminat mektubu sözleşmesi kendine Özgü yapısı olan “ga­ranti akdi”dir. Bunun “kefalet ve vekâlet birlikteliğinden oluşan akit”, “risk-menfaat ortaklığına dayalı akit” ve “şartlı taahhüt akdi” olduğu­nu ileri sürenler de vardır[461] .

Teminat mektubu sözleşmesinin kefalet değil garanti akdi olduğu­nu ileri sürenler şu gerekçelere dayanırlar:

Teminat mektubu sözleşmesi lehtara, mektupta belirlenen meb­lağı doğrudan bankadan talep etme hakkını veren bağımsız bir akittir. Kefaletle üstlenilen borç ise asıl borca tabiî fer’î bir borç olup, varlığı ve yokluğu asıl borcun varlığı veya yokluğuna bağlıdır.

Teminat mektupları “borçlunun rızasını almaya gerek olmaksızın ilk yazılı talepte derhal ödeme” taahhüdünü içerir. Bankalar verdikle­ri teminat mektuplarında lehtâr ile muhatap arasındaki temel ilişkiden bağımsız olarak bir borç altına girereler. Eğer teminat veren banka, lehtarla muhatap arsındaki ilişkiden hareketle, bu ilişkide belirtilen edimi garanti ediyorsa bu durumda kefaletten; yok eğer temel ilişki­den bağımsız olarak bir borç altına giriyorsa garantiden söz edilir. Te­minat mektubunda muhatabın uğramış olduğu zarar, teminat mektu­bu ile güvence altına alınan sınır içinde kalabileceği gibi, bu sınırın çok üzerinde veya altında da olabilir. Dolayısıyla kefalette, kefil muhatapla lehtar arasındaki hukukî ilişkiden doğan borçla sorumlu tutulurken teminat mektubunda banka, yalnızca taahhüt ettiği miktara kadar do­ğacak zarardan sorumlu olmaktadır. Bu tür bir taahhüt asıl borca bağ­lı fer’i nitelik taşimayıp bağımsız bir akit olduğundan kefaleti aşan bir yükümlülük sözkonusudur.

Kefil, asıl borçiuya ait defi ve itirazları alacaklıya karşı ileri sür­me hakkına sahip ve bununla yükümlü iken, teminat mektubu sözleş­mesinde banka, garanti alanın borçluya başvurmasını engelleyen, borçluya ait defileri muhataba karşı ileri süremez; yalnızca kendisine ait defileri ileri sürebilir. Zira garanti akdi garantör’e böyle bir hak ta­nımaz; garanti akdini kefaletten ayıran en Önemli özelliklerden birisi de budur.

Adî kefalette, kefalet eğer muhatabın talebi ve kefilin üstlendiği meblağı ödemesiyle son bulmuşsa, kefüin ödediği miktar lehtarm öde­mesi gereken borcun karşılığı kabul edilir ve kefil ödediği borç mikta­rı kadar lehtara rücû hakkına sahiptir. Teminat mektubu veren banka­nın ise böyle bir hakkı yoktur; ancak aralarındaki başka bir hukukî iliş­kiden hareketle ödediği miktar_ı lehtardan talep edebilir[462].

Türkiye’de Yargıtay Hukuk Genel Kurulu banka teminat mek­tuplarının kefalet sayılmayıp garanti sözleşmesi olduğunu kararlaştır­mış, Türk mahkemeleri de 1969 yılından itibaren ilk talepte tazmin garantisi taşıyan teminat mektuplarını kefaletten farklı olarak başkası­nın fiilini taahhüt niteliğindeki garanti sözleşmesi kabul etmişlerdir[463].

Teminat mektubu sözleşmesinin kefaletten farklı bağımsız bir akit olduğu görüşünü doğru bulmayan es-Savvâ, konuyu lehtar-muhâtap, İehtar-banka ve muhâtab-banka arasındaki ilişkiden yola çıkarak üç farklı açıdan izaha çalışır. es-Savvâ’ya göre lehtarla muhatap arasın­daki İlişki asıl sözleşmenin bir parçasıdır. İşverenle mütaahhit arasın­da anlaşma yapılırken işveren diğer şartlara ilaveten teminat mektu­bunu da şart koşmaktadır. Mütaahhit teminat mektubunu işverene ve­rirken, aralarında yapılan sözleşmenin eksik kalan bir unsurunu tamarnlamış olur. Lehtar ve banka arasındaki ilişkiye gelince, lehtar mü­vekkil banka vekildir. Çünkü banka zaman, miktar, muhatabın kimliği ve kullanım amacı vb. çerçevesini lehtarın belirlediği mektubu, lehta-nn talebiyle, lehtar adına muhataba vermektedir. Bu şekildeki bir te­minat mektubu işlemi, süresi, işin türü ve tarafları belli vekâlet sözleş-mesidir[464]. Hamûd’a göre teminat mektubu lehtarın emriyle banka ta­rafından düzenlendiği için bu bir vekâlettir. Bu akitte vekâlette olduğu gibi kefil de lehtara rücû eder. Çünkü emirle gerçekleşen kefalet an­cak, bir görevi îfa etmek üzere yapılan vekâletten ibarettir[465]. A. R. el-Heytî’ye SÖre, teminat mektubu sözleşmesi kefalet ve vekâleti birlik­te kapsar. Teminat mektubundan maksat bankanın, iehtarın üstlendi­ği yükümlülükleri yerine getireceğini garanti etmesidir. Banka teminat mektubu vermekle kendi zimmetini lehtarın zimmetine birleştirmekte­dir ki bu açıdan akit kefalettir. Diğer taraftan banka ödediği miktar karşılığında lehtara rücû eder ki bu da ancak emirle kefalette söz ko­nusu olur. Emirle kefalet ise bir işi yapmak üzere verilen vekâletten ibarettir[466]. Abdulhamid M. el-Ba’lfye göre teminat mektubu sözleş­mesi, banka iie lehtar arasında gerçekleştirilen risk-menfaat ortaklığı temeline dayalı İşbirliği[467], Sadra göre lehtarla muhatap arasındaki tahhüt veya borç ilişkisinden doğan sorumluluğu, bankanın yerine ge­tirmesi üzerine, banka ile lehtar arasında yapılan şartlı taahhüt sözleş­mesinden ibarettir[468]. Abdullah Kahraman, teminat mektupları çok çeşitli oldukları için mevcut akitlerden hiç biriyle tam anlamda örtüş-mediği, İslâm hukukçularının genel olarak mektupların teminat gayesi taşıdığından hareketle bu sözleşmeyi teminat akdi olarak kabul ettik­lerini belirtmekte ve en isabetli görüşün teminat mektuplarını prensip olarak kefalet yahut garanti akdi sayıp türlerine göre değişik hukukî özellikler taşıyabileceğini kabul etmek yahut da teminat mektupları ve benzer akitler gözönünde bulundurularak bunlara yeni bir ad vermek­ten ibaret olduğu”‘nu ileri sürmektedir[469].

2. Karşılığını Dikkate Alanlara Göre Teminat Mektubu­nun Fıkıhtaki Yeri

Faizsiz bankaların uyguladığı Teminat Mektubu Sözleşmesinin fıkıhtaki yeri 1978’de Sudan Faysal İslâm Bankası’nm Fetva Heye­ti[470], 1984’te Tunus[471] ve 1985’te İstanbul’da yapılan “Al-Baraka İs­lâm İktisadı Toplantıları”[472], 1985’te İslâm Fıkıh Akademisi’nin “Üçüncü Dönem Fıkıh Toplantısı”[473] ve 1987’de “Kuveyt Finans Ku­rumu Birinci Fıkıh Toplantısında[474] ele alınmıştır. Kongrelere sunulan tebliğler ve diğer bir kısım eserlerde konu mektubun karşılığı ile ilişki-lendirilerek incelenmiştir.[475]

a. Bankada Karşılığı Bulunmayan Teminat Mektubunun Fıkıhtaki Yeri

Yukarıdaki toplantılara katılanlarla diğer bir çok çağdaş İslâm hu­kukçusu, karşılığı bankada nakit olarak bulunmayan teminat mektubu sözleşmesinin fıkhı anlamda kefalet olduğu kanaatindedirler.[476] Zira bir şeyin talebi hususunda kefilin zimmetini asılın zimmetine ek­lemek[477] şekline tanımlanan kefalet bu sözleşmede de vardır. Banka lehtarın yükümlülüklerini garanti etmekte böylece bankanın zimmeti ile lehtarın zimmeti bir hakkın talebi noktasında birleşmektedir[478].

b. Bankada Karşılığı Bulunan Teminat Mektubunun Fı­kıhtaki Yeri

Mektubun karşılığı bankada ya tümüyle ya da belli kısmıyla bulu­nur. Fıkhî durum karşılığın tümüyle ya da belli bir kısmıyla bulunması­na göre değişir.[479]

b1. Karşılığı Tümüyle Bankada Bulunan Teminat Mektu­bunun Fıkıhtaki Yeri

Bankaya karşılığı tam olarak ödenen teminat mektubu sözleşme­si hem kefalet hem de vekâleti kapsar. Banka ile lehtar arasındaki hu­kukî ilişki vekâlettir; lehtar müvekkil, banka vekildir. Lehtar mektup talebinde bulunduğu esnada, söz konusu mektupta belirtilen miktarı bankaya yatırmakla, bankayı ileride muhatabın talebi durumunda ken­disi adına ödemede bulunmakla görevlendirmiş otur. Lehtar açısından vekil konumundaki banka muhatap açısından kefildir. Çünkü muha­tap lehtarın bankadaki parasına değil bizzat bankanın garantörlüğüne itibar etmektedir. Lehtar sözleşmenin gereğini yerine getirmediği tak­tirde onun kefili sıfatıyla bankaya rücû eder.[480]

b2. Karşılığından Bir Kısmı Bankada Bulunan Teminat Mektubunun Fıkıhtaki Yeri

Belirli bir kısmı bankaya yatırılarak alınan teminat mektubu işle­minde banka ile muhatap rasındaki ilişki yukarıda geçtiği gibi kefalet­tir. Banka i!e lehtar arasındaki ilişki ise, hem kefalet hem de vekâlet hükümlerini içermektedir. Banka hesaptaki mevcut miktar açısından vekil, karşılıksız olarak verilen kısım açısından kefildir. Yukarıda temas edilen toplantılarda alınan kararlarla isimleri zikredilen hukukçuların görüşleri bu doğrultudadır.[481]

3. Teminat Mektubu Hakkındaki Görüşlerin Değerlendi­rilmesi

İktisadî hayatın vazgeçilmez bir unsuru olan teminat mektubu bankaların en önemli hizmet kalemlerinden birini oluşturur. Teminat mektubu hizmeti karşılığında alman bedeİ faizsiz bankalar açısından Önemli bir sorundur. Çünkü fıkıhta ücretle kefaletin caiz olmadığı görüşü hakimdir. Oysa bankalar da müşteriler de böyle bir hizmet­ten vazgeçmek istememektedir. Fıkıh kaynaklarının hemen tümünde kefalet karşılığında alınacak bedelin caiz görülmemiş olması, gerek bankaları gerekse bir kısım bilim adamını, söz konusu hizmeti kefalet dışında farklı şekillerde izah çabasına yöneltmiştir. Yukarıda görüşleri verilen çağdaş İslâm hukukçularından bir çoğunun teminat mektubu­nun fıkıhtaki yerini, alınacak bedelin meşru olup olmadığı noktasın­dan hareketle izaha çalıştıkları görülmektedir.

Bizce, teminat mektubu sözleşmesi kefaletten ibarettir. Çünkü bu akitten güdülen amaç garantidir; lehtarın üstlendiği sorumluluğu herhangi bir nedenle yerine getirmemesi durumunda hakkının zayi olacağı endişesini taşıyan muhataba, banka veya teminat mektubu verme yetkisine sahip kuruluşun[482] garanti vermesi yani muhatabın sorumluluğunu üstlenmesidir. Garanti amaçlı akit ise fıkıhta kefalet olarak isimlendirilir. Kefaletin fer’î, teminat mektubu sözleşmesinin aslî borç doğurduğu, muhatabın mektupta belirtilen miktarı doğrudan garantörden isteme hakkının bulunmasına rağmen, mekfûlun leh’in böyle bir hakkı olmadığı ileri sürülerek teminat mektubunun kefalet­ten ayrı, bağımsız bir akit olduğu görüşü ise tutarlı gözükmemektedir. Zira kefil ile alacaklı ve borçlu arasındaki ilişkiler fıkıh kitaplarında da tartışılmıştır. Hanefî, Şafiî, Hanbelî fakihleri ile Mâ/ı/cî’lerden nakle­dilen bir rivayete göre alacaklı öncelik sırasını gözetmeksizin borçlu veya kefilden her hangi birine başvurabilir[483]. Teminat mektubunda bankanın aslî ve bağımsız olarak bir yükümlülüğün altına girdiği, kefa­letten farklı olarak ödediği meblağı kanuni halefiyet nedeniyle borçlu­ya rücû hakkına sahip olmadığı gerekçesiyle yapılan ayırım da pek tu­tarlı değildir. Zira uygulamada banka ile lehtar arasında kontrgaranti denilen bir sözleşme imzalanmakta veya teminat mektubu sözleşme­sinde bankaya, lehtara rücû imkânı veren hükümlere yer verilmekte­dir[484]. Bankanın teminat mektubu hizmetini sunarken bir takım işlem­ler yaptığı, dolayısıyla bu işlemlerin vekâlet kapsamında değerlendiril­mesi gerektiğine dair görüşe gelince, kefaletin her çeşidinde az veya çok kefil bir takım işlemlerde bulunmaktadır. Fakat bu işlemler talîdir; asıl olan kefilin garantörlüğüdür. Teminat mektubunu banka veya ilgi­li organların yetki verdiği kişiler değil de her hangi bir kişi düzenlese ve hatta bankadan daha çok hizmette bulunsa muhatap açısından bu bir anlam ifade etmez. Çünkü muhatap, bankanın hizmeti veya lehta-rın bankadaki hesabının niteliğinden öte bankanın garantörlüğüne iti­bar etmektedir. Aksi olsaydı teminat mektubu yerine kişisel kefaletle yetinilirdi.

Teminat mektubu anlaşmasının banka ile lehtar arasındaki risk-menfaat paylaşımına dayalı bir işbirliği olduğu görüşüne gelince, bu nun uygulanabilirliği hemen hemen imkânsızdır. Çünkü günümüzde özellikle devlet veya büyük işletmelerle girişilen projelerde teminat mektubu zorunluluk haline gelmiştir. Bir zorunluluk sonucu teminat mektubu alma durumunda olan müteşebbisi banka ile ortaklık kurmak gibi ikinci bir zorunlulukla karşı karşıya bırakmak hem doğru olmaz hem de her banka veya müteşebbis böyle bir ortaklığı arzu etmeyebi­lir. Ayrıca bütün teminat mektupları yatırım amaçlı da değildir. Bazı ül­kelerde öğrenim görmek üzere burslu olarak yurt dışına gönderilen­lerden teminat mektubu istenmektedir. Bu gibi durumlarda banka ile lehtarın ortaklığı hangi esaslar üzerinde kurulacaktır? Dolayısıyla temi­nat mektubu sözleşmesinin kefaletten farklı olduğuna ilişkin görüşle­rin pek tatmin edici olmadığı, teminat mektubu uygulamasının amaç ve sonuç itibarıyla klasik kaynaklarımızda işlenen kefaletle örtüştüğü anlaşılmaktadır.[485]

C. Teminat Mektubundan Alınan Komisyonu­nun Hükmü

Teminat mektubu sayesinde müşteri, bankanın saygınlığı ve güve­nilirliğinden yararlanır. Böylece üstlendiği projelere yüksek miktarlarda sermaye bağlamaktan kurtulup söz konusu sermayeyi başka alanlar­da çalıştırma imkânı elde etmiş olur. Faizli bankalar, müşteriye sağla­dıkları bu imkân karşılığında mektubun vadesi, miktarı ve türüne göre belirlenen oranlar üzerinden komisyon alırlar. Komisyon oranları ban­kalar tarafından serbestçe belirlenir. Teminat mektubunun bedelini banka ödediği taktirde, müşteri bedelin ödenmesinden başlamak üze­re geçen süreler için sözleşmede belirlenen oranlar üzerinden gecik­me faizi ödemekle yükümlü kılınır.

Teminat mektubu karşılığında alınan komisyon faizsiz bankalar açısından önemli bir sorun teşki! etmektedir. Çünkü bu bedelin fıkhî hükmü hakkında çağdaş İslâm hukukçuları henüz ortak bir kanaate varabilmiş değildir. Bankanın, lehtarı araştırması, mektubu düzenle­mesi, takibi sürecindeki eleman, kırtasiye, haberleşme vb. giderleri karşılığında maktu1 bir bedel almasının caiz olduğu konusunda ittifak vardır. Ancak mektubun konusu, miktarı ve süresi dikkate alınarak, mektuptaki miktarın belirli bir yüzdesi üzerinden alınacak komisyonun cevazı noktasında görüş ayrılığı vardır. Çağdaş İslâm hukukçularının bir kısmı miktarla orantılı komisyonu caiz görmezken diğer bir kısmı bunda bir sakınca görmemektedir. Ayrıca teminat mektubunun karşı­lığının tümü veya belli bir yüzdesinin bankada nakit olarak mevcut ol­ması durumu da komisyonun fıkhî hükmünü etkilemektedir.[486]

1. Teminat Mektubu Komisyonunu Caiz Görmeyenler

Teminat mektubu ile ilgili, yukarıda isimleri geçen toplantıların tü­münde, bankada karşılığı nakit olarak bulunmayan teminat mektu­bundan alıacak komisyonun caiz olmadığına karar verilmiştir. Ayrıca teminat mektubu sözleşmesinin hukukî yapısını kefalet kapsamında ele alan es-Sâlûs, Ebu Gudde, ed-Danr, ez-Zerqâ ve Şübeyr’e[487] göre de komisyon almak caiz değildir. Teminat mektubu karşılığında ko­misyon alınmasının caiz olmadığını savunanlar şu gerekçelerden ha­reket etmektedirler.

1) Teminat mektubu sözleşmesi kefalettir; teberru amaçlı kefalet­ten bedel alınamaz.

Bu görüşte olanlar aşağıdaki rivayetleri delil olarak ileri sürmekte­dirler. Hz. Peygamber (s.a.); Kefil, ödemekle yükümlüdür[488] buyur­muştur. Bu hadise dayanarak fakihler, kefaletin başkasının borcunu üstlenmekten ibaret, kefile hiç bir maddî yarar sağlamayan, sırf yar­dım amaçlı bir akit olduğu bu nedenle kefilin teberru ehliyetine sahip olması gerektiği görüşünü ileri sürmüşlerdir. İmam Mâlik, kefaleti bir tür sadaka[489], İmam Şafi’î ise, mal kazanma değil harcama aracı olarak kabu! etmiştir[490]. Serahsî’ye göre, tacir sabinin, babasından izinli veya izinsiz bir şahis veya mala kefîl olması geçersizdir; çünkü kefalet teberruda bulunmaktır; babasının izni olsa da olmasa da -hibe de olduğu gibi- sabînin buna yetkisi yoktur[491]. Çünkü kefalet vaz’ itiba­riyle teberru amaçlı bir akıttır; teberru ise ticâretin karşıtıdır[492]. Neue-uî’ye göre, kefalet hiç bir getirişi olmayan bir riski üstlenme[493]; Ibnü’l-Hümâm’a göre, karşılığını ya tamamen Allah’dan umarak ya da dos­tun sıkıntısını gidermek kastıyla yapılan teberru amaçlı bir akittir”[494]. îbn Kudâme, “Kefalet, yükümlü olunmayan bir borcun üstlenilmesin­den ibaret olduğundan hibeye benzer; kefil bu iş karşılığında bedel al­maz.”[495]; Ibn Hazm ise, borçlunun kefile ‘bana kefil ol, Ödersen bor­cum olsun’ şeklindeki talebi dışında, kişi kendiliğinden kefîl olduğu taktirde ödediği karşılığında borçluya da varislerine de rücû edemez[496] görüşünü ileri sürmüştür. Yukarıdaki rivayetlerden anlaşıldığına göre Hanefî, Şafiî, Mâlİkî, Hanbelî ve Zahirî fukâhası mala kefalet karşılığında bedel alınmasının caiz olmadığı konusunda ittifak içindedirler. Dolayısıyla bu düşüncede olanlara göre, kefalet karşılığında alınacak bedel haramdır; başkasının malını haksız yolla yemektir.

2) Teminat mektubu sonuçta karza dönüşmektedir; menfaat kar­şılığı karz ise faizdir.

Teminat mektubu karşılığında komisyon alınmasını caiz görmeyen­lerin bir diğer delili de kefalet akdinin bir çeşit ödünç işlemi olduğuna ilişkin fıkıh kitaplarında geçen rivayetlerdir. Derdîr “Kefi! borç veren gi­bidir; ancak ödediğinin mislini talep edebilir”[497]; Kâsânî “Borçlunun ke­falet talebinde bulunması borç isteme anlamına gelir. Kefil alacaklıya ödemede bulunmakla mekfûlun leh’e borç vermiş, onun adına ödeme­de bulunmuş olur. Borç veren borçludan ancak verdiği şeyi talep edebi­lir” der[498]. İbn Âbidin’e göre ise, kefil borçiuya ödünç verendir. Ödedi­ğine ek olarak ücret şart koşarsa verdiği borca karşılık fazlalık şartı koş­muş olur ki alınan bedel riba olacağından koşulan şart bâtıldır[499].

Yukarıdaki düşüncelerin sahiplerine göre, bankada karşılığı bulu­nan teminat mektubundan komisyon almak caizdir. Eğer mektubun karşılığı tümüyle bankaya yatınlmışsa bu durumda banka ile lehtar arasındaki ilişki ücretli vekâlet olacağından banka hizmet karşılığı ko­misyon alabilir. Karşılığın bir kısmının bankada bulunması durumunda ise banka ile lehtar arsındaki ilişki, karşılığı bulunan kısım için ücretli vekâlet, karşılığı bulunmayan kısım için kefalet olur. Dolayısıyla karşı­lığının tümü veya bir kısmı bankada bulunan teminat mektubu için ya­pılan hizmetlerin bedeli karşılığında komisyon alınması caizdir[500].

2. Teminat Mektubu Komisyonunu Caiz Görenler

Teminat mektubu karşılığında komisyonu caiz görenleri iki grupta ele almak mümkündür: Birincisi, bu akdin kefalet olduğunu kabul etmekle birlikte komisyon karşılığı kefaletin caiz olduğunu ileri sürenler, diğeri ise söz konusu akdi bedelli akitlerden birinin kapsamında ele alarak komisyonu caiz görenler.[501]

a. Teminat Mektubu Sözleşmesinin Kefalet Olduğunu Kabul Etmekle Birlikte Komisyonu Caiz Görenler.

Çağdaş İslâm hukukçularından önemli bir kısmına göre teminat mektubu sözleşmesi fıkıh kaynaklarımızda yer alan kefalet akdinden ibarettir. Ancak her ne kadar Fıkıhta kefâiet karşılığı bedel caiz görül-memişse de, teminat mektubundan komisyon almak caizdir.[502] Komis­yonu caiz görenlerin gerekçelerini şöyle sıralayabiliriz:

1) Kefaletin yalnızca teberru amaçlı akit olduğu görüşü doğru de­ğildir:

Kefilin, mekfûlun anh (kefil olunan kişi) adına ödemede buluna­rak ona yardımcı olmasına rıza gösterilmesi ve hatta teşvik edilmiş ol­ması, kefaletin ancak teberru amaçlı bir akit olduğunu göstermez. Fa-kihlerin bir çoğu borçlunun emri yahut üstlenilen sorumlukluk yahut da borçluya rücû niyetiyle ödemede bulunulduğu taktirde, bunun te­berru kabul edilmeyeceği, kefilin ödediği miktarı borçludan talep ede­bileceği görüşünü kabul ederler. Kefaletin teberru akdi olduğu kabul edilse dahi tarafların rızasıyla bedelli akde dönüşmesine bir engel yok­tur. Nitekim hibe, vedîa, a’riyet ve vekâlet akitleri de fıkıh kitaplarında teberru amaçlı akitlerden sayılmış fakat ücret şart koşulduğunda bedel­li akde dönüşmesinde bir sakınca görülmemiştir. Ayrıca teberru amaç­lı bir akit olduğu nedeniyle kefalet karşılığında ücret alınamayacağına ilişkin hükmün Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas, Örf ve Maslahattan daya­nağı da yoktur. Dolayısıyla vadeli krediye dönüşmemek kaydıyla, kefa­let işlemlerinden ücret veya komisyon almakta bir sakınca yoktur[503].

2) Fıkhın yerleşik kuralları komisyonun caiz olduğunu göstermek­tedir:

Eşyada aslolan ibâha, akitlerde de aslölan karşılıklı rızadır. Yüce Allah Ey İman edenler! Akitteri(n gereğini) yerine getiriniz[504] buyur­muştur. Akitleşme ve akit esnasında şart esas itibariyle mubahlardan­dır. Bir kişi mubah olan bir şeyi başkası adına üstlendiğinde, başkası­nın hakkı taalluk edeceğinden onu yerine getirmesi vacip olur. Akitler ve şartlar insanların serbest bırakıldığı konulardandır; ibadetler gibi mutlaka nassa dayanması gerekmez. Kur’an’da; Allah haram kıldığı şeyleri ayrıntılı bir şekilde size açıkladı[505] buyurulmaktadır. Eğer bir akit veya şart şârî tarafından haram kılınmamışsa onu yapmakta bir sakınca yoktur. Yukarıdaki ilkelerden hareketle komisyon şartıyla ger­çekleştirilecek kefalet işleminde bir sakmca olmadığı sonucuna varıla­bilir[506].

3) Fıkıh kaynaklarındaki komisyonla ilgili görüşlerin dayanağı örf­tür.

Fakihler yaşadıkları dönemin etkisiyle kefaletten ücret alınamaya­cağı kanaatine varmışlardır. Zira onların döneminde kefil her hangi bir sıkıntı veya zorlukla karşılaşmadığı gibi bu işlem için vakit, işçilik, kırtasiye ve haberleşme gibi giderlere kapanmamaktaydı. Oysa günü­müzde ticarî örf değişmiştir; artık teminat mektubunu ancak banka gi­bi kurumlar verebilmektedir. Bu kurumlar kurulma, varlığını sürdürme ve yerli ve yabancı rakiplerle baş edebilmek için bir çok gidere katla­nırlar. Ayrıca teminat mektubu işlemleri için öze! eleman çalıştırmakta, ilgili tarafların araştırılması, mektubun düzenlenmesi, takibi sürecinde işçilik, kırtasiye ve haberleşme giderlerine katlanmaktadırlar. Dolayı­sıyla örf değiştiğinden örfe dayanılarak verilen hükmün de değişmesi kaçınılmaz olacağından teminat mektubu karşılığında komisyon alma­nın bir sakıncası olmaz[507].

4) Kefaletin karza dönüştüğü görüşü ikna edici değildir:

Kefaletin karza dönüşeceğine dair görüşler bütün teminat mek­tuplarını kapsamaz. Kefalet karz değil garanti akdidir. Kefaleti karza kıyaslamaktansa, ücretli vedîa’ya kıyaslamak daha doğru olur. Ancak eğer borcu, borçlu değil de kefil öderse kefalet karza dönüşür. Çünkü bedelin kefil tarafından ödenmesiyle kefil ve mekfûlun anh [kefil olu­nan) arasındaki ilişki, borçlu alacaklı ilişkisine dönüşür. Bu aşamadan sonra kefii, ücret veya komisyon adı altında bir bedel talep edemez-ederse riba olur[508].

b. Teminat Mektubunu Bedelli Akit Kabul Edip Komisyo­nu Caiz Görenler.

Teminat mektubu sözleşmesini daha önce de geçtiği üzere Ha-mûd, es-Savvâ ve el- Abbâdî, “vekâlet”, el-Heytî “kefalet ve vekâlet” es-Sadr “şartlı taahhüt”, el-Ba’lî ise “risk ve menfaat ortaklığına daya­lı işbirliği” olarak kabul etmektedirler. Yukarıda sayılan akitler bedelli akit olduğundan bu hukukçulara göre teminat mektubundan komis­yon adı altında bedel alınmasında bir sakınca yoktur[509].

3. Teminat Mektubu Komisyonu Hakkındaki Görüşlerin Değerlendirilmesi

Teminat mektubu sözleşmesini kefalet değil de bedelli akitlerden sayanlar, tazmine kadar teminat mektubu karşılığında komisyonu caiz görürler. Bu görüşe nispeten katılmamıza rağmen, sözleşmenin kefa­letten başka bir akit şeklinde ele alınmasını tasvib etmediğimizi belirt­miştik. Teminat mektubu sözleşmesini kefalet kabul edenlerin görüş­leri ise, mektubun karşılığının bankada bulunup bulunmamasına göre değişmektedir. Bunlar, bedelin tümü veya bir kısmı bankada bulunan teminat mektubundan komisyon alınmasını caiz görürken, karşıiığ1 nakit olarak bulunmayan mektuptan komisyonu caiz görmezler. Gö­rüşler şu iki gerekçeye dayandırılır: Teminat mektubu sözleşmesi ke­falettir; kefâiet ise ancak teberru amaçlı bir akittir. Banka ile lehtar arasındaki hukukî ilişki karza dönüşmektedir. Bedel alındığı taktirde menfaat sağlayan karzdan kaçınılmasına ilişkin kurala aykırı davraml-Eş olunur.

Fıkıhta ücret kaşıhğı kefaletin caiz görülmediği bir gerçektir. Fu-kahaya göre kefalet teberru akdidir; sırf Allah rızası için ve karşılığı âhirette alınmak üzere yapılmalıdır[510]. Hatta Serahsî’ye (ö. 483/ 1090) göre, bir kimse mükâfat veya bedel karşılığında kefil olsa bu akid bâtıl olur; çünkü bu bir rüşvettir; rüşvet İse haramdır. jVfek/û/un anh bu kefalet sayesinde fazla bir şeye sahip olmuyor ki karşılığında bir bedel ödesin[511]. Ancak son dönem İslâm bilginle­ri ücretle kefaleti zaruretten dolayı caiz görmüşlerdir. Kur’an öğretimi, imamlık, müezzinlik ve müftîlik gibi insanı Aliah’a yaklaştıran bazı iba­det ve taatlar karşılığında ücret almak da caizdir. Ücret ödenmediği taktirde, bu hayatî görevler ya yerine getirilemez ya da ehil olmayan­ların ellerinde kalır. Aynı şekilde, hakkını almak, zulmü önlemek ya­hut düşmandan gelecek zararı engellemek maksadıyla rüşvet vermek de caiz görülmüştür. Dolayısıyla kefil göstermenin kaçınılmaz olup üc­retsiz kefil bulmanın mümkün olmadığı durumlarda ücret karşılığı ke­falet de zarurete binaen caiz olmalıdır[512].

Kefaletle ilgili ayet ve hadislerde ücretin helâl veya haramlığına dair bir işaret bulunmadığı gibi kefaletin yalnızca teberru maksatlı ola­cağına ilişkin kesin bir kural da yoktur. Nisa sûresi [513]. ayette; Ey iman edenler karşılıklı rızaya dayalı ticaret hariç, mallarınızı ara­nızda haksız yollarla yemeyin buyurulmuş ve hemen akabindeki bir ayetteki akitleştiğiniz kişilere de paylarım verin4’9 ifadesiyle yasak­lanmamış olan konularda sözleşme yapıldığı taktirde ücret ödenebile­ceğine işaret edilmiştir. Bakara suresi 282. ayette ise; kâtiplerin -üc­reti verilmemek suretiyle de olsa- zarara uğratılmaması emredil­miştir[514]. Ayrıca fıkıh kitaplarında kefaletin teberru akdi olduğu nok­tasında ittifak varsa da, ayrıntıya inildiğinde teberrûdan kastın ne olduğu hususunda ihtilaflar baş göstermektedir. Bir kısım fukaha teber­ru ile, kefil tarafından mekfûiun leh adına yapılan ödemeyi diğer bir kısım ise bizzat kefil olma, başkasının sorumluluğunu üstlenme eyle­mini kastetmektedir. Kefaletin teberru akdi olduğu, bu nedenle bedel alınamayacağı görüşünü iieri süren fukahanın bir çoğu, ariyet, vedia’\ icâre ve hibe akitlerinin aslında teberru amaçlı oiduğu ancak menfaat şartı koşulduğunda bedelli akitlere dönüşeceği ve bunun da caiz olduğu noktasında görüş bildirmişlerdir, Dolayısıyla bir muamelenin teberru amaçlı olması her zaman ve her şartta karşılıksz yapılmasının gerekli­liği anlamına gelmemektedir.

Kadîm kaynaklanmadaki şekliyle ücretle kefaletin caiz görülme­mesini anlamak mümkündür. Çünkü kaynaklarda kefil tek de olsa bir­kaç kişi de olsa hakîki şahıslardan oluşmaktadır. Bunlar bu işi mal ve­ya şahsa kefalet şeklinde iyilik amacıyla yapmaktalar. Kefil, üstlendiği sorumluluk nedeniyle bir hizmette ya da bir harcamada bulunmadığı gibi, kefil gösteren de bu iş karşılığında kazanç sağlamamaktadır. Do­layısıyla kefil, bu iyilik karşılığında ücret talep etmemelidir. Ancak gü­nümüzde olduğu gibi şayet kefil hakikî şahıslardan değil kurumlardan oluşuyor ve bu kurumlar da bu işi ticarî amaçla yapıyorlar ve günün iktisadî şartlan da müteşebbislere bu kurumlan kefil göstermeyi zorun­lu kılıyorsa, ücretle kefalet yine de caiz görülmeyecek mi? Veya “as­lında caiz değildir” ama zarurete binaen caizdir mi denilecek?

Günümüzde artık ulusal veya uluslararası ticarî ilişkilerde şahıslar­dan çok kurumların kefilliğine itibar edilmekte ve hatta bu şart koşul­maktadır. Kurumlar ise müessese haline gelebilmek, bunu devam ettir­mek ve diğer işlemleri yanında kefalet işlemlerini de takip edebilmek için çeşitli masraflara katlanırken, kefil gösterenler de bu kurumların sağladığı itibar sayesinde oldukça yüksek miktarlarda kazanç sağlama imkânına kavuşmaktadır. Kurumlar bu hizmeti yapmak için belli bir ücreti şart koşmakta, kefil gösteren de bunu rızasıyla kabul etmektedir. Daha önce geçtiği üzere kefile ödenen ücreti Serahsî rüşvet olarak ni­telemiş ve caiz olmayacağını ileri sürmüştür[515]. Serahsî’nin kefile öde­nen ücretin rüşvet olacağına ilişkin görüşünü kabul etmek mümkün gözükmemektedir. Çünkü bir hakkı ortadan kaldırmak veya bir bâUît hak oîarak kabul ettirmek için verilen para veya yapılan hile ve kurnazlık rüşvet olarak adlandırılır[516]. Haksız menfaat sağlamak amacıyla yetkili makamda bulunan birine para veya herhangi bir ma! vermek gibi. Kur’an ve Sünnet bu davranışı kesin olarak yasaklamış­tır[517]. Kefalette ise, ne kefil makamını kullanarak haksız kazanca alet olmakta ne de kefil gösteren haksız kazanç elde etmeyi amaçlamak­tadır.

Kefaletin karza dönüştüğü, bede! alındığı taktirde faizcilik yapıla­cağı gerekçesine gelince, tüm teminat mektupları için bu endişenin geçerli olmayacağı kanaatindeyiz. Daha önce de geçtiği üzere, çok değişik amaçlarla teminat mektubu düzenlenmektedir. Herhangi bir ihale ya da açık arttırmaya giriş için teminat mektubu veriidiği gibi, üstlenilen bir projenin şartlara uygun olarak tamamlanacağı konusun­da garanti vermek üzere de teminat maktubu verilmektedir. Ayrıca doğrudan kredi alma işlemlerinde kullanılmak üzere de teminat mek­tubu verilir. Teminat mektuplarının tümü banka tarafından tazmin edilmemekte, bir çoğu ya hiç tazmin edilmemekte ya da bizzat lehtar tarafından bedeli ödenmektedir. Bu durumda banka İle lehtar arsında­ki ilişkiyi faize yol açan karz ilişkisi olarak nitelendirmek doğru oimaz. Faizle ilgili ayet ve hadislerde hangi tür karzın faize yol açacağı belir­tilmiştir. Faiz olması için, doğrudan veya dolaylı olarak mislî malların farklı miktarlarda peşin veya vadeli değişiminden ibaret olan karz İşle­mi mevcut olmalıdır. Kredi amaçlı olmayan ve bankaca tazmin edil­meyen teminat mektuplarında böyle bir İlişki yoktur. Banka, teminat mektubunu lehtara vermediği gibi, teminat mektubunun kendisi çek ve senet gibi kıymetli evrak niteliği de taşımamaktadır. Teminat mek­tubunu elinde bulunduran kişi bu mektuptan, haklarının garanti edil­diğini gösterir belge olması dışında, hiç bir şekilde yararlanamaz. Oysa, Kur’an’da faizden bahsedilirken “insanların malları içerisinde artsın diye verdiğiniz şeyler Allah katında artmaz”[518] buyurulmaktadır. Temi­nat mektubu kıymetli evrak niteliği taşımadığı için artması veya eksil­mesi diye bir şeyden de bahsedilemez. Ancak mektubun bedelini banka tazmin ederse bu durumda banka ile lehtar arasındaki İlişki karza dönüşür. Dolayısıyla faiz endişesiyle teminat mektubuna yaklaşılırken genellemeden kaçınılmalı ve teminat mektupları arasında kullanım ye­ri ve amacına göre ayırım yapılmalıdır. Doğrudan veya dolaylı kredi iş­lemleri için verilecek teminat mektuplarından komisyon veya bedel alındığı taktirde faiz tehlikesi söz konusudur. Ayrıca bankanın mektu­bu tazmin etmesinden itibaren lehtardan alınacak bedel de faiz kap­samına girer; çünkü banka ile lehtar arasındaki hukukî ilişki kefil-mekfûlün anh ilişkisinden, alacaklı – borçlu ilişkisine dönüşmüş oiur. Faizsiz bankaların ister doğrudan ister dolaylı yollarla, kredi için kulla­nılmak üzere talep edilen teminat mektuplarını ya vermemeleri ya da verdikleri taktirde giderleri dışında, komisyon veya başka adla her hangi bir bedel almamaları gerekir. Banka tarafından mektubun taz­mini durumunda da tazmin anından itibaren bedel alınması faize yo! açacağından bundan da kaçınılmalıdır. Faiz tehlikesi taşımayan temi­nat mektupları karşılığında ise, bankaların komisyon veya başka adla bedel almasında bir sakınca olmayacağı kanaatindeyiz.[519]

II. AKREDİTİF

Akreditif, itibar göstermek, tasdik etmek anlamlarına gelen “acc-redite” kelimesinden gelir. Özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında, uluslararası ticaretin gelişmesine parâle! olarak öne çıkan bir bankacı­lık faaliyetidir. Uluslararası ticaret, diğer ticaretlerde olduğu gibi alıcı ve satıcı arasında yapılan bir sözleşme ile başiar. Sözleşmenin tarafla­rını oluşturan ithalat ve ihracat tacirleri yabancı ülkelerde bulunmala­rı nedeniyle birbirleriyie doğrudan temas imkânı bulamazlar. Bu se­beple, maruz bulundukları tehlikelerin asgariye indirilmesini sağlamak için üçüncü kişinin, çok kere de bir bankanın araya girmesini arzu ettiklerinden akreditife başvururlar. Böylece akreditif, uluslararası dü­zeyde, birbirini tanımayan taraflar arasındaki ticarî ilişkilerde mal ve hizmet bedellerinin ödenmesi konusunda geliştirilmiş özel bir ödeme yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Akreditif, işlevi açısından bir kredi aracı değil bir ödeme aracı ola­rak kabul edilir. Bu işlem sayesinde alıcı ve satıcı arasındaki mal ve be­delin teslimi konusunda yeterli olmayan güven unsuru sağlanmış olur.

Alıcı, satın almayı arzuladığı mal veya hizmetin zamanında ve isteni­len Özelliklerde hasarsız teslimini, satıcı da satmış olduğu mai veya hiz­met bedelinin tam ve zamanında kendisine ulaşmasını garantiye alma İmkânını bulmuş oiur[520]. Çağdaş bankacılık hizmetleri arasında kabul edilen akredif, bir takım kayıtlarla faizsiz bankalar tarafından da uygu­lanmaktadır.[521]

A. Akreditifin Tanımı ve Tarafları

1. Akreditifin Tanımı

Akreditif İçin çeşitli tanımlar yapılmış ise de henüz ortak bir ta­nım üzerinde ittifak edilememiştir[522]. Bunun en önemii sebebi, akredi­tifin çok değişik yöntemlerinin bulunması ve hukukî yapısı konusunda değişik yorumların olmasıdır. Ancak akreditif; “bir bankanın, talimat veren âmir (alıcı) adına, belli bir vade ile belirli miktar parayı, belirli belgeler karşılığında ve öngörülen şartların yerine getirilmesi kaydıyla lehdâra ödeyeceğini yazılı olarak taahhüt etmesi” şeklinde tanımlana­bilir.[523]

2. Akreditifin Tarafları

Akreditif genel oîarak “âmir”, “akreditif bankası”, “muhabir ban­ka” ve “lehdâr” olmak üzere dört taraf yer alır. Akreditif açtırmak üzere bankaya başvuran ithalatçı, yani satım akdinde alıcıya akredi­tif âmiri, âmirden aldığı talimatla akreditifi açan bankaya akreditif bankası, akreditife konu malın satımı hususunda âmirle sözleşme ya­pan ve bu ma! veya hizmetleri satan, ihraç eden tarafa lehtar, genel­likle ihracatçının ülkesinde bulunan ve âmir bankanın talimatıyla ak­reditif açıldığını ihracatçıya ihbar eden bankaya ise muhabir banka denir[524].

B. Akreditifin Çeşitleri ve İşleyişi

1. Akreditifin Çeşitleri

Akreditif; dönülebilirliği, teyitli olup olmaması, bedelinin bankada nakit olarak bulunup bulunmaması, teminat niteliği taşıyıp taşımama­sı bakımından çeşitli açılardan sınıflandırılır.

a- Dönülebilİrlik bakımından akreditif: Akreditife konu bel­gelerin ibrazı anına kadar, âmir banka tarafından lehdâra önceden ha­ber vermeden, iptal edilebilen veya içeriğinde değişiklik yapılabilen akreditife dönülebilir akreditif, tarafların tümünün rızası olmaksızın iptal edilemeyen veya şartlan değiştirilemeyen akreditif türüne de dö­nülemez akreditif denir.

b- Teyit bakımından akreditif: Âmir bankanın teyidine muha­bir bankanın da teyidini eklediği, yani âmir bankanın tüm sorumluluk­larını muhabir bankanın da üstlendiği akreditife teyitli akreditif, mu­habir bankanın ödeme taahhüdü altına girmeyip sadece ihracatçıya açılan akreditifi ihbar ile yetindiği akreditife teyitsiz akreditif denir[525].

c- Karşılığı bakımından akreditif: Genelde faizsiz bankacıliık-la ilgili eserlerde yer a!an bu ayırıma göre karşılığının bankada mev­cut olup olmaması bakımından akreditif ikiye ayrılır:

Faizsiz bankacılıkta, akreditif açılırken belirlenen meblağın sözleş­me esnasında nakit olarak Ödendiği akreditife bankada karşılığı mev­cut akreditif, bedelin ilgili belgelerin İbrazından sonra ödendiği akre­ditife  bankada karşılığı mevcut olmayan akreditif denir[526].

d- Teminat niteliği taşıyan akreditif: Daha çok uluslararası müteahhitlik işlerinde kullanılan ve bir çeşit garanti mektubu niteliğin­de olan bu akreditif türünde, banka belirli bir hizmetin yerine getirile­memesi halinde, karşı tarafa ödeme taahhüdünde bulunmaktadır. Di­ğer akreditif türlerinde, belirtilen taahhüdün yerine getirildiğini, malın teslimini gösterir belgelerin ibrazı halinde lehdâra ödeme taahhüdü varken burada hizmetin yerine getirilmemesi halinde ödeme garanti­si vardır[527].

2. Akreditifin İşleyişi

Faizli bankacılık sisteminde akreditifin işleyişi şu şekilde gerçekleş­mektedir: Genelde ithalatçı ve ihracatçıdan oluşan akreditif tarafları, Ödemenin akreditifle yapılacağını satış akdinde kararlaştırırlar ve itha­latçı kendi bankasına yabancı ülkedeki ihracatçı lehine belirli miktar­da bir akreditif açılması için talimat verir. Banka bu talimat üzerine ih­racatçının ülkesindeki muhabirinden, istenilen şartlara uygun akrediti­fin açılmasını ister ve akreditif açılır. İhracatçı, malı gönderince ilgili belgeleri muhabir bankaya ibraz ederek malın bedelini tahsil eder. Mu­habir banka belgeleri akreditif açma talimatını veren bankaya ulaştırır ve parayı tahsil eder. Mal gümrüğe gelince de ithalatçı malın bedelini akreditif bankasına öder ve bankadan aldığı evrakİa malı gümrükten çeker[528].

Faizsiz bankacılık sisteminde ise akreditif iki yöntemden biriyle yapılır. Birinci yöntemde âmir, akreditifin açılışı esnasında bedeli ban­kaya peşin ödemez. Âmir, bankasına ithal edeceği malın üreticisi, ni­telikleri, fiyatı ve diğer belgeleri vererek ihracatçı lehine akreditif açıl­masını talep eder. Akreditif bankası, âmir’in talebini uygun bulduğu taktirde muhabir bankaya belgelerde belirlenen şartlar çerçevesinde akreditif açılması emrini verir. Muhabir banka ihracatçıya, lehine ak­reditif açıldığını bildirir. İhracatçı, malın alıcıya gönderildiğine dair bel­geleri muhabir bankaya ibraz ederek parasını tahsil eder. Mal gümrü­ğe ulaştığında akreditif bankası ilgili belgeleri ithalatçıya iade ederek mal için ödenen meblağı ve yaptığı hizmetler karşılığında komisyonu­nu alır. Bu şekilde açılan akreditif teminat mektubu niteliği taşır. Fi-nansmanlı akreditif usûlü olarak da adlandırılan ikinci yöntemde ise, mal karşılığı olan vesaikin ahm-satımı şeklinde isimlendirilen yurt dışı murabaha yöntemidir. Bu tür akreditif işleminde ithalatçı, ithal et­mek istediği malları temsil eden belgeleri, satın alıp kendisine satma­sı için bankaya talimat verir. Banka bu belgeleri muhabir banka aracı­lığıyla peşin olarak satın alıp akreditif açtırana vadeli satar. Böylece banka hem yaptığı hizmet hem de vade farkından gelir elde ederken, âmir de işletmesi için ihtiyaç duyduğu mala kavuşmuş olur. Faizsiz banka yabancı ülkeden açılan akreditif için komisyon karşılığı muha­bir banka görevini de yerine getirir.[529]

C. İslâm Hukukçularının Akreditif Hakkındaki Görüşleri

Akreditifin hukukî durumu hakkında Batı hukukçuları arasında gö­rüş birliği yoktur. Uluslararası düzeyde akreditifin hukukî mahiyeti, Miİİetlerarası Ticaret Odası Yürütme Kurulu’nun {MTOYK) Nisan 1993’te kabul edip 01 Ocak 1994 tarihinde yürürlüğe girmesini ka­rarlaştırdığı “Vesikalı Krediler İçin Yeknesak Teamül ve Uygulamalar”‘ başlıklı 500 Say ıh Broşür ile belirlenmeye çalışılmış ise de bu broşür­de işlemin hukukî mahiyeti hakkında net bir ifadeye yer verilmemiş­tir[530]. Bazı Türk hukukçuları akreditifin hukuki niteliğini “tek bir huku­kî işlem” olarak açıklamaya çalışmış, bazıları ise “birden fazla işlemler bütünü” olarak kabul etmiştir. Akreditifin tek bir hukukî işlem olduğu­nu savunanlar, konunun hukukî mahiyetini “itibar mektubu”, “garan­ti akdi”‘, “havale”, “üçüncü kişi lehine sözleşme”, “vekâlet” veya “ke-fâlet”le açıklamaya çalışmışlardır. Birden çok hukukî ilişkiyi bünyesin­de toplayan bir işlem olduğunu savunanlar ise, akdin taraflarına göre konuya hukukî çerçeve çizmeye çalışmışlardır. Bunlara göre âmir (alı­cı) ile lehdâr (satıcı) arasındaki ilişki alım-satım akdi, akreditif âmiri (alı­cı) ile akreditif bankası arasındaki ilişki vekâlettir. Akreditif borçlusu (akreditif bankası, muhabir banka) ile lehdâr (satıcı) arasındaki ilişki mücerret borç va’dinden ibarettir. Akreditifin hukukî yapısı konusun­daki görüş ayrılıkları Yargıtay kararlarına da yansımıştır. Nitekim Yar­gıtay’ın 04.11.1964 tarihli kararına göre akreditifin hukukî mahiyeti “havale”, 10.02.1977 tarihli diğer bir kararına göre ise “mücerret borç ilişkisi” olarak kabul edilmiştir[531].

Çağdaş ticarî hayatın ortaya çıkardığı yeni bir uygulama olması nedeniyle akreditifin hukukî yapısını klasik fıkıh kaynaklarımızda doğrudan bulmak zordur. Çağdaş batı hukukçuları arasında olduğu gibi İs­lâm hukukçuları arasında da akreditifin hukukî mahiyeti hakkında gö­rüş ayrılıklar: vardır. İslâm hukukçularından rivayet edilen görüşleri aşağıdaki başlıklar altında sıralamak mümkündür.

1) Akreditifin kendine özgü yapısı olan yeni bir akit ol­duğu görüşü: Kuveyt’te yayınlanan Fıkıh Ansiklopedisi”nde ileri sürülen ve el-Heytfnin de kabul ettiği görüşlerdendir. Bu görüş sa­hiplerine göre, İslâm hukukunun temel ilkelerine aykırılık taşımamak kaydıyla yeni akitler ihdas etmek caizdir. Akreditif de iş adamlarının yararına olan, kendine özgü yapısı bulunan yeni bir akit olarak kabul edilebilir[532].

2) Akreditifin rehni içine alan vekâlet olduğu görüşü: Bu görüş de yukarıda ismi geçen Ansiklopedi’deki görüşlerdendir. Akre­ditifte alıcı, ilgili belgeleri teslim almak ve borcunu ödemek üzere ban­kayı vekil kılmaktadır. Ödeme ilgili belgelerin belirlenen şartlara uy­gunluğunun incelenmesi ve sağlam bir şekilde teslimi şartına bağlıdır. Bu işlem ayrıca vekilin ödediği meblağı alıcıdan tahsil edinceye kadar malların kendi elinde rehin hükmünde olması kaydını da ihtiva eder[533].

3) Akreditifin vekâlet, murabaha ve mudârabeden ibaret akit olduğu görüşü: Akreditifi, akreditif bedelinin bankada nakit olarak bulunup bulunmamasından hareketle ele alanlara göre, bedel akreditifin açılışı anında ödendiği taktirde, alıcı ile banka arasındaki iüşki vekâlettir. Banka bu vekâlete dayanarak, âmir adına îehdâra öde­mede bulunur. Bedelin malın teslimi sırasında ödendiği akreditif ise, murabaha veya mudârabe hükümlerini alır. Banka malı ya peşin alıp beili kâr ilavesiyle müşteriye satar ya da başlangıçtan itibaren kâr-za-rar paylaşımı ilkelerine göre hareket edüir[534].

4) Akreditifin garanti akdi olduğu görüşü: Bu düşüncede olanlara göre, ihracatçının, ithalatçının zimmetindeki borcunu banka garanti etmektedir. Bankanın bu taahhüdü sayesinde ithalatçı satıcının güvenini kazanır. Banka, belirlenen şartlara uygun olması duru­munda ihracatçıdan İlgili evrakları teslim alıp bedelini ödemektedir ki böyle bir işlem ancak garanti akdiyle İzah edilebilir[535].

5) Akreditifin vekâlet, havale ve kefaletten ibaret akit ol­duğu görüşü: Banka akreditifle ilgili evrakları, şartlara uygun olup olmadığını inceleyip tahkîk ettikten sonra satıcının borcunu, âmir adı­na, onun vekili sıfatıyla Ödemektedir. İthalatçı, ihracatçıyı sattığı ma­lın bedelini almak üzere aralarında irtibatı sağlayan akreditif bankası­na havale eder; borç, ithalatçının kabulü ile müşterinin zimmetinden bankanın zimmetine intikal eder ki bu İşİem de havaledir. Banka bu işlemlere ek olarak her iki tarafa da garanti vererek sermaye gücü ve itibarını kullanmaktadır. Eğer bankanın işlemi kolaylaştırıcı rolü ve iti­barına dayanarak verdiği garanti olmasa akreditiften söz edilemez, el-Hemşerî ile Ebû Uveymir bu görüştedir[536].

Yukarıdaki görüşlere ek olarak akreditifin alım-satım, vekâlet ve garantiden ibaret akitler bütününden oluşan yeni bir akit veya karz ol­duğuna ilişkin görüşler de vardır[537].

D. Akredif Hakkındaki Görüşlerin Değerlen­dirilmesi

Batı ve İslâm hukukçularının akreditifin hukukî yapısı konusunda ortak bir kanaate sahip olmadıkları anlaşılmaktadır. Hukukçuları fark­lı görüşe sevkeden sebeplerin başında, uluslararası bir ödeme aracı olarak akredifin henüz tüm dünyaca kabul edilen ortak bir yönteminin mevcut olmaması gelir. Akreditif günümüzde taraflarına, içeriğine, ih­tiva ettiği şartlara göre değişik şekillerde uygulanmaktadır. Her ülke veya ticarî kuruSuş bir takım ilave veya değişikliklerle akreditifi istediği kalıba sokabilmektedir. Akreditife uluslararası düzeyde şekil verme ça­bası içerisinde olan MTÖYKnun yayınladığı Broşürde konunun hu­kukî yönüne temas etmemesi de bu nedenden kaynaklanmaktadır.

Akreditif hakkında herkesin kabul ettiği ortak bir ticarî örfün oluş­mamış olması, faizsiz bankacılık sistemi açısından oldukça önemlidir.

Yaklaşık kırk yıllık bir geçmişe sahip olan faizsiz bankalar işlemlerinin bir çoğunu faizli bankalardan alarak kendi bünyelerine uyarlamışlardır. Ancak bu uyarlama sürecinde bir takım sıkıntılarla karşılaştıkları da bir gerçektir. Diğer işlemlere göre akreditifin henüz genel örf haline gel­memiş olması faizsiz bankalara, kendi sistemleri doğrultusunda ortak bir akreditif yöntemi geliştirme imkânı vermektedir. Biz Faizsiz banka­cılıkta aşağıdaki akreditif yöntemlerinin uygulanabileceği düşüncesin­deyiz:

1) Murabaha hükümleri çerçevesinde uygulanabilebile-cek akreditif: Bu akreditif türünde müşteri ile banka arsındaki ilişki alım-satım ilişkisidir; müşteri alıcı banka ise satıcıdır. Müşteri ithal et­mek istediği malların nitelikleri, satıcısı, üreticisi, fiyatı ve diğer şartla­rı ihtiva eden belgelerle bankaya başvurarak nitelikleri belirtilen malı satın alıp kendisine satması talebinde bulunur. Banka muhabiri aracı­lığıyla belgelerde özellikleri belirlenen malı peşin satın alıp yaptığı gi­derlere ilaveten belli bir kâr koyarak müşteriye peşin veya vadeli ola­rak satar. Bedeli vadeli ödenen akreditif yöntemine, müşterinin akre­ditif bedelini ödemek için nakit parasının olmaması veya nakit öde­mek istememesi durumunda başvurulur. Ancak bu tür bir akreditif iş­leminin caiz olması için banka ile müşteri arasında yapılan sözleşme anlaşmazlığa yol açmayacak nitelikte olmalı ve müşteriye teslimine kadar  mala gelebilecek her tür zarar ve ziyandan banka sorumlu ol­malıdır. Şayet mal sigorta ettirilmiş ise sigorta giderleri bankaya ait ol­malıdır. Ancak bankanın malı satarken sigorta masraflarını maliyete eklemesinde bir sakınca olmaz.

2) Vekâlet hükümleri çerçevesinde uygulanabilecek akre­ditif: Âmir konumundaki ithalatçı akreditifi açtırırken akreditif bede­lini bankadaki hesabına yatırır. Banka muhabir banka aracılığıyla ih­racatçının malı teslim ettiği haberini alınca, âmirin hesabındaki para­yı verilen yetkiye dayanarak muhabir bankaya havale eder; muhabir banka da satıcıya öder. Burada ithalatçı ile ihracatçı arasındaki ilişki alım-satım; âmir ile banka arasındaki ilişki de ücretli vekâlet olur.

3) Ortaklık hükümleri çerçevesinde uygulanabilecek ak­reditif: Genel olarak akreditifte âmir, akreditif bedelini mal gümrüğe geldikten sonra bankaya öder. Oysa akreditif bankası bedeli, muhabir banka aracılığıyla mahn gönderildiğine ilişkin belgelerin ibrazı anında ihracatçıya ödemektedir. Dolayısıyla banka alacaklı, âmir borçlu hale gelmektedir. Banka bu işlemi karşılıksız yapmayacağına göre, ödediği bedel dışında ayrıca bir de komisyon alacağından banka ile müşteri arasındaki ilişki faizli krediye dönüşmektedir. Faizsiz bankaların böyle bir işlemi yapmaları kendi ilkeleriyle bağdaşmaz. Banka ya bütün ak­reditif işlemlerinde akreditif bedelini peşin almak ya da faizciliğe düş­memek için farklı fakat meşru yöntemler uygulamak durumundadır. Akreditifin başlangıcında, akreditif bedelinin tümünü ödeyemeyen ya­hut ödemek istemeyen müşteri ile banka arasında akreditifin ortaklık esasları çerçevesinde yapılması kararlaştırılabilir. Ortaklık bir işlemlik mudârabe veya müşâreke usullerinden birine uygun olarak yapılır. Be­delin tümünü bankanın ödediği akreditif mudârabe, bir kısmını banka bir kısmını da müşterinin ödediği akreditif ise müşâreke olur. Müşteri­nin ihtiyaç duyduğu mal bu yöntemle yurt dışından satın alınıp değer­lendirilir. İşlem sonunda maldan eide edilecek kârı, taraflar sermaye-ieri ve diğer katkıları ölçüsünde -sözleşme şartlarına göre- paylaşırlar.

4) Kefalet hükümleri çerçevesinde uygulanabilecek akre­ditif: Teminat niteliği taşıyan akreditif işlemleri kefalet hükümleri çer­çevesinde gerçekleştirilebilir. Yurt dışında taahhüt üstlenip kendisin­den teminat niteliği taşıyan akreditif açma talebinde bulunulan müta-ahhit, bankaya başvurarak böyle bir akreditifi açtırabiiir. Bu akreditif çeşidinde banka belirli bir hizmetin yerine getirilememesi halinde, kar­şı tarafa ödeme taahhüdünde bulunur. Müteahhit, sözleşme kuralları­na uygun olarak İşi tamamlamadığı takdirde lehdârın, bunu belirten yazılı bir beyan ile bankaya müracaat etmesi durumunda akreditif be­delini tahsil edebileceği hükmünü içerdiğinden bu bir kefalet akdi olur. Akreditif bankası kefil, âmir mekfûlün aleyh, lehdâr da mekfûlün leh kabul edilir.[538]

E. Akreditif Bedelinin Hükmü

Faizli bankalar akreditif karşılığında hem yaptıkları hizmet için komisyon hem de verdikleri akreditif kredisi için faiz alırlar. Faizsiz bankalar, faiz alamayacaklarından farklı yöntemler uygulamak duru­mundadırlar. Yukarıda sunulan seçeneklerden biriyle gerçekleştirile­cek akreditif işlemi karşılığında bankanın gelir elde etmesinde fıkhı açıdan bir sakınca olmayacağı kanaatindeyiz. Zira bankanın murâbaha şartları çerçevesinde gerçekleştirdiği akreditiften elde ettiği ge­lir murabaha kân, vekâletten eide ettiği geiir ücret, mudârabe ve müşâreke yönteminden elde ettiği gelir ise, kâr payı kabul edilir ki bütün bu gelir yöntemleri fıkıhta meşrudur. Teminat mektubu hük­mündeki akreditife gelince, teminat mektubu ile ilgili bölümde geç­tiği üzere, âmirle akreditif bankası arasındaki ilişki alacaklı-borçlu ilişkisine dönüşmediği sürece, alınacak komisyonun fıkıh açısından bir sorun teşkil etmeyeceği düşüncesindeyiz. Alacaklı-borçlu ilişkisi üzerine kurulan yahut daha sonra böyle bir ilişkiye dönüşen akredi­tiften alınacak komisyon faiz olacağından böyle bir uygulama faîz-sizük ilkesiyle çelişir.[539]

III. BANKA KARTI (PLASTİK KART)

Son yıllarda bankacılıkta geliştirilen en önemli ödeme araçların­dan birisi banka kartlarıdır. Plastik para olarak da adlandırılan ban­ka kartları aracılığıyla sunulan hizmetler, bankacılık edebiyatında bi­reysel bankacılık hizmeti olarak adlandırılır. Banka kartı sayesinde, kart hâmili ödeme noktalarında dilediği parasal işlemi hızii ve çağ­daş bir şekilde yapabilmekte, banka ise müşteri memnuniyetini ka­zandığından daha fazla gelir elde etmektedir. Ulaşım ve iletişim ala­nında geliştirilen ürünler gibi, ödeme araçları alanında geliştirilen banka kartları da hayatı kolaylaştıran ve artık vazgeçilemez ürün ve hizmetler arasına girmiştir[540]. Banka kartları aracılığıyla gerçekleşti­rilen bireysel bankacılık hizmetleri faizsiz bankalar için de önemli bir Ödeme aracı niteliğindedir. Kartlar değişik açılardan sınıflandırılmak­tadır: Teknik özellik ve ödeme aracı niteliği sınıflandırmada odak noktayı belirler. Bu bölümde banka kartının tanımı, tarihsel gelişimi, teknik özellik ve ödeme aracı olması bakımından çeşitlerine kısaca değindikten sonra, banka kartı uygulamasının fıkhî niteliği üzerinde durmaya çalışacağız.[541]

A. Banka Kartının Tanımı, Ortaya Çıkışı ve Tari­hî Gelişimi

1. Banka Kartının Tanımı

Banka kartı için değişik tanımlar yapılmış olsa da hepsinde ortak nokta, mal veya hizmet alımı ile bilumum para hareketlerinde kolay­lık sağlamak üzere ilgili kurumlarca çıkarılmış plastik kart olmasıdır[542]. Dolayısıyla terim anlamı itibariyle banka kartını; bankalarca müşteri­lere verilen ve nakit kullanmaksızın mal ve hizmet satın alma, pa­ra çekme ve diğer bankacılık hizmetlerinden yararlanma imkâm sağlayan araç şeklinde tanımlamak mümkündür.[543]

2. Banka Kartının Ortaya Çıkışı ve Tarihî Gelişimi

Günümüzde çok çeşitli amaçlarla kullanılan banka kartı, ilk olarak vadeli satış yapanlar tarafından icad edilmiştir. Önceleri veresiye sat­tığı malların hesabını, defterinin bir yaprağına yahut bir nüshasını müşteriye verdiği fiş koçanına kaydeden dükkân sahipleri ürün çeşit­lerinin artması, müşterilerin sayısının çoğalması ve şube sistemine ge­çilmesiyle birlikte müşterilerine kartondan kartlar vermeye başladılar. Bu sayede müşteri, nakit para taşıma zorunluluğundan kurtularak di­lediği malı, kartı veren iş yerinin her hangi bir şubesinden veresiye sa­tın alma imkânına kavuşurken, iş yeri sahipleri de hesaplarını sağlıklı tutma, vadeli satışın imkânlarından yararlanma ve bağımlı müşteri kit­lesi oluşturma fırsatını elde etmiş oluyorlardı[544].

Karton kartların kolayca yıpranması, bozulması ve üzerindeki ka­yıtlarla oynama imkânının bulunması nedeniyle kâğıda göre daha da­yanıklı ve güvenli olan plastik kart sistemine geçildi. İlk plastik kartın ABD’de 1894 yılında “Hotel Credit Letter Company” adlı bir kuruluş tarafından piyasaya sürüldüğü rivayet edilir. 1914 yılında yine ABD’de günümüzde Mobil Oil olarak adlandırılan “General Petrole­um Corporation of California” adlı petrol şirketi, daimî müşterilerine yönelik olarak plastik kart çıkarmış, 1915 yılında ise bir takım otel, mağaza, demir yolu ve petrol şirketi kart çıkarmaya başlamışlardır. Bu kartlar ya belirli bir bölge ya da belirli bir hizmet grubu ile sınırlı idi. Belirli bir alan ve hizmet sektörüyle sınırlı olmayan ilk kart 1950’de “Diners Club Kredi Kartı’1 adıyla piyasaya sürülmüştür[545]. Karton ve­ya plastik bir kart ve sözleşmeye atılacak imza ile hesabın Ödenmesi­nin mümkün olacağım düşünen bir avukat, Diners Club Kredi Kartı Kurumu’nu hayata geçirmiştir. Sloganı “dine and sign” (ye ve imza­la) olan Diners Club Kredi Kartı, başlangıçta seyahat ve lokantalarda kullanılmak üzere çıkarılmış, daha sonra evrensel bir kart halini alarak ABD dışında başta Avrupa olmak üzere, dünyanın bir çok ülkesinde ödeme aracı olarak kullanılır hale gelmiştir[546].

Plastik karta göre kuruluşu çok Öncelere dayanan bankalar 1950’İİ yıllara kadar plastik kartlarla ilgilenmediler. Çünkü plastik kart o tarihlere kadar sadece vadeli alış verişlerde bir ödeme aract olup, fa­izli bankaların en önemli amaçlarından biri olan nakdî kredi işlemle­rinde kullanılmıyordu. Başka bir ifadeyle, kartla sağlanan kredi, nakdî kredi olmayıp peşin ödenmesi gereken borcun vadeiendirilmesi, ileri bir tarihe ertelenmesi şeklindeki gayri nakdî krediden ibaretti[547]. An­cak Diners Club kredi kartının piyasada tutulduğunu gören bankalar, önceleri yalnızca peşin para ödemeden mal veya hizmet satın alma imkânı sağlayan kartlara, belli bir faiz karşılığında vakti gelen ödeme­lerin taksitlendirilmesi ve nakdî kredi seçeneğini de ekleyerek müşte­rilerine plastik kart vermeye başladılar. 1958 yılında Bank of Ameri-ca’nın “Bank Americard”ı ve American Express Company’nin “Ame­rican Express” adlı uluslararası nitelikli kartları çıkarmaları ile banka kartı uygulaması ABD’de hızla yaygınlaştı. Banka kartı uygulamasına kıta Avrupa’sı ve Türkiye’de 1960’h yıllarda başlanmıştır. Avrupa’da ilk banka kartı 1960’larda “Card Blanche” adıyla, Türkiye’de ise 1968 yılında Koç gurubuna bağlı Setur AŞ. Tarafından Diners  Club piyasaya suruldu[548].

Önceleri bizzat iş yerleri tarafından çıkarılan kartlar, bu alandaki hızlı gelişme ve yaygınlaşmanın sonucu olarak bu alanda da uzmanlaşmaya gidilme zorunluluğunu doğurdu. Kart çıkarmak isteyen banka ve diğer kuruluşlara organizatörlük ve teknik servis hizmeti sunmak üzere uzman plastik kart kurumları ortaya çıktı. Bu kurumlar kart çıkarma yetkisini ellerinde tutarak diğer banka ve kuruluşlara lisans sözleşmesi çerçevesinde kendi amblelerinin(logalarının) bulunduğu plastik kartları dağıtma yetkisini vermeye  başladılar. Bugün uluslar arası düzeyde plastik  kart çıkarma yetkisini elinde bulunduran beş önemli kart kuruluşu vardır. Bunlar: Visa, MasterCart / EuroCart , Amex, JCB ve Diners Club adlı kuruluşlardır. Bunların dışında da dünya çapında geçerliliği olan kart kuruluşları bulunmasına karşın etkinlikleri yukarıda adları verilen kuruluşlar düzeyinde değildir.[549]

Banka karları Türkiyede yaygın olarak 1980’li yılların sonlarına doğru kullanılmaya başladı. Türkiyede, kartlı ödeme sistemi içerisinde meydana gelen sorunlara çözüm bulmak, banka kartları ile ilgili kural ve ölçüler geliştimek amacıyla kulmuş olan Bankaalararası Kart Merkezi AŞ[550] (BKM AŞ)’nin verilere göre, 2004 yılı sonu itibariyle 26,7 milyonu kredi kartı, 43 milyonu banka kartı olmak üzere toplam 69,7 milyon adet plastik kart bulunmaktadır[551].

B. Banka Kartının Çeşitleri

Hemen tüm parasal işlemlerde de kullanılır hale gelen banka karları değişik şekillerde isimlendirilmektedir. Plastik kart, plastik para, ödeme kartı, banka kartı, kredi kartı, ATMkartı bu isimlerden sadece bir kaçıdır. Kavram kargaşasına yer ermemek ve özellikle konunun fıkhi yönünün açıklanmasında yararlı olacaağı düşüncesiyle banka kartını, birincisi teknik özellikleri; ikincisi ödeme aracı olması bakımından iki başlık altında sınıflandırıp daha sonra konunun hukuki mahiyeti üzeride durmaya çalışacağız.[552]

1. Teknik Özellikleri Bakımından Banka Kartı

a. Plastik Kart

Mal ve hizmet satın almak ve diğer parasal işlemlerde kullanmak üzere banka ya da başka kuruluşlar tarafından kişilere verilen ve plas­tikten üretilen kartlar bazı gelişmiş ülkelerde pîastik kart ya da plastik para olarak isimlendirilmektedir. Bu kartların en önemli özelliği plas­tikten üretilmiş olmalarıdır. Ancak plastiğin çevreye verdiği zarar ne­deniyle gelecekte daha çevreci özelliklere sahip maddelerden- mısır unu gibi- kart üretimi çalışmalarının sürdüğü belirtilmektedir[553].

b. Akıllı Kart / Smart Kart

Üzerinde manyetik bant yerine yarı iletken cipler (küçük bilgisa­yar denilebilir) taşıyan plastik karta akıllı kart denmektedir. Bu karta akıllı denilmesinin sebebi, üzerine yerleştirilen bir pul büyüklüğündeki ciptir. 1 ile 32 kilobyt arasındaki hafıza kapasitesiyle kişiye ait kimlik ve banka hesap bilgilerini bünyesinde taşıyan bu kartla her hangi bir yerde ahş-veriş yapılırken kartın kendisi cipe yüklenen komutlar doğ­rultusunda hangi işlemi yapıp hangisini yapmayacağına karar verebil­mekte, böylece bu kartlar sayesinde işlemler daha hızlı, daha güvenli ve çok amaçlı olabilmektedir[554].

c. Sanal Kart

Fizikse! olarak müşterilerin ceplerinde ya da cüzdanlarında bulun­mayıp, kişilere şifre olarak yazılı bir sertifika şeklinde verilen kartlar­dır. Müşteri, bu şifre ile fiziksel anlamda banka kartına ihtiyaç duy­maksızın telefon ve internet aracılığıyla dilediği işlemi gerçekleştirme imkânına sahip olmaktadır[555].

2. Ödeme Aracı Niteliği Bakımından Banka Kartı

Geleneksel ödeme araçları olan nakit, çek, senet ve poliçenin ye­rini almaya başlamış olan banka kartları, veriliş amaçlan ve sağladığı kredi seçeneklerine göre çeşitli şekillerde isimlendirilmektedir.[556]

a. ATM Kartı / Harcama Kartı / Debit Kart

Sahibine kredi imkânı saklamaksızın sadece bankadaki hesabına ulaşarak hesap bakiyesindeki tutar kadar nakit çekmesine imkân ve­ren kart “ATM kartı”, “Harcama kartı”, veya “Debit kart” olarak ad­landırılmaktadır. ATM kartı, müşteriye bir şifre ile verilmekte, müşteri bu şifre ile banka duvar deliklerinden nakit veren ATM makineleri ve iş yerlerindeki POS {Point Of Sale: Satış Noktası) makinelerinden na­kit çekme imkânına sahip olmaktadır. ATM kartı nakit çekme dışında üye iş yerlerinden mal ve hizmet satın alınmasında da kullanılabilmek­tedir. Mal veya hizmet alımı gerçekleştiği an malın bedeli elektronik ortamda kart hâmilinin bankadaki hesabından alınarak iş yerinin hesa­bına aktarılır. Bu kart, sahibine hiç bir şekilde kredi İmkânı sağlamaz; para, kişinin hesabından derhal alındığından hesabındaki mevcut pa­rasının kullanılması anlamına gelir. ATM kartı, hâmili nakit para taşı­ma külfetinden kurtardığı gibi finansman durumunu kontrol etmesine de yardımcı olur[557].

b. Kredi Kartı, Tanımı ve Çeşitleri

b1. Kredi Kartının Tanımı

Banka veya yetkili kurumlar tarafından verilen ve hesabında para bulunmamasına karşın hâmiline belirli kredi meblağı dahilinde peşin para ödemeden mal ve hizmet satın alma, nakit çekme ve diğer bir takım bankacılık işiemlerinden yararlanma imkânı sağlayan banka kartına Kredi Kartı denir. Kredi kartları gerçekte borçtan çok kartı ve­ren kurumun hâmile duyduğu güven ve üçüncü taraflara taahhüdünü ifade eder. Borç güven ve itimad sonucunda meydana gelir. Dolayısıy­la kredi kartının yalnızca sahibine nakdî kredi, borç alma imkânı sağlayan bir araç olarak düşünüimesî doğru değildir. Şayet öyle olsaydı Kredi kartı (Arp. “bitâkatü’t-i’timân”; Ing.^Credit Card”} şeklinde değil Borç veya Ödünç kartı (Arp. ”bitâkatü’l-kard”; İng.”Lend veya Borrow Card” şeklinde isimlendirilirdi. Oysa “kredi” kavramı öncelik­le güven, itibar, saygınlık, kefalet ve teminat” manasında “gayri nak­di” kredi, bunu takiben de “nakdî kredi; borç” anlamına gelir.[558]

b2. Kredi Kartının Çeşitleri

Kredi kartları da kendi içerisinde hâmiiin kullandığı kredinin tek­rar kredilendirîlip kredilendirilmemesi bakımından ikiye ayrılır.

a- Kredîlendirilen Kredi Kartı (Normai Kredi Kartı): Mal ve hizmet satın ahmı veya nakit çekimi sonucunda oluşan ve hesap ke­sim tarihi itibariyle hesap bildirim cetvelinde borç olarak gözüken top­lam tutarın, asgari belli bir yüzdesinin ödenmesi şartıyla yeniden tak-sitlendirilen kredi kartına denir.

b- Kredilendirilmeyen Kredi Kartı {Charge Card): Alış veriş­lerin veya nakit çekilişlerin hesap bildirim cetvelindeki toplam tutarının yeniden kredilendirme Özelliğinin olmadığı ve tamamının ilgili bankaya öngörülen gün içinde ödenmesinin zorunlu oiduğu karta denir[559].

C. Banka Kartı Sistemleri ve İşleyişi

Banka kartları, kredi kartı kurumları, bankalar ve kart çıkarma yetkisi verilen kurumlar tarafından piyasaya sürülür. Kredi kartı ku­rumlan ve bankaların asıl amacı, bu işlem aracılığıyla gelir sağlamak­tır[560]. Bir kısım banka kartı, sadece o kartı çıkaran bankanın ATM’le-rinde, bir kısmı sadece yurt içinde kullanılabilirken bir kısmı da dünya çapında geçerli olabilmektedir. Bankaların çıkardığı ATM kartı, kartı çıkaran banka ve kart hâmili olmak üzere ikili bir işbirliğine dayanırken kredi kartı en az üç tarafın işbirliğine dayanır. Kartı çıkaran kurum, kart hâmili, kartı kabul eden üye iş yeri ve bu iş yerinin anlaşmalı ol­duğu, kredi kartı işlemlerini kabul eden banka bu tarafları oluşturur. Dolayısıyla organizasyonda yer aİan taraflar açısından banka kartı sistemini iki taraflı sistem ve üç taraflı sistem şeklinde ikiye ayırmak mümkündür.[561]

1. İki Taraflı Sistem ve İşleyişi

Bir tarafı banka diğer tarafı kart hâmilinden oluşan ödeme kartı sistemine İki taraflı sistem adı verilir. Hâmil, kredi kartıyla banka veya bankaya ait ATM makinelerinden nakit çekebildiği gibi kartı ibraz ede­rek anlaşmalı iş yerlerinden nakit Ödemeksizin ma! ve hizmet alımı da yapabilmektedir[562].

2. Üç Taraflı Sistem ve İşleyişi

Uluslararası kart kuruluşundan alman yetkiye dayanılarak bir ban­ka tarafından çıkarılan ve nakit çekme ve diğer bankacılık işlemlerine ek olarak bankanın anlaşmalı olduğu üye işyerlerinden nakit ödemek­sizin kredili mal ve hizmet alımında kullanılan banka kartı sistemine üç taraflı sistem adı verilmektedir. Bu sistemi oluşturan taraflar aşağıdaki şekilde sıralanabilir;

Kredi kartını çıkararak pazarlayan ve üye işyerleri ile üyelik söz­leşmesi yapan banka,

Yetkili bir bankadan kredi kartını alan kart hâmili, Bir banka ile üye işyeri sözleşmesi imzalayarak kart hâmilinin kartını kabul eden İşyeri.

Üç taraflı sistemin omurgası kart çıkaran banka, kart hâmili ve kart kabul eden üye işyerinden oluşur. Ancak bu sisteme uluslararası düzeyde kart organizasyonu yapan ve kredi kartı çıkarma yetkisini elinde bulunduran organizatör kredi kartı kurumları (Visa, MasterCard gibi) ile kredi kartı çıkarmayıp yalnızca üye işyeri sözleşmesi yapan bankalar da kendiliğinden dahil olduğundan bu sistem aynı zamanda genişletilmiş üç taraflı sistem olarak da adlandırılır. Sistemde asıl söz sahibi, banka kartı sistemini kuran ve kart çıkarma yetkisini elinde bu­lunduran uluslararası kart kuruluşudur. Yukarıda da geçtiği üzere gü­nümüzde dünya üzerinde bu yetki beş büyük kuruluşun elindedir. Müş­terilerine kredi kartı vermek isteyen banka, bu kuruluşlardan biriyle lisans anlaşması yaparak söz konusu kuruluşun sistemine dahil olup kredi kartı çıkarma ve üye işyeri anlaşması yapma yetkisini alır. Banka bu yetkiye dayanarak kart düzenleyip müşterilerine verir, aynı zaman­da da kartları kabul edecek işyerleri ile ya kendisi ya da kart pazarla­ması yapmaksszın yalnızca üyelik sözleşmesi yapan banka aracılığıyla üyelik anlaşması yapar[563].

Bu sistemin işleyişi şu şekilde cereyan eder: Öncelikle kredi kartı çıkarmak isteyen banka uluslararası kart kuruluşu ile lisans anlaşması yapar ve bu anlaşmaya dayanarak kredi kartı çıkarır. Bankanın çıkar­dığı kredi kartları yurt içindeki diğer bankalara ait ATM ve POS cihaz­larında da geçerli olabilmesi için bankanın ilgili ülkedeki takas merke­zi ile de anlaşma yapması gerekir. Türkiye’de bu işlem Bankaiararası Kart Merkezi (BKM) ile “Üyelik ve Hizmet Sözleşmesi” yapılarak ger­çekleştirilir. Banka bir yandan çıkardığı kartları müşterilerine verirken diğer yandan müşterinin elindeki kartı kabul etmek üzere iş yerleri ile üyelik sözleşmesi yapar. Üyelik sözleşmesi bizzat kartı çıkaran banka tarafından yapıldığı gibi başka bir banka tarafından da yapılabilmekte; bu durumda kartı veren banka, iş yeri ile değil bu sözleşmeyi daha ön­ce yapmış olan banka ile kartın kabulüne yönelik sözleşme yapmak­tadır. Bankalar iş yerleri ile üyelik sözleşmesi yaparken kartlı alış ve­rişlerde kullanılmak üzere iş yerlerine İmprinter veya POS adı verilen cihazları kurarlar. Kart hâmili ödemesini kredi kartıyla yapacaksa kar­tı kasiyere uzatır, kasiyer kartın hâmile ait olduğuna emin olduktan sonra kartı POS cihazından geçirmek suretiyle ödemeyi kabul eder. Cihazın vermiş olduğu harcama belgelerini müşteriye imzalatarak bir nüshasını müşteriye verir diğerini ise sözleşmeli bankaya teslim etmek üzere saklar. İşyeri banka ile arasındaki mevcut üyelik sözleşmesi ge­reği, belii aralıklarla elindeki ödeme belgelerini bankaya sunarak -söz­leşmede belirlenen komisyon düşüldükten veya belirlenen süre dol­duktan sonra- sattığı mal veya hizmetin bedelini tahsil eder. Müşteri ise kredi kartı sözleşmesinde belirlenen şartlar çerçevesinde bankanın kendisine gönderdiği hesap bildirim cetvelindeki borcunu ya tümüyle ya da faizli bankalarda genellikle uygulandığı gibi kendisine tanınan taksitlere göre öder.

Kredi kartları kredili mal ve hizmet alımına ek olarak kartı veren banka ya da bu bankanın ikili anlaşma yaptığı bankaların ATM’lerin-den nakit para çekmek için de kullanılabilir. Bazı durumlarda kredi kartı fizikî olarak işyerlerine götürülmeksizin telefon veya internet ara­cılığıyla kart numarası ile sisteme girilmek suretiyle alış-veriş yapılabil­mektedir. Ayrıca kredi kartı ile ATM’ler kullanılarak şifre değiştirme, virman, havale, hesap dökümü alma, bakiye öğrenme, para yatırma, fon ve hisse senedi alma gibi başka bir çok işlem de gerçekleştirilebil-mektedir[564].

Kredi kartının, çıkaran bankanın POS ve ATM’leri dışında başka bankalara ait cihazlarda kullanılması durumunda takas sistemi devre­ye girer. Takas işlemleri ulusal veya uluslararası düzeyde olmaktadır. Genellikle bir ülkede kredi kartı çıkaran bütün bankalar, işyerleri ile üyelik sözleşmesi yapmazlar. Kartlı ödemelerde kartı çıkaran banka ile üye işyeri sözleşmesi yapan banka genellikle farklıdır. Bankaların her birinin alacak ve borçlarının tespit ve taksimi İçin banka kartları ile il­gili hesaplar Önce takas merkezinde toplanır; gerekli hesaplamalar ya­pıldıktan sonra Elektronik Fon Transferi (EFT) sistemi ile bankaların bir birlerine olan hesaplan borçlandırma ve alacaklandırma yapılarak kapatılır. Türkiye’de yurt içi kartlar için takas odası görevini BKM yapmaktadır. Yurt dışı kredi kartı işlemleri ile yabancıların Türki­ye’de yaptıkları kredi kartı işlemlerine ilişkin takas ise Visa ve Mas­terCard bünyesindeki uluslararası nitelikli takas sistemi aracılığıyla yapılmaktadır[565].

D. Banka Kartının Yararları

Banka kartını çıkaran kurum, pazarlayan banka, kartı kullanan hâmil ve kartı kabul eden işyerleri bu işlemi karşılıksız yapmazlar; her birinin kendi açısından ulaşmak istediği bir takım menfaatler söz ko­nusudur. Banka kartının, sistemi oluşturan taraflara sağladığı yararla­rı aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür.[566]

1. Banka Kartının Sistemi Organize Eden Kuruma Sağ­ladığı Yararlar

Banka kartı sistemini organize eden ve yukarıda başlıca beşinin adı verilen kart kurumlarının gelirleri bankalarla yapmış oldukları lisans sözleşmeleri, bankaların kart sistemlerinin kuruluş ve devamı sürecin­de vermiş oldukları hizmetler karşılığında aldıkları ücret ve komisyon­lardan oluşur. Ayrıca yurtdışı takas işlemleri bu kuruluşlar tarafından gerçekleştirildiğinden, her işlem karşılığında komisyon alırlar[567].

2. Banka Kartının Kartı Çıkaran Bankaya Sağladığı Ya­rarlar

Bankaların verdikleri kartlar karşılığında elde ettikleri gelirler ge­nellikle aşağıdaki ücret, komisyon ve faizlerden oluşur.

Müşteriye ilk kart verilişinde ve kartın her yenilenmesinde alınan kart ücreti,

Başka bankalara ait kartlarla kendi cihazlarında yapılan işlemler karşılığında aldıkları komisyon,

Üye işyerlerine kurulan İmprinter ve POS cihazı karşılığında alı­nan işyeri komisyonu,

Faizli bankacılıkta son ödeme tarihinde tamamı ödenmeyen bor­cun, taksitlendirilen kısmı için alınan gecikme faizi, Geç yatırma ücreti,

Limit fazlası harcamalar için alınan limit aşım ücreti,

Nakit çekimlerde nakit avans komisyonu,

Üye işyerinin bankadaki hesabında kredi kartının kullanılması sonucu biriken paranın belli bir süre kullanımı,

Nakit çekim gününden borcun ödendiği güne kadar geçen süre İçin alınan faiz[568].

3. Banka Kartının Kart Hâmiline Sağladığı Yararlar

Banka kartının hâmile sağladığı yararları aşağıdaki şekilde sırala­mak mümkündür:

Saygınlık: Banka kartı taşıyan kişi, yanında para olmadığı için ödeme güçlüğü çeken kişi olarak değil -bankalar her talep edene kart vermediğinden- banka nezdinde itibarı olan bir şahıs olarak görülür.

Nakit taşıma külfetinden kurtulma: Banka kartı, sahibini cebin­de para taşıma külfetinden kurtardığından, yanında para taşımanın neden olacağı muhtemel tehlikelere karşı da korumuş olur.

Kullanım kolaylığı ve basitliği: Banka kartı yerine kullanılabilecek en önemli ödeme aracı çektir. Ancak çek, karta göre daha az işlem yapılmasına imkân vermekte, kişinin yanında maddî olarak daha çok yer kaplamakta, kirlenme, çabuk bozulma gibi tehlikelere daha fazla maruz kalmaktadır. Ayrıca kaybolma ve çalınma durumunda çekin ip­tali için uzun bürokratik ve hukukî sürece ihtiyaç duyulmaktadır. Oysa banka kartının başına bu gibi olayların gelmesi durumunda, bankaya açılacak bir telefon yeterli olmaktadır.

Yurtdışında kullanım imkânı: Uluslararası nitelikli banka kartları, yurtdışında rahatlıkla kullanılabilmektedir.  Bu durum kart hâmilini yurtdışına çıkarken yanında yerli veya yabancı ülke parası taşıma kül­fetinden kurtardığı gibi, yabancı bir ülkede para bozdurma, dolayısıy­la zarara uğrama riskinden de kurtarır.

Acil durumlarda kullanım imkânı: Kişinin acil durumlarda (ani hastalık, kaza, felâket ve ölüm gibi) yanında veya kasasında nakit pa­rasının bulunmadığı durumlarda banka kartı rahatlıkla kullanılabilmek­tedir.

Diğer bankacılık işlemlerinden öncelikli olarak yararlanma: Ban­kalar kendi kartını taşıyan kişilere diğer bankacılık İşlemlerinde de ön­celik sağlarlar. Bankanın kartına sahip olmak, müşteri için bir itibar vesilesi olduğundan, söz konusu banka, kendi kartına sahip olan müş­teri ile bankaya ilk kez gelen her hangi bir kişiye aynı muameleyi gös­termez.

Faizsiz kredi imkânı: Kart hâmili kredi kartı ile almış olduğu mal ve hizmetin bedelini belîi bir süre sonra bankaya ödediğinden, mal ve hizmeti aldığı tarih ile borcunu ödediği tarih arasında geçen gün sayı­sı kadar kredi kullanmış olur. Bankalar Ödeme gününde tümüyle ödenen kredi kartı boçlarından faiz veya başka ad altında her hangi bir bedel almadığından bu kredi, faizsiz kredi niteliği kazanmaktadır. Ay­rıca kart sahibi mal veya hizmeti satın aldığı gün ödemesi gereken pa­rayı belii bir süre değerlendirme imkânını da elde etmiş olmaktadır.

Nakit kredi imkânı: Kredi kartı veren bankalar genellikle kart hâ­miline sözleşmede belirlenen kredi miktarı oranında nakit çekme im­kânı tanırlar. Kendisine nakit çekme imkânı tanınmış olan kart hâmi­li, kredi kartını kullanarak yurtiçi veya yurtdışında gerek kartı veren gerek kabul eden bankalara ait şubelerden gerekse 24 saat hizmet ve­ren ATMlerden nakit avans çekebilmektedir[569].

4. Banka Kartının Kartı Kabul Eden Üye işyerine Sağla­dığı Yararlar

Bîr İşyeri kredi kartını kabul etmekle, kart hâmillerinin güvenini kazanmış olur. Çünkü bankalar bir işyeri ile üyelik sözleşmesi yapa­cakları zaman o işyeri hakkında inceleme yapıp ondan sonra üyelik sözleşmesini yaparlar. Ayrıca üye işyeri kredi kartını kabul etmekle bu kartı kullanan büyük bir müşteri kitlesinin kendisinden alış-veriş yap­masını sağlayarak hem müşteri sayısını hem de mevcut İş hacmini ar­tırma imkânına kavuşur. Üye işyeri, satışlarının büyük çoğunluğunu kredi kartı ile yaptığından, kredi kartı ile yapılan satışların bedeli, (an­laşmaya bağlı olarak) işlemi takip eden gün sonunda carî hesabına ge­çer. Böylece paranın çalınma, kaybolma tehlikesi ortadan kalkmış ol­duğundan özellikle banka şubelerinin kapalı olduğu saatlerde çalışan işyerlerinin, paralarını saklamak için çeşitli tedbirlere başvurmalarına gerek kalmaz. İşyerlerinde bulunan İmprinter ve POS cihazları elekt­ronik ortamda bir çok İşlemi bir anda gerçekleştirdiğinden para say­ma, bozma, sahte olup olmadığını araştırma vb. külfetlerden işyerle­rini kurtararak işlemlerin daha hızlı ve güvenli gerçekleşmesini sağlar. Kredi kartı sayesinde işyerleri, geri ödenmesinde sorunlarla karşılaşı­lan vadeli satış yapma zorunluluğundan kurtulduğu gibi kredi kartı kurumlannın yapmış oldukları tanıtım ve reklamlardan da dolaylı olarak faydalanırlar[570].

5. Banka Kartının Kartı Kabul Eden Bankaya Sağladığı Yararlar

Banka kartı sisteminde bütün bankalar iş yerleri ile üyelik sözleş­mesi yapmazlar. Genelde kredi kartı veren bankalarla, işyerleriyle üye­lik sözleşmesi yapan ve bu işyerlerine kartların kullanımı için İmprin-ter ve POS cihazlarını kuran bankalar değişiktir. İşyerleri ile üyelik söz­leşmesi yapan bankalar “Kredi kartı kabul eden bankalar” diye adlan­dırılır. Bu bankaların bu hizmet karşılığında elde ettikleri başlıca gelir üyelik sözleşmesi yaptığı işyerlerinden, yapılan işlemler karşılığında al­dığı komisyondur. Üye işyerinden alınan kaomisyon, kartı çıkaran banka ile kartı kabul eden banka arasında anlaşılan oranlarda payla­şılır[571].

Banka kartı ve özellikle kredi kartlarının, sistemi oluşturan tarafla­ra olduğu gibi iktisad mâlî hayata da bir takım katkıları olur. Bu katkı­lar özellikle kişilerin parayı nakit olarak ellerinde tutma tercihi ve eko­nominin kayıt altına alınmasında kendini gösterir. Paranın elde her an kullanılabilecek şekilde hazır tutulmasına “likidite tercihi” denmekte­dir. Genelde kişiler ihtiyat amacıyla bir miktar parayı yanlarında hazır tutmak isterler. Ancak kredi kartları, bankadaki parasına gece gündüz her an ulaşabilme ve dilediği harcamayı yapabilme imkânı sağladığın­dan kişi, yanında para tutma ihtiyacını hissetmez. Ayrıca.günümüzde bir çok resmi ve özel kuruluş, çalışanlarına maaş ödemelerini bankalar aracılığıyla yapmaktadır. Bankalar, ATM’leri aracılığıyla maaşı ödenen çalışana, ATM kartı yanında genelde kredi kartı da verirler. Kredi kart­larının son Ödeme tarihleri, çalışanlar için genelde maaş günlerine göre ayarlandığından, çalışanlar bankadan maaşını hiç çekmeden otomo-tik yöntemle kredi kartı borcunu öderler. Bu durum paranın, kişilerin ellerinde âtıl halde değil bankaların kasalarında, dolayısıyla ekonominin hizmetinde kalması sonucunu doğurur ki bu da banka kartlarının ekonomiye sağladığı bir katkı olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca kredi kartı ile yapılan alış verişler zorunlu olarak kayıt altına alındığın­dan kayıt dışı İktisadî ve mâlî işlemlerin önlenmesi ve böylece vergi ka-çakiarı engellenerek kamu gelirlerinin artmasına da katkısı olur[572].

Kredi kartlarının İnsanları aşın tüketime teşvik ederek israfa ve fi­yat artışına sebep olduğu gibi olumsuz yönlerine ilişkin görüşler de ile­ri sürülmüştür[573]. Ancak olaya birey ve toplum yaran (maslahat) nok­tasından yaklaşanlar banka kartının yararının, zararından çok olduğu görüşünü ileri sürmektedirler[574].

E. Banka Kartının Fıkıhtaki Yeri

Bankalar aracılığıyla kullanılmaya başlanmasının üzerinden yak­laşık yarım asırdan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen, banka kartının fıkhı mahiyeti konusunda henüz ortak bir kanaate ulaşılmış değildir. Özellikle kredi kartının hukukî niteliği İslâm hukukçuları ara­sında tartışılmaktadır. Kredi kartını çıkaran banka iie uluslararası kart kuruluşu ve kart çıkarmadığı halde, üye işyeri sözleşmesi yaparak kredi kartı kabul eden banka arasındaki hukukî ilişki, ücret karşılığı hizmet sözleşmesi olduğundan bu konu üzerinde fazla durmayacağız. Sistemi oluşturan aslî unsurları dikkate alarak, banka kartının birer çeşidi olan ATM kartı ile kredi kartının fıkıhtaki yerini izaha çalışaca­ğız.[575]

1. ATM Kartının Fıkıhtaki Yeri

Yalnızca hesaptaki mevcut parayı nakit olarak ya da mal ve hiz­met alımı şeklinde çekme imkânı sağlayan ATM kartının fıkhî niteliği konusunda büyük oranda görüş birliği vardır. Bu ilişki nedeniyle banka ile hâmil arasında başlıca üç İşlem gerçekleşmektedir. Bunlar; kartın banka tarafından hâmile verilmesi ve yenilenmesi işlemi İle hâmilin kartla nakit çekme veya mal ve hizmet alımı işlemidir.[576]

a- Kartın Verilişi, Yenilenmesi ve Kartla Nakit Çekiminin Fıkıhtaki Yeri:

Banka, kartı çıkarma ve yeniieme sürecinde bir takım uğraşlara katlanarak kart hâmiline hizmet sunar. Bu nedenle banka ile hâmil arasındaki işlemin hukukî mahiyeti hizmet sözleşmesi olarak kabul edilmektedir[577].

ATM kartı alabilmek için hâmüin bankada açtığı câri hesabın fıkhı niteliği karzdır. Hâmil bankaya ait ATM cihazından nakit çektiğinde, karzdan doğan alacağını tahsil etmiş o!ur. ATM kartı ile anlaşmalı baş­ka bir bankaya ait cihazdan nakit çekildiğinde ise, havale söz konusu olur. Çünkü hâmii, hesabının bulunmadığı bir bankadan bir miktar na­kit çekip, alacaklı bankayı, kendisine borçlu olan bankaya havale et­mektedir. Kartla, hesaptaki mevcut para cinsi dışında başka bir cins para (Türk Lirası yerine ABD Dolan gibi) çekilmesi durumunda İse, sarf söz konusu olur[578]. Bir kısım bankalar ATM makinelerinden nakit çekimi karşılığında maktu’ bir ücret alırlar. Alınan bu ücret sunulan hizmetin karşılığı kabul edildiğinden ATM kartıyla nakit çekim işlemi bir yönden de hizmet sözleşmesidir[579].

b- ATM Kartıyla Mal ve Hizmet Alımının Fıkıhtaki Yeri:

Bazı ATM kartları ile nakit para çekme yanında mal ve hizmet de satın alınabilmektedir. Hâmil, kartla mal ve hizmetin bedelini ödedi­ğinde, bu miktar, elektronik ortamda hâmilin hesabından satıcının he­sabına aktarılır. Bu İşİemin fıkhı niteliği de, söz konusu kartla başka bankanın ATM makinesinden nakit çekme durumunda olduğu gibi ha­valedir. Zira bu işlemde de üç taraf bulunur; banka, hâmil ve satıcı. Banka, alacaklısı olan hâmile, “kartla bedelini ödemeksizin alış veriş yap, satıcıyı bana havale et, ben senin adına ödemeyi yaparım” de­mektedir. Aynı zamanda satıcıya da “benim kartımı taşıyan kişilere bedelini peşin almaksızın satış yap bedelini ben öderim”‘ demektedir. Hâmil, alış veriş yaptığında alacaklı konumdaki satıcıyı, kendisine borçlu olan bankaya havale etmekte, banka da bu havaleyi kabul ede­rek ödemeyi yapmaktadır. Dolayısıyla bu oİayda bütün yönleriyle ha-vâie işlemi cereyan etmektedir[580].

2. Kredi Kartının Fıkıhtaki Yeri

Kredi kartı ile gerçekleştirilen işlemler ATM kartına göre daha karmaşık; fıkhî niteliği de daha tartışmalıdır. Gerek yerîi gerekse ya­bancı hukukçular[581] arasında tartışılıyor olmasına rağmen, henüz kre­di kartının hukukî niteliği konusunda ortak bir kanaat oluşmuş değil­dir. Nitekim Temmuz 2005 tarihi itibariyle Türkiye’de bir kısım taslak metinler[582] hariç henüz tüm kredi kartı işlemlerini kapsayan bir yasa çıkarılmamıştır. Konuyu Türk hukuku açısından inceleyen Ömer Te­oman ve Mustafa Ekinci’ye[583] göre kredi kartı çıkaran banka, kart hâmili ve üye işyeri arasındaki ilişkinin hukukî niteliği, îfa uğruna edim ve garanti sözleşmesi; banka ile kart hâmili arasındaki ilişki ise, istis­na’ veya hizmet sözleşmesinden ibarettir.

Faizsiz bankaların kredi kartı uygulamasına başlamaları, hizmet bedeli dışında komisyon veya gecikme ücreti yahut mahrum kalman kâr gibi adlarla kredi kartından gelir sağlamak istemeleri konu ile ilgi­li tartışmaları hızlandırmıştır. Kredi kartının fıkhî durumu incelenirken kartın hâmile teslimi ile mal veya hizmet alımı, nakit çekimi ve diğer bankacılık işlemlerinde kullanılması durumları dikkate alınacaktır.[584]

a. Kredi Kartının Veriliş ve Yenilenme İşlemlerinin Fıkıh­taki Yeri

Bankalar ATM kartında olduğu gibi kredi kartı verme karşılığında da belli bir ücret alırlar. Kredi kartının mülkiyeti de bankada kalmaktadır. ATM kartının teslim ve yenilenmesi sürecindeki işlemlerin fıkhî niteliği ile kredi kartının teslim ve yenilenme aşamalarındaki işlemle­rin fıkhî durum aynı olup hizmet sözleşmesi kabul edilir.[585]

b. Kredi Kartı ile Mal ve Hizmet Alımının Fıkıhtaki Yeri

Kredi kartı ile mal ve hizmet alımında üç tarafın yer aldığı hukukî işlem meydana gelmektedir. Bunlar; kartı veren banka, kart hâmili ve üye işyeridir. Her üç tarafın da akit nedeniyle üstlendiği bir takım so­rumluluk ve elde ettiği menfaatler söz konuşur. Üç taraf arasında ger­çekleşen işlemin fıkhî niteliği İslâm hukukçuları tarafından kefalet ve havale bağlamında ele alınmıştır.[586]

b1. Kredi Kartı île Mal ve Hizmet Alımının Kefalet Oldu­ğu Görüşü

Çağdaş İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, kredi kartı ile gerçekleştirilen maî ve hizmet alımı işlemi, üç tarafın yer aldığı kefa­let akdinden ibarettir. Banka, kartı vermekle hâmile, “bu kartla peşin ödemeksizin ahş-veriş yap bedelini ben ödeyeceğim”‘ derken; üye iş­yerine de “benim kartımı ibraz ederek ahş-veriş yapan müşterilerin borçlarına kefilim” demektedir. Dolayısıyla bu üçlü ilişki kefalet olup. banka kefil, hâmil mekfulun anh üye işyeri de mekfûlun lehtir[587].

b2. Kredi Kartı ile Mal ve Hizmet Alımının Havale Oldu­ğu Görüşü

Çağdaş İslâm hukukçularından el-Menİ’[588] ve ed-Darîr’e[589] göre, kredi kartı ile mal ve hizmet alımı işlemi havaledir. Banka kredi kartı­nı vermekle, ileride doğacak borçlarından dolayı kendisine yapacağı havaleleri kabul edeceğini hâmile beyan etmektedir. Aynı zamanda yaptığı üyeiik sözleşmesi gereği, kart hâmillerinin kendisine havale et­tikleri borçları üye işyerine de ödeyeceğini bildirmektedir. Kart hâmili, kartını ibraz ederek alış veriş yaptığında POS cihazından çıkan belge­yi imzalamakla, satıcıyı alacağını tahsil etmek üzere bankaya yönlen­dirmekte, satıcı da banka ile yaptığı anlaşma gereği gerekli belgeleri sunarak alacağını tahsil etmektedir. Dolayısıyla kart hâmili muhil, banka muhal aleyh iş yeri de muhâlün /ehdir.[590]

b3. Kredi Kartı ile Mal ve Hizmet Alımının Kefalet ve Ha­vale Birleşiminden ibaret Akit Olduğu Görüşü

Yukarıda görüşleri zikredilen iki gruba mensup hukukçular kredi kartı ile yapılan mal ve hizmet alımını tek bir hukukî ilişki kabul eder­ken, üçüncü bir grup ise kredi kartının verilişinden kullanım aşaması­na kadar olan süreci farklı, kullanılmasından sonraki süreci de farklı bir hukukî ilişki kabul etmektedir. Bu grupta yer alan Ebû Gudde, ez-Zuhaylî, el- Karadâğî, el-Karî, Ebû Süleyman[591] ve Al-Baraka Top­luluğu Hukuk Kurulu ‘na göre[592] kartın verilişinden mal ve hizmet alımına kadar geçen süreçteki hukukî ilişki kefalet, kartın kullanılması ile meydana gelen hukukî ilişki ise kefaleti de içeren havaledir.[593]

c. Kredi Kartı ile Nakit Para Çekiminin Fıkıhtaki Yeri

Kredi kartını ATM kartından ayıran en önemli Özellik hâmile, hesabında parası bulunmamasına rağmen, gerek kartı veren banka, gerek anlaşmalı banka ATM’leri gerekse bankanın anlaşmalı olduğu işyerlerinden nakit çekme imkânı tanımasıdır. Genellikle bankalar, kredi kartı verdikleri müşterilerine sözleşmede belirlenen miktar çer­çevesinde nakit çekme hakkı tanırlar. Bu işlem karşılığında faizli ban­kalar çekilen kredinin miktarı ve kullanma zamanıyla orantılı olarak faiz alır. Kredi kartı sahibinin kartı veren bankanın şubesi veya ATM cihazından nakit çekmesi işleminin fıkhî niteliği karzdır. Banka, borç veren (mukriz), hâmil ise borç alan (muktariz)dır. Kredi kartı ile kartı veren banka dışında başka bir bankanın ATM’sinden nakit çekilmesi durumunda ise, karz ve havale söz konusu olur. Hâmil, kart kendisi­ne ait olmayan bankadan borç almış ve söz konusu bankayı kartı veren asıl bankaya havale etmiş olur. Kartı veren banka, sözleşmeli ban­kaya borcunu ödemekle hâmilin havalesini kabul etmiş ve dolayısıyla hâmile borç vermiş kabul edilir.[594]

d. Kredi Kartı ile Yapılan Diğer Bankacılık İşlemlerinin Fıkıhtaki Yeri

Kredi kartı, mal ve hizmet alma ve nakit çekme işlemlerinde kul­lanıldığı gibi şifre değiştirme, virman, havale, hesap dökümü alma, bakiye öğrenme, para yatırma, fon ve hisse senedi alma gibi başka bir çok bankacılık işleminde de kullanılır. Bu işlemlerin her biri bankanın sunduğu bir hizmet olduğundan, hâmil ile banka arasındaki akit hiz­met sözleşmesi kabul edilir[595].

3. Banka Kartı Hakkındaki Görüşlerin Değerlendirilmesi

Banka kartının müşteriye verilmesi, yenilenmesi, bankacılık İşlem­lerinde kulanılması ile banka kartının bir türü olan ATM kartının alış verişlerde kullanılması sürecindeki işlemlerin fıkhî niteliği üzerinde, genel anlamda görüş birliği vardır. Görüş ayrılıklarının odaklandığı nokta, kredi kartıyla mal ve hizmet alımı işlemleri, dolayısıyla banka, hâmil ve üye işyeri arasındaki ilişkinin fıkhî durumudur. Bu üçlü ara­sındaki ilişkiyi bir kısım fıkıhçı kefalet bir kısmı da havale bağlamında ele almaktadır. Kefalet kabul edenlere göre, kartın veriliş aşamasında, kart hâmili ile banka arasında yapılan sözleşme ile banka, kartın kul­lanımı sonucu hâmilin zimmetinde oluşacak bütün borçlara kefil oldu­ğunu peşinen kabul etmektedir. Hâmil, alış veriş esnasında kartı ibraz ettiğinde, karşı taraf bu işlem sonucunda oluşacak borcun, bankanın garantisinde olduğuna güvenerek mal veya hizmeti satar. Hâmilinin, bankanın kefil olduğunun ispatı niteliğindeki kartı ibraz ederek tacire karşı borçtan beri olması, diğer bir ifadeyle tacirin hâmile rücu etme hakkının bulunmaması hususuna gelince, kefalette borcun mekfûlun anh’ın zimmetinden kefilin zimmetine intikal edeceği görüşünde olan fukahaya göre bunda bir mahzur yoktur[596]. Taraflar arasındaki üçlü ilişkiyi havale kabul edenlere göre ise, banka hâmile “bu kartı al, be­delini peşin ödemeksizin ahş-veriş yap, işyerini bana havale et, borcu­nu ben öderim”‘ derken; işyerine de “kart hâmiline satış yap bedelini ben ödeyeceğim” demektedir. Hâmil ahş-veriş yaptığında işyerine, “alacağını tahsil etmek üzere seni bu kartı veren bankaya havale ettim” der ve böylece üç tarafın rızasıyla havale tamamlanmış olur. Ayrıca havalede alacaklının karşısında tek muhatap varken kefalette alacaklı dilerse mekfûlun anh’dan da talepte bulunabileceğinden iki muhatap söz konusudur. Kredi kartı uygulamasında ise, işyerinin tek muhatabı vardır ki o da bankadır. Dolayısıyla bu durum da üçlü ilişkinin havale olduğunu göstermekted[597]. Olayı kefalet ve havale bağlamında de­ğerlendirenler ise, uygulamada iki işlemin gerçekleştiğini ileri sürmek-teler: Birincisi banka İle hâmil arasında kefalet sözleşmesi, ikincisi ise bu sözleşmeye dayanarak hâmilin kartla ahş-veriş yapması ve doğan borcu bankaya havale etmesi işlemidir.

Banka, hâmil ve işyeri arasındaki ilişkiyi havale veya kefaletle bir­likte havale bağlamında ele alanları böyle bir düşünceye, bankanın üye işyerinden aldığı komisyonun yönlendirdiği söylenebilir. Bu du­rum ez-Zuhaylî ve el-Mısrî’nin İİeri sürdüğü gerekçelerde açıkça görül­mektedir. ez-Zuhaylî, üç taraf arasındaki ilişkinin kefalet olduğu görüşü özellikle ücretle kefaletin caiz olmadığına ilişkin fukaha-dan nakledilen rivayetlerle çatışmaktadır. Oysa fukahanın görüşü sağlam delillere dayanmaktadır. Çünkü kefalet karşılığında ücret almak faizciliğe yol açar; yani karşılığında bir şey almak üzere bir şeyi borç vermek olur[598] derken el-Mısrî, kartı çıkaran taraf, hâmil ile tacir arasında kefil kabul edilmez. Şayet böyle kabul edilirse (kart bedeli) kefalete katılımın yıllık bedeli olur ki böylebir kefa­let caiz olmaz. Çünkü kefalet İslâm’da -karz gibi- iyilik amaçlı iş­lerdendir demektedir[599].

Kredi kartının kullanılmaya başlanması her ne kadar XX. y. yılın başlarına rastlasa da fikir düzeyinde İslâm hukuk tarihi açısından bin yıllık bir geçmişe sahip olduğu söylenebilir. ei-Mebsût müellifi Serahsî, kefaletten söz ederken şöyle demektedir: “Eğer bir kişi başka birine, ‘şu kişiye satış yap, senden aldığı şeylerin bedelini ben ödeyeceğim’ dese…, bu kefaleti ister bir süreyle sınırlasın İster sınırlamasın caizdir. Ancak süreyi dikkate almak gerekir. Eğer bugün yapacağın alış-veriş-lerin bedeline kefilim dese o da ertesi gün bu alış- verişleri yapsa ke­fil sorumlu olmaz, fakat aynı gün içinde bir kaç kez tekrar tekrar alış­veriş yapsa kefi! sorumlu olur… Hiç süre sınırlaması olmaz İse, alış-ve-riş her tekrarlandıkça ömür boyunca kefii sorumlu olur… Eğer bugün borçlandığın şeylere kefilim dese, mekfulun anh’in yaptığı alış-verişler veya aldığı ödünçlerden doğan borçlarına kefil olur… Eğer mekfulun anh alış-veriş yapmadan kefil, kefaletten rücu eder, mekfûiun anh bu­na rağmen alış-veriş yaparsa kefil sorumlu olmaz”[600].

Görüldüğü üzere ATM veya kredi kartı aracılığıyla bankanın, hâ­mile mal ve hizmet alımı yapma veya nakit çekme yetkisi vermesi, karta belirli süre ve limit hakkı tanıması, dilediği an kartı geri alma hakkını saklı tutması, işyerleri ile üyelik sözleşmesi yaparak; benim kartımı taşıyan kişilere, kartta belirlenen meblağ ve tanınan süre zarfında mal sat, alacağını gel benden tahsil et demesi ile, Serah-sf’nin yukarıda aktarılan görüşleri tam olarak uygunluk göstermekte­dir. Dolayısıyla kredi kartı aracılığıyla banka, kart hâmiii ve üye işyeri arasında meydana gelen hukukî ilişki öncelikle kefalet, daha sonra da havale ve hizmet akdini içine alan sözleşmeler bütünü kabul edilmelidir. Banka, kartı vermekle hâmile; bu kartla sana tanınan limit dahilin­de yapacağın alış veriş veya çekeceğin nakdî kredilerin borçlarını ben ödeyeceğim derken üçüncü kişilere de, hâmilin borçlarına kefil olduğunu ilan etmektedir. Kredi kartı uygulamasında, işyeri ile yapılan üyelik sözleşmesi gereği, kart hâmili kendisine ait olan kartı ibraz et­tiği an, işyeri bu kartı kabul etmek ve hâmilin dilediği mal ve hizmeti piyasa fiyatıyla teslim etmek zorundadır. İşyerinin kart hâmilini ince­leme, borçlarını ödeme güç ve güvenilirliğine sahip olup olmadığını araştırma hak ve yetkisi olmadığı gibi buna gerek de duymaz. Çünkü alış-veriş yapılır yapılmaz kart POS cihazından geçtikten sonra, ban­kanın onayı alınınca satıma konu şeyin bedeli, hâmilin zimmetinden bankanın zimmetine İntikal etmektedir. Hâmil kartı yurtiçinde kullan­dığı gibi yurtdışında da kullanabilmektedir. Satıcının hâmili takip et­mesi, gerektiğinde alacağını ondan tahsil yoluna gitmesi sözleşmelere de işin pratiğine de aykırıdır. Mesele sadece kefaletle bitmemekte ay­rıca hâmil, alış-veriş yaptığında işyerini bankaya havale etmektedir. Yani işyeri alacağını hâmilden tahsil edemediği durumunda değil da­ha işin başlangıcında muhatabının banka olduğunu bilmektedir. Bir ki­şinin, başkasının kefili olması veya onun havalesini kabul edeceğini beyan etmesi o kişiye hizmet yapma yükümlülüğünü doğurmaz. Oy­sa kredi kartı uygulamasında banka, gerek kart hâmiline gerekse işye­rine ilgili bölümlerde anlatıldığı gibi, çeşitli hizmetler sunar. Mekfulun anh veya muhîl konumundaki hâmilin işyerine karşı, borcundan dolayı sorumlu olmaması durumuna gelince, gerek bu durumu geçerli bulan fukahanın görüşü kabul edilerek, gerekse taraflar arasında başlangıç­ta yapılan sözleşme dikkate alınarak böyle bir durumun hukukî açıdan sakınca doğurmayacağı söylenebilir.

Burada iki noktaya daha temas etmekte yarar görüyoruz: Birinci­si, ez-Zuhaylî ve el-Mısrî örneğinde görüldüğü gibi, bankanın aldığı komisyondan hareketle üç taraf arasındaki işlemin kefalet olmadığına hüküm vermek, fukaha tarafından haram kabul edilen kefalet karşılı­ğında ücret almaktan bizce daha tehlikelidir. Çünkü bu yöntemde ey­lemden sonuca değil, önceden meşru olduğuna ilişkin hüküm verilen sonuçtan eyleme gitme sözkonusudur. Şayet böyle bîr yöntem kabul edilirse hukukta sakıncalı olan bütün eylemlerin bu şekilde meşrulaştı-rılması mümkün olur. İkincisi ise, bankanın aldığı komisyonun kefalet karşılığı alınan ücret olduğu ve bunun da fukaha tarafından faiz kabul edildiği görüşüdür. Fukaha kefaletten ücret alınamayacağı hakkındaki görüşlerini -teminat mektubu bölümde belirtildiği gibi- iki gerekçeye dayandırmaktadır: Birincisi, kefaletin teberru amaçlı akit olduğu görü­şü idi ki bu görüşün nasslarda sağlam dayanağının olmadığı ilgili bö­lümde ifade edilmişti. İkincisi ise, kefil mekfulun leh’e ödemede bulun­duğunda, mekfulun anha borç vermiş olacağı, şayet asıl borçludan fazla bir miktar alırsa bunun faiz olacağı görüşü idi. Bu görüşün nak­dî krediler için geçerli olacağını yine ilgili bölümde belirtmiştik. Fukahanın bu görüşü, kart hâmilinin kredi kartıyla nakit kredi çekmesi ve bankanın, üstlenmiş olduğu kefalet gereği bu işlemden gelir elde et­mesi durumunda geçerli olur. Ancak, kredi kartı nedeniyle bankanın işyerinden aldığı komisyonu, fukahanın yukarıda sözü edilen görüşle­ri kapsamına sokmak doğru olmaz. Çünkü fukahanın caiz görmediği fazlalık, kefilin asıl borçlu konumundaki makfulun anhdan aldığı fazla­lıktır. Oysa kredi kartı ilişkisinde, banka kefil olduğu borçtan fazla bir miktar almadığı gibi fazlalığı da asıl borçludan almamaktadır. Borçlu kart hâmili olmasına rağmen, banka komisyonu üye işyerinden al­maktadır. Banka işyerinin değil kart hâmilinin kefilidir. Dolayısıyla bankanın işyerinden aldığı komisyonun kefalet ücreti olduğu, kefalet karşılığında alman ücretin ise caiz olmayacağı, böyle bir tehlikeye düş­memek için üçlü ilişkiyi havale kabul etmenin daha doğru olacağı dü­şüncesinin bizce tutarlı bir dayanağı yoktur.[601]

E. Banka (Kredi) Kartının Hükmü

Bu bölümde ATM kartı ve kredi kartı diye başlıca iki kısma ayırdı­ğımız banka kartı ile gerçekleştirilen işlemlerin İslâm fıkhı açısından hükmünü incelemeye çalışacağız. Kredi kartı ile yapılan işlemler ATM kartı ile yapılan işlemleri kapsamakla birlikte daha çeşitli olması ve kul­lanım yaygınlığı nedeniyle konuyu kredi kartı boyutuyla ele alacağız.[602]

1. Organizatör Kurum ve Bankanın Aldıkları Komisyo­nun Hükmü

a- Oraganizatör Kurumun Bankadan Aldığı Komisyonun Hükmü:

Uluslararası kart kurumu bankalara vermiş olduğu kart çı­karma yetkisi, kart sistemlerinin kuruluş ve devamı sürecindeki teknik bilgi desteği ve gerçekleştirdiğiyurtdışı takas işlemleri karşılığında ücret veya komisyon adı altında bir bedel alır. Yetkili kart kurumunun aldığı ücret veya komisyon, üyelik ve sonraki süreçte vermiş olduğu hizmetle­rin karşılığı kabul edilip fıkhı açıdan sakınca görülmemektedir[603].

b- Bankanın Kart Hâmilinden Aldığı Komisyonun Hük­mü:

Bankanın hâmilden kart bedeli, üyelik ve yenileme ücreti adı altında aldığı bedelin fıkhı hükmü hakkında başlıca iki görüş ileri sürül­müştür.[604]

b1. Kart Bedeli, Üyelik ve Yenileme Ücretinin Hizmet Be­deli Olduğu Görüşü:

Çağdaş İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre bankanın aldığı ücret, kartın hâmile teslimi sürecinde yaptığı masraflar ve sunduğu hizmetlerin karşılığıdır. Zira bu bedel genelde cinsine ve limitine bakılmaksızın bütün kartlarda aynı miktarda olmak­tadır. Şayet bankanın sunduğu hizmetlerle değil vermiş olduğu kredi­lerle ilgili olsaydı alınan bedelin miktarı kartın cinsine ve sağladığı im­kânlara göre değişmesi gerekirdi ki uygulamada böyle bir durum söz konusu değildir[605].

b2 Kart Bedeli, Üyelik ve Yenileme Ücretinin Kefalet Be­deli Olduğu Görüşü:

Kredi kartı sistemini bütünüyle bir kefalet sis­temi kabul eden Ebû Zeyd’e göre bankanın üyelik veya yenileme ve değiştirme adı altında hâmilden aldığı bedel, yaptığı hizmetin karşılığı olmayıp, hâmilin bankanın kurmuş olduğu kefalet sistemine katılımı karşılığında aldığı bedeldir. Kefalet ancak teberru amaçlı olacağından, Ebû Zeyd’e göre alınan bu bedel fıkhı açıdan caiz değildir[606].

2. Kartın Bankacılık İşlemlerinde Kullanımı Karşılığında Alınan Bedelin Hükmü

Bankalar, genelde verdikleri kartın nakit çekme, şifre değiştirme, virman, havale, hesap dökümü alma, bakiye öğrenme, para yatırma, fon ve hisse senedi alma gibi bankacılık işlemlerinde kullanılması kar­şılığında belli bir ücret alırlar. Kartla nakit çekimi dışındaki İşlemlerin, banka tarafından hâmile sunulan bankacılık hizmeti olduğu, dolayısıy­la bu hizmetler karşılığında alınan bedelin caizliği noktasında ihtilaf yoktur. Zira hâmil bankanın her hangi bir şubesine giderek satın al­mak zorunda olduğu hizmeti kart yardımıyla şubeye gitmeksizin ger­çekleştirmektedir. Dolayısıyla bankanın sunduğu bu hizmetler karşılı­ğında aldığı bedelin fıkhı açıdan bir sakıncası yoktur.

Kartla nakit çekimi işleminde ise, iki durum söz konusudur: Hâmil ya bankadaki hesabında mevcut olan kendisine ait parayı çekmekte ya da bankada parası olmamasına rağmen, kendisine tanınan kredi imkânı sayesinde borç almaktadır. Hâmil, bankadan kendisine ait pa­rayı çekmesi durumunda bankanın aldığı ücret hizmet bedeli kabul edilir. Bu tür işlemlerde bankalar genelde maktu’ bir ücret alırlar; alınan ücret nisbî olsa dahi fıkhı açıdan bir sakınca görülmez. Kartla çekilen nakdin borç olması durumunda ise, alınacak ücretin hukukî durumu ve dolayısıyla maşrulugu konusu tartışmalıdır. Çünkü menfaat karşılı­ğı borç verme şüphesi söz konusu olmaktadır. Ancak miktar ve süre­sine bakılmaksızın bütün borçlarda aynı miktarda olup, yapılan hizmet ve katlanılan maliyeti aşmaması kaydıyla alınacak bedelin caiz olduğu konusunda genel kanaat vardır.[607]

3. Kartın Kullanımından Doğan Alacağın Fazla Tahsilinin Hükmü

Kart aracılığıyla borç, ya hâmilin nakit kredi çekmesi ya da mal ve hizmet aiması nedeniyle meydana gelir. Bankalar nakdî krediyi karşı­lıksız vermezler; kredinin çekildiği günden geri ödenme gününe ka-darki süreyi dikkate alarak faiz ve nakit avans komisyonu gibi fazla meblağ alırlar. Hâmilin kartla yaptığı alış veriş veya nakit çekimi sıra­sında kendisine tanınan kredi sınırını (limiti) aşması durumunda ise sıL nır (limit) aşım ücreti adıyla ilave miktar alırlar. Kartla mal ve hizmet alımı sonucunda doğan borcun tamamı hesap bildirim cetvelinde be­lirtilen son ödeme tarihine kadar ödenmesi halinde genelde herhangi bir faiz uygulanmaz. Ancak faizli bankacılıkta genellikle kart hamille­rine peşin ödeme veya hesap cetvelindeki borcun taksitlendirilmesi gi­bi iki ödeme seçeneğinden birini tercih hakkı tanınır. Harcamalarının belirli bir yüzdesini (hesap bildirim cetvelinde ödenmesi gereken en az tutar) ödeyerek kalanını taksitler halinde ödemeyi tercih eden kart sa­hiplerinden, borcun kalan kısmı İçin takip eden hesap döneminde fa­iz talep edilir ki buna -borç kredilendirildiğinden dolayı-kredi faizi adı verilir. Nakit çekimi veya alış-veriş sebebiyle doğan borcun hesap öze­tinde belirtilen, ödenmesi gereken asgari tutarın son ödeme tarihinde ödenmeyip daha sonraki bir tarihte ödenmesi halinde alınan fazlahğa ise gecikme faizi adı verilir. Kart hâmili ile aralarındaki borç ilişkisi nedeniyle bankaların yukarıda zikredilen adlarlarİa borçtan aldıkları faz­lalıkların tümünün faiz olduğu ve haramlığı hususunda çağdaş İslâm alimleri arasında görüş birliği vardır[608].

4. Üye İşyeri Komisyonunun Hükmü

Banka, kart hâmili ve üye işyeri arasında gerçekleşen üçlü ilişki­nin hukukî mahiyetinde olduğu gibi, bu ilişki çerçevesinde bankanın üye işyerinden aldığı komisyonun hükmü üzerinde de İslâm hukukçu-lan arasında görüş ayrılıkları vardır. Kart hâmilinden alınan kart bedeli, üyelik, yenileme ve değiştirme ücretleri ile kartın bankacılık işlemle­rinde kullanımından alınan bedeiin bankalar açısından önemli bir ge­tirişi yoktur. Kredi kartı ile yapılan alış-verişîerden doğan borçların he­sap kesim tarihinde tümüyle Ödenmesi durumunda ise -işyeri komis­yonu veya üye işyerinin parasının belli bir süre kullanılması imkânı ha-riç-bankaya maddî bir yaran olmamaktadır. Dolayısıyla kart sisteminin bankaya sağladığı asıl yarar, kartla çekilen nakdî kredilerle vaktinde ödenmeyen borçîara uygulanan faiz ve üye işyerlerinden alınan ko­misyonlardan oluşturmaktadır. Bankanın üye işyerinden aldığı komis­yonun hükmü hakkında ileri sürülen görüşler aşağıda sunulmuştur.[609]

a. Üye işyerinden Alınan Komisyonun Hizmet Bedeli Ol­duğu Görüşü

Banka kurduğu kart sistemiyle hâmile olduğu gibi üye işyerlerine de çeşitli şekillerde hizmet sunmaktadır. Öncelikle banka üye işyerine İmprinter ve POS makinelerini kurarak işyerinin bu cihazlardan yarar­lanmasını sağlar. Bunun dışında kredi kartının tanıtımı ve geçerli oldu­ğu işyerlerinin ilanı gibi kampanyalarla dolaylı da olsa işyerinin rekla­mını yapar. Kredi kartının kullanımı sayesinde fazla vakit ve emek kaybetmeksizin hesaplar düzenli bir şekilde tutulmakta, alacağın gerek müşteriden gerekse bankadan tahsili sırasında işlemler elektronik or­tamda, carî hesaplar arasında gerçekleştiğinden daha hızlı ve güvenli bir şekilde yapılır. Banka, iş yerinin çeşitli masraflara katlanarak takip edip tahsil etmesi gereken alacağını iş yeri adına takip edip hesabına yatırır. Banka yukarıdaki işlemleri vekil, aracı yahut aracı sıfatıyla yapmaktadır. Aldığı komisyon bu sıfatla yaptığı hizmetin bedeli olup fıkhî açıdan bir sakınca bulunmamaktadır. el-Kudâh, el-Mısrî, Ebû Gudde, ed-Darîr, ez-Zuhaylî, el-Ceuâhirî ve Ömer[610] gibi İslâm hukukçuları görüştedirler.[611]

b. Üye İşyeri Komisyonunun Kefil-Mekfûlun-leh Arasın­daki Anlaşmadan Kaynaklanan Fazlalık Olduğu Görüşü

Daha önce de geçtiği üzere el-Karî, Hammâd ve el-KaradâğV nin bir görüşüne göre banka, kart hâmili ve üye işyeri arasındaki hukukî ilişki kefalettir. Dolayısıyla bankanın üye İşyerinden aldığı komisyon kefalet bağlamında düşünülmelidir. Ücret karşılığı kefaletin caiz olma­dığı konusunda ise -bu bilim adamlarına göre- ittifak vardır. Fakat yi­ne bu bilim adamlarına göre kredi kartı ilişkisi nedeniyle meydana ge­len kefalet sonucu üye işyerinden alınan komisyon, fakihlerin haram olduğu noktasında ittifak ettikleri kefalet ücreti olmayıp Özellikle Ha­nefî fukahasının onayladığı ve mezhepte tercih edilen görüş olan ke­filin mekfûlun Seh ile sulh yapması sonucu elde ettiği gelir kapsamına girer. Banka işyeri ile üyelik sözleşmesi yaparken; bankamın İsmini taşıyan kart hâmillerinin senden alış veriş yapmaları sonucu olu­şan borçlarını, yüzde şu kadarını bana bırakman şartıyla ödeyece­ğimi taahhüd ediyorum demektedir. Kart hâmili ile yaptığı sözleşme­de ise üye işyerine ödediği miktarla değil kefil olduğu borç miktarıyla hâmile rücu edeceği şartını koşmaktadır. Böyle bir işlemin caiz oldu­ğu hususunda Hanefî fıkıh kaynaklarında rivayetler mevcuttur[612]. Do­layısıyla bu bilim adamlarına göre bankanın üye işyerinden aldığı ko­misyon, kart hâmilinden aldığı meblağla üye işyerine ödediği meblağ arasındaki farktan ibaret olup fıkhî açıdan bir sakınca bulunmamakta­dır[613].

c. Üye İşyeri Komisyonunun Peşin Ödeme Karşılığında Yapılan İndirimden Doğan Fazlalık Olduğu Görüşü

el-Meni’ ile el-Karadağî’nm ikinci bir görüşüne göre bankanın al­dığı komisyon borçtan indirim yap peşin ödeyeyim ilkesi doğrultu­sunda alınan fazlalıktır. Her iki bilim adamı da, sonuçta ittifak etseler de ayrıntılarda farklı görüşler ileri sürmektedirler. el-Karadağî’ye göre, aralarındaki havale sözleşmesi gereği kart hâmili, alacağını tahsil et­mek üzere işyerini, bankaya havale etmektedir. Banka bu havaleden doğan borcu normal şartlarda belli bir süre sonra ödemesi gerekirken işyeri ile anlaşarak borcun belli bir yüzdesinde indirim yaptırdıktan sonra peşin Ödemede bulunmaktadır. ei-Meni’e göre ise, peşin öden­mek üzere yapılan havale işlemlerinde -ki günümüz kredi kartı uygu­laması böyledir- İndirim yap ödeyeyim ilkesi sonucu elde edilen gelir faizdir; faiz olduğu noktasında ittifak bulunan senet ıskontosuna ben­zer. Ancak banka işyeri ile üyelik sözleşmesi yaparken havaleden do­ğacak borçları iş yerine 6 ay veya 1 yıl gibi bir süre sonunda ödemek üzere anlaşır, daha sonra yapılan havaleleri ıskonto yap peşin Ödeye­yim ilkesi doğrultusunda peşin olarak daha az miktarla Öderse bunda sakınca olmaz. Günümüzde üye işyerlerinden bankanın aldığı komis­yonun caiz olması için -el-Meni’e göre- bu kurala uyulmalıdır[614].

d. Üye İşyeri Komisyonunun Hâmile Verilen Kredinin Fa­izi Olduğu Görüşü

Ebû Zeyd’e göre, bankanın üye işyerinden aldığı komisyon ne hizmet, ne vekâlet ne de kefalet ücretidir; kart hâmiline verilen kredi karşılığında bankanın işyerinden aldığı faizdir. Kredi kartı uygulama­sıyla bankalar, araya işyerini sokmak suretiyle ücret veya komisyon görüntüsü altında faizli kredi vermektedirler. Zira banka kredi kartını vermek suretiyle hâmili, üye işyerine yönlendirirken lisan-ı hal iie iş­yerine şöyle demektedir: “Verdiğim kredinin faizini karşılamadıkça kartımı taşıyan kişilere satış yapamazsın; gelirin düşer”. Sonuçta, İş­yeri kart hâmiline ma] ve hizmet satabilmek için bankanın bu şartını kabul etmekte ve hâmilin aldığı kredinin faizini komisyon adı altında bankaya ödemektedir[615].

5. Banka Kartının Hükmü Hakkındaki Görüşlerin Değer­lendirilmesi

Banka kartının hukukî niteliği konusundaki farklı görüşlerin kartın hükmüne yansıdığı görülmektedir. Kartın teslim ve yenilenmesi, ban­kacılık İşlemlerinde kullanılması, nakit çekimi ve kartla doğan borçla­rın tahsili sırasında bankanın aldığı fazlalığın hükmü konusunda görüş birliği vardır. Üzerinde ittifak edilemeyen nokta, hâmilden kartın tes­limi sırasında alınan üyelik ücreti ile İşyerinden alınan komisyonun hükmüdür.

Ebû Zeyd[616] İle el-Karî’ye[617] göre bankanın aldığı katıhm ücreti, banka tarafından kurulan kefalet sistemine üyelik bedelidir. el-Karî’ye göre faiz şüphesi bulunduğu, Ebû Zeyd’e göre ise ücretle kefalet caiz olmadığı için hâmilden böyle bir bedelin alınması caiz değildir. Bize göre bu görüş iki nedenle tutarlı gözükmemektedir. Birincisi, bu bede­lin neyin karşılığı olarak alındığı kredi kartı sözleşmesinde belirtilmek­tedir ki o da bankanın yaptığı masraflar ve sunduğu hizmetlerin karşı­lığıdır. İkinci olarak, uygulamada kartın cinsine, meblağına ve Özellik­lerine bakılmaksızın aynı miktarda katılım ya da yenileme ücreti alın­maktadır. Oysa kartların taşıdığı kredi miktarları (limitler) arasında bü­yük uçurumlar vardır. Bir memura aylık maaş miktarı kadar kredi ta­nınırken bir iş adamına aylık ya da yıllık cirosu oranında kredi kulla­nım hakkı tanınmaktadır. Altın kart, gümüş kart gibi kredi kartlarında ise limit dahi bulunmayabilmektedir. Bankanın, kartla tanıdığı her kredi miktarı kendisi için risk ifade ettiğinden, kartın limiti yükseldikçe risk de yükselmektedir. Bankanın hiç limit hakkı tanımadığı ATM kartı, çok düşük limit hakkı tanıdığı kredi kartı ve sınırsız limit hakkı tanıdı­ğı kartlardan aynı katılım payını alması ve bu payı da kefalet sistemi­ne katılımın bedeli kabul etmesi iktisadî gerçeklerle bağdaşmaz. Nite­kim bankalar nakdî kredi için verdikleri teminat mektuplarından ke­fil oldukları borcun yüzdesi üzerinden komisyon alırlar. Şayet alınan bu ücret, kefalete katılım ücreti olsaydı, bütün kartlarda eşit değil kar­tın taşıdığı limit ve diğer ayrıcalıklara göre ücret tespit edilirdi.

Bankanın işyerinden aldığı komisyonun hükmü hakkındaki görüş­lere gelince, bu konuda da ücret karşılığı kefaletin caiz olmayacağı en­dişesinin hukukçulann görüşlerini etkilediği anlaşılmaktadır. Konunun hukukî boyutunu incelerken belirttiğimiz gibi, bu üçlü ilişki kefalet, ha­vale ve hizmet akdinden ibarettir. Kredi kartı kullanımı karşılığında iş­yerinden alınan komisyon, bankanın sunmuş olduğu hizmetin bedeli kabul edilmelidir. Bankanın örgütlediği kefalet ve havale sistemi de bu hizmetlerden kabul edilebilir. Mutlak anlamda kefalet karşılığında üc­ret alınamayacağı hakkındaki görüşün nasslar (ayet ve hadisler) da sağlam dayanağı bulunmadığından, bizce geçerli olmadığını teminat mektubu ile ilgili bölümde belirtmiştik. Nakdî kredi temini için üstleni­lecek kefalet karşılığında alınan bedelin ise, faiz olacağı yine ilgili bö­lümde ifade edilmişti. Kredi kartı ile mal ve hizmet alımı İşleminde fu-kahanm caiz görmediği ücretle kefalet uygulaması yoktur. Çünkü bu işlemde borcuna kefil olunan (mekfu! anh) kart hâmili, komisyonu ödeyen ise işyeridir. Yani komisyon asıl borçludan değil alacaklı konum­daki işyerinden alınmaktadır. Oysa fukahanın görüşü; kefil borcu ödediğinde mekfuiun anha borç vermiş olur, asıl borçludan alaca­ğı fazlalık, verdiği borcun karşılığı olacağından faizdir noktasında­dır. Uygulamada genelde kart hâmilleri borçlarının tümünü vaktinde ödemeyip faiz karşılığı taksitlendirdikleri için banka, işyerinden aldığı komisyona ilevaten hâmilden de faiz almaktadır. Bankanın aldığı ko­misyonun hâmile verilen kredinin faizi olduğu iddiası kabul edilirse o taktirde, banka verdiği bir kredi karşılığında iki taraftan faiz almış olur ki bu işin tabiatına aykırıdır. Faizsiz çalışmak üzere kurulan bankaların işyerlerinden aldıkları komisyonu yeterli görmeyerek, ileride ele alaca­ğımız farklı kredi kartı arayışına girmiş olmaları, bütün bankaların yal­nızca komisyonla yetinmediklerinin diğer bir göstergesidir. Hâmilin banka ile arasındaki kredi kartı ilişkisine dayanarak nakit kredi çekme, borcunu geciktirme, yahut taksitlendirme sebebiyle ödediği faizin ca­iz olmayacağı hakkında, daha önce de belirtildiği üzere, ittifak vardır. Dolayısıyla bütün bankacılık işlemlerinde faize düşüleceği endişesin­den yola çıkarak, insanlığın yararına olan yeniliklerin, sağlam delille­re dayanmayan gerekçelerle engellenmeye çalışılmasının yararlı olma­yacağı kanaatindeyiz.[618]

G. Banka Kartının Faizsiz Bankacılık Uygula­ması

Günümüzde faizsiz bankalar, hem ATM hem de kredi kartı hizme­ti vermektedirler. Ancak dayandıkları ilke gereği banka kartı uygula­masında farklı yöntemlere başvurma zorunluluğunu duymuşlardır. Bu bölümde banka kartının faizsiz bankacılıktaki uygulaması ve bu konu­da ileri sürülen alternatif görüşler üzerinde durulacaktır.[619]

1. Banka Kartının Faizsiz Bankacılık Uygulaması

a. ATM Kartı Uygulaması

ATM kartı ile mal ve hizmet alımı durumunda satın alınan şeyin bedeli, hâmilin hesabından hemen alınıp işyerinin hesabına nakledil­diğinden bu bir nakit çekimi kabul edilir. Zikredilen hizmetler ve kar­şılığında alınan bedelin meşru olduğu konusunda genel kanaat oldu­ğundan, yukarıdaki Özellikleri taşıyan ATM kartını faizsiz bankalar da aynen uygularlar. Bir kısım banka yukarıda sayılanlara ek olarak, he­sabında parası olmamasına rağmen, ATM kartıyla hâmile nakdî kredi çekme imkânı da verirler. Bu hizmet karşılığında nakit avans komis­yonu veya nakdin miktar ve süresiyle orantılı faiz alırlar. Nakdî kredi karşılığında alman komisyon ve faiz İslâm hukukunda meşru kabul edilmediğinden, faizsiz bankalar ATM kartıyla bu tür hizmetleri suna­mazlar.[620]

b. Kredi Kartı Uygulaması

Kredi kartını ATM kartından ayıran en önemli özellik alış verişler­de nakdî kredi imkânı sağlamasıdır. ATM kartında satın alınan mal ve­ya hizmetin bedeli hâmilin hesabındaki mevcut paradan hemen kesi­lirken kredi kartında -bankaya göre değişmekle birlikte- yaklaşık 30 gün sonra kesilmektedir. Borcun tamamı ödendiğinde her hangi bir faiz talep edilmediğinden kart hâmili bir aylık faizsiz kredi kullanmış oiur. Kredi kartı hizmeti karşılığında faizli bankalar üye işyerinden ko­misyon, kart hâmilinden taksiti endir ilen bakiye karşılığında da faiz alırlar. Böylece kredi kartı, hem kart hâmilleri hem de bankalar açısın­dan ATM kartına göre daha kullanışlıdır. Faizsiz bankalar hem müşte­rilerinin kredi kartı taleplerini karşılamak hem de üye işyeri komisyo­nu gelirinden yararlanmak için kredi kartı çıkarmaya başladılar. Ancak borcun taksitlendirilmesi karşılığı alınan fazlalık faiz olduğundan başlangıçta faizsiz bankalar bu yöntemi uygulamayıp, kredi kartı borcu­nun hesap kesim tarihinde tümüyle ödenmesi yöntemini tercih ettiler. Çünkü taksitlendirmeyi faiz karşılığı yapmaları kuruluş ilkeleriyle bağ­daşmıyordu; bedelsiz yaptıkları taktirde ise -paranın değer kaybetme­si ve kullanımından mahrum kalınması gibi- iktisadî nedenlerle zarara uğruyorlardı. Vaktinde ödenmeyen borçlar dövize yahut enflasyona ayarlanarak kayıplar telâfi edilmeye çalışıldı. Bu şekildeki kredi kartı uygulaması faizsiz bankacılıkta bir süre devam etti. Fakat faizsiz ban­kaların işyerlerinden alınan komisyona ek olarak, kredi kartı sahiple­rinden de gelir sağlamak; kart hâmillerinin ise, borçlarının taksitlendi­rilmesi imkânından yararlanmak istemeleri yeni ve farklı kredi kartı arayışlarını gündeme getirdi.[621]

2. Farklı Kredi Kartı Önerileri

Alternatif kredi kartı arayışlarının temelinde, faizsiz bankaların üye işyeri komisyonuna ek olarak borcun taksitlendirilerek kart hâmi­linden de gelir sağlama arzuları ve elde edilecek bu gelirin fıkıhta meşru bir çerçeveye oturtulma çabası görülmektedir. Alternatif kredi kartı arayışları çerçevesindeki aşağıdaki kredi kartı uygulamaları Öner­ilmiştir.[622]

a. Resmî Nitelikli ATM Kartı Önerisi

Bu öneri e/-Karî’ye aittir. Ona göre, banka kartı resmi nitelikli ol­malı; özel kurumlar bu kartı çıkarmamalıdır. Çünkü kredi kartı çıkar­mak bir anlamda para basma faaliyeti olduğundan bu yetki devlette kalmalıdır; özel kişiler böyle bir yetkiyi kötü amaçları için kullabilirler. Banka ile kart hâmili arasındaki sözleşme havale esasları doğrultusun­da yapılmalı ve sözleşmede havale ile muhâl’in zimmetinin borçtan kurtulamayacağı kaydı yer almalıdır. Bu kart nakdî kredi çekiminde kesinlikle kullanılamamalı. Hâmil, borcunu vaktinde ödemediğinde, malî ceza uygulamasına gidilmemeli; üyeliği iptal edilerek yahut kara listeye alınarak cezalandırılmalıdır. Hâmilin satın aldığı malı aynı kişi­ye geri satma imkânı verilmemeli; çünkü bu, beyu”l-î’ne olur[623].

e/-Karî’nin teklifi kredi kartıyla doğrudan ilişkili değildir. Hatta kredi kartına tümüyle aykırıdır. İleri sürdüğü öneriler banka ve müşterilerin arayışlarına çözüm olacak nitelikte değildir. Kartın resmî ku­rumlarca çıkarılması önerisi ise devletçi anlayışı yansıtmaktadır.[624]

b. Taksit Kart Önerisi

ed-Darîr’e ait olan bu Öneriye göre, kart taksitle mal ve hizmet alımında kullanılmalı; sözkonusu maiın satımı ise kartını çıkaran faiz­siz bankanın kendisi yapmalıdır. Her hangi bir faizsiz bankanın kendi­si tarafından veya bir kaç faizsiz banka bir araya gelerek mal ve hizmet satımı yapan iş yerleri zinciri ve satış noktaları oluşturmalı bu sayede kendi kartını taşıyan kişilere ihtiyaç duydukları mal ve hizmetleri tak­sitle satmalıdır. Böylece malın peşin satımı ile vadeli satımı arsındaki farktan oluşan miktar, bankanın bu hizme. sayesinde elde ettiği kâr olur ki böyle bir kâr bütün fukaha tarafından meşru kabul edilir. Faiz­siz bankaların bir araya gelerek dünya çapında taksit kart sistemini kurmaları bu hizmeti daha da kolaylaştırır[625].

ed-Darîr’tn teklifi ef-Karfninkine göre nispeten uygulanabilir ni­teliktedir. Bankaların şirketler kurarak mal ve hizmet satışı yapmaları­na yönelik teklifi ise dikkat çekicidir. Zira faizsiz bankacılık düşüncesi­nin temeli, sermayenin ortaklık esasına göre çalıştırılmasına dayanır. Ancak bu düşünce doğrultusunda kuruldukları belirtilmesine rağmen faizsiz bankaların, topladıkları sermayenin önemli bir kısmını muraba­ha ve leasing gibi kredi sisteminin farklı bir uygulaması olduğuna iliş­kin çok ciddi iddiaların bulunduğu bir yöntemle çalıştırdıkları da bir gerçektir. ed-Darîr’in teklifinde olumlu yönler bulunmakla birlikte uy­gulanabilirlik açısından eksik noktalar da yok değildir. Bu gün kredi kartı, dünyanın her köşesinde en ücra köylere kadar ulaşmıştır. Her hangi bir banka veya bankalar bütününün, her kesin ihtiyacına hitap edecek satış noktalan ağı kurması oldukça zordur. Böyle bir uygulama ancak belli kesimler ve belli bölgelerle sınırlı olabilir. Taksitli kredi kartının ancak bankaların ortak olduğu işyerlerinden mal ve hizmet alımında kullanılmasına dair öneri, bankaları bir takım şirketlerle gös­termelik ortaklıklara sevkeder ki, bu yöntemle kullandırılacak kredi kartının, faizli bankacılık uygulamasından bir farkı kalmaz; üstelik ban­kalar çeşitli sıkıntı ve masraflara katlanmak zorunda bırakılırlar.[626]

c. Murabaha Kartı Önerisi

Alternatif kredi kartı Önerileri içerisinde en fazla taraftar bulan gö­rüş murabaha kartı önerisidir. Bunun rağbet görmesinin temelinde, hukukî ve teknik özellikler bakımından faizli kredi kartı ile çok yakın benzerliklere sahip olması ve banka ve müşterilerin kredi kartından bekledikleri amaçla örtüşmesidir. Murabaha kartı olarak adlandırılan alternatif kredi kartı önerisi, el-Meni’, Ebû Gudde, A. el-Karî ve Tür­kiye’den Karaman’a aittir[627].

Murabaha kartı fikri çifte vekâlet ve murâbahalı satış yönteminin bir araya getirilerek kredi kartı sistemine uyarlanması temeline daya­nır. Bu teklifi sunanlara göre, banka ile kart hâmili arasındaki ilişki çif­te vekâlettir. Banka, kart hâmilini mal ve hizmeti banka adına, ban­kanın vekili sıfatıyla satın alıp kendisine satmaya vekil kılar. Sözleşme­de hâmilin, bankanın vekili sıfatıyla kendisine yapacağı satışın, başlan­gıçta belirlenen kâr oranı üzerinden murabaha esasları çerçevesinde olacağı kaydı yer alır. Hâmil, satıcıya murabaha kartını ibraz edip kart POS cihazından geçtiği an, bankanın vekili sıfatıyla mal veya hizmeti almış olur. Bedel POS cihazından çıkan satış belgesindeki tutarıyla bankanın hesabına İşlenir. Banka hâmilin tercih ettiği taksit sayısını dikkate alarak önceden belirlenen murabaha kârını bu miktara ekler ve hâmilin hesabına kaydeder. Sözleşmede belirlenen ödeme günle­rinde hâmil ödenmesi gereken asgari tutan öder; bakiyeyi daha fazia miktarla belirlenen taksitler doğrultusunda öder. Böylece kart hâmili, bankanın sunmuş olduğu taksitli kredi kartı imkânından yararlanırken, banka da murabaha kartı sayesinde üye işyerinden aldığı komisyona ek olarak kart hâmilinden de gelir sağlamış olur.[628]

d. Murabaha Kartı Önerisine Yönelik Eleştiriler

Murabaha kartı önerisi, İslâm Fıkıh Akademisi’ne e!-Meni’ tara­fından 1996, Ebû Gudde ve el-Karî tarafından 2000 yılında sunulmuş ve Akademi’nm 23-28 Eylül 2000 tarihinde Riyad’da yapılan 18. Fı­kıh toplantısında tartışılmış fakat kabul görmemiştir[629]. İsmi geçen Toplantıda aleyhte görüş bildirenlerden ez-Zuhaylfye göre bu öneri, faizciliğin farklı bir uygulaması olduğuna ilişkin çok sayıda görüşün bu­lunduğu murabahaya yeni bir kapı açma gayretinden ibarettir[630], es-Sâlûs, “günümüz faizsiz bankalarında çok sıkı kurallara bağlanmış ve müfettişlerce sıkı bir şekilde denetim altında tutulmasına rağmen, mu­rabaha adı altında faizcilik yapıldığı bu öneri ile aynı fırsatın bütün kart hâmillerine tanınmış olacağını7′ ileri sürerek karşı çıkmaktadır[631], el-Karadâğî, “biz, kağıt üzerinde yapılan murabahadan kurtulmak için çıkış yolları ararken bir kişinin, elindeki kartla, dilediği şekilde yapaca­ğı işlemi nasıl murabaha kabul edebiliriz” der[632]. et-Teshm bu öneri­lerde şer’î hîle şüphesi olduğu[633], ed-Darîr ise, bankanın daha fazla­sını geri almak üzere borç vermekten başka hiç bir şey yapmadığı ve dolayısıyla bu önerilerin ciddiyetten yoksun oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu ileri sürerek reddetmektedir[634]. Adı geçen Toplantı tuta­naklarında isimleri zikredilen teklif sahipleri dışında murabaha kartı önerisine olumlu yaklaşan herhangi bir isme rastlanmamaktadır[635].

Bize göre ileri sürülen aleyhte deliller murabaha kartının caiz ol­madığı hususunda ikna edici değildir. Özellikle, bu kartla gerçekleştiri­lecek işlemin murabaha olduğu, oysa murabahadan kaçınılması ge­rektiğine dair görüşler böyle bir uygulamayı onaylar niteliktedir. Eğer bankaların uyguladığı murabaha meşru değilse, bunun açıkça belirtil­mesi gerekir. Yoksa murabahadan kurtulmak isterken yeni bir mu­rabaha uygulamasına kapı aramayalım şeklindeki çekinceler, bu tür bir uygulamanın fıkhen yasaklığına delil olamaz.

Murabaha kartının hükmü hakkında bir karara varabilmek için aşağıdaki noktaların aydınlığa kavuşturulması gerekir. Birincisi; fıkıh­ta çifte vekâletin hangi şartlarla sahih kabul edildiği, ikincisi; tarafla­rın bu işlemden güttükleri maksat, üçüncüsü ise böyle bir önerinin gerçek anlamda uygulanabilirliğidir.

Murabaha kartı önerisinde bulunanlar hâmilin bir yönden alıcı ve satıcı sıfatıyla bankayı, diğer yönden alıcı sıfatıyla bizzat kendisini tem­sil ederek akdi gerçekleştirebileceğini, böyle bir uygulamanın özellikle Hanbelî hukukçularınca sahih kabul edildiğini ileri sürmektedirler[636]. Fıkıhta bir kişinin aynı anda müvekkili adına, onun vekili sıfatıyla satı­cı, kendisi adına alıcı sıfatıyla gerçekleştireceği aiım satımın hükmü tartışılmıştır. Kâsânî’ye göre; “bir malı satmaya vekil kılınan kişi, söz konusu malı kendisi veya küçük çocuğu ya da kölesine satamaz. Çün­kü haklar akdin tarafları ile ilişkilidir; bu tür bir işlem, bir kişinin aynı anda hem malı teslim eden, hem teslim alan; hem talepte bulunan hem de talepte bulunulan konumunda olması sonucunu doğurur ki böyle bir durum imkânsızdır. Müvekkil emretse dahi, vekil malı kendi kendisine satamaz; anlaşmazlığa yol açar”[637]. Şâfiîiere göre; “vekil söz konusu malı kendisine satamaz; böyle bir durumda vekil, akdin iki tarafını da temsil ettiği için İcap ve kabul, şartlarına uygun olarak gerçekleşmez. Dolayısıyla böyle bir işlem caiz olmaz”. Bir Şafiî fakihi olan İbn Rif’a’ya (o. 710/1310) göre İse, önceden bedeli belirlenmiş bir malı, vekilin “kendisine satması caizdir. Çünkü ortada anlaşmazlığa yol açacak bir durum yoktur. Ancak Şafiî fukahası konuya farklı ge­rekçelerden yaklaşmaktadır. Meseleye olumsuz yaklaşan fakihler, bu­na bir kişinin, akdin iki tarafını temsili nedeniyle îcap ve kabul’un sağ­lıklı biçimde gerçekleşmemesini gerekçe gösterirken, İbn Rif’a1, anlaş­mazlığa düşme tehlikesinin var olup olmaması durumunu esas alır[638]. Hanbeîî ve Mâliki fakihleri ise, müvekkilin onayının bulunması halin­de, vekilin satmak üzere yetkili kılındığı bir maiı kendisine satabilece­ği konusunda görüş birliği içindedirler[639].

Hanefî mezhebi dışındaki diğer mezhep fakihlerinin görüşleri dikkate alındığında, murabaha kartı önerisinde bulunanların görüşleri­nin ilk bakışta tutarlı olduğu akla gelmektedir. Çünkü murabaha kartı uygulamasında hem bankanın izni vardır hem de işlemler her aşama­da kayda geçtiğinden ne anlaşmazlığa düşme ne de hak ihlâli durumu söz konusudur. Ancak bir noktanın Öneri sahiplerinin gözünden kaç­tığı kanaatindeyiz. Fıkıh kitaplarındaki tartışma, bir kişinin satmak üzere yetkili kılındığı bir malı, kendisine satıp satamayacağı meselesi üzerinde yapılmaktadır. Yani kişi bir taraftan vekiî sıfatıyla satıcı, di­ğer taraftan asil sıfatıyla aha olarak iki tarafı temsil etmektedir. Bu iş­lem aynı zamanda menfaat üzerinde değil mal alım satımı üzerinde cereyan etmektedir. Önerilen murabahada ise kart hâmili birinci aşa­mada a\\c\, ikinci aşamada satıcı sıfatıyla bankayı, son aşamada da aha sıfatıyla kendisini temsil etmektedir. Yani ilkönce banka adına bir mal veya hizmeti başka birinden satın almakta, daha sonra söz konusu mal veya hizmeti bankanın vekili sıfatıyla kendisine sat-makta, son olarak da kendisi adına malı satın almaktadır. Dolayı­sıyla bu işlemde hâmil, fıkıh kitaplarında olduğu gibi iki tarafın değil üç tarafın görevini aynı anda ve aynı işlemle yerine getirmekte; bir ki­şi aynı anda başkasını temsilen alıcı, yine başkasını temsilen satıcı ve son olarak kendisini temsilen alıcı konumunda bulunmaktadır. Ayrıca bu işlem sadece mal ahm-satımında değil, yenilen yemek veya yaptırılan ameliyatın ücreti gibi hizmet alımında da gerçekleşmektedir. Ni­tekim Al-Baraka Topluluğu Hukuk Kurulu çifte vekâleti mutlak aiım satımda caiz görürken, murabahada caiz görmemiştir. Kurul’un görü­şü şu gerekçeye dayanır: “Murabahayı mutlak alım satımdan ayıran bir takım Özellikler vardır. Bunlardan biri de bankanın murabahada et­kin şekilde yer almasıdır. Bu da malı satın alıp teslim aldıktan sonra müşteriye satmakla olur. Ancak böyle bir uygulamada kârı meşru kı­lan risk ortadan kalkmamış olur”[640]. Sonuç olarak murabaha kartı önerisinde kart hâmiline vekil sıfatıyla biçilen konumun, fıkıhta iki ta­rafın görevini İfa eden vekilin konumuyla örtüşmediği anlaşılmaktadır. Akitlerde lafza değil maksada itibar edilmesi İslâm hukukunun başta gelen kurallarından biridir[641]. Bankacılığın en önemli amaçla­rında birisi İse, kredi vererek faiz geliri sağlamaktır. Faizli bankalar bu işlemi ya normal ya da kredi kartı aracılığıyla verdikleri kredilerle ger­çekleştirir. Kredi kartının mal ve hizmet alımında kullanılmasıyla hâ­mile tanınan gayri nakdî kredinin, nakdî krediye dönüştüğü hususun­da görüş birliği vardır[642]. Bu husus ilgili kanun ve tebliğlerde de açık­ça beyan edilir[643]. BK’nun 11.md. 9. fıkrası’nın c bendinde geçen …kredi kartı verilmek suretiyle kullandırılacak krediler… ibaresi, kanun koyucunun kredi kartıyla kredi kullandırılacağını kabul ettiğini göstermektedir. Aynı kanuna ilişkin 11 sy.lı tebliğde şöyle denilmek­tedir: “…Diğer taraftan kredi kartına tahsis edilen limitler gayrı nak­dî kredi olarak, kredi kartlarının kullanımından doğan ve buna ilişkin Ödemelerin bankalarca gerçekleştirilmesi sonucunda kredi kartı hâmi­linden talep edilen tutar nakdî kredi olarak değerlendirilecek ve bu halde tahsis edilen limit ile nakdî kredi haline dönüşen tutar arasın­daki fark gayri nakdî kredi olarak izlenmeye devam edecektir”[644]. HDTM’nın Tebliği’nde ise şu ifadeler yer almaktadır: “Bilindiği üzere 3182 sayılı Bankalar Kanunu’nun ‘Genel Kredi Sınırları1 başlıklı 38’nci maddesinin 2’nci fıkrasının (a) bendinde ‘… denilmek suretiyle kredi tanımı en geniş anlamıyla yapılmıştır. Buna göre en geniş şek­liyle kredi; satın alma gücünün bir kişiden diğerine aktarılma işle­midir. Kredi kartlarının uygulama esasları incelendiğinde, bankaların kart sistemine dahil ettikleri üye işyerleri ile yaptıkları sözleşmelerde, kart hâmilleri lehine garanti niteliği taşıyan ibareler bulunduğu, diğer bir anlatımla bankaların, hâmillerin kredi kartı kullanarak satın aldık­ları mal ve hizmetlerin bedellerini, harcama belgelerinin ibrazı halin­de üye işyerlerine ödeyeceklerini garanti ettikleri görülmektedir. Bu kartların bankalar tarafından çıkarılıp kullandırılmasında, kartın hâmi­line teslim tarihinden itibaren ilgili banka açısından müşteri lehine ve­rilmiş bir garanti, kartın kullanımım takiben harcama belgesinin bankaya ibrazı ile kart hâmilinin bu tutan ödemesine kadar geçen süre zarfında ise nakdî kredi niteliği taşıdığı açıktır”[645]. Her iki tebliğden de anlaşıldığı üzere kredi kartı sahiplerine tanınan limitler gayri nakdî kredi, bu limitin harcamalarda kullanılan kısmı ise nakdî kredi kabul edilmektedir. Taksitlendirme sebebiyle bankanın aldığı faz­lalığın faiz olduğu kredi kartı sözleşmelerinde açıkça yer alır. Bu fazla­lığın iktîsaden ve hukuken faiz olduğu hususunda şüphe olmayıp faiz­li bankacılığın felsefesiyle de uyuşmaktadır.

İlk dönemlerde ATM kartı ve nakdî kredi özelliği taşımayan kredi kartıyla yetinen faizsiz bankaların son zamanlarda farklı kredi kartı arayışlarına girmeleri dikkat çekicidir. Oysa bu kartlarla nakdî kredi dı­şında bütün bankacılık hizmetleri yerine getirilebilir. Murabaha kartı uygulaması arzusunun temelinde, nakdî kredi verilmese dahi kartın kullanımından doğan borcun taksitiendirilmesi suretiyle verilecek nak­dî krediden gelir elde etme isteğinin bulunduğu bir gerçektir. Zira eğer borcu taksitlendirmek suretiyle müşterilere ödemelerde kolaylık sağ­lanmak isteniyorsa bu işlem faizsiz olarak rahatlıkla yapılabilir. Kredi kartı borçlarının taksitlendirilmesindeki amacın daha fazla gelir, bunun da faiz olduğu gerçeği ve İslâm hukukunda lafza değil maksada itibar edilmesi gerektiği kuralı dikkate alındığında, murabaha kartı uygula­masının ciddî şüpheler taşıdığı görülür.

Açıklığa kavuşturulması gereken diğer bir konu, teklif edilen mu­rabaha kartının dayandırıldığı temellerle uygulanmakta olan murâbaha kartının uygunluğu meselesidir. Tekliflere bakılırsa, kartla alış veriş yapıldığı an bireysel murabaha gerçekleşmekte, bedele taksitler de dikkate alınarak sözleşmede belirlenen murabaha kârı eklenerek hâ­milin hesabına borç olarak yazılmaktadır. Hesap kesim tarihinde kart hâmili ilk taksiti ödemekte, bakiyeyi ise eklenen murabaha kârı ile bir­likte taksitler halinde vadesi geldiğinde ödemektedir. Bu öneri sahip­leri her ne kadar yukarıda anlatıldığı şekliyle gerçekleştirildiği taktirde caiz olacağına dair görüş bildirseler de, uygulama teklifteki gibi değil­dir. Bilindiği gibi her banka, kart hâmilinin durum ve arzusunu dikka­te alarak hâmile ortalama 30 veya 45 gün gibi bir süre tanımaktadır. Hâmil kartla bu süre zarfında tanınan limit dahilinde alış veriş yap­maktadır. Kartla yapılan alış verişlerin kart hâmili değil banka adına yapıldığına dair herhangi bir hukukî kayıt mevcut değildir. Yani mal veya hizmette ortaya çıkacak kusur veya taraflar arasındaki anlaşmaz­lıklarda banka satıcıyla herhangi bir şekilde muhatap olmamaktadır. Yine kartın kullanımından meydana gelen borç, hesap kesim tarihin­de toplanmakta ve toplam borca taksitler de dikkate alınarak sözleş­mede belirlenen murabaha kârı eklendikten sonra hesap bildirim cet­veli kart hâmiline gönderilmektedir. Şayet kart hâmiline 45 günlük bir süre tanınmış ise birinci gün yapılan işlemden doğan borçla 44. gün yapılan işlemden doğan borç aynı havuzda toplanmakta ve her ikisi­ne de aynı oranda kâr ilave edilmektedir. Banka, kart hâmili ve satıcı arasındaki murabaha, işlem temelinde, işlemin yapıldığı an değil he­sap kesim tarihinde banka tarafından toplam borç üzerinden yapıl­maktadır. Dolayısıyla bu uygulamada murabaha değil, borcun fazlasıy­la geri alınmak üzere taksitlendirümesi söz konusudur. Ayrıca İslâm hukukunda bir akitte iki akdin gerçekleştirilmesi sıkı kurallara bağlan­mışken burada bir akit içerisinde çok sayıda akdin gerçekleştirildiği görülmektedir. Akdin en önemli unsurlarından mebi”in kabzı, muh­temel hile, aldatma ve hasarın sorumlusunun belirli olması gibi genel kaideler de gözardı edilmektedir. Faizcilik değil, alış veriş yaptı­ğını iddia edenlerin görüşlerini reddeden Kur’an ayeti[646] ile alım sa­tım görüntüsü altında faizcilik yapılmasını yasaklayan hadisler[647] de itibara alındığında teklif edilen murabaha kartının yukarıdaki çelişkiler giderilmedikçe caiz olmadığı, böyle bir uygulamanın faizsizlik ilkesiyle de bağdaşmadığı kanaatindeyiz.[648]

IV. DİĞER BANKACILIK HİZMETLERİ

Faizsiz bankalar teminat mektubu, akreditif ve banka kartı dışında bu piyasanın gerektirdiği faizsizlik ilkesiyle çelişmeyen diğer bankacılık hizmetlerini de yaparlar. Bu hizmetlerin belli başlıları, banka havalesi, kıymetli evrak kabulü, kambiyo, çek ve diğer bir takım bankacılık İş­lemlerinden oluşur.[649]

A. Banka Havalesi

1. Banka Havalesinin Tanımı ve İşleyişi

Fıkıhta borcun bir kimsenin zimmetinden başkasının zimmeti­ne nakledilmesine havale denir[650]. Bankacılık edebiyatında ise, bir gerçek veya tüzel kişinin, diğer bir gerçek veya tüzel kişiye bir miktar para, kıymetli evrak ya da diğer misiî şeyleri vermeye üçüncü bir kişiyi yetkili kılmasına havale denilmektedir[651]. Eğer yetkiİi kılınan, banka ise bu işleme banka havalesi adı verilir. Banka havalesinde yer alan taraflar; âmir (havale emrini veren: yollayıcı), lehdâr (lehine havale verilen: aîıcı), ve banka (yollayıcı ile aracı arasın­daki para gönderme işlemine aracılık eden taraf: ödeyici) olarak isim­lendirilir. Havale, yurtiçi ve yurtdışına yönelik olarak yetkili bankanın kendi şubeleri veya anlaşmalı başka banka şubeleri aracılığıyla yapılır. Havaleye konu meblağın teslimi -talebe bağlı olarak- nakit teslimat ve­ya hesaptan, bilgisayar, telefon, teleks veya EFT yoluyla olabilir. Ban­kalar müşterilerine sunmuş oldukları havale hizmeti karşılığında ücret veya komisyon adı altında bedel alırlar.[652]

2. Banka Havalesinin Fıkıhtaki Yeri

Banka havalesinin fıkıhtaki yeri hakkındaki görüşleri aşağıdaki başlıklar altında sıralamak mümkündür.[653]

a. Banka Havalesinin Vekâlet Olduğu Görüşü

Çağdaş İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre banka havâiesi vekâletten ibarettir. Âmir, belli bir miktar parayı belli bir kişiye ulaştır­mak üzere bankayı vekil kılmaktadır. Başkasının yapması gereken bir işi yüklenen, o kişi adına bir işi yapan kişiye vekil, bu işle­min kendisine de hukukta vekâlet denir. Amir havaleye, lehdâra borç ödeme, hibe ve yardımda bulunma amacıyla başvurabilir. Kısa­cası fıkhı anlamda havale, borcun bir kişinin zimmetinden başkasının zimmetine naklinden ibaret iken, banka havalesi bir miktar paranın bir yerden başka bir yere naklinden İbaret bir işlemdir.

Âmir tarafından gönderilen para ile lehdârın teslim alacağı para­nın farklı para birimlerinden oluşması durumunda, vekâlete ek olarak sarf akdi sözkonusu olur. Banka, yatırılan para birimi iie lehdâra tes­lim edeceği para birimi arasındaki kur farkından gelir sağlar. Böyiece vekâlet ve sarf işleminden kazanç elde etmiş olur. Banka havalesini vekâlet kabul edenlere göre, bankanın bu hizmet karşılığında aldığı ücret veya komisyonla sarftan elde ettiği kazanç caizdir. Çünkü vekâ­let de sarf da şartlarına uygun olarak gerçekleştirilmek kaydıyla fıkıh­ta meşru kabul edilen uygulamalardandır[654].

b. Banka Havalesinin Hukukî Anlamda Havale Olduğu Görüşü

eş-Şenkîtî’ye banka havalesi fıkhî anlamda havaledir. Âmir hava­le etmek üzere bankaya para yatırdığında, kendisi ile banka arasında borçlu-alacaklı ilişkisi oluşur. Banka bu parayı vekil sıfatıyla değil borçlu sıfatıyla kabul eder. İradesi dışında helak olsa banka bu parayı tazmin­le yükümlüdür. Eğer vekil kabul edilseydi kusur hariç tazminle sorum­lu tutulmazdı. Bu, fıkıhta caiz olup olmadığına İlişkin değişik görüşle­rin ileri sürüldüğü suflece uygulamasına benzemektedir. Şenkîtfye göre kamu yararı bulunduğu, taraflardan hiç birine zararı olmadığı ve haram olduğuna ilişkin her hangi bir nass bulunmadığı için süfteceye başvurmak caizdir. Âmirle lehdâr arasındaki ilişki borçlu-alacaklı iliş­kisi olsa da bankanın ücret veya komisyon almasında bir sakınca yoktur. Çünkü borçlu her ne kadar borcunu karşılık beklemeksizin Ödemek zorunda ise de borcu, aldığı yerin dışında alacaklının belir­lediği başka bir yerde teslim zorunluluğu yoktur. Ayrıca banka leh-dâra parayı ulaştırmak için bir takım hizmetlerde de bulunur. Dola­yısıyla havale karşılığında, komisyon veya ücret almakta bir sakınca yoktur[655].

c. Banka Havalesini Tarafların Konumuna Göre Ele Alan Görüş

es-Sadr banka havalesini, kişinin alacaklısına yaptığı havale, kişi­nin alacaklısı olmayan birine hibe, yardım ve karz gibi amaçlarla yap­tığı havale ve kişinin kendi kendisine yaptığı havale şeklinde üçe ayırır.[656]

c1. Kişinin Alacaklısına Yaptığı Havalenin Fıkıhtaki Yeri:

es-Sadr’a göre borçlu ile alacaklı arasındaki banka havalesi fıkhı anlamda havaledir. Âmir, havale konusu meblağı bankaya nakit ola­rak yatırabileceği gibi carî hesabındaki mevcut paradan gönderilmesi talimatını da verebilir. Her iki durumda da âmir asıl borçlu, lehdâr ala­caklı, banka ise havaleyi kabul etmesi dolayısıyla lehdârın borçlusudur. Banka, lehdârın alacağını ödemek üzere anlaşmalı başka bir bankayı yetkili kılması durumunda ise ikinci bir havale meydana gelir. Banka­nın, lehdârı kendi şubesine havale etmesi durumunda ikinci havale meydana gelmez; çünkü şube asıl bankayı temsil etmekte olup ayrı bîr zimmeti söz konusu değildir[657].

Kişinin Alacaklısı Olmayan Kişiye Yaptığı Havalenin Fı­kıhtaki Yeri:

Bir kişi alacaklısı olmayan başka birine hibe, karz veya yardım amacıyla para göndermek isteyebilir. Bu işlem İçin bankanın havale hizmetinden yararlanır. Borçlu – alacaklı ilişkisi olmayan iki taraf ara­sındaki banka havalesi es-Sadr’a göre fıkhî anlamda havale olmayıp vekâlettir. Çünkü lehdâr, kendisine gönderilen meblağın mâliki değil­dir; ancak teslim aldığında söz konusu meblağın mâliki olur[658].

c2. Kişinin Kendisine Yaptığı Havalenin Fıkıhtaki Yeri

Bazen kişi başka bir şehir veya ülkede teslim almak üzere banka­ya para yatırabilir. Banka kendi şubesi aracılığıyla Ödemeyi yapacak­sa bu durumda alacaklı ile ödeme yeri konusunda anlaşan borçlu ko­numundadır. Eğer Ödeme, anlaşmalı başka bir banka aracılığıyla yapı­lacaksa bu durumda banka âmir, anlaşmalı banka ödeyici, alacaklı ise lehdâr olur. Dolayısıyla bu işlem de fıkhî anlamda havaledir.

es-Sadr a göre her üç durumda da bankanın ücret veya komisyon alması caizdir. Çünkü banka, ya vekil sıfatıyla, kişinin yapması gere­ken işi onun adına yerine getirmekte, ya da ücret şartıyla havâİeyi ka­bul etmektedir. Banka havalesinden ücret alınacağı hem sözleşmeler­de belirtilmekte hem de bu işlemi yapan herkes tarafından bilinmek­tedir. Havaleyi kabul etmekle, banka borçlu hale gelse de bu işlem için ücret alacağını önceden bildirdiği ve borcu, aİdığı yerin dışında, başka bir yerde, bir takım masraflara katlanarak ödediği için ücret veya ko­misyon almasında bir sakınca yoktur[659].

d. Banka Havalesinin Fıkıhtaki Yeri Hakkındaki Görüşle­rin Değerlendirilmesi

Banka havalesinin vekâlet olduğunu ileri sürenlerin, borçlu-ala­caklı arasındaki havale ile kişinin kendi kendisine yaptığı havaleyi gö-zardı ettikleri anlaşılmaktadır. Banka havalesinin fıkıhtaki yeri hakkında İleri sürülen görüşlerin özünde, bu işlemden alınan ücret veya komisyonun caiz olup olmadığı endişesi yatmaktadır. Ancak is­ter vekâlet ister havale kabul edilsin, bu hizmet karşılığında bedel alı­nabileceği noktasında görüş birliği vardır. Bize göre de es-Sadr’m yaptığı tasnif ve vardığı sonuçlar doğru olup alınan bedelin fıkhî açı­dan bir sakıncası yoktur.[660]

B. Kıymetli Evrak Kabulü

Bono, çek, hisse senedi, tahvil, poliçe ve konşimento gibi üzerin­deki yazılı hak kendisinden ayrı olarak ileri sürülemeyen ve başkasına devredilemeyen yazılı senetlere kıymetli evrak denir[661]. Kıymetli evrak kabulü ile bankaların yukarıda geçen ticarî evrakları muhafaza, tahsil, ıskonto ve ticaret amacıyla teslim almaları kastedilir.[662]

1. Koruma Amacıyla Kıymetli Evrak Kabulü

Bazı kişiler değerli kâğıtlarını çalınma, kaybolma, helak olma vb. nedenlerle korumak ve geri vermek üzere bankalara emanet bırakır­lar. Bu işleme bankacılık edebiyatında emanet kabulü veya kiralık ka­sa hizmeti adı verilir. Bankalar kiralık kasa hizmeti karşılığında belli bir ücret alır. Konunun fıkhı yönünü kiralık kasa hizmeti bölümünde ele aldığımız için yapılan bu işlemin kiralık kasa hizmeti ve alman bedelin caiz olduğunu belirtmekle yetiniyoruz.[663]

2. Tahsil Amacıyla Kıymetli Evrak Kabulü ve Fıkıhtaki Yeri

a. Kıymetli Evrak Tahsili

Ellerinde bono, poliçe, çek, hisse senedi ve tahvil gibi borç sene­di bulunanlar genellikle bu senetlerin tahsil İşini bankalara yaptırırlar. Senedi yazan veya ciro eden asıl borçlu ile senedi elinde bulunduran alacaklının bankada, genellikle carî hesaplarının bulunması, senet tah­sili işinin bankaların uzmanlık alanına girmesi ve senetlerin güvenli ortamda korunma arzusu bunda Önemli etkendir. Borçlu ve alacaklı adına bankada açılmış bulunan carî hesaplar bir anlamda bu kişilerin kasasî olduğundan, tahsil vakti gelen senetler, önceden verilen emre dayanarak, bir hesaptan diğerine aktarılmak suretiyle masrafsız olarak kolayca tahsil edilirler. Bu tür bir imkânın bulunmadığı durumlarda ise banka, ödeme vakti gelen senetler için borçlulara İhbarda bulunur. Tahsil edilen senet tutan, başlangıçta belirlenen cca^tar doğrultusun­da, komisyon düşüldükten sonra, sahibinin hesabına kaydedilme’.: v,’? da elden teslim edilerek işlem gerçekleştirilir. Vakti geldiği halde öden­meyen senetler protesto edilir. Bu işlemleri de genellikle bankalar ya­par. Protesto işlemleri ile ilgili evrakların düzenlenip ilgili taraflara ulaştırılması ve mahkemelerde açılan davanın takibi, zaman ve emek kaybı yanında bir takım masrafları da gerektirir. Genellikle senetler vaktinde ödenmediği taktirde belli oranda faiz şartı içerdiğinden, söz-konusu senet tahsil edildiği taktirde protesto masrafları ve gecikme­den doğan faiz borçludan alınır. Senedin protestoya kalması duru­munda bankalar bu işlem için ücret veya komisyon alırlar.[664]

b. Kıymetli Evrak Tahsilinin Fıkıhtaki Yeri

Alacaklı adına bankanın kıymetli evrak tahsilinde bulunması, fıkhî I  bakımdan icâre veya vekâlet akdi kabul ediiir. el-Mısnye göre “müş­terilerden biri, bedelini tahsil etmek üzere bankaya ticari evrak verdi-[   ğinde bu işlem icâre olur. Bankanın ücret alması caizdir”[665]. Günü­müz İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre İse, kıymetli evrak tahsi­li fıkhî anlamda vekâlettir. Bankanın aldığı komisyon vekâlet ücreti olup caizdir[666]. Bankanın zamanında ödenmeyen senetlerin protesto işlemlerini takip etmesi ve karşılığında gelir elde etmesi konusuna ge­lince hüküm, senedin taşıdığı şarta göre değişir. Şayet senet, faiz şar­tını içeriyor ve banka faizli bir işİemi takip ediyorsa gerek böyle bir iş-I lemin kendisi gerekse bu işlemden elde edilen gelir caiz görülmez[667].   Çünkü kâtiplik ve şahitlikle faize aracılık yapılmış oiunur ki böyle bir I işlem Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır[668]. Dolayısıyla faizsiz I bankaların faiz şartını içeren senetlerin protesto işlemlerini yerine ge­tirmemek şartıyla kıymetli evrak tahsilinde bulunmaları caizdir.[669]

3. Kırma (Iskonto) Amacıyla Kıymetli Evrak Kabulü

a. Senet Kırma

Ellerinde tahsil vakti gelmemiş kıymetli evrak bulunanlar, senette yazılı meblağı bir an önce peşin paraya çevirmek isteyebilirler. Bunu sağlamanın yolu senet kırdırmadır. Senedi kırdıranın amacı nakdî kre-\\ almak, bankanın amacı ise faizli kredi kullandırmak olduğundan banka senedi, üzerindeki kıymetiyle devralmaz. Senette kayıtlı meb­lağla senedin ödeme vaktini dikkate alarak belli oranda indirim yapar. Alacağı belgeleyen borç senedini, üzerinde yazılı miktardan daha az bir bedel karşılığında vadesinden Önce ciro etmeye[670] senet kırdırma

denir. Bir kısım bankada indirim farkına ek olarak senet tahsili için masraf ve komisyon alırlar[671]. Kırma sonucunda senet sahibi, senet­te yazılandan az olsa da belli miktarda nakdî krediye kavuşmuş, ban­ka ise indirim farkı, komisyon ve masraf adı altında gelir elde etmiş olur. Bankaların kırdıkları senetleri Merkez Bankası’na tekrar kırdır­malarına reeskont denir.[672]

b. Senet Kırmanın Fıkıhtaki Yeri

Senet kırmanın fıkıhtaki yeri hakkında değişik görüşler vardır. Bu görüşleri aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür.[673]

b1. Senet Kırmanın Ahm-Satım Olduğu Görüşü

Bir kısım günümüz İslâm hukukçusuna göre, senet sahibi elindeki vadeli borç senedini daha az fakat peşin bedel karşılığında sattığın­dan senet kırma satım akdinden ibarettir. Onlara göre, vadesi gelme­miş borcun peşin bedel karşılığında satımı ve aynı cins iki mislî malın farklı miktarlarda vadeli değişimi fıkıhta yasaklandığından bu işlem ca­iz değildir[674].

b2. Senet Kırmanın Karz ve Havale Olduğu Görüşü

Senedi kırdıramn amacı, onu satmak değil borç almak, bankanın amacı ise faizli kredi vermek olduğundan senet kırdırma faizli kredi İş­lemidir. Ancak kredi ile birlikte havale de sözkonusudur. Sahibi sene­di kırdırmakla bankadan borç almış ve onu senedin asıl borçlusuna havale etmiş olur. Böylece banka, senedi yazan açısından alacaklı ko­numa geİerek alacağını havale hükümleri çerçevesinde ondan tahsil eder. Ancak, bankanın senet sahibine verdiği borç miktarıyla, senedi yazan kişiden aldığı miktarın farklı olması ve bu farkın vadeden kay­naklanması, alınan fazlalığın faiz olması sonucunu doğurur. Kah’d ve Hamûd bu görüştedir[675].

b3. Senet Kırmanın Rehin, Karz ve Vekâlet Olduğu Gö­rüşü

Senet kırmanın rehin karşılığı karz ve ücretli vekâlet olduğuna iİiş-kin görüşler de ileri sürülmüştür. Bu düşünce sahiplerine göre banka ilk aşamada kıymetli evrakın rehin bırakılması karşılığında kredi ver­mektedir, ikinci olarak senet sahibi, vadesi geldiğinde bedelini tahsil etmek üzere belli bir ücret karşılığında bankayı vekil etmektedir. Ban­kanın aldığı komisyon vekâlet ve karz işlemieri karşılığı kabul edildi­ğinden caizdir. Ancak komisyon, verilen kredi miktarı üzerinden nis-bî değil hizmet ve masraflar karşılığı maktu’ olmalıdır[676].

b4. Senet Kırmanın Karz, Kefalet ve Vekâlet Olduğu Gö­rüşü

Tarafların maksadı, işlemin seyri ve alınan bedelin hükmünü dik­kate alanlara göre, senet kırma karz, kefalet ve vekâletten oluşan akit­ler bütünür. Banka ve senet sahibinin asıl maksadı kredi alış verişidir. Bu işlemde senetten kefalet belgesi olarak yararlanılmaktadır. Kişi, borç alabilmek için senedi ciro ederek bankaya takdim eder ve senetle ilgili bütün hakiar bankaya geçer. Senet sahibi bankaya aynı zamanda senedi tahsil yetkisini vermekte ancak, vaktinde ödenmezse kendisi ödemeyi taahhüt etmektedir. Bankanın komisyon diye aldığı, senette yazılı miktarla borç verilen miktar arasındaki fark, kredi karşılığında alınan faizdir. Bankanın tahsil işlemleri ve yaptığı masraflar için aldığı bedel ise hizmet ve masraf karşılığı olduğundan caizdir[677].

b5. Senet Kırma Hakkındaki Görüşlerin Değerlendirilmesi

Bize göre de senet kırma karz, kefalet ve vekâletten oluşan işlem­ler bütünür. Senedi kırdıramn amacı, hem nakit kredi almak hem de senedin tahsilini yaptırmaktır. Bankanın amacı da hem kredi vermek hem de senet tahsili hizmeti sunmaktır. Senet, kredi işleminde garan­ti belgesi işlevini görmektedir. Bankanın komisyona ek olarak, yaptı­ğı masraflar ve sunduğu hizmetin bedelini ayrıca senet sahibinden ta­lep etmesi, işlemin yalnızca kredi olmayıp hizmeti de içerdiğini göste­rir, indirimin, vadesi gelmemiş borcun nakit karşılığında satımı olduğu görüşü kanaatimizce doğru değildir. Zira banka ciro ile devredilen se­nedi, vakti geldiğinde ödenmediği taktirde ciro edene rücu şartıyla ka­bul eder. Dolayısıyla işlem karz, vekâlet ve kefaleti kapsayan akitler bütününden oluşmaktadır. Komisyon, kredi karşılığında alınan faizdir. Faizsiz çalışmak üzere kurulan bankalar bu İşlemi yapmazlar; kuruluş İlkeleriyle çelişir.[678]

4. Alım Satım Amacıyla Kıymetli Evrak Kabulü

Bankacılık hizmetlerinden bir diğeri de birikimlerini borsada de­ğerlendirmek isteyen müşterilere aracılık yapmaktır. Borsa denince günümüzde, hisse senetleri, tahvil, hazine bonosu ve kambiyo belge­leri gibi kıymetli evrakın alınıp satıldığı yer akla gelir. Bankalar müşte­rilerinin verdiği yetki çerçevesinde, belli bir ücret yahut komisyon kar­şılığında kıymetli evrak alım satımı yaparlar. Günümüz İslâm hukukçu­ları kıymetli evrak alım satımının cevazı için şu üç noktaya dikkat edil­mesi gerektiğini ileri sürerler:

a- Kıymetli evrak alım satımında faizcilik yapılmamalıdır:

Poliçe, çek, tahvil ve hazine bonosundan oluşan kıymetli evrakın alım-satımı caiz değildir. Çünkü poliçe ve çek para yerine geçmekte­dir. Tahvil ve bono ise faizli borç senetleridir. Alım satımda mutlaka bir fark olacağından para yerine geçen kıymetli evrakın alım-satımın-da fazlalık faizi sözkonusu olur. Faizli borç senedinin alım-satımmda ise hem fazlalık faizi, hem veresiye faizi vardır hem de faize aracılık yapılması sözkonusudur. Dolayısıyla ancak bir ticaret veya sanayi ku­ruluşunun mülkiyetine yahut kâr ve zararına ortaklığı ifade eden hisse senetlerinden oluşan kıymetli evrakın alım-satımı yapılabilir.

b- Kıymetli evrak meşru bir ticarî eylemin ortaklığını temsil etmeli:

Faiz, içki üretimi ve ticareti, karaborsacılık, kumar, hile, yalan ve aldatma gibi dînen yasak kılman vasıtalarla kazanç sağlayan bir kuru­luşun ortaklığını temsii eden hisse senedinin alım-satımının caiz olma­dığı hususunda görüş birliği vardır[679].

c- Hisse senedi piyasası dürüstlük ve güven esasına da­yanmalı:

Günümüz İslâm bilginlerinin çoğunluğu, hisse senedi alım-satımı-nı kural olarak caiz ve bu yolla elde edilecek kazancı helâl saymakta­dırlar. Ancak bir kısım bilim adamı, piyasaya hâkim olan bazı olumsuz nedenlerden dolayı çekincelerini beyan etmişlerdir. Hisse senedi piya­sasının işleyişine itiraz edenlere göre, İslâm hukukunda tarafları bek­lenmedik zarar ve mağduriyetlere iten her türlü bilinmezlik, kapalılık ve risk mümkün olduğunca önlenmeye çalışılmış, açıklık, dürüstlük ve güvenin hâkim olduğu bir ticari hayat hedeflenmiştir. Oysa günümüz hisse senedi piyasası bu nitelikleri taşımaktan uzaktır. Özellikle AŞ’le-rin yapı ve işleyişindeki haksızlıklar, bazı hisse sentlerinin kıymetinden daha yüksek bedelle ihracı, sermaye piyasasındaki istikrarsızlık, siyasî otorite, baskı grupları ve spekülatörlerin müdahelelerine açıklık vb. nedenlerle oluşan sun’î fiyatlar, iyi niyetli yatırımcıları mağdur etmek­te ve piyasa bir tür kumar ortamı halini almış bulunmaktadır. Tıpkı şir­ketin gayri meşru alanda faaliyet göstermesi, çıkaracağı hisse senedi ticaretinin hükmünü etkilediği gibi, sermaye piyasasında hâkim olan bu risk ve kargaşa ortamı da hisse senedinin hükmünü etkiler. İslâm Fıkıh Akademisi, Şübeyr, Şeltût, İrşid, ez-Za’terî, eş-Şenkîtî, el-Mısrî ile Karaman, Döndüren ve Bardakoğlu1 na göre yukarıda zikredilen ilk iki şarta uyan hisse senetlerinin alım-satımı caizdir[680]. Yeniçeri’ye gö­re yukarıdaki olumsuzluklar mevcut olmakla birlikte haramlığına dair kesin delil bulunmadığından mekruh[681]; T. en-Nebhânî ve Bayındır’a göre ise, ilk iki şarta ek olarak piyasa bir kısmı yukarıda zikredilen olumsuzluklardan arındırılmadığı sürece hisse senedi alım satımı caiz değildir[682].

C. Çek Kullandırma

1. Çekin Tanımı ve İşleyişi

Türkçe’de “çek” (7ng.”cheque?\ Arp. (eş-Şîk) şeklinde kullanılan ke­limenin aslı Arapça “sakk” (es-Sakk) tır[683]. Çek; bankolar tarafından çıkarılan ve hesap sahibinin bankadaki hesabından dilediği kişilere ödeme yapmasına imkân sağlayan bir kambiyo senedi olarak tanım­lanır[684]. Çeki diğer kambiyo senetlerinden (poliçe ve bono) ayıran en Önemli özeiiik, vade taşımaması yani peşin bir ödeme aracı olmasıdır. Çeki imzalayan kişiye keşideci, tahsil eden kişiye lehdâr, ödeyecek ki­şiye de muhatap denir. Çek banka kartına göre geçmişi daha eski tarih­lere uzanan bir ödeme aracıdır. Banka kartının yüz yıllık geçmişine rağ­men çekle yapılan işlemler, Süftece ile sahabe dönemine, Sakk’la XI. asrın ortalarına kadar uzanır. İranlı seyyah Nasır Hüsreu, XI. asırda (437-444/1045-1052) yaptığı gezilerle ilgili anılarını yazdığı Sefernâ-me adlı eserinde, Basra’da gördüğü bir uygulamayı şöyle aniatır: “Basra’da sabahleyin Huzâa’ çarşısında, öğleyin Osman çarşısında., akşam Kaddâhîn çarşısında olmak üzere günde üç pazar kurulur. Pa­zarda işlem şöyle yapılır: Herkes parasını bir sarrafa vererek ondan sakk (çek) alır. Sonra ihtiyacı olan şeyleri satın alır ve bedelinin ödenmesini sarrafa havale eder. Müşteri, şehirde kaldığı süre içinde sarrafın sakk’ın-dan başka bir şey kullanmaz”[685]. Ahmed Emîn’in bildirdiğine göre hic­rî IV. asır ortalarında Halep Devleti Emîri Seyfüddevle el-Hemedânh Bağdat’ı ziyareti sırasında bir sarrafa hitaben ilk çeki yazan kişidir[686].

Bir bankanın çekini kullanmak isteyenden bankada yeterli bakiye­ye sahip carî hesap açtırmaları istenir. Bankalar her başvuran kişiye çek karnesi vermezler. Çek karnesi isteyenin ticarî ve malî durumuna ek olarak ahlâkî durumuna da özen gösterirler. Çek sahibinin banka­daki carî hesabında ya nakit parası ya da bankaca tahsis edilmiş açık kredisi bulunur. Kişi bir mal veya hizmet almak yahut borç ödemek is­tediğinde bankaya hitaben yazılan Ödeme emri niteliğindeki çeki ala­caklısına verir. Lehdâr da bu belgeyi ibraz ederek bankadan alacağını tahsil eder. Bankalar genellikle çek kullandırma sürecinde yaptıkları masraflar ve verdikleri hizmetler için komisyon ve ücret talep ederler.[687]

2. Çekle Yapılan İşlemlerin Fıkıhtaki Yeri

Çekle yapılan işlemin fıkhı durumu hakkında başlıca iki görüş var­dır: Birincisi, karz ve vekâlet, ikinsicisi, karz ve havale olduğudur.[688]

a. Çekle Yapılan İşlemlerin Karz ve Vekâlet Olduğu Gö­rüşü

Bu düşüncede olanlara göre, bankadan çek alabilmek için açılan carî hesap nedeniyle, çek sahibi ile banka arasında borçlu-alacaklı iliş­kisi doğar. Bu durumda banka borçlu, çek sahibi alacaklıdır. Çek ve­ren, muhatabına Ödemeyi nakit yerine çekle yapmaktadır. Alacaklı, çeki bankaya ibraz ederek onu yazan kişiden alacağının tahsili için bankaya yetki vermekte, vekil kılmaktadır. Banka verilen yetkiye da­yanarak borçludan çekin bedelini tahsil edip, alacaklıya teslim etmek­te, bunun karşılığında da ücret almaktadır. Banka ile carî hesap sahi­bi rasmdaki karz ilişkisi, alacaklıyı ilgilendirmediğinden, birbirinden bağımsız İki hukukî işlem cereyan etmektedir. Bankanın alacaklıdan kestiği komisyon, yaptığı hizmetin karşılığıdır[689].

b. Çekle Yapılan İşlemlerin Karz ve Havale Olduğu Gö­rüşü

Bu görüşe göre de banka iie çek kullanan kişi arasında carî hesap dolayısıyla karz ilişkisi vardır. Karza ek olarak, çekle yapılan ödeme dolayısıyla, çeki yazanla iehdâr arasında da karz ilişkisi meydana gel­mektedir. Bankadan alacaklı konumda olan çek sahibi, çeki yazıp mu­hatabına teslim ederek onu, alacağını tahsil etmek üzere bankaya ha­vale etmektedir. Çekin karşılığı bankadaki carî hesapta nakit olarak buluması durumunda havale, borçlu Üzerine havale olur ki muhal aley­hin kabul etmesi gerekir. Carî hesapta çekin karşılığının bulunmayıp açık hesap üzerine yapılan havalede ise borçsuz kişi üzerine havale olur. Dolayısıyla her İki urumda da karz ve havale işlemi söz konudur. Çeki yazan muhîl, çeki alan muhâlün leh, banka muhal aleyhdir. Ban­kanın aldığı komisyon İse gerek başlangıçta bu işlemleri ücret karşılığı yapacağına ilişkin ileri sürdüğü şart gerekse yaptığı hizmet ve masraf­lar için olduğundan fıkhı açıdan sakınca görülmez[690].

3. Çek ve Süftece İlişkisi

Çek de süftece de kişinin başkasındaki alacağını gösteren belge­dir. Süftece; “alacaklının bizzat kendisinin borçlu veya borçlunun şu­besi yahut vekiline ibraz etmek üzere aldığı borcu ispat belgesi iken”, çek; “bankada hesabı olanın bankaya ibraz etmek üzere alacaklısına verdiği ve üzerinde yazılı meblağı hâmile teslim emrini içeren bir öde­me aracıdır”. Dolayısıyla her ikisinde de borç, borçlu, alacaklı ve ala­cağı/borcu kanıtlayan belge niteliği sözkonusudur. Süfteceyi yazan sarraf yahut çeki çıkaran banka, karz olarak kabul ettiği meblağı, öde­me gününe kadar değerlendirme imkânına sahip olduğundan bu işte menfaati vardır. Alacakiı ise parasını güvenli bir yere teslim ederek kaybolma, çalınma tehlikesi ve taşıma külfetinden kurtulup dilediği yer ve zamanda tahsil imkânına kavuştuğundan bu işlemden menfaati vardır. Menfaatin kaynağı ise karzdır. Karzdan elde edilen menfaatin faiz ol­duğu hakkında genel kural vardır. Süftece gibi çek dolayısıyla tarafla­rın sağladığı yararın fıkhı durumu da tartışma konusu olmuştur. Bey-hakî’nin rivayet ettiği menfaat sağlayan her karz ribadır[691] hadisini delil göstererek Hanefî, Şâfîî ve Mâliki fakihlerinin çoğunluğu süfte­ceyi caiz görmezler. Onlara göre karz esnasında şart koşulmaz ise bir sakınca kalmaz[692]. Hanbeîî fakihleri ise öncelikle ilgili hadisi senedin­deki zayıflıktan dolayı metruk sayarlar. Onlara göre bu hadis sahih ka­bul edilse dahi, menfaat sağlayan karz ile tek taraflı yani mukrizin lehine olan menfaat kastedilmektedir. Süftecede ise karz’in meşru kı-lınmasmdaki maksat olan karşılıklı menfaat söz konusu olduğundan süftece uygulaması caizdir[693]. Bize göre ne süftece ne de çekte -pro­testo ve kırma durumunda olduğu gibi doğrudan faizli işlemler hariç-faizle ilgili bir durum sözkonusu değildir. Çünkü faizle ilgili ayet ve ha­dislerde karzia maddî kazancın amaçlanması söz konusudur. Nitekim ayette, tehlikelerden koruma şeklindeki menfaat değil, insanların malları içerisinde artsın diye faize verilen mal[694]dan elde edilen menfaat yasaklanmıştır. Tarihteki ve günümüzdeki faizcilik uygulama­ları, faizcilerin amacının ayette belirtildiği gibi başkalarının parası içe­risinde kendi paralarını artırmak olduğu anlaşılmaktadır. Çek uygula­masında ise böyle bir durum sözkonusu değildir.[695]

D. Döviz Alım-Satımı (Kambiyo İşlemleri)

Paranın ayarının tespiti ve farklı para birimlerinin değişimine olan ihtiyaç bankacılığın ortaya çıkışında rol oynayan etkelerden biridir. Bir fıkıh terimi olarak sarf, cinsleri aynı veya değişik olan iki paranın birbiri ile değiştirilmesi işlemine denir. Sarf günümüz bankacılık edebiyatında döviz ahm-satımı veya kambiyo işlemi olarak adlandı­rılır. Bankacılıkta döviz alım-satımı peşin veya vadeli olmak üzere iki şekilde yapılır.[696]

1. Peşin Döviz Ahm-Satımı

Bankada yapılan döviz alım-saiım işlemi ya elden teslim ya da he­saba kayıt şeklinde olur. Bankada carî hesabı olmayan veya hesabı olup da parayı elden teslim almak isteyen müşteri, parayı vezneye tes­lim edip karşılığını almak suretiyle peşin döviz alış verişi yapmış olur. Bankada hesabı bulunanlar ise hesaplarına gelen yada elden teslim et­tikleri parayı, başka para birimiyle değiştirdikten sonra hesaplarına kaydedilmesi talimatını verirler. Banka bu talimata dayanarak müşte­rinin eİden teslim ettiği veya hesabındaki mevcut parayı başka bir pa­ra birimi ile değiştirerek hesabına yazar. Bazen, banka ile müşteri ara­sında ileride belli miktarda döviz ahm-satımı yapılmak üzere anlaşma da yapılabilir. Özellikle ithalatçı durumundaki iş adamları, ileride ihti­yaç duyacakları dövizi kurlardaki değişme ihtimali nedeniyle önceden garantiye almak isterler. Banka ile, sarfın yapılacağı günki merkez bankası kuru üzerinden döviz ahm-satımı yapmak üzere anlaşırlar. Böylece ithalatçı ihtiyaç duyacağı dövizi garantiye almış olur. İthalat işlemleri genellikle banka aracılığıyla gerçekleştirildiğinden, malın ulaştığına dair belgeler bankaya teslim edildiğinde, banka önceden ya­pılan anlaşma gereği, ithalatçının hesabındaki yerli parayı günün ku­ru üzerinden dövize çevirerek malın döviz cinsinden bedelini satıcının bankasına havale eder ve ilgili işlemi müşterinin hesabına kaydeder. Bankanın döviz alım-satımından yaran, alım-satımını yaptığı para bi­riminin aİış fiyatı ile satış fiyatı arasındaki farktan ibarettir.

Sarfın sahih olması için ileri sürülen şartlardan en önemlileri, ay­nı para birimlerinin değişiminde miktarların eşit ve işlemin peşin ol­ması, farklı para birimlerinin değişiminde ise miktariar farklı olsa da işlemin peşin olmasıdır. Yukarıda anlatılan şekliyle gerçekleştirilecek döviz alım satımı işleminde fıkhî açıdan bir sakınca olmadığı görülmek­tedir. Çünkü genellikle farklı para birimleri değiştirilmekte ve işlem ge­rek elden teslim gerekse hesaba kayıt suretiyle peşin yapılmaktadır. Müşteri ile bankanın, ileride ihtiyaç duyulduğunda döviz alım satımı yapmak üzere anlaşmaları ve bankanın zamanı geldiğinde müşterinin talimatına binaen işlemi gerçekleştirmesi de peşin alış veriş va’di ka­bul edilir. Çünkü işlem alım-satımın yapıldığı günün kuru üzerinden yapılmaktadır[697].

2. Vadeli Döviz Ahm-Satımı

Özellikle ithalatçı ve ihracatçı durumunda olup da ödemelerini dö­vizle yapanlar, döviz kurlarındaki dalgalanmalardan olumsuz etkilen­memek yahut daha fazla kâr beklentisiyle vadeli döviz alım satımına başvururlar. İthalatçı, ileri bir tarihte döviz üzerinden yapacağı ödeme dolayısıyla, ilgili para biriminin değerinin yükselmesi endişesiyle ödeme günü teslim almak üzere, alım satmın yapıldığı günün kuru üzerinden döviz alarak ödemesini garantiye almış olur. İhracatçı ise, ileri bir tarihte teslim alacağı yabancı paranın, teslim gününe kadar geçen süre zarfında, muhtemel değer kaybı dolayısıyla zararını Önlemek için ön­ceden bu dövizi satmak ister. İşlemin yapıldığı günün kuru üzerinden yerli paraya çevirdiği dövizi vadesi geldiğinde alıcıya teslim eder. Bu şekildeki vadeli döviz ahm-satımı işlemlerinde satıcı ve alıcılar genellik­le dövizin ilgili süre zarfındaki faiz oranını dikkate alırlar[698]. Vadeli dö­viz ahm-satımı, farklı para birimlerinin değiştirilmesi durumunda işle­min peşin olması gerektiğini bildiren hadislere ve fıkıhtaki sarfla ilgili kurallara aykırı olduğundan caiz olmadığı konusunda ittifak vardır[699].

E. Diğer Bir Kısım Hizmetler

Topladığı fonları değerlendirme ve geliri paylaşma işlemlerinde geleneksel faizli bankalardan esaslı olarak ayrılan faizsiz bankalar, su, doğal gaz, elektrik, telefon faturaları, okul taksitlerinin ödenmesi vb. bütün bankacılık hizmetlerini de sunarlar. Bankalar bu işlemleri ücret karşılığı hizmet çerçevesinde yaparlar.[700]

SONUÇ

Faizsiz bankacılık işlemlerinin fıkhî boyutunun ele alındığı bu ça­lışmada ulaşılan sonuçları şöyle sıralamak mümkündür:

Bankalar, tasarrufların toplanıp ekonominin hizmetine sunulması ihtiyacından doğmuştur. Paranın basımı, ayarının tespiti, piyasaya sü­rülmesi, değişik para birimlerinin birbiriyle değişimi, paranın bir yer­den başka bir yere nakli, devlet görevlilerinin maaşlarının ödenmesi, vergilerin toplanması, para ve para yerine kullanılan mallarla değerli eşyaların korunması işlemleri de bankacılık kurumunun ortaya çıkışın­daki diğer etkenlerdir.

Bazı tapınaklar, dostluk ve yardımlaşma kurumları, emek-serma-k?e ortaklıkları, sarraflar ve Beytü’1-mâl tarihte, yukarıdaki hizmetleri yerine getiren ilk banka örnekleri kabul edilir. Çağdaş alamda ilk faiz­li banka 1157’de Venedik’te, ilk faizsiz banka ise 1963’te Mısır’da ku­rulmuştur. Bugün dünya üzerinde 280’den fazla faizsiz banka bulun­maktadır.

Bankacılık işlemlerine hukukî zemin oluşturan bir çok uygulama fıkıh kitaplarında ayrıntılı şekilde işlenmiştir. Ahm-satım, sarf, karz, ri-ba, kefalet, havale, vedîa’, vekâlet, icâre ve bütün çeşitleriyle ortaklık­lar bu uygulamaların başlıcalarıdır.

Bankacılık işlemlerini İki ana başlık altında grupiandırmak müm­kündür: Sermeyenin toplanıp piyasaya aktarılmasından ibaret olan malî aracılık birinci grubu; emanet kabulü, akreditif, teminat mektu­bu, finansal kiralama, banka kartı, havale, çek ve senet kabulü, hisse senedi alım-satımı, vergi ve fatura tahsili vb. bankacılık hizmetleri di­ğer grubu oluşturur. Bankacılık hizmetlerini sunma noktasında faizli bankalarla faizsiz bankalar küçük ayrıntılar dışında aynı yöntemleri ta­kip ederler. Malî aracılıkta ise birbirlerinden ayrılırlar; faizii bankalar kredi sisteminin faizsiz bankalar ise ortaklık sisteminin yöntemleri­ni kullanırlar.

Bankaların sermayesi öz sermaye ve mevduat olmak üzere ikiye ayrılır. Mevduat hesapları faizli bankalarda carî hesap ve tasarruf he­sabı, faizsiz bankalarda ise carî hesap ve katılma hesabı şeklinde isimlendirilir. Mevduat sahipleri, banka ve kredi kullanıcılar arasındaki hukuki ilişki, faizli bankalarda karz (kredi), faizsiz bankalarda ise ortak­lık hükümlerine tabidir. Faizli bankalar sermayeyi faizli kredi yönte­miyle değerlendirirler. Faizsiz bankalar ise kredi vermezler, doğrudan ticaret yapmak veya işletmecilerle ortaklıklara girmek suretiyle işletir­ler. Sermayeyi işletirken doğrudan veya dolaylı mudârabe, normal veya mülkiyetin devriyle sona eren müşâreke ile murabaha yöntem­lerine başvururlar. Murabaha bugün faizsiz bankaların % 75-80 gibi bir oranla en fazla başvurdukları yöntemdir.

Bankalar emanet kabulü, finansal kiralama, teminat mektubu, akreditif, havale, hisse senedi ahm-satımı, çek, senet ve çeşitli fa­tura tahsili iş/em/en’ni ücret yahut komisyon karşılığı yaparlar. Fi-nansaİ kiralamanın alım-satım ve icâre birlikteliğinden oluşan bir akit olması, teminat mektubu ve akreditifte hizmetten ziyade kefalet yönü­nün bulunması, çek ve senedin ıskonto ve protesto işlemlerinde faiz alınması bu hizmetler karşılığında alınan ücret veya komisyonun hük­mü noktasında tartışmalara neden olmuştur.

Finansal kiralamanın faaliyet kiralaması veya ipotekli alım-satım yöntemiyle gerçekleştirilmesi durumunda, alınacak ücret veya komis­yonun meşruiyeti probleminin ortadan kalkacağı kanaatindeyiz. Temi­nat mektubu ve akreditifte hizmetler ve harcamaların karşılığının alın­masında bir sakınca görmemekteyiz. KefâSet karşılığında komisyon alınmasına gelince, kefaletin teberû akdi, kefil ile mekfulun anh ara­sındaki ilişkinin karz akdi olduğu gibi gerekçelerle ücret veya komis­yon alınamayacağı hususunda yaygın kanaat vardır. Ancak bir dönem teberru amaçlı olan bir akdin – o özelliğinin daimî olduğu hususunda sağlam delil bulunmadıkça- daha sonra gelir getiren bir akde dönüş­mesinde bir sakınca olmayacağı; kefil, borçlu adına ödemede bulun­madıkça kefil ile mekfulun anh arasındaki ilişkinin karza dönüşmeyeceği görüşünden hareketle doğrudan kredi niteliğinde olmayan yahut daha sonra krediye dönüşmeyen kefalet karşılığında komisyon alın­masında bir sakınca olmadığı kanaatindeyiz.

ATM kartı ve kredi kartı hizmetleri karşılığında ücret veya komis­yon alınmasında bir sakınca görülmezken, söz konusu kartlarla nakit çekimi karşılığında ödenecek fazlalığın faiz olduğu hususunda ittifak vardır. Kredi kartının mal ve hizmet alımında kullanılması durumunda, alınan komisyonun caiz olduğu noktasında genel kanaat vardır. Kredi kartıyla nakit çekimi ve taksitle mal ve hizmet alımı sonucunda gerek çekilen nakde gerekse taksitlere ilave edilen fazlalığın ise, faiz olduğu konusunda görüş birliği vardır. Son zamanlarda faizsiz bankacılıkta murabaha kartı adı altında taksitli kredi kartı arayışları gündeme gel­miş ise de henüz meşruiyeti hususunda ittifak edilen bir sistem ortaya konulamamıştır.

Havale, çek, senet ve çeşitli fatura tahsili ile hisse senedi ahm-sa­tımı karşılığında alınan ücret veya komisyonlarda fıkıh açısından bir sakınca yoktur. Çek veya senet kırma ile vadesinde ödenmeyen senet­lere faiz işletilmesi veya faiz işletilen borç senetlerinin protesto işlem­lerinin takibi ise caiz değildir.

Kuruluş senetlerinde faiz ve fıkhın yasakladığı diğer bütün uygula­malardan uzak durup sermayeyi ortaklık anlayışı dorultusunda çalıştı­racakları beyan edilmesine rağmen, bir kısım faizsiz bankanın açık ve­ya gizli şekilde faizcilik yaptığı ileri sürülmektedir. Bu kurumların bilgi, deneyim ve düşünce yapısı bakımından faizli sisteme yakın personel tarafından işletildiği; faizli bankacılık sistemi benzeri bir yapılanma ile kuruluş amaçlarından uzaklaşarak âdeta birer faizli banka haline gel­mekte olduktan şeklinde çeşitli eleştiriler mevcuttur. Bu eleştiriler çeşitli delillerle desteklenmektedir. Ancak bize göre faizsiz bankaciık sistemi üzerinde dolaşan bu şüphe bulutlarının asıl nedeni, mevcut mudârabe uygulamasından kaynaklanmaktadır. Mudârabe bir emek-sermaye or­taklığıdır. Bu sistemde asıl olan, toplanan sermayenin ticarî ve sınaî faaliyetlerde çalıştırılmasıdır. Resmî nitelikli olanlar dışında, faizsiz bankaların önemli bir kısmının kurucu ortakları, başarıları ile tanınmış iş adamları olmalarına rağmen, bu kurumların önemli bir kısmı tasar­rufları faizli yöntemlerle kullandırma dışında bir deneyimi olmayan bankacılar tarafından yönetilmektedir. Bu yöneticilerin bir iş adamı gibi sermayeyi yatırıma dönüştürme gayretleri, onları iki arada bir derede bırakmakta ve yukarıdaki tenkitlere zemin oluşturmaktadır. Dolayısıy­la tasarrufları kullanma durumunda olanların bir bankacı gibi değil de iş adamı anlayışıyla hareket etmeleri yukarıdaki eleştirilerin bertaraf edilmesi için olmazsa olmaz şarttır. Aksi halde çok büyük umutlarla kurulan ve insanlık tarihi açısından çok önemli bir deneyim olan bu kurumlar, para vakıfları gibi asıl fonksiyonlarını icra etmekten uzakla­şıp Allah adına insanları kandırmanın aracı haline getirilebilir. Böy­le bir durum bu kurumların sonunun gelmesi ve tarihin tozlu yaprak­lan arasında yerlerini almaları demektir. Bunun sorumluluğu ise bu ku­rumların kurucuları, yöneticileri, danışmanları ve ilim adamlarına ait olur.

Yaklaşık kırk yıllık geçmişiyle sistemleşme sürecini henüz tamam­lamamış olan çağdaş faizsiz bankacılığın, insanlık için Önemli bir adım ve deneyim olduğu bir gerçektir. Bu sistemin kuruluş ilkelerinden sap­madan doğru ve verimli bir şekilde gelişip yaygınlaşması için, faizsiz bankacılık düşüncesi eğitiminin verildiği kurumlara ve bu alanda yapı­lacak daha fazla bilimsel çalışmalara ihtiyaç vardır.[701]

KAYNAKÇA

I. Kitaplar

el-Abbâdî. Abdullah Abdurrahîm, Mevkıfu’ş-şerîa’ mine’l-mesârifi’l-

İslâmiyye, Beyrut: Mektebe- tü’1-a’rabiyye, 1981. ef-Abderî, Muhammed b. Yûsuf b. E bil-Kâsım (ö. 897/1492), et-Tâc ue’l-iklîl, I-VI, (Abderî, et-Tâc ve’l-ikltt), Beyrut 1398/ 1977.

Abdulhâdî Ya’kub Abdullah, el-Müşâreke ahkâmuha’ş-şeri’yye ve tatbîkâtuha’l-ameliye bi’I-mesârifi’l-İs!âmiyye, Sudan ty.

Abdullatîf Meşhur  Emîre,   el-İstismâr fi’t-iktisâdi’l-İslâmî,   Kahire 1991.

Abdurrahman Suphî Zuaytir, Hükmü’l-îslâm fi şehadâtil-istismâr ve sanâdîki’t-tevfîr ve uedâi’i’f-bunûk, Amman 1992.

Abdurrahman. Muhammed b. Muhammed (Hattâb), el-Mevâhibü’l- celil f\ şerh-i muhtasarı’l-Halıl, I-VI, y.y: Dâru’1-fikr, ts. Afzalur Rahman, Sîret Ansiklopedisi, I-VI, trc. Hakan Bayrak ve diğ., İstanbul: İnkılap Yayınlan, 1992.

Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I-VI, {Müsned), y.y,: Dârul fikr, ts. Ahmed Emin, Zuhr’ul-İslâm, 3. Baskı Kahire, 1962. Ahmed Salim Abdullah Milham, Beyu’l-murâbaha ve tatbîkâtuhâ fi’î-mesârifi’l-Islâmiyye, Amman: Mektebetü’r-risâle, 1410/ 1989.

Aksn, Cihangir, Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma, İstanbul: 1986.

Akıntürk, Turgut, Borçlar Hukuku, Ankara: Savaş Yay.,1991.

Ali Hasan Abduikadir, Fıkhu’l-mudârabe fi’t-tatbîki’l’ilmiyyi ue’t-tecdîdi’l-iktisadiyyi, y. ve ts.

Ali, Abdurresûl, el-Mebâdiü’l-iktisâyye fi’l-îslâm, Kahire 1968.

Ateş, Ali Osman, İslam’a Göre Cahiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdet­leri, İstanbul: Beyan Yayınlan, 1996.

el-Aynî, Bedrüddîn Mahmûd b. Ahmed, (Ö. 855/1451), el-Binâye, I-X, tsh. Mevlâ Muhammed Ömer, (‘Aynî, el-Binâye), 1. Basım, Beyrut: Dâru’1-fikr, 1400/1980.

el-Azîzî, Muhammed Râmiz Abdulfettâh, Beyânu’l-hukmİ’ş-şen’yyi fi’l-fevâidi’l-masrifiyyeti redden ala fetva mecmaı’l-buhûsi’l-İstâmiyye, Amman 2003.

el-Bâbilî Mahmûd Muhammed, el-Mesârifu’l-İslâmiyye darûra hatmiyye, yy., 1989.

el-Ba’lî, Abdulhamid Mahmud, el-îstismâr ve’r-rakâbetü’ş-şeri’yye fi’l-bünûk ve’l-müessesâti’l-mâhyye. Kahire 1991.

Esâsiyyâtü’l-ameli’l-masrifiyyi’l-İslâmî eî-vâkıı’ ue’l-âfâk, Kahire 1990.

Barkan, Ömer Lütfi-Ayverdi, Semiha, İstanbul Vakıfları Tahrir Def­teri 953(1546) Tarihli, İstanbul 1970.

el-Bârûdî, Ali, el-U’kûd ve a’meliyyâtü’i-bünûki’t-ticâriyye, îskenderiyye ty.

Battal, Ahmet, Bankalarla Karşılaştırmalı Olarak Hukukî Yönden Özel Finans Kurumlan, Ankara: Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yay., 1999.

Bayındır, Abdulaziz, Ticaret ve Faiz (ortaklık sistemi ve kredi siste­mi), 1. Basım, İstanbul: Süleymaniye Vakfı Yay., 2002.

Bayındır, Abdulaziz- Şafak, Ali- Aktan, Hamza ve diğerleri, İslâm Açı­sından Enlasyon ve Çözüm Yolları, İstanbul: Ensar Neşriyat, 1983.

Bedvî, Ahmed Zeki, Mu’cemu mustalahâti’l-kânûniyye, Kahire ts. Bekir Reyhan, Sıyegu’t-temvîl ve’l-istimâr fi’l-mesârifi’l-İslâmiyye, Amman: Ürdün İslâm Bankası Yay. 2001.

el-Beyhakî, Ebûbekir Ahmed b. Hüseyn (ö. 458/1065), es-Sünenü’l-kübrâ, I-X, (Beyhakî), Beyrut: Dâru 1-marife, 1992.

Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukuki İslâmiyye ve îstılâhât-ı Fıkhıyye Ka­musu, I-VIII, (Bilmen, Kamus), İstanbul: Bilmen Yay., 1985. el-Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail (ö. 256/869), Sahihu ‘/-Buharı (el-Camiu’s-sahîh), I-VIII, Buharı) Kahire: el-Mektebe-tus-selefiyye, 1400/1979.

el-Behûtî, Mansur b. Yûnus (ö. 1051/1641), Keşşaf u’l-kma’ ‘an metni”l-îkna’, IA/I, (Behûtî, Keşşâfu’l-ktna), nşr. Hilâl Mu-saylihi Mustafa, Beyrut 1402/1982. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, I-XX, İstanbul: Gelişim

Yayınlan, 1986.

el-Câsim, Muhammed Ali Rıza, el-İ’timânu ve’s-sayrafe fi’l-Vrâkı’r kadîm, Bağdat 1964.

el-Cemâl, Garib, ei-Mesârif ve büyûtü’t-temvîli’l-îslâmiyye, Cidde: Dâru’ş-şurûk, ts.

el-Mesârif ue’l-a’mâlü’l-masrifiyye fi’ş-şerîa’ti’l-İslâmiyyeti ve’l-kânûn, Kahire: Dâru’t-ittihâdi’l-Arabî, 1972.

Cemâluddîn Atıyye, el-Bunûku’l-İslâmiyye beyne’l-hurriyye ue’t-tanztm, 2. Basım, Katar: el-Müessesetü’i-câmiı’yye, 1993.

el-Cessâs, Ebûbekir Ahmed b. Alî (ö. 370/981), Ahkâmu’l-Kur’Ön, İ-V, thk. Muhammed es-Sâdık Kamhâvî, (Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân), Beyrut: Dâr-u ihyai’t-türâsi’l-arabî, 1405/1985.

el-Cezîrî, Abdurrahman, el-Fıkh ale’l-mezâhibi’l-erba’a, I-IV, Beyrut: Dârul-kütübi’l-ilmiyye, 141/1990.

el-Cündî, Muhammed Şahâte, el-Kard ke edâti’t-temvîl fi’ş-şeriâti’l-İslâmiyye, Kahire: Darü’n-nahdati’l-arabiyye, 1993.

el-Cürcânî, Ali b. Muhammed b. Ali (ö. 816/1413}, et-Ta’rîfât, thk. İbrahîm e!-Ebyâr, 1. Basım, Beyrut: Dâru’l-kitâbi’l-Arabî, 1405.

Çizakça, Murat, Risk Sermayesi Özel Finans Kurumları ve Para Va­kıfları, İstanbul: İslâmî İlimler Araştırma Vakfı 1993.

ed-Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahman (Ö.384/994), Sünenü’d-Dârimî, MI, (Dârimî), nşr, Mustafa Dîb el-Boğa, 1. Basım, Dımaşk: Dâru’l-kalem, 1991/1412.

ed-Debû, İbrahim Fadıl, Akdü’l-mudârabe: Dirâse fi’l-İktisâdi’l-İsIâ-mî, Amman: Dar’u Ammâr, 1998.

ed-Derdîr, Ebu’l-Berekât Ahmed b. Muhammed (ö. 1201/1786), eş-Şerhu’l-kebtr alâ Muhtasar-i Haiîl, I-IV, (Derdîr, Şerhu’t-ke-bîr),   Beyrut: Daru’1-fikr, t. y.

es-Şerhu’s’Sağîr alâ akrabi’l-mesâlik ilâ mezhebi imâm Mâ­lik, I-IV, (Derdîr, Şerhu’s-sağîr), Kahire: Dârul-meârif, ts.

ed-Desûkî, Ebû Abdillah Şemseddin Muhammed b. Ahmed b. Arafe (ö. 1230/1815), Haşiyetü’d Desuki ala muhtasari’s-Sa’d, I-IV, (Desûkî, Haşiye), thk. Halil İbrahim Halil. Beyrut : Darü’1-Kü-tübi’l-İlmiyye, 2002.

Doğan, D.Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul: Vâdî Yayınları, 1994.

Doğan, Vahit, Banka Teminat Mektupları, Ankara: Yetkin Yay, 2002.

Döndüren, Hamdi, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihâli, İstanbul: ErkamYay., 1993.

İslâm Hukukuna Göre Alım Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984.

İslâmî Ölçülerle Ticaret Rehberi 100 Soru- 100 Cevap, İs­tanbul; ErkamYay. 1998.

Günümüz Vakıf Meseleleri, İstanbul: Erkam Yay., 1998.

ed-Dûrî, Abduiaziz,  Târîhu’l-Irâkı’l-iktisâdî fVl-karnVr-râbh’l-hicrî, Beyrut 1974.

Ebû Ceyb, Mevsûatü’l-ictna’ fi’l-fıkhi’Uİslârnî, MI, 2. Basım, Dımaşk: Dâru’1-fikr, 1984.

Ebû Dâvûd, Süleyman b. Eş’as İbn İshak el-Ezdî es-Sicistanî (ö. 275/888), Sünen-i Ebî Dâvûd, I-1V, (Ebû Dâvûd), thk. Kemâl Yûsuf el-Hût, 1. Basım, Beyrut: Müessesetü’l-kutubi’s-sekâfiyye, 1400/1988.

Ebû Gudde, Abdü’s-settâr, Buhûs fi’l-muâmelât ve’l-esâlîbi’l-masri- fiyyetİ’l-İslâmiyye, Kuveyt: Beytü’t-temvîli’l-Küveytî, 1993.

Ebû İshak Burhaneddin İbrahim b. Muhammed İbn Müflih (ö. 844/ 1479), el-Mubdi’ şerhi’l-mukni, 1-VIH, (et-Mubdi’l thk. Mu­hammed Hasan Muhammed Hasan İsmail eş-Şafii7, Beyrut: el-Mektebetü’l- İslâmî, 1400/1979. Ebû Süleyman, Abdulvahhab İbrahim, el-Bitâkâtü’1-benkiyye, Cidde: Dârui-beşîrYay., 1998.

Ebû Ubeyd, Kasım b. Sellâm el-Herevî el-Ezdî (ö. 224/838), el-Emvâ\, thk. Muhammed Amâre. Kahire:Darü’ş-Şurûk,1989.

Ebû Uveymir, Cihad Abdullah Hüseyin, et-Terşîdü’ş-şer’î li’l-bünûki’l-kâimeh, y.y.: İttihâdü’d-düvelî li’1-bünûkiİ-îslâmiyye, 1986. Ebû Zeyd, Bekir b. Abdullah, Bitâkatü’l-i’ümân hakîkatüha’l-benkiyyetü’t-ticâriyye ve ahkâmuhâ’ş-şeri’yye, Beyrut: Risale Yay., 1996.

Ebu’1-Bekâ Eyyûb b. Musa el-Huseynî el- Kefevî (5.1094/1683), el Külliyyât Mu’cemun fi’l-mustalahâii ve’l-furûku’lAuğaviyyeh, (Yay. Hazırlayan, Adnan Dervîş-Muhammed Mısrî), 2. Basım, Beyrut: Müessesetü’r-risâle, 1993.

Ebu’Meyl, İbrahim, el-Beyu’ bi’t-taksît ve’l-buyûu’l-i’timâniyyeü’l-uhrâ, Kuveyt 1984.

Ebu’l-mevedde, Zıyâuddîn Halil b. İshak, ei~Muhtasar, thk. Ahmed AH Harekat, Beyrut: Dâru’1-fikr, 1415/1995.

Ebu’ssuû’d, Mahrnud, Hutût reîsiyye fi’l-iktisâdi’l-İslâmî. Beyrut 1965.

Ebussuu’d, Ramazan, Şerhu’l ukudu’l-müsemmât fî akdeyi’l-bey’ ve’l-mukâyada, Kahire 1990.

Ekinci, Mustafa, Özel Hukuk ve Ceza Hukuku Uygulamasında Banka Kartları ve Kredi Kartları, Ankara: Adalet Yay., 2002.

Ekonomi Ansiklopedisi, İstanbul: Paymaş, 1983.

Eidem, Vedat, Osmanlı İmparatorluğu’nun İktisadî Şartları Hak­kında Bir Etüd, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1994.

Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Yeni Meâl-li Türkçe Tefsir, 1-IX, (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili), İs­tanbul: Matbaai Ebuzziya. 1935.

el-Emîn, Hasan Abdullah, el-Vedâiu’l-masrifiyyetü’n-nakdiyye ve is-tismâruhâ fiT-İstâm, Cidde 1983.

Erdoğan, Mehmet, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Rağbet Yay., 1998.

Ersoy, Arif, İktisadî Müesseseler Tarihi, İzmir: Akyay Kaynak Yay., 1986.

el-Feyûmî, Muhammed b. Ali el- Makarrî (ö. 770/1368), el-Mtsbâ-hu’l-münîr, I—II, Beyrut ts.

Fikri Ahmed Nûman, en-Nazarİyyetü’1-iktİsadiyye fi’1-Islâm, Beyrut: Dârü’l-kalem, 1985.

Finans Sözlüğü “Kıymetli evrak”,www.finans.bulteni.com.(07 Ha­ziran 2003).

Fîrûzâbâdî, Ebu’t-Tâhir (Ö. 817/1414), el-Okyânusü’l-basît fî terce-metVl-Kâmûsi’l-muhît, I-IV, trc. Asım Efendi, {Kamus Tercü­mesi) İstanbul 1304-1305.

Fudayl İlâhî, et-Tedâbîru’l-vâkıyetü mine’r-riba fi’-i İslâm, Riyad 1986.

Günal, Vural, Özel Finans Kurumları, Ankara 1984.

Halebî, Muhammed b. İbrahim (ö. 956/1549), Mülteka’l-ebhur, I-Il, thk. Vehbi Süleyman Gâvecî ei-bânî, t. ve y.y.

Hâlid Remzi Kerim, el-İ’timâdâtü’l-müstenediyye fî nazari’ş-şe-na’tVl-lslâmİyye, Amman: Dâr vâil, 2001.

el-Halîm, Câk Yûsuf, el-U’kûdü’ş-şâia ve’I-müsemmât, Dımaşk 1998.

Hasan İbrahim Hasan, islâm Tarihi, I-X, (trc: Gümüş, Sadreddin-Yi­ğit. İsmail), İstanbul: Kayıhan Yay..,   1987.

el-Hasenî, Ahmed, Tetavvuru’n nükûd fi davi’ş şeri’ati’i Islâmiyye meal inayeti bi’nükûdi’l kitabiyyeh, Cidde 1989.

el-Hattâbî, Ebu Süleyman Hamd b. Muhammed b. İbrahim (ö. 388/998), Meâlimü’s-sünen ve huue şer’u süneni’himâm Ebî Dâuud, 1-IV, nşr. Muhammed Râğıb et-Tabbâh, y. ve ts.

el-Hemşerİ, Mustafa Abdullah, el-A’mâlü’İ-masrifiyye ue’l-îslâm. Kahire 1974.

Heyet, en-Nizâmu’l-esâsî \i beyti’t-temvîli’l-Küveytî şerike müsâve-me Küveytiyye, Kuveyt 1967.

el-Heytî, Abdurrezzâk Rahim Ceddî, el-Mesârifü’l-İslâmiyye bey­ne ‘n-nazariyye ve’t-tatbîk, Amman: Dâru Usâme li’n-neşr, 1998.

Hiç, Mükerrem, Para Teorisi, İstanbul: Filiz Kitabevi, 1969.

el-Hulv, Abdurrahman, Mın ecli benkin İslâmiyyi’l-fadl, Ed-dâru’l-beydâ 1991.

eİ-Huvarî, Seyyid, İslâm Bankaları Ansiklopedisi, I-VİI, (tere. Nihad Ya2ar), İstanbul: Faysal Finans Kurumu Yay., ts.

el-Hüseynî, Ahmed Hasan, el-Vedâiu’i-masrifiyye, enuâuhâ, istih-dâmuhâ, istismâruhâ, Beyrut 1999.

ei-Isfahânî, Râğıb (425/1033), Müfredât’ü elfâzı’l-Kur’ân, thk. Saf-vân, Adnan Dâvûdî, {Râğıb, Müfredat), 1. Basım, Beyrut: Dâ­ru 1-kalem, 1996.

İbn Âbidîn, İbn Âbidîn, Muhammed b. Âbidîn (ö. 1252/1836), Hâşi-yetü Reddi’1-muhtâr alad-Dürri’l-muhtâr şerh-i Tenviri’i-ebsâr, İVİH, (İbn Âbidîn, Haşiye), İstanbul: Kahraman Yay. 1984

. Minhatü’l’hâhk ale’l-Bahrİ’r-râik, {Bahru’r-raik ile birlikte), 1-V1II, Mısır 1333.

İbn Arabî, Ebû Bekr Muhammed b. Abdullah (ö. 543/1148), Ahkâ-mu’l-Kur’ön, I-IV, (İbn Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân), thk. Mu­hammed Abdulkadir, Beyrut: Dâru’1-fikr, ts.

İbn Cüzey, Ebü’l-Kasım Muhammed b. Ahmed b. Muhammed el-Kel-bi (Ö. 741/1340), el-Kavaninü’l-fıkhiyye, Beyrut: Darü’l-Kalem, ts.

İbn Duveyyân, İbrahim b. Muhammed b. Salim ez-Zeydî (ö. 1353/1935), Menârus-sebil fi şerhi’d-delil, I-X. thk. Züheyr Saviş, Beyrut ; el-Mektebetü’1-İsiâmiyye, 1979.

İbn Hacer, Ebü’1-Fadl Şehabeddin Ahmed el-Askalânî (ö. 852/1447), Telhisü’l-habir fi tahrici ehadisi’r-rafü’l-kebir, I-XII, thk. Şaban Muhammed İsmail, Medine, 1964.

Fethu’l-bâri bi-şerhi sahîhi’l-BuhârL I-X.HI. (İbn  Hacer, Fethu’l-bârî), Beyrut ts.

İbn Kayyım, Şemsüddin Ebu Abdillah Muhammed b. Ebi Bekr ei-Cev-ziyye (ö. 751/1350), Hâşiyetü İbni’l-Kayyim ala sünen-i Ebî Davud, (İbn Kayyım el-Cevziyye, haşiye), Beyrut: Dâru’l-kütübi’i-ılmiyye, 1995.

riâmü’t-muvakki’în ‘an rabbi’l-‘âiemîn, I-IV, thk. Muham­med Muhyiddin Abdulhamid, (İbn Kayyim el-Cevziyye, I’lâ-mü’l-muvakkı’în),  Beyrut: Mektebetül-asnyye, 1407/1987.

İbn Kudâme, Muvaffakuddîn Ebû Muhammed Abdullah b. Ahmed (ö. 620/1223), el-Muğnî, I-XV, thk. Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî-Abdulfettâh Muhammed el-Hulv, (İbn Kudâme, el-Muğ-nî), Kahire: Hicr, 1986.

İbn Mâce, Ebu Abdillah Muhammed b. Yezid el-Kazvinî(ö. 273/887), Sünen, I-Il, {İbn Mâce), nşr. Muhammed Fuad Abdulbâkî, Ka­hir: Daru’l-hadîs, ts.

İbn Manzûr, eî-Ifrikî Ebu’1-Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mükerrem (ö.711/1311), Lisânu’l-arab, I-X1V, {Lisânu’l-arab), 1. Ba­sım, Beyrut: Dâr sadr, 1990.

İbn Nüceym, Zeynüddin (ö. 926/1519), el-Bahru’r-raik şerhu Ken-zi’-dekâ’ik, I-VII, (İbn Nüceym, eî-Bahru’r-râ’ik), 2. Basım, Beyrut ts.

İbn Rüşd el-Hafîd, Muhammed b. Ahmed (ö. 595/1198), Bidâyetul müetehid ve nihâyetü’l-muktesıd, I—II, İstanbul: Kahraman Yay., 1985.

İbn Sa’d, Muhammed, et-Tabakâtu’l-kübrâ, I-IX, (İbn Sa’d, et-Ta-bakât), Beyrut 1377-1380h/ 1958-1960m.

İbn Teymiyye, Takıyyuddîn Ahmed b. Abdulhalîm (ö. 728/127), Mec­muu fetâvâ, I-XXXVH, (İbn Teymiyye, Mecmû’u fetâvâ), t.ve y. y.

İbnu’1-Esîr, Mübarek b. Muhammed fö. 606/1209), en-Nihâye fi ga-rîbi’l-hadîs ve’î-eser, I-V, thk. Tâhir Ahmed ez-Zâvî-Mahmûd Muhammed et-Tanâhî, Beyrut: Dârui-fikr, ts.

İbnu’l-Hümâm, Kemâleddin Muhammed b. Abdulvâhid fö. 681/ 1282), Fethu’l-kadfr, I-X, (İbnu’l-Hümâm, Fethu’İ-kadîr), 2. Basım, Beyrut: Dâru’1-fikr, ts.

İbnü’l-Murtaza, Ahmed b. Yahyâ; b. Murtaza Mehdi li dinülah (ö. 840/1437) el-Bahrü’z-zehhâr el-caml’ li-mezahibi ulemai’l-emsar, I-V, thk. Abdullah Muhammed es-Sıddîk ve Abdulhafız Atıyye, 1. Basım, San’a : Darü’I-hikmetil-Yemeniyye, 1949.

İbrahim Ali Mâcid, el-Benku’l-İslâmî li’t-temniyye, Cidde: Darü’n-nahdatii-arabiyye, 1982.

İsa Abduh, Bunûk biîâ fevâyid, Kahire 1977.

İşeri, Müge, Risk Sermayesi & Türkiye’deki Geleceği, İstanbul: Türkmen Kitabevi, 2001.

Kadmânî, Hasan İbrahim, el-Bitâkâtü’l-masrifiyye ue’l-internet, Beyrut: İttihadu’l-mesârifİ’l-Arabiyye Yay., 2002.

Kal’ad, Muhammed Rawâs-Qunalbî, Hamid Sâdık, Mu’cemu luğa-ti’l-fukaha, 2. Basım, Beyrut: Dâru’n-nefâis, 1988.

Kala’cî, Muhammed Ravvâs, Mebâhis fi’1-iktisâdi’İ-İstâmî, Beyrut: Dâru’n-nefâis Yay., 1991.

Kallek, Cengiz. “Medine Pazarı’, İktisat ve Din, (Yay. haz. Mustafa Özel), İstanbul: İz Yayıncılık, 1994.

et-Karâfî, Ahmed İbn İdris es-Senhâd (ö. 583), el-Furûk, 1-IV, 1. Ba­sım, Beyrut: Dan/1-kütübü’l-ilmiyye Yay., 1998.

Karagülle, Süleyman. Alternatif Faizsiz Banka, Selem ve Kredileş-me, Yayma hazırlayan, Reşat Nuri Erol, İstanbul: İz Yay,, 1991.

Karaman, Hayrettin, Mukayeseli İslâm Hukuku, I-11I, İstanbul: Nesil Yay., 1987.

el-Kardâvî, Yusuf, Bey’u’l-murâbha li’l-âmir bi’ş-şirâ kemâ tecrîhi’l-mesânfi’l’îslâmiyye, Kahire: Mektebetü vehbe, 1987.

el-Kâsânî, Ebû Bekir b. Mes’ûd (ö. 587/1191), Bedâ’i’u’s-sanâT fi tertîbi’ş-şerâ’i’, I-VII, (Kâsânî, BedâT), Beyrut: Dâru’l-kitabiT ılmiyye, ts.

Kasım, Yûsuf, et-Teâmüîü’t-ticârî fî mîzâni’ş-şerîa, 3. Basım, Kahi­re: Dâru’n-nahdati’l-arabiyye, 1993.

e!-Kefrâvî, A\A,’ e\-Bünûkü’l-İslâmİyye en-nukûd ve’l-bunûk fi’n-ni-zâmi’l-Islâmî, İskenderiye 1998.

KİTABÎ MUKADDES Eski ve Yeni Ahit, Kitabı Mukaddes Şirketi, İs­tanbul 1988.

Kocaağa, Koksal, Türk Özel Hukukunda Finansaî Kiralama (le~ asing) Sözleşmesi, Ankara: Yetkin Yay., 1999.

Kocaimamoğlu, Sürürü Bankacılık Ansiklopedisi, 3. Basım, Anka­ra: Türkiye İş Bankası, 1983.

Köse, Saffet, İslâm Hukukunda Kanuna Karşı Hile: Hile-i şer’iyye, İstanbul 1996.

KUR’AN-I KERİM VE TÜRKÇE MEALİ Kurt, İsmail, Para Vakıfları Nazariyat ve Tatbikat, İstanbul: Ensar

Neşriyat, 1996.

el-Kurtubî,   Ebû  Abdillah   Muhammed   b.   Ahmed   el-Ensârî  (ö. 671/1273), el-CâmV li ahkâmi’l-Kurân, I-XX, (Kurtubî, Ahkâmu’t-Kur’ân), 1. Basım, Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, ts. Mâcid Ali Sıyâm, ei-Bünûkü’l-İslâmiyye nazra Kurâniyye H’l-mâl ve’l-insân ve’l-amel fî i’mâri’l-ardı, Amman 1999.

el-Mağribî, Muhammed b. Abdirrahman (Ö. 954/1547), Mevâhibu’l- celîl, I-VI1I, (Mağribî, Mevâhibu’l-cetîl), 2. Basım, Beyrut: Dâru’l-fikr,1398.

Mahmud Abdulkerim İrşid, eş-Şâmil fî muamelâtı ve ameliyyâti’l-mesânfi’l’İslâmiyye, Amman: Dâr nefâis, 2001. Mahmud Şeltût, el-Fetâvâ, Kahire: Darü’ş-şurûk, 1983.

e!-Makdisî, Abdullah b. Kudâme Ebû Muhammed (ö. 620/1223), el-Kâf’ı fx fıkh-i İbn Hanbe/, I-IV, (Makdisî, el-Kâfî), Beyrut: el-Mektebetü’l-İslâmî, ts. Malik b. Enes, el-Muvatta’ (o. 179/795), Muhammed b. Hasen eş-

Şeybânî rivayeti, thk. Takıyyü’ddîn en-nedvî, {el-Muvatta’), 1.Basım, Dımaşk: Dâru’î-kalem, 1991.

el-Mâverdî, Ebu’l-Hasen {ö. 450/1058), el-Mudârabe, thk. Abdu’1-vahhâb Havvâs, (Mâverdî, el-Mudârabe), Kahire: el-Vefâ Yay., 1989. Mecelletü’l-Ezher, Yıl: 1366, C. XVIII, Sayı: 4. el-Merad, Ebu’1-Mecd, el-Bunûku!l~İslam\yye mâ lehâ ve mâ aleyha, Cidde 1984.

el-Merdâvî, Ali b. Ebu’l-Hasen b. Süleyman (ö. 885/1480), el-İnsâf fî ma’rifeti’r-râcih mine’i-hilâf, I-X, (Merdâvî, et-Insâf), thk. Muhammed el-Fakî, Beyrut: Dâru İhyai’t-türâsi’l-Arabî, ts.

el-Merğinânî, Burhânuddîn Ali b. Ebubekr (ö. 593/1197), ei-Hidâye şerh’u Bidayeti’l-mübtedî, I-IV, fMerğinânî, el-Hidâye), İs­tanbul: el-Mektebetü’1-İslâmiyye, 1986.

Mevlânâ Şeyh Nizâm (ö. 1090/1679), e!-Fetâuâ el- Hindiyye ve bi hâmişihî Fetâvâ Kadıhân ve’l-Fetâvâ’İ-Bezzâziyye, I-VI, Bey­rut: DârSadr, 1991.

Mevnier, Davphin, Bankacılık Tarihi, trc: Aykut Akıncılar, İstanbul: AkmenYay., 1969.

el-MevsıIÎ, Abdullah b. Mahmûd (ö. 599/1284), el-İhtiyâr li ta’ lîli’l-Muhtâr, I-IV, (Mevsılî, e\-\hüyâr), Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ılmıyye, ts.

e/-Meusûdtu7-/ıkiyye, (Mu.F), I-XXXI, Kuveyt: Vezâretü’l-evkâf ve’ş-şuûn, 1404/1983—

el-Meydânî, Abdü’!-Ganî el-Ğanîmî (ö. 428/1056), el-Lübâb fî şer-hi’I-Kitâb, I-IV, İstanbul: Dersaâdet Yay., 1999.

el-Mısrî, Abdussemî’, el-Masrifu’î-İslâmî i’lmiyyen ve a’meliyyen, Kahire 1988.

el-Mısrî, Refik Yunus, Buhûs fi’i-mesârifi’î-Islâmiyye, Dımaşk: Dâ-ru’1-fikr, 2001.

Buhûs fi’l-mesârifi’l-İslâmiyye, Dımaşk: Dâru’1-fikr, 2001.

el-Mesârifu’l-lslâmİyye, dirâse şer’iyye H ‘adedin min hâ,1. Basım, Cidde: Camiatüİ-melik Abdüiaziz , 1995.

Masrifü’t-tenmiyyeti’i-İslâmt   muhâveîe  cedide  fi’r-ribâ ve’l-fâideti ve’î-kard, Beyrut: Müessesetü’r-rüsâle, 1987.

Muhammed Abdulhalîm Ömer, el-Cevânibu’ş-şeri’yye ve’l-masrifiy-ye ve’î-muhâsebiyye li bitâkati’î-i’timân, Kahire: el-Ezher Yay., 1997.

Muhammed Ahmed Sirâc, en-Nizdmu7-masri/İyyi7-/s/drrıî, Kahire: Dâru’s-sekâfe 1989.

Muhammed b. İbrahim Musa, Şerikâtü’l-eşhâs beyne’ş-şerîaü ve’İ-kânûn, 2. Basım, Riyad: Dâru’l-âsıme, 1998.

Muhammed Hamiduüah, İslâm Peygamberi, I—II, (tere: Salih Tuğ), is­tanbul: İrfan Yayınevi, 1991.

Muhammed Osman Şübeyr, eî-Muâmelâtü’l-mâliyye ei-muâsıra fi’l-fıkhil-İslâmî. Amman: Dâru’n-nefâis. 2001.

Muhammed Salih Abduîkadir, Nazariyyâtü’t-temuîli’l-İslâmİ, Am­man: Dârvâil, 1997.

Muhammed Üzeyir, An Outline of İnterestîess Banking. Karachi 1955.

Muhammed, Şeyhûn, el-MesĞrifu’l-lslâmiyye: Dirâse fî takvımi’î-meşrûi’yyeti’d’dîniyye ve devri’l-iktisâdiyyi ve’s-siyasiyyi, Am­man 2000.

el-Mübarekfûrî, Ebü’I-Ali Muhammed Abdurrahman b. Abdürrahim (ö. 1353/1934), Tuhfetü’l-ahvezi bi-şerhi Camii’t-Tirmizi, I-X, thk. Muhammed Abdülmuhsin Ketebî, 2. Basım, Kahire: Matba-atüİ-medenî, 1964.

el-Münâvî, Muhammed Abdurraûf (ö. 1031/1621), et-Teârîf, thk.Muhammed Rıdvan ed-Dâye, 1. Basım, Beyrut-Dımaşk: Dâru’l- fikri’l-muâsır, 1410.

Müslim b. e!-Haccâc, Ebu’l-Hüseyn el-Kuşeyrî (ö. 261/874), Sahîhu’l-Müslim, I-X, (Müslim), nşr. Muhammed Fuad Abdulbâkî, 4.Basım, Beyrut: Dâru ihyâi’t-turâsi’l-arabî, 1991.

el-Mütrek, Abdüiaziz, er-Riba ve’l-muâmelatü’i-masrifiyye fi nazari’ş-şerîâti’t- İsiâmiyye, Kahire 1974.

Nâbil A.Saleh, Unhwfui gain and legitimate profit in Islamic îaw,Riba, gharar and Islamic banking, Cambridge: Cambridge University, 1986.

Nasır Hüsrev Alevî, Sefernâme (Arapça’ya çev. Yahya el-Hattâb), Kahire, 1945.

el-Nâsır, Garîb, Usûlü’l-masrifiyyeti’l-İslâmiyye ve kadâyâ’t-teşğtl,y.y, 1996.

en-Nebhânî, Tekıyyuddîn, en-Nizâmu’Nktisâdî fi’S-İslâm, y.y., 1953.

en-Neccâr, Ahmed, 100 Suâl ve 100 cevâb havle’l-bünûki’l-İslâ-miyye, yy., 1978.

Banks Without interest as a strategy for economic and socia! deveîopment of muslim countries, Cidde 1972.

el-Asâle ve’l-muâsıra fî menheci tenmiyeti’ş-şâmile; Bünûk bilâ fevâid kadıyyetü bünûki’l-iddihâri’l-mahalliyye, Cid­de 1985.

en-Nesâî, Abdurrahmân b. Şuayb {5.305/915}, es-Sünen, I-VIII, (Ncsâî), İstanbul 1981.

en-Nevevî, Yahya b. Şeref (ö. 676/1277), el-Mecmû’ şerhu’l-Mü-hezzeb, I-XIII, (Nevevî, el-Mecmû’), Beyrut: Daru’1-fikr, 1996, IX, 142.

Ravdatü’t  -talibin   ve  umdetü’l-müftîn,  I-VIII,   (Nevevî, Ravdatü’t -talibin), thk. Adil Ahmed Abdulmevcud-AH Mu-hammed Muavvad, 1. Basım, Beyrut: Dârul-kütübi’l-ilmiyye, 1412/1992, III, 41-42.

Nezih Kemal Hammad, Akdü’l-kard fi’ş-şerVâti’l-lslâmiyye, Beyrut 1991.

İktisadî Fıkıh Terimleri, (trc. Recep Ulusoy), İstanbul: İz Ya­yıncılık, 1996.

Kadâyâ fıkhıyye muasıra fi’l-mâli ve’l-iktisâd, Dımaşk: Dâru’1-kalem, 2001.

Ozanoğlu, Hasan, Taksitle Satım Sözleşmesi, Ankara: Banka ve Ti­caret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yay.,1999.

Ömer Hilmi Efendi, İthâf’ül-ahlâf fî ahkâm’il-eukâf, İstanbul 1307, İstanbul Müftülüğü, Ktp. No: 3092.

Özsoy, İsmail,  Faiz ve problemleri, İzmir : Nil Yayınlan, 1993.

Türkiye’de Özel Finans Kurumlan ve İslam Bankacılığı, İs­tanbul : Timaş Yayınları, 1987.

Öztürk, Osman, Osman/ı Hukuk Tarihinde Mecelle, (Mecelle), İs­tanbul: İslâmi İlimler Araştırma Vakfı Yay., İstanbul 1973.

Öztürk, Yaşar Nuri, Kur’an’m Temel Kavramları, 5. Basım, İstanbul: Yeni Boyut Yayınları, 1995.

Pamuk, Şevket, Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi, İstan­bul: Tarih Vakfı Yurt Yay., 2000.

Qureşî, Enver İqbal, îslâm end The Theory of islâm, Lahore 1946.

er-Râzi, Fahruddîn Ebû Abdillah Muhammed b. Umer b. Huseyn el-Kureşî(ö. 605/1208), Mefâtihu’l-ğaybet-Tefsîru’l-kebîr, I-XVI, (Râzi, Mefâtihu’l-ğayb), Beyrut: Dâru ihyai’t-turâsi’i-arabî, 1934.

Reisoğlu, Seza, 4491 Sayi/i Yasa ile Değişik Bankalar Kanunu Şer­hi1, Ankara: Doğuş Matbaacılık Yay., 2000.

er-Remlî, Şemseddîn Muhammed b. Ahmed b. Hamza eİ-Ensârî (ö. 1004/1596), Nihâyetü’l-muhtâc ilâ şerhi’1-minhâc, (Remlî, Nihâyetü’l-muhtâc), y.y.: Mektebet’ü Mustafa el-Babî Halebî, 1967.

Reşîd Rızâ, Mecelletü’l-Menâr, Mısır, Yıl:1903, Sayı: 18. VI, 717-718.

Tefsîru’l-menâr, I-XII, Kahire 1960.

es-Sadr, Muhammed Bakır, Buhûsü’l-lslâmt, Beyrut 1991.

el-Benk el-lâribevî fil-İslâm, Beyrut 1973.

Sahnûn, b. Abdisselam b. Saîd (ö. 240/854), el-Müdevvenetü’l-kübra li’l-İmâm Mâlik b. Enes, I-VI, (Sahnûn, el-Müdevvene),Beyrut: Dâr Sadr, ts.

Salih Ahmed AH, et-Tanzîmâtü’l-ictimâi’yyetü ve’l-iktisâdiyyetü fi’l-Basra fi’1-kârni’l-evveli’l-hicrî, Beyrut 1969.

Sami Hasan Hamûd, Tatvîru’l-a’mâli’l-masrafiyye bimâ yettefiku ve’ş-şerîa’ti’l-İslâmiyye, 2. Basım, Amman: Matbaatü’ş-şark, 1982.

es-Sâvî, Muhammed, Müşkiletü’l-istismâr fi’1-bünûki’î-İslâmiyye ve keyfe â’leceha’l-İslâm, Cidde: Dârul-vefâ, 1991.

es-Savvân, Mahmûd Hasan, Esâsiyyâtü’l-ameli’l-masrafiyyi’l-îslâ-mî, Amman: Dâr vâil li’n-neşr, 2001.

Schacht, Joseph, İslam Hukukuna Giriş, (tere, Dağ, Mehmet, Şe­ner, Abdülkadir), Ankara: A.Ü.İİahiyat Faküitesi Yay., 1986.

es-Sebâtîn, Yusuf Ahmed Mahmud, el-Büyû’l-kadîme ue’l-muâsıra ve’l-borsât el-mahalliye ve’d-düueliyye, Amman: Dâru’1-beyâ-rık, 2002.

es-Semerkandî, Ebu Bekr Alâuddin Muhammed b. Ahmed (ö. 519/1145), Tuhfetü’l-fukahâ, Mil, (Semerkandî, Tuhfetü’t-fukahâ), 2. Basım, Beyrut: Dâru’l-kütübü’l-ılmiyye, 1993.

Semiha Kalyûbî, el-Osüsü’î-kanûniyye li a’meliyyâtil-bünûk, Kahire ty.

es-Serahsî, Şemsüleimme Muhammed b. Ahmed b. Sehl, el-Mebsût, I-XXXI, (Serahsî, el-Mebsût), Beyrut: Dâru’l-marife, 1409/ 1989.

Sheikh Mahmud Ahmed, Economics of İslâm, Lahore 1952.

Sıddîkî, M. Necâtullah, Banking VJithout İnterest, Lahore 1976.

es-Suğdî, Ali b. Hüseyin b. Muhammed (ö. 461/1068), Fetâuâ es-Suğdî, MI, (Suğdî, Fetâvö), thk. Selâhuddîn en-Nâhî, 2. Ba­sım, Amman: Dâru’l-furkân, 1404/1984.

Sungur, Turgut, Banka Tekniği (İşiemîeri), Ankara: Banka ve Tica­ret Hukuku Araştırma Enst. Yay., 1993.

Suûd Muhammed Rabîa’, Sıyeğu’t-temvîl bi’l-murâbaha, Kuveyt: Merkezü’İ-mahtûtât ve’t-türâs ve’1-vesâik, 2000.

es-Suyûtî, Celâluddîn Abdurrahmân, el-Eşbah ue’n-zezâir, Daru İh-yâi’kütübi’l-Arabî, y. ve ts.

Şafak, Ali, Hukuk Terimleri Sözlüğü, Ankara: Rehber Yayıncılık, 1992.

eş-Şafiî’, Muhammed b. İdrîs (ö. 204/820), el-Ümm, I-VIH, (Şafiî, el-Umm), nşr, Mahmûd Mataracı, 1.Basım, Beyrut: Dâru’1-kutu-bi’1-ı’lmıyye, 1423/1993.

Şarkâvî, Aişe, el-Bunûkü’l-İslâmiyye et-tecribetü beyne’i-fıkhi ve’l-kânûni ve’t-tatbîk, Beyrut: Merkezü’s-sekâfiyyi’l-arabî, 2000.

Şâtıbî, Ebû İshâk İbrahim b. Musa b. Muhammed el-Gırnâtî (ö. 790/1388), elMuvâfakât fi usûii’ş-şerîa, MV, Beyrut: Dâru’l-ma’rife, y.ve ts.

Şekerci, Osman, islâm Şirketler Hukuku Emek-Sermaye Şirketi, İstanbul: Marifet Yay., 1981.

eş-Şenkîtî, Muhammed Mustafa, Dirâse şerı’yye li ehemmi’l-u’kû-di’l-mâliyeti’l-müstahdese, MI, Medine: Mektebetüİ-ulûm ve’l-hikem, 2001.

eş-Şevkânî, Muhammed b. Ali (ö,762/1360), ed-Derâri’l-mudiyye şerh’u ed-düreri’l-behiyyeti fi’l-mesâili’l-fıkhiyye, MI, thk. Mu­hammed Suphi Hasan Haüâka, (Şevkânî, ed-Derâri’t-mu-dtyye),l. Basım, San’a: Mektebetü’l-irşad, 1993/1414.

Fethu’l-kadîr, I-IV, (Şevkânî, Fethu’l-kadîr) 1. Basım, Beyrut: Dâru’1-hayr, 1991/1412.

Neylü’l-evtâr şerhu Münteka’lahbâr min ehâdîsi seyyidi’l-ahyâr, IA/IH, (Şevkânî, Neylü’l-evtâr), Beyrut: Müessese-tü’t-târihi’1-arabî, ts. Şevki Şahâte, el-Bünûkü’l-îslâmiyye, Cidde 1977.

Şeyh Ahmed Erşâd, el-A’mâlü’l-masrafiyye et-lâribeviyye, Karachi 1964.

Ebûssuûd, Muhammed el-İmâdî(ö. 982/1574) Mâruzât, Süleymani-ye Ktp., Hafîd Efendi, No: 113.

eş-Şirazî, Ebu İshak İbrahim (ö. 476/1083), el-Mühezzeb fi fıkhı’I-İmam Şafiî, MI, (Şîrazî, et-Mühezzeb), Beyrut: Dâru’i-fikr, ts.

eş-Şirbînî, Şemsüddin Muhammed b. Ahmed (ö. 977/1570), Muğ-ni’t-muhtâc ilâ ma’rifati meâni’l-Minhâc, I-IV, (Şirbînî, Muğ~ ni’l-muhtâc), Beyrut: Dâru’1-fikr, ts.

Tabakoğlu, Ahmet, İslâm ve Ekonomik Hayat, İstanbul: Diyanet İş­leri Başkanlığı, 1987.

et-Taberî, Ebu Cafer İbn Cerir Muhammed b. Cerir (Ö. 310/922), Câmiu’l-beyân ‘an te’vîli âyi’l-Kur’ân, I-XXX, (Taberî, Câ-miu’l-beyan), 1. Basım, Beyrut: Dâru’l-kütübü’l-ilmiyye, 1412/1992.

Tarihü’t-taberî: tarihü’1-ümem ue’l-müluk, I-XI, thk. Mu­hammed Ebü’I-Fazl İbrahim, Beyrut: Dâr-u Süveydan, 1967.

Tantâvî, Muhammed Seyyid, Muâmelâtü’l-bünûk ve ahkâmuha’ş-şert’yyeh, Kahire: Matbaatü’s-Saade, 1997.

Tarlan, Selim, Tarihte Bankacılık, Ankara: Başbakanlık Basımevi, 1986.

et-Tayyâr, Abdullah b. Muhammed, el-Bünûkü’t-İslâmiyye beyne’n-nazariyye ve’t-tatbîk, Riyad: Dâru’l-vatan, 1994.

Teoman, Ömer, Hukuki Yönden Kredi Kartı Uygulaması, İstanbul: Beta Basım Yayım A.Ş., 1996.

et-Tirmizî, Ebû İsa Muhammed b. İsa (ö. 279/892), el-Camiu’s-sahİh ve huve Sünenü’t-Tirmizî, I-V, (Tirmızî), Kahire: Dâru’1-fikr, y. ve ts.

Tuğlacı, Pars, Ingilizce-Türkçe İktisadî, Ticarî, Hukukî Terimler Sözlüğü, İstanbul: NurgÖk Matbaası, 1961.

Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, 8. Ba­sım, İstanbul: Boğaziçi Yay., 1999.

Uçar, Mustafa, Türkiye’de-Dünya’da Faizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, İstanbul: Fey Vakfı Yay., ts.

Udovitch, Abraharn, Pctrtnership and Profit in Medieval islam, Princeton: Princeton Üniversity, 1970

Uludağ, Süleyman, islâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış, İstan­bul: Dergâh Yay., 1988.

Ulutan, Burhan, Bankaahğm Tekâmülü, Ankara, 1957. Yahya İsmail Ali i d, el-Masrifu’l-Islâmî mecâlâtühû ve âsâruhu’l-Islâmiyye, Cidde 1981.

Yaran, Rahmi, İslâm Hukukunda Borcun Gecikmesi Borçlunun Te­merrüdü Alacaklının Temerrüdü, İstanbul: İFAV, 1997. Yeniçeri, Celal, Hz. Muhammed ue Yaşadığı Hayat, İstanbul: İFAV,

2000-1420h.

İslâm İktisadının Esas/arı, İstanbul: Şâmil Yayınevi, 1980.

İslâm’da Devlet Bütçesi, İstanbul: Şâmil Yayınevi, 1984.

Yılmaz, Eyyüp, Tükiye’de Kredi Kartı Uygulaması ue Ekonomik Etkileri, İstanbul: Türkmen Kitabevi Yay., 2000. ez-Za’terî,   Alâuddîn,   el-Hademâtü’l-masrafiyyetü   ue   mevkifu’şşer’ı’yyeti’l-İslâmiyyeti minhâ,   1. Basım, Beyrut: Darü’i-kelimi’t-tayyib, 2002/1422.

ez-Zebîdî, es-Seyyid Muhammed Murteza, Tâcu’l-arûs, 1-X, 1. Basım, Mısır: Matbaatü’l-hayriyye, 1306/1888.

ez-Zehebî,   Şemsüddin   Muhammed   b.   Ahmed   b.   Osman   (ö. 748/1348), Siyeru a’lâmi’n-nübeiâ, I-XXIH, Beyrut: Müessesetü’r-risale, 1983.

ez-Zerqâ, Ahmed- en-Neccâr, Muhammed Abdulaziz, İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, (trc. Hayrettin Karaman), 3. Basım, İstanbul: Nesil Yayınları, 1992.

ez-Zeylaî\  Cemaluddîn Ebu Muhammed Abdullah İbn Yûsuf (ö. 726/1325),  Nasbu’r-râye  li ehâdîsi’l-Hidâye,  I-IV,  (Zeylaî, Nasbu’r-râye), Kahire: Dâru’l-hadîs, ts.

ez-Zuhaylî, Vehbe, el-Ftkhu’l-İslâmî ve edilletühü, I-VIII, 3. Basım, Dımaşk: DâruM-fîkr, 1984.[702]

II. Tezler

Abduİhak, Muhammed Kâyed, elSenkü’I-İslâmî li’t-tenmiyçe, (Ya­yınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Yermük Ünv.), Yermük 1989.

Ahmed Cemîl, et-Vazifetü’t-tenmeuiyye li’l-müessesâti’l-mâliyeti’l-Islâmiyye, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Cezayir Ünivesi-tesi), Cezayir 1996.

Bayındır, Servet, Özel Finans Kurumlarının İslâm Hukuku Yönün­den Değerlendirilmesi, {Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), İstanbui 1995.

Danacı, Mahmut, İslâmî Finans Teknikleri, Uygulama Biçimleri Sorunları ue Çözüm Yolları, (Yayınlanmamış Doktora Tezi, İs­tanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), İstanbul 1992.

Değer, Şenay; Türkiye’de İslâm Bankacılığı-ÖFK. (Teorisi, Kurlu­su, İşleyişi) (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üni­versitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), İstanbul 1991.

Ermeydan, İdris, Özel Finans Kurumları, (Yayınlanmamış Yüksek Li­sans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), İstan­bul 1992

Gedikli, Fethi, 16. ue 17. Astr Osmanlı Şer’iyye Sicillerinde Mudâ-raba Ortaklığı: Galata Örneği, (Yayınlanmamış Doktora Tezi, MÜSBE), İstanbul 1996.

Gündoğdu, Kemal, Tükiye’de Özel Finans Kurumlarının Fonksi­yonları (Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sos­yal Bilimler Enstitüsü: ÎÜSBE), İstanbul 1992.

Kahraman, Abdullah, İslâm Borçlar Hukukunda Kefalet Sözleşme­si ve Günümüzdeki Tatbikatı, (Yayınlanmamış Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), İstanbul 1997

Karaman, Adil, Türkiye’de Özel Finans Kurumları, Faliyetleri ue Sosyal Yönü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üni­versitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), İstanbul 1991.

Kayalı, Meral, İslâm Bankacılığı Türkiye Uygulaması, (Yayınlanma­mış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Ens­titüsü), İstanbul 1992.

el-Kudâh, Mansur Ali Muhammed, Bitâkâtü’l’i’timân(el’i’timâd) tat-bîkâtühâ’l-masrifiyye: el-Benki’l-İslâmî el-Ürdünî dirâse tatbîkiyye, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Yermük Üniversitesi), Ürdün 1998.

Merki (Özgökçen), Ayten, İslâm Bankacılığı, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), Ankara 1987.

Muhammed Abdullah Arabiyât Vâii, el-Müşâreke el-mutenâkısa (el-müntehiye bi’t-temlîk) ve devru’l-bünûki’l-İslâmiyyeti fî tefî’ii-hâ, (Yayınlanmam iş Yüksek Lisans Tezi, Ürdün Üniversitesi), Am­man 2000.

Özcan, Tahsin, Kanunî Dönemi (M. 1520-1566/H. 926-9?’4) Üskü­dar Para Vakıfları, (Yayınlanmamış Doktora Tezi, Marmara Üni­versitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü: MÜSBE), İstanbul 1997.

Süleyman Vârid, Akdü’i-îcâr el-müntehiye bi’t-temlîk, (Yayınlanma­mış Yüksek Lisans Tezi. Ürdün Ünv.), Amman 1994.

Tuncer, A. Tuğrul, İslâm Bankacılığı ve Türkiye, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitü­sü), İstanbul 1986.

Ulusoy, Recep, Bir Finansman Modeli Olarak Mudârabe, (Yayın­lanmamış Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), İstanbul 1997.

Yeğencik (Burnukara), Tijen, Yeni Bir Finansman Tekniği Olarak Risk Sermayesi ve Türkiye Açısından önemi, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, DEÜSBE), İzmir 1994.

Yıldırım, Mustafa, İslâm Borçlar Hukukunda Vedia, (Yayınlanmamış Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) İzmir 1995.[703]

III. Makaleler

el-A’rabî, Muhammed Abdullah, “el-Muâmelât’ul-masrafiyye el-mu-âsıra ve ra’yü’l-İslâmi fiha” Mecelletü’l-Buhûsi’i-İslâmî, Tarih: Mayıs 1965, s. 79-122.

Abdullah, Muhammed Abdullah, “et-Te’cîru’1-müntehİye bi’t-temlîk ve’s-suveru’1-meşrûa’tu fîhi”, Mecelîetü’l-mecma’ı’l-fıkhi’l-İslâ-mî(MMFİm),Yı\: 1988, Sayı: V, IV, 2594-2606.

Active Finans, “Faizsiz Finans Sektöründe Yeni Bir Boyut”, http://www.ac-tiuefinans.com (11 Haziran 2003).

Ahmed Aİi Abdullah. “Cevâzu ahzi’l-ecri evi’l-a’mûleti fî mukabili hıtâbi’d-damân”, MMFİm, Yıl: 1986, Sayı: 2, II,113M137. Alcan, Emre, ”Akreditifte Bankanın Sorumluluğu”‘, http://www.hukukçu. com/ bilimsel/kitaplar /akreditif, htm, (09.11.2003). Altıntaş, Mine Berra, “Bir Finans Tekniği Olarak Risk Sermayesi”,Para ve Sermaye Piyasası Dergisi, Tarih: Aralık 1986, Sayı: 94, s.32.

Ateş, Süleyman, “Bir Soru Bir Cevap”, Hürriyet Gazetesi, Tarih: 23 Aralık 2000, s.8.

el-Attâr, Abdunnâsır Tevfîk, “Münâkaşât’ü fetva Mecmafl-buhûsi’Ms-lâmiyye an muâmelâti’l-bunûk”, el-Attâr, Abdunnâsır Tevfîk, Teu-hîdü taknînâti’l-Ezher li’ş-şerîati’l-İslâmiyye, el-cüzü’l-evvel, el-büyû’ er-ribâ ve’l-muâmelâti’hmasrafiyye, Kahire: Neşrüz-zehebîYay., 2002.

Avsaf Ahmed, “el Ehemmiyyetü’n-nisbiyye İi turukft-temvîli’i-rnuhte­life fİ’n-nizâmi’l-masrafiyyi’I-İslâmî: Edille ameliyye mine’1-bunû-ki’1-İslâmiyye”, (İslâm Kalkınma Bankasının katkılarıyla 16-21 Haziran 1987 tarihinde Amman’da düzenlenen “Hutatü’l-istis-mâr fi’1-bünûki’l- îslâmiyye el-cevânibi’t-tatbîkıyye ve’1-kadâyâ ve’i-müşkilât” adlı sempozyuma sunulan tebliğ), el-Mecmau’İ-melikî ii buhûsİ’l-hadârati’l-İslâmiyye, Amman: MEAB,1990, 129-158.

Ayçan, İrfan, “Ebû Süfyân”, Dİ A, X, 230-232.

Baldwin, David-Wi!son, Rodncy, “Islamic Banking in Principle and Practice (With Special Reference to VVilson), Islamic Law and Finance, (Ed. Chibli Mallat), London: Graham & Trotman, ts.

Bardakoğlu, Ali,   “Havale”, DİA, XVI, 507-512.

“İcâre”, DİA, XXI, 379-388.

“Bey “, DİA, VII, 13-19.

“Hukukî ve Ticarî Hayat”, İlmihal: İslâm ve Toplum, I—II, İs­tanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, 1999.

Battal, Ahmet, “Bankalarla Özel Finans Kurumlarının Mukayesesi”, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl: 1993, Sayı: 6, s.363-384.

Bayındır, Abdulaziz. “Osmanlılarda Nazarî ve Tatbikî Olarak Faiz”, is­lâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, s.316-352.

. “Türkiye’de Şirket Yapısı ve Borsacılık”, İslâm Açısından BORSA, (Yay. Haz. Muharrem Karslı ve diğerleri.), İstanbul: En-sar Neşriyat, 1994, s.83-101.

, “Faizsiz Sistemde Ödemeyi Geciktiren Borçluya Uygulanacak Maddi Ceza’1, istanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 3, s.51-70, Yıl: 2001, İstanbul 2001.

Bayındır, Servet, “Sermaye ve Tarihsel Süreçte Malî Aracı Kurumla­rın Sermayeye Yaklaşım Tarzı”, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 2001, Sayı: 4, s.175-190.

el-Bedûr, Râdî, “İktisâdiyâtü ukûdi’l-müşâreketi fiTerbâh: el-mefâhîm ve’l-kadâyâ’n-nazariyye”, Hutatü’l-istismâr fi’1-bünûki’l- İsla-miyye el-ceuânibi’t-tatbîkıyye ve’î-kadâyâ ve’1-müşkilat (İslâm Kalkınma Bankasının katkısıyla el-Mecmau’1-melikî li buhûsi’l-hadârati’l-İslâmiyye(MEÂB) tarafından 16-21 Haziran 1987 tari­hinde Amman’da düzenlenen sempozyuma sunulan tebliğler), Amman: MEÂB, 1990, s.64-115.

el-Bennâ, Muhammed-Fuad Visâm, “Fevâidül-bunûk”, http://www.  islamonline.net/2003/01/05 article. Html el-Berrî,   Zekeriyya,   “Hıtâbu’d-damân”‘,   Mecelletü’l-mecma’ı’l-fıkhi’1-İslâmî (MMFİm), Yıl: 1986, Sayı: 2, 11,1097-1104.

Buhur, Oğuzhan, “Belgeli Akreditifin Hukukî Niteliği”, http://www.turkhukuksitesi.com. (05.11.2003).

Bulutoğlu,  Kenan,   “İslâm Bankacılığı ve Türkiye’de Uygulaması” Banka ve Ekonomik Yorumlar, Yıl: 21, Sayı: 4, Nisan 1984, s.43-51. el-Cevahirî, Hasan, “Bitâkatü’l-i’timân”, Mecelletü’1-mecma’ı’l-fıkhi’l-İslâmî (MMFİm), Yıl: 1994, Sayı: 8, II, 605-636. Çiti Bank, “Çiti Islamic Investment Bank”, wLULu.citibanlc.com (15

Haziran 2003),

Çakmakçı, Akın, “Risk Sermayesi” Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı Tarafından 5 Mayıs 2001 Tarihinde Düzenlenen Sem­pozyuma Sunulan Tebliğ, TTGV Teknoloji Yayınları Dizisi-1> s.l-15.

Çeker, Mustafa, “Çek ve Yeni Kanun Tasarısı”‘, http://www.Türk hukuk Si-tesi.com. (15.6.2002).

Çizakça, Murat, “Risk Sermayesinin Batı’daki Başarıları ve Geliş­mekte Olan Ülkelerdeki Potansiyeİi”, Türkiye’de Özel Finans Kurumları Teori ue Uygulama, İstanbul 2000.

“Osmanlı İmparatorluğunda Finansal Kurumların Evrimi ve Kültürler Arası Etkileşim”, http://www.actiuefinans.com. /active-actiuity/voyvoda/ etkilesim.html (18 Eylül 2002).

ed-Darir, es-Sıddîk Muhammed el-Emîn, “Bitâkatü’l-i’timân’\ Mecel-letü’t-mecmaYl-ftkhi’l-İslâmî(MMFİm), Tarih: 2000. Sayı: 12, III 587-615.

Döndüren, Hamdi, “İslâm Ekonomisinde Faiz ve Finans Kaynaklan”, İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, İstanbul: Ensar Neşriyat, 1992, s.1153-179.

Durakbaşa, Necdet, “Özel Finans Kurumları Hakkında”, Banka ve Eko­nomik Yorumlar, Tarih: Ekim 1985, Yıl: 22, Sayı: 10, s.37-48.

Durukan, M.Yaşar, “Resmen Hortumlanan Banka”, Aksiyon Dergi­si, Tarih: 22 Aralık 2001, Sayı: 368, s.18-25.

Ebû Gudde, Abdussettâr, “Bitâkâtü’l-i’timân”, Mecelletü’i-mecma’ı’l-ftkhi’l-İslâmî (MMFİm), Yıl: 2000, Sayi:12, III, 465-493.

“Hıtâbu’d-damân”,   Mecelletü’l-mecma’ı’l-fıkhi’l-İslâmî (MMFİm), Yıl: 1986, Sayı: 2, II, 1105-1109.

Ebû Zeyd, Bekr, “Hitâbu’d-damân’\ Mecelletü’1-mecma’ı’î-fıkhi’î-İs-lâmî (MMFİm), Yıl: 1986, Sayı: 2, II, 1037-1045.

el- Emîn, Hasan Abdullah, “Dirâse havle hıtâbi’d-daman”, Mecelle-tü!l-mecma’ı’l-fıkhi’l-İslâmî(MMFİm), Yıl: 1986, Sayı: 2, II, 1047-1054.

Erkal, Mehmet, “Beytu I-mal”, DİA, VI, 90-94.

Esen, Rıfat, “Ventura Capital”, Dünya Gazetesi, Tarih: 20 Ekim 1989, s.4.

Faysal Ârida, “el-Müşâreke ke uslûbin li’t-temvîl”, (XIX. İslâm Banka­ları Yatırım ve Operasyon Müdürleri Toplantısı’na sunulan yayın­lanmamış tebliğ), Amman 1993, s.17-30.

Fehmî, Hüseyin Kâmil, “el-Vedâiu’1-masrifiyye ve hisâbâtü’l-mesârif”, MMFİm, Yıl: 1996; Sayı: 9, 1, 685-716.

Fığlah, Ethem Ruhi, “Ebû Tâlib”, DİA, X, 237-238.

Gedikli, Fethi, “Osmanlı Şirketleri”, Osmanlı, I-X1I, (Editör: Güler Eren), Ankara: Yeni Türkiye Yay., 1999, III, 433-442.

Göğer, Erdoğan, Akreditif Muamelesi ue Hukuki Mahiyeti, Ankara 1980.

Gözebenli, Beşir, “İslâm’da Faiz Yasağı ve Paralı Ekonomi”, İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, İstanbul: Ensar Neşriyat, 1992, s.78-120.

“Türk Hukuk Tarihinde Vakıf Mallarının Faizli İşletilmesi Hak­kında Tahlili Bir Değerlendirme”, 11. Vakıf Haftası Sempozyu­muna Sunulan Bildiriler {6-8 Aralık 1993), Ankara: Vakıflar Genel Müdürülüğü Yay., 1994, 51-71.

Gürdoğan, Nazif, “Özel Finans Kurumlarının Fonksiyonları ve İşleyiş Mekanizması”, Özel Finans Kurumları ue Türkiye Uygulaması Sempozyumu, {Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkele­ri Ekonomik Araştırma Merkezi Yay. No: 5), İstanbul 1988, s.165-173.

Heyet “Hıtâbu’d-damâni’i-masrifiyyi ve medâ cevâzü ahzi’i-ücreti aleyhi”, (11-14 Sefer 1405 tarihinde Tunus’ta yapılan İkinci Al-Baraka İslâm İktisadı Kongresi’ne sunulan tebliğ) MMFİm, Yıl: 1986, Sayı: 3,11, 1149-1161.

Işıktaç, Muhip Şeyda. “Teminat Mektupları”, http://www.Hukukgen.tr, (05.02.2003).

“Akreditif”, http://www.hukuk.gen.tr.{07.11.2003).

İnalcık, Halil, “Havale”, DİA, XVI, 512-513.

el-Karadâğî, Ali Muhyİddîn, “Fevâidü’l-mesârif mine’l-harâmi’l-muc-ma’ aleyhi ile’l-helâl”, http://www.islamonline.net/Arabic/con-temporary/2003/01/article O5.shtml

“Keyfe tahavvele’l-harâmu’l-mucrna’ ‘aleyhi beyne’î-mecâ-miı’l-fıkhıyye ilâ halâlin”, Mecelletü’i-muctema , Tarih: 28 Ara­lık 2002- 3 Ocak 2003, Sayı: 1532, s.42-47.

Karaman, Hayrettin, “Menkul Kıymetler Borsası”, İslâm Açısından BORSA, (Yay. Haz. Muharrem Karslı ve diğerleri.), İstanbul: En­sar Neşriyat, 1994, s.59-62.

“Taksit Kart Hakkında Karar, No: 3″, 03 Mayıs 2000).

el-Kardâvî, Yusuf, “FevâidüTbunûk”, http://www.islamnafatwa.com (01 Temmuz 2003).

el-Kârî, Muhammed Ali, “Bitâkâtü’l-i’ümâni ğayri’l-muğattâf, Me­celletü’l-mecma’ı’i-fıkhi’l-İslâmt(MMFİm), Yıl: 2000, Sayi:12, III, 527-561.

“el-Hisâbât veİ-vedâiu’1-masrifiyye”, Mecelletü’l-mecma’ı’i-fıkhi’l-İslâmî (MMFİm), Yıl: 1996, Sayı: 9, I, 717-746.

el-Kubeysî, Muhammed Ubeyd, “el-Vedâiu’t-masrifiyye ve hisâbâtü’l-mesârif”, Mecelletü’l-mecma’ı’l-fıkhi’l4slâm\ H munazzama-ti’l-mü’temeri’Hslâmî(MMFİm), Yıl: 1996, Sayı: 9,1, 747-768.

Lammens, H., “Mekke”, İA, VII, 630-636.

el-Meni’, Süleyman, “Bitâkatü’l-i’timân”, Mecelletü’l-mecma’ı’l-ftk-hi’l-İslâmî li râbıtati’l-âlemi’l-İslâmî (MMFİr), Yıl: 1996, Sayı: 10,1, 113-128.

el-Mevdûdî, Ebu’I-A’lâ, “er-Ribâ”, Mecelletü tercümanı’l-Kur’ân, Ta­rih: Haziran-Eylül 1950, Sayı: 2-5, XXXIV, 113-126.

el-Misrî, Refik Yunus, “Hıtâbu’d-damân”, Mecelletü’l-mecma’ı7-fık-hi’l-İsiâmî (MMFİm), Yıl: 1986, Sayı: 2, 11,1117-1119.

Mng Bank, “Akreditif”, http://www.mngbank.com.tr, (11.10.2003).

Muhammed Abdulhakîm Zeî’r, “Fî rihâbi’n-nedveti’Mıkhıyyeti’1-ûlâ li Beyti’t-temvîli’l-Kuveytr Mecelletü’l-iktisâdi’l-İslâmî(Mİİ), Yıl: 1987, Sayı: 69, VI, 2-13.

Muhammed Abdülhalîm Ömer, “et-Tefâsîlu’1-ameliyye li akdi’1-murâ-bahati fi’n-nizâmi’1-masrifiyyi’l-İslâmî”, Hutatü’l-istismâr fi’l-bü-nûki’l- İsîâmiyye el-ceuânibi’t-tatbîkyye ue’l-kadâyâ ve’l-müş-kilât, (İslâm Kalkınma Bankası’nın katkısıyla eî-Mecmauİ-melikî li buhûsi’l-hadârati’l-İslâmiyye(MEÂB) tarafından 16-21 Haziran 1987 tarihinde Amman’da düzenlenen sempozyuma sunulan tebliğler), Amman: MEÂB, 1990,  s.210-231.

Muhammed Ekrem, “Bahsü’l-mudehherât ve’1-mesârif fi’1-iküsâdi’l-İs-lâmî”, Mecelletü Şirâğrâh, Tarih: Mayıs-Haziran 1965, XIX, 63-78.

Muhammed Şerif Beşir, “el-Mesârifü’1-İslârniyye: el-hulm yetehak-kakü”, http://www.islam-online.net (18 Mart, 2001).

Münzîr Kahf, “el-Vedâiu’1-masrifiyye”, Meceiietü’l-mecma’t’l-fıkhi’l-İslâmî (MMFİm), Yıl: 1996, Sayı: 9, I, 830-885.

en-Nablusî, Şâkir, “el-‘Avleme: Bidâa’tün a’rabiyyetün kadîmetün rüd-det ileyn┑, Cerîdetü’r-Re’y (Ürdün), Tarih: 20 Aralık 2002, Sayi:11784, S.29.

Nezih Kemâl Hammâd, “BitâkâtüTi’iimâni gayri 1-muğattât” Mecel-letü!!-mecma’t’!-fıkhi’!-!slâmî{MMFİm), Yıl: 2000, Sayı: 12, III, 495-525.

Orman, Sabri, “Kur’an ve İktisat”, Kur’an ve Tefsir Araştırmaları-!!, 1. Basım, İstanbul: İSAV Yay., 2001.

el-Osmâni, Muhammed Takîy, “Ahkâmu’1-beyi’ bi’t-taksît”, Buhûs fî kadâyâ fıkhiyye muasıra, Dımaşk: Dâru’l-kalem, 1998, s.15-30.

“Ahkâmuİ-vedâiu’î-masrifiyye”,  Mecelletü’1-mecma’ı’l-fıkhi’l-İsiâmî (MMFİm),Yıl:1996, I, 789-820.

Özcan, Tahsin, “Para vakıflarıyla İlgili önemli Bir Belge”, İLAM Araş­tırma Dergisi, c.III, Sayı: 2, (Temmuz-Aralık 1998), s.107-112.

“Sofyalı Bâlî Efendi’nin Para Vakıflarıyla İlgili Mektupları”, İs­lâm Araştırmaları Dergisi, Sayı: 3, (1999), s.125-155.

“İbn Kemâl’in Para Vakıflarına Dâir Risalesi”, İslâm Araştırmaları Dergisi, Sayı: 4, (2000), s.31-41.

Özsoy, İsmail, “Faiz”, DİA, XII, 110-126.

Pakdemirli, Ekrem, “4491 sy.lı Bankalar Kanunu’nda değişiklik yapıl­masına ilişkin -Kanun’un Meclis Görüşmesi tutanağı”, http://www.tbb.org.tr/kanunlar/bankalar (15 Haziran 2003).

Polat, Erdal, “Akreditifin Hukukî Mahiyeti”, http://www.pamukbank.org.tr (05.07.003).

Reisoğlu, Seza, “Teminat Mektupları Uygulaması ve Karşılaşılan So­runlar”, (Türkiye Bankalar Birliği tarafından 22 Ekim 2002 Tari­hinde Düzenlenen Konferansa Sunulan Tebliğ), http://www.tbb.gou.tj turkce/konferans/TeminatMektuplari doc. (07.02.2003).

Sahiliioğlu, Halil, “Bursa Kadı Sicillerinde İç ve Dış Ödemeler Aracı Olarak ‘Kitâbu’1-Kadı’ ve ‘Süfteceter,” Türiye İktisat Tarihi Se­mineri Metinler/Tartışmalar 8-10 Haziran 1973, (Editör: Ok-yar, Osman), Ankara: Hacettepe Ünv. Yay., 1975.

Salih Kâmil, “el-Mesârifü’1-İslâmiyyetü el-vâkıu ve’1-me’mûl”, (27 Ekim 2003 tarihinde Mekke’de yapılan 24, Al-Baraka İslâm İktisadı Kongresi’ne sunulan tebliğ), Nedvetü’l-bereke er-râbi’atü ue’i’ışrîn H’i-iktisâdi’t-îslâmî, Mekketü’l-mükerremeh 29 Şâ-bön ilâ 2 Ramadân 1424h/ 22 Ekim 2003, MI, Mekke 2003.

es-Sâlûs, Ali Ahmed, “Hıtâbu’d-damân”, Mecelletü’l-mecmaU’l-fık-hi’l-!slâmî(MMFİm),  Yıl: 1986, Sayı: 2, II, 1055-1095.

Sarıçam, İbrahim, “Hâşim b. Abdümenâf”, DİA, XVI, 405-406.

es-Savva, Ali Muhammed, “ei-Fevâriku’t-tatbîkıyyetü beyne’l-mudâra-beti fi’İ-hkhi’1-İslâmî ve’1-mudârabetiTmüştereketi”, Meceüetü Dirâsât (es-Silsiletü, eİ-ulûmu’l-insâniyyyetü), Amman: Câ-mia’tül-Ürdûniyye, Yıl: 1992.

“Hıtâbâtü’d-damân kemâ tecrihâ el-bunûkü’1-İslâmiyye ve ahkâmuha’ş-şeri’yye”, Mecelletü dirâsât-t ulûmu’ş-şeri’yy eti ue’l-kânûn, Tarih: 1996, Sayı: 1, XXIII, 253-275.

Sıddîkî, M. Necâtulİah, “Çağdaş İktisadî Hayatta Mudârabe”, İktisat ve Din, haz. Mustafa özel, İstanbul: İz Yayıncılık, 1994.

Sıddîkî, Naî’m, “en-Nizâmu’!-masrafiyyi a’lâ üsüsin İsiâmiyye”, Mecel­letü Şirâğrâh, Tarih: Eylül-Ekim 1948, Sayı: 11, 12, I, 24-28, II, 60-64.

eş-Şâzelî, Ali Hasan, “ei-îcâr el-müntehiye bi’t-temlîk”, Mecelİetü”!-mecma’ı’l-fıkhi’l-İslâmî(MMFİm), Yıl: 1988, Sayı: 5, IV, 2607-2657.

eş-Şebîtî, Mes’ud b. Mes’ud, “el-Hisâbâtü’1-câriye ve eseruhâ fî tanşî-tfl-hareketi’1-iktisâdiyye”, Mecelletü’I-mecma’ı’l-fıkhi’l-İslâ-mî(MMFİm), Yıl:1996, Sayı: 9, 1, 821-860.

eş-Şelebî, İsmail Abdurrahim, “el-Cevânibu’1-kânûniyyeti li tatbîki ak-deyi’l-murâbaha ve’1-mudârabe”, Hutatü’l-istismâr fi’l-bünûki’l-hlâmiyye el-cevânibi’t-tatbîkıyye ve’l-kadâyâ ve’l-müşkilât (İs­lâm Kalkınma Bankası’nm katkısıyla el-Mecmau’1-melİkî li buhû-si’l-hadârati’l-İslâmiyye(MEÂB) tarafından 16-21 Haziran 1987 tarihinde Amman’da düzenlenen sempozyuma sunulan tebliğler), Amman: MEÂB, 1990, s.245-311.

eş-Şeyh, Abdullah el-Mahfuz, “el-îcâr ellezî yentehî bi’t-temlîk”, Me-ceUetü’I-mecma’t’l-fıkhi’l-İslâmî(MMFİm), Yıl: 1988, Sayı: 5, IV, 2659-2674.

eş-Şirazî, Ebû İshak, el-Mühezzeb fi fıkhi’l-İmam Şafii, (thk. Mu­hammed ez-Zuhaylî), Dımaşk 1996, III, 480.

Taşdemir, Latif, “Osmanlı Devleti’nde Banker-Sarraf Faaliyetleri Ya­hut Bir Gerileme Sebebi Olarak Bankacılıktaki Gecikme”, Os­manlı, I-XII, (Editör: Güler Eren), Ankara: Yeni Türkiye Yay., 1999, III, 465-478.

et-Teshîrî, Muhammed Alî. “el-Vedâiu’1-masrifiyye ve tekyîfühâl-fık-hıyyi ve ahkâmuha”, Meceltetü’l-mecma’ı’l-fıkhi’l-İslâmî (MMFİm), Yıl:1996, Sayı: 9, I, 769-788.

Türkiye Bankalar Birliği (TBB), “Kredi Kartları”, http: //www. tbb.org.tr /turkce/temel _bankacilik / Kredi % 20 Kart-lari.doc (14 Kasım 2003).

Türknet, “Risk Sermayesi”, http://www.Turfcnet.com, (20 Ocak 2001).

Ural, İbrahim, “Ortaçağ İslâm Dünyasında Bankacılık Türü İşlemler ve Finansman Meseleleri’1, İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, İstanbul: Ensar Neşriyat, 1992, s.255-310.

Ünaltay, Altay, “Duyûn-u Umûmiyye”, http://derinanadolu.tri-pod.com (01 Nisan 2002).

Yeni Şafak “Körfez sermayesi yatırıma çok istekü”, http://www.ye-nisafak. com/e 01 html (01 Eylül 2003).

YeniŞafak,”Faizsiz bankacılık dev adımlarla büyüyor”, http://www. yenisafak.com/arsiv/2003/eylul/25/e02.html.

Yeniçeri, Celâl, “Cehbez”, DİA, VII, 222-223.

Yılmaz, Eyyüp, “Akıllı Kartlar (Smart Cards)”, http://www.activefi-nans.com/actwe/arsiu/sayil3 /akilli kartlar.html, (Temmuz-Haziran 2000).

Yüksel, Ahmet Turan, “Bir Tacir Olarak Hz. Peygamber”, Diyanet İlmî Dergi (Hz. Muhammed Özel Sayısı), Ankara 2000, s. 137-148.

ez- Za’terî, Alâuddîn, “Heli’l-fevâidü’l-muhassala mine’l-bünükyeşmi-luhâ ribâ’l-muharram?”, http://www.aliwaa.com/news/ 18.06. 2003Aslamic2.htm

ez-Zuhaylî, Vehbe Mustafa, “Beyu’t-taksît”, Mecelletü’l-mecma’t’l-ftk-hi’1-İslâmî li râbıtati’l-âlemi’l-İslâmî(MMFİr), Yıl: 1998, XI, 29-80. . “Nebzetün an benkİ’1-Kâhiret-i Amman”, http://www.cabes-tate.com/whoweare. html (15 Haziran 2003).

“Sıyeğul-mesârifuİ-İslâmiyye”, Mecelletü’d-dirâsâti’l-mâliyeti’l-muâsıra el-masrafiyye, Yıl: 1998/1418, Sayı: 2, VI, 57-58.[704]

IV. Kurum Yayınları

Al-Baraka Türk AŞ, “Finansman Sözleşmesi”, Yıl: 2002.

Anadolu Finans Kurumu AŞ, “Gene! Sözleşme”, Yıl: 2003.

Asya Finans Kurumu AŞ, “Genel Finansman Sözleşmesi”, Yıl: 2003.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), “Bankacılık Sektörü  Değerlendirme  Raporu Şubat/  2004’1,   http://www. bddk.org.tr/turkce/   yayinlarueraporlar/   yayinlarueraporlar.htm#2, (14 Mart 2004).

Benk-ü  Faysali’l-îslâmî es-Sûdânî,   Fetâuâ  hey’etü’r-rekâbeti’ş-şerı’yye li benk-i Faysali’l-İslâmi es-Sûdânî, Hartum 1982.

Dallah Aibaraka Group Secretariat General of the Unified Sharia Pa­nel, Resolutions and Recommendations of Aibaraka Symposia on Şslamic Economy 1403-1422H/1981-2001, y.y.

Family Finans Kurumu AŞ, “Genel Sözleşme”, Yıl: 2003.

Hey’etü’l-fetvâ  ve’r-rakâbetü’ş-şer’ıyye   ii-Beyti’t-temvîlfl-Küveytî, A’mâlu’n-nedveti’î-fıkhtyyeti’l-ûİâ   li   beyti’t-temuîli’l-Kuveytî el-munakide  fi’1-Küveyt   7-11   Recep  1407h./  7-11   Mart 1987m, I. Basım, 1990/1410.

“7-11 Recep 1407h./ 7-11 Mart 1987m Kuveyt’te yapılan ‘I. Fıkıh Kongresi1 kararlan”, Mecelletü”i~iktisâdi’l-İslâmî(MIİ),Yıl: 1987, Sayı: 69, VI, 9-10.

İttİhâdü’d-düveli’l-bünûki’İ-îslâmiyye,   el-Mevsûa’tü’1-İİmiyyetü   ue’la’meliyyetü li’l-bünûki’l-İslâmiyyeti, I-V, Kahire: İttihâdü’d-düveli’l-bünûki’l-İslâmiyye, 1982/1402.

Kuveyt Türk Bülteni, Yıl: 5, Sayı; 17, Temmuz 2002.

Kuveyt Türk Evkaf Finans Kurumu AŞ, “Genel Kredi Sözleşmesi”,Yıl: 2002.

“Kâr Zarar Ortaklığı Yatırım Sözleşmesi”, Yi!: 2002.

Mecm’au’l-Fıkhi’l-İsfâmî (İKÖ), “Finansal Kiralama ve İcare Senetleri Hakkındaki 110(4/12) Nolu Karar”, Mecelletü’I-mecma’ı’İ-fıkhi’l-İslâmî(MMFİm),Y}\: 2000, Sayı: 12, I, 697-699.

“Kredi kartının hükmü hakkındaki 108(2/12) no’lu karar”, Mecelietü’t-mecmaYHıkhi’Ûsiâmî (MMFİm), Yıl: 2000, Sayı: 12, III, 675-676.

“Taksitli satımın hükmü hakkındaki  53/ 2/6 sayılı karar”, Mecelietü’l-mecma’t’l-fıkhi’İ-İslâmî (MMFİm), Yıl: 1990, Sayı, VI, I, 438-439.

Karârât-u ve tavsıyât-u Mecmat’l-ftkhİ’i-Islâmî, (Yay. haz.Abdussettâr Ebû Gudde), Dımaşk: Dâru’l-kalem, 1998.

el-Mecm’auİ-Fıkhi’1-İslâmî (Rabıta) Karârâtü’î-Mecmaı’i-fıkhi’l-îsiâ-mî Mekke: Râbıtatü’l-âlemİ’l-İslâmî, ts.

Mecmû’at-ü delletî’l-Bereke, Kıtâ’u’l-emvâii Şeriketü’l-bereketi li’l-is-tismâr ve’t-tenmiye, Fetâvâ eî-hademâtü’l-masrafiyye, (Yay. haz. Abdussettâr Ebû Gudde- İzzuddîn Muhammed Hoca), 6. Ba­sım, Cidde 1998-1419.

Fetâvâ el-hey’etü’ş-şer’yye li’l-Bereke, (Yay. haz. Abdus­settâr Ebû Gudde- İzzuddîn Muhammed Hoca), 1. Basım, Cidde 1997/1418.

Karârât’u ve tavsıyât’u nedevâti’l-bereke H’l-iktisâdi’i-Islâmî 1981-2001/1403-1422, (Yay. Haz. Abdussettâr Ebû Gud­de- izzuddîn Muhammed Hoca), 6. Basım, Cidde: Mecmûa’t’u delleh el-Bereke Yay., 2001/1422.

ÖFK BİRLİĞİ, Dünyada ve Türkiye’de FAİZSİZ BANKACİLİK, İs­tanbul 2003.[705]

V. Yasa ve Yönetmelikler

T.C. Resmî Gazete, Tarih: 18 Haziran 1999, Sayı: 23/734, “(4672 ve 4491 Sayılı Kanun ile değişik) 4389 Sayılı Bankalar Kanunu”.

Tarih: 19 Aralık 1983, Sayı: 18256, “Özel Finans Kurum­larının Kurulması Hakkında 16 Aralık 1983 Gün ve 83/ 7506 Sayılı Kararname. Bakanlar Kurulu Karan”.

Tarih: 25 Şubat 1984, Sayı: 18323. Başbakanlık Hazine ve Dış Ticaret Müşteşarlıgı’nın “Özel Finans Kurumlan Hakkında 83/7506 Sayılı Kararname Eki, Karara İlişkin Tebliği”,

Tarih: 01 Ağustos 2003, Sayı: 25186, “Tüketicinin Korun­ması Hakkındaki Kanun”.

Tarih: 28 Haziran 1985, Sayı: 18795, “Finansal Kiralama Kanunu”.

Tarih: 11 Şubat 2001, Sayı: 24315, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun İhlas Finans’ın Faaliyetlerinin Durdu­rulmasına İlişkin Karan”[706]

 


 

[1] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005:2.

[2] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 17-18.

[3] Türkiye Büyük Mîllet Meclisi tarafından kabul edilen, ancak iki maddesi yeni­den görüşülmek üzere Cumhurbaşkanı’nca TBMM’ye İade edildiğinden bu kita­bın basım tarihinde henüz yürürlüğe girmemiş olan 2. 7. 2005 tarih ue 5387 sy./ı Bankacılık Kanunu’na göre, ÖFK’nın yeni adı “Katılım Bankası”, Özel Finans Kurumları Birliği’nın yeni di ise, “Türkiye Katılım Bankaları Birliği” olarak değiştirilmiştir, (bk. BDDK. “Bankacılık Kanunu”, http://www.bddk.org.tr/turk-ce/mevzuat/duzenlemetas lakları / bankaciiik_kanunu.htm (02.08.2005).

[4] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 21-25.

[5] Kocaimamoğlu, Sürûri, Bankacılık Ansiklopedisi, Ankara 1983, s.69-70; Sami Hasan Hamûd, Tatvîru’l-a’mâli’i-masrifiyye birnâ yettefiku ve’ş-şena’ti’1-İslâmiy-Ve, Amman 1982, s.31-32; Za’terî, Alâuddîn, el-Hademâtü’l-masrafiyyetü ue nevkifu’ş-şerYyyeti’l-İslâmiyyeti minhâ, Beyrut 2002/1422, s.21-22; Ekonomi Ansiklopedisi, İstanbul 1983, I, 138.

[6] Orman, Sabri,  “Kur’an ve İktisat”, Kur’an ve Tefsir Araşttrmalan-H, İstanbul 2001, s.245-258; Bayındır, Abdulaziz, ticaret ve faiz (ortaklık sistemi ue kredi sistemi), İstanbul 2002, 5.11.

[7] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 25-26.

[8] Tarlan, Selim, Tarihte Bankacılık, Ankara 1986, s.7; Za’terî, el-Hademâtü’l-mas-ra/iyye, s.40

[9] el-Cemâl, Garîb. ei-Mesârif ve’l-a’mâiü’l-masrafiyye fî’$~şertati’I’îsiâmiyi>eti ve’lkânûn, Kahire 1972, s.8-11.

[10] bk. Ulutan, Burhan, Bankacılığın Tekâmülü, Ankara 1957, s. 16; Mevnier, Davphin, Bankaahk Tarihi, (trc: Aykut Akıncılar), İstanbu 1969, 8.11; Câsim, Muhanm_ed Ali Rıza, el-İ’timânu ve’s-sayrafe fi’l-hâkı’l-kadîm, Bağdat 1964, s.41-43;Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, “Hammurâbi” md. İstanbul 1986. İL 5001. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 26-27.

[11] Ersoy, Arif, İktisadî Müesseseler Tarihi, İzmir 1986, s.6.

[12] Hiç, Mükerrem, Para Teorisi, İstanbul 1969, s.43.

[13] el-Abbâdî,   Abdullah   Abdurrahîm,   Mevkifu’s-şerîa   mine’l-mesârîfi’l~İ$tâmtyye, Beyrut 1981, s.317; Nasır, el-Garîb, Usû/ü7-masn/iyye<ı7-/s/dmiyye<i ve kadâ-yâ’t-teşğîl y.y., 1996. s. 13

[14] Kocaimamoğlu, s.70

[15] ed-Dûrî, Abdulaziz, Târîhu’l-Irâkı’t-iktlsâdî fi’I-karni’r-râbU’l-hicrî, Beyrut 1974 s.161.

[16] Gündoğdu, Kemal, Tükiye’de Özel Finans Kurumlarının Fonksiyonları, 5.7, (Ya-V’ntanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü: İÜSBE) İstanbul 1992.

[17] bk. Eldem, Vedat, Osmanlı İmparatorluğu’nun İktisadî Şartları Hakkında Bir Etüd, Ankara 1994, s. 155-162: Durukan, M.Yaşar, “Resmen Hortumlanan Ban­ka’, Aksiyon Dergisi, Tarih: 22 Aralık 2001. Sayı: 368, 5.18-25; Ünaltay, Altay, “Duyûn-u Umûmiyye”, http://derinanadolu.tripod.com (01 Nisan 2002); Tarlan, s.65-70; BDDK verilerine göre, 2004 yıh sonu itibariyle Türkiye’de kredi sistemi çerçevesinde faaliyet gösteren 51 banka vardır. Bu bankalardan 38’i yerli 13’ü ya­bancı sermayelidir. Yerli olanların 22’si Mevduat Bankası, 16’sı Kalkınma ve Yatı­rım Bankası’dır. Bu 38 yerli sermayeli bankanın 31′ özel sermayeli, 6’sı kamusal sermayeli, l’i ise TMSF bankası niteliğindedir, (bk. http://www.bddk.org.tr/turk-ce/Vavinlarveraporiar/rapor/bddk/rapor2004/2_î.pdf) (25.07.2005). Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 28-30.

[18] Al-i İmrân 3/130.

[19] Yeniçeri, Celal, Hz.  Muhammed ve  Yaşadığı Hayat,  İstanbul 2000-1420h, s.516-517.; Kallek, Cengiz, “Medine Pazarı”, İktisat ve Din, (nşr. Mustafa Özel), İstanbul, 1994, s.10.

[20] KİTABI MUKADDES Eski ve Yeni Ahit, Tevrat, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstan­bul 1988, Çıkış 22/ 25; Levililer 25/ 35, 36, 37; Tesniye 15/1-8; Tesniye 23/19-20; Yeremya 15/10.

[21] Tevrat, Tesniye 15/3; 23/ 20.

[22] en-Nisa, 4/161.

[23] Afzalur Rahman, Sîret Ansiklopedisi, (trc: Ortak), İstanbul 1992. II, 500.

[24] Tabakoğlu, Ahmet, İslâm ve Ekonomik Hayat, İstanbul 1987, s. 144.

[25] bk. Yûnus 10/88; ez-Zuhruf 43/51.

[26] bk. et-Kasas28/76.

[27] et-Tevbe 9/ 34.

[28] bk. Öztürk, Yaşar Nuri, Kur’an’ın Temel Kavramları, İstanbul 1995, s.349.

[29] Tabakoğlu, s.142.

[30] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 30-32.

[31] Yeniçeri, Celâl, İslâm’da Devlet Bütçesi, İstanbul 1984, s.46.

[32] eş-Şevkânî, Muhammed. Neylü’l-evtâr şerhu Münteka’l-ahbâr min ehâdîsi sey yidi’l-ahırâr, Beyrut ts., V. 394.

[33] bk. Erkai, Mehmet, ‘Beytü’1-mal”, DİA, VI, 94.

[34] el-Mevsûâtu’t-fıkıyye, “Süftecemd., Kuveyt 1404/1983—, XXV, 23.

[35] Günümüzde (1996) Irak, Suriye ve Lübnan kanunlarında kambiyo ve poliçe kar­şılığında kullanılan süftece, m.VHİ. asırdan beri müslümanların bilip kullandıkları bir ödeme aracıdır. Müslümanlardan İtalya ve İspanya’ya, daha sonra Avrupa’nın di­ğer bölgelerine geçmiştir. İngiltere’de İse ük kez XVI. asırda kullanıldı, (bk. Garîb. Nasır, s.16).

[36] Yeniçeri, İslâmda Devlet Bütçesi, s. 169.

[37] Garîb, Nasır, s. 9.

[38] Ural, İbrahim, “Ortaçağ İslâm Dünyasında Bankacılık Türü İşlemler ve Finansman Meseleleri”, İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri. İstanbul 1992, s. 285. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 32-33.

[39] iaşdemir, Latif, “Osmanlı Devleti’nde Banker-Sarraf Faaliyetleri Yahut Bir Gerile­me Sebebi Olarak Bankacılıktaki Gecikme”, Osman/ı, Ankara 1999, III, 465.

[40] Cehbez, Farsça kökenli bir kelime olup Arapça çoğulu cehâbize (“el-cehâbize”) dır. Para işlerinde tecrübeli kimseye denir. (Fîrûzâbâdî, el-Okyânusü’!-basît fî terceme-ti’i-Kâmûsi’l-muhît, “cehbez”md., (trc: Âsim Efendi}, İstanbul 1304-1305, II, 81.

[41] Yeniçeri, Celâl, “Cehbez”, DİA, VK, 222.

[42] bk. Salih Ahmed Ali, et-Tanzîmâtü’l-ictimâi’yyetü ve’l-iktisâdiyyetü fi’i-Basra fi’1-kârni’I-euveli’I-hicrî, Beyrut 1969, s.295.

[43] İbn Sa’d, Muhammed, et-Tabakâtu’1-kübrâ, Beyrut 1377-1380h/ l958-1960m, M, 110.

[44] fon Kudâme, Muvaffakuddîn b. Ahmed, el-Muğnî, Kahire 1986, VI, 436-437; Sa­lih, Ahmed Ali, s.264.

[45] Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, İstanbul 1999,s.371-372, 383.

[46] Veniçeri, İslâm’da Devlet Bütçesi, s. 120.

[47] Yeniçeri, a.g.e., s. 121.

[48] Geniş bilgi için bk. Taşdemir, s. 465-478; Ünaltay, s. 1-5. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 33-36.

[49] Abduh, İsa. Bunûk bilâ fevâyid. Kahire 1977, s. 145. naklen Muhammed Harni-dullah, Bunûkü’l-kurûd bi dûni ribâ, yy., ts., s.y.

[50] Özcan, Tahsin, Kanunî Dönemi (M.1520-1566/H.926-974) Üsküdar Para Va­kıfları, (Yayınlanmamış Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensti­tüsü: MÜSBE), İstanbul 1997, s.33.

[51] Hadis ve bu konudaki tartışmalar için bk. el-Buhârî, Muhamnred b. İsmail, Sahi-hu’l-Buharî, Kahire 1400/1979, “Vesâyâ”, 31; Yeniçeri, Celal, İslâm İktisadının Esasları, İstanbul 1980, s.461; Kurt, İsmail, Para Vakıfları Nazariyat ve Tatbi­kat, İstanbul 1996, s.16-21.

[52] Özcan, s.55.

[53] Para vakıflarının kuruluşu, ilkeleri ve vakıf paralarını işletme yöntemlerine ilişkin bir kaç Örnek fetva: “Dinar ve dirhemleri vakfetmeyi sahih ve bağlayıcı sayan mezhebe göre hükmedil-diğini belirterek böyle bir vakfiyenin önce sahih sonra da bağlayıcı olduğuna karar germek caiz ölür mu? el- Cevab: Şimdi kadılar bu şekilde karar vermekle görevli­dirler. “(Ebûssuûd Efendi, Maruzat, Süleymaniye Ktp.. Hafîd Efendi, No: 113, V.21);

Sultan Murad’ın eşi Şemsruhsâr’ın vasiyeti gereği 1100 Altın liranın vakfına ilişkin İstanbul Müftülüğü Şer’iyye Sicilleri Arşivi’nde bulunan vakfiyenin sadeleştirilmiş özeti: “a- Bu liralar, yıllık ona onbir (% 10) hesabıyla gelir getirecek şekilde borç ve­rilecek, borçlulardan kuvvetli rehin ve zengin kefiller istenecek, duruma göre bunlaı dan yalnız biriyle İktifa edilebilecektir, b- Elde edilecek gelirden günde 7 akçe mü­tevelliye verilecek. Ehl-i Kur’an sekiz kişi her gün Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevî’nin belli bir köşesinde birer cüz Kur’an okuyacak ve sevabını merhume Şemsruhsâr Hatun’a bağışladıktan sonra her birine günde ikişer akçe verilecek…, günde iki akçe kâtibe, iki akçe de câbiye (vakfın gelirlerini toplayan kişi) verilecek, geriye kalan 120 akçe mütevellinin elinde kalacak ve gerekli yerlere harcanacak­tır.'{Bayındır, Abdulaziz. “Osmanlılarda Nazarî ve Tatbikî Olarak Faiz”. !s!âm Eko­nomisinde Finansman Meseleleri, s.331-333, naklen, Evkâf-ı Hümâyûn Müfet­tişliği mahkemesi. 1/27-a, b, 28-a, İstanbul Müftülüğü Şer’iyye Sicilleri Arşivi 4/1);

Vakıf paralarının muâmele-i şer’iyye yöntemiyle işletileceğine dair fetva: “Vakıf mü­tevellisi, ihtiyaç sahiplerine kârsız olarak  borç verilmesi şartıyla vakfedilmiş para­lardan gelir sağlayamaz. -Mütevelli, gelir sağlanması şartıyla vakfedilmiş olan para­ları borç verdiği zaman ilzâm-ı ribh etmezse yani muamele-i şer’iyye yoluyla borç­luya fazla Öderne yükü yüklemezse borçludan kâr olarak hiç bir şey alamaz. Bu du­rumda borçlu, kâr adı altında mütevelliye ödemede bulunsa bu akçeler esas borca karşılık sayılır. Ancak borçlu, “şu akçe kârdır, al vakfın ihtiyaçlarına harca” diye mü­tevelliye bir miktar akçe verip mütevelli de o akçeleri vakıf için harcarsa artık esas borca sayılmaz. Murabaha yapabilmek için karşı tarafın borçlu olması gerekir. Do­layısıyla borç üstünde kaldıkça borçluya yüklenen kârın ödenmesi icabeder. Mese­lâ bir vakıf paranın mütevellisi, bu paralardan bir miktar borç verip beş sene müd­detle ilzâm-ı ribh ettikten sonra aradan bir sene geçince borçlu vefat etse ve esas borç, borçlunun mirasından mütevelliye ödenmese, böylece aradan iki yıl geçse, mütevelli alacağını, borçlunun mirasından aldığında o zamana kadar geçen günle­rin kârını da mirastan alma hakkına sahiptir. Bu durumda borçlunun vârisleri “Borç­lu ölünce kâr ilavesi düşer, dolayısıyle murisimizin vefatından sonra geçen zamanın kârını vermeyiz’ diyemezler…” (Ömer Hilmi Efendi, İthaf’ül-ahlâf fî ahkâm’il-ev-köf, fasl-ı sabi: İstanbul 1307). Muâmele-İ şeri’yye ve Para vakıflanndaki uygula­ması hakkında daha geniş bilgi için bk. Barkan, Ömer Lütfi-Ayverdi. Semiha, İs­tanbul  Vakıfları  Tahrir Defteri 953 (1546) Tarihli,  İstanbul   1970,  s.XXX-XXXVIII; Kurt, Para Vakıfları, s.40-45,134-140; Döndüren Hamdi, Günümüz Va/cı/ Meseleleri, İstanbul 1998, s. 89-104; Bayındır, “Osmanlılarda Nazari ve Tatbikî Olarak Faiz”, s.316-352; Gözebenli, Beşir, “Türk Hukuk Tarihinde Vakıf Mallarının Faizli İşletilmesi Hakkında Tahlili Bir Değerlendirme”, 11. Vakıf Hafta-s| Sempozyumuna Sunulan Bildiriler {6-8 Aralık 1993), Ankara 1994, s.51-71; özcan, Tahsin, “Para Vakıflarıyla İlgili Önemli Bir Beige”, İLAM Araştırma Dergi­si. c.IH, Sayı: 2, (Temmuz-Aralık 1998), s.107-112; a. mlf., “Sofyalı Bâlî Efen-Mû”1 ^ara Vakıflarıyla İlgili Mektupları”, İslâm Araştırmaları Dergisi, Sayı: 3, U999), s.125-155; a.mlf., İbn Kemâl’in Para Vakıflarına Dâir Risalesi”, İslâm AraŞtırmalan Dergisi, Sayı: 4, (2000), s.31-41.

[54] Muâleme-i şeri’yyenin bazı şahıslarca faiz amacıyla kullanılmak istendiyi ancak bu­na İzin verilmediği hakkındaki örnek kararlar için bk. İSTANBUL AHKÂM DEF­TERLERİ/ İSTANBUL FİNANS TARİHİ 1, (nşr., Tabakoğlu, Ahmet ve diğerleri), İstanbul 1998, s.103,104, 216, 218, 221, 242.

[55] bk. Özcan, s.61.

[56] bk. a.mlf., s.309-311.

[57] Abduh, İsa, s.146-149; Hamidullah, Muhammed, Modern İktisat ve İslâm (trc. Salih Tuğ), İstanbul 1963, s. 28-30; Şargâvî, Âişe, el-Bunükü’İ-İsiâm\y\/e et-tec-ribetü beyne’1-fıkhi ve’l-kânûni ue’t-tatbîk, Beyrut 2000, s.22-23, naklen Step-hanie Parigi, Des banques ins/amiques, argent et religion, Paris 1989, s.35-36.

[58] Şekerci, Osman, İslâm Şirketler Hukuku Emek-Sermaye Şirketi, İstanbul 1981, s. 334.

[59] Şargâvî, s.22.

[60] el-Mısrî Refik Yûnus, Masrifü’t-tenmiyyeti’l-İslâmî muhâuele cedide fi’r-ribö ue’l-fâidetü ue’I-kard, Beyrut 1987, s.105.

[61] Akın, Cihangir, Faizsiz Bankacıhk ve Kalkınma, İstanbul 1986, s.111.

[62] Monti di Pieta’ların aslında birer para vakfı olduğu, 10-13. y.. yıllarda İslâm dünya-sı’ndan Batı’ya geçtiği, Para vakıflarının kötü yönetim ve gelişen iktisadî şartlara ayak uyduramaması sonucu giderek Önemini yitirdiği, Monti di Pieta’ların ise, ban­kaya dönüşerek Batı’nın sanayideki kalkınmasını önemli oranda tetiklediğine ilişkin görüşler de vardır. Daha geniş bilgi için bk. Çizakça, Murat, “‘Osmanlı İmparator-luğu’nda Finansal Kurumların Evrimi ve Kültürler Arası Etkileşim”, http://www.ac-tiuefinans. com. /actiueactivity/voyuoda/etkiiesim.htmi (18 Eylül 2002).

[63] Ulutan, s.38. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 36-39.

[64] Yeniçeri, Celal, Hz. Muhammed ve Yaşadığı Hayat, s.180-188; Yüksel, Ahmet Turan, “Bir Tacir Olarak Hz. Peygamber”, Diyanet İlmî Dergi (Hz. Muhammed Özel Sayısı), Ankara 2000, s. 138-140.

[65] Gedikli, Fethi, 16. ve 1 7. Asır Osman/ı Şer’iyye Sicil/erinde Mudârebe Ortaklı­ğı: Galata Örneği, (Yayınlanmamış Doktora Tezi, MÜSBE), İstanbul 1996, s.30.

[66] Gedikli, Fethi, “Osmanlı Şirketleri”, Osman/ı, 10, 440-, Mudâraba’nın Osmanlı’da-ki uygulaması için bk. Gedikli, Osmanh Şer’iyye Sicillerinde Mudâraba Ortaklı­ğı, s.62-144.

[67] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 39-40.

[68] Faizsiz bankacılık düşüncesinin olgunlaşmasında etkisi olan düşünürler ve eserlerin­den bir kaçı şunlardır; 1} Cmreşî, Enver İqbal, İslâm end The Theory of İslâm, La-hore 1946; 2) Sıddîkî, Naî’m, “en-Nizâmu’1-masrifiyyi a’lâ üsüsin İslâmiyyetin”, Mecetietü Şirâğrâh, Tarih: Ey!ül-Ekim 1948, Sayı: 11, 1, 24-28; Sayı: 12, II, 60-64; 3) Mevdûdî, Ebu’1-A’lâ, “er-Ribâ”, Meceiletü tercümanı’l-Kur’ân, Tarih: Ha-ziran-Eylül 1950, Sayı: 2-5, XXXIV, 113-126; 4) Sheikh, Mahmud Ahmed, Eco-nomics of İslâm, Lahore 1952; 5) Üzeyir, Muhammed, An Outline of İnterest- Jess Banking, Karachi 1955: 6) Erşâd, Şeyh Ahmed, ei-A’mâiü’l-masrafiyye el-lâribeviyye, Karachi 1964; 7) EbuVSuûd, Mahmud, Hutût reîsiyye fi’l-iktisâdi’l-İslâmî, Beyrut 1965; 8) Ekrem, Muhammed, “Bahsü’l-mudehherât ve’1-mesârif fi’l-iktisâdi’l-İslâmf, Meceiletü Şiröğrâh, Mayıs-Haziran 1965, XIX, 63-78; 9) el-A’rabî, Muhammed Abdullah, “el-Muâmelâtu’1-masrafiyye el-muâsıra ve ra’yü’1-İs-lâmi fiha” Mecelietü’t-Buhûsi’l-İslâmî. Mayıs 1965. s. 79-122: 10) Heyet. en-Ni-zâmu’l-esûsî li Beyti’t-temu\!i’l-Küueytî Şerike Müsâueme Küveytiyye, Kuveyt 1967; 11) Abdu’r-Resûl, Ali, el-Mebâdiü’1-iktisâyye fi’l-İstâm. Kahire 1968; 12) el-Cemâl, Garîb, el-Mesârif ve’l-a’mâlü’l-masrafiyye fi’ş-şerîati’l-lslâm\y\jeti ue’l-kânûn. Kahire 1972, 13) en-Neccâr, Ahmed, Banks Without interest as a stra-tegy for economic and soda! devehpment of muslim countries, Cidde 1972; 14) es-Sadr, Muhammed Bakır, el-Benk el-lâribeuî fi’l-İstâm, Beyrut 1973; 15) el-Berrî, Abdülaziz, er-Riba ve’l-muâmelatü’l-masrafiyye fi nazari’ş-şerîâti’\-İslâ-miyye. Kahire 1974; 16) el-Hemşerî, Mustafa Abdullah, e/-A’md/ü’l-masro/iyye ve’l-İslâm, Kahire 1974; 17) Sıddîkî, Muhammed Necâtullah, Banking Without İnterest, Lahore 1976; 18) Sâmî Hasan Hamûd, Tatuîru’a’mâli’l-masrafiyye bi-mâ yettefiku ve’ş-şerîâti’l-İslâmiyye, Kahire 1976; 19) el-Abbâdî, Abdullah Ab-durrahin, Mevkıfu*ş-şer”\a m’me’l-mesânf’ı’l-İslârniyye, Beyrut 1981. Daha geniş bilgi için bk. Atıyye, Cemâluddîn, ei-Bunûku’l-İslâmiyye beyne’l-hurriyye ve’t-tanzt’m. Katar 1993, s.179-183.

[69] en-Neccâr, Ahmed, ef-Asâfe ve’l-muâsıra f’\ menheci tenmiyeti’ş-şâmile; Bünûk bilâ fevâid kadıyyetü bünûki’l-iddihâri’t-mahalliyye, Cidde 1985, s.79-270; el-Mısrî, R., Masri/ü’t-tenmrvye, s.332-381; A.Saleh, Nabil, Unlaıvful gain and !e-gitimate profil in hlamlc \aw, Riba, gharar and Islamic banking, Cambridge 1986, s.87.

[70] Mâcid, İbrahim Ali, el-Benku’1-İslâmi li’t-temniyye, Cidde 1982, s. 196; Merad, Ebu’1-Mecd, el-Bunûku’1-İslamiyye mâ lehâ ve mâ oleyha, Cidde 1984, s.39; el-Mısrî R., Masrifü’t-tenmiyye, s.383-430.

[71] Salih Kâmil, “el-Mesârifu 1-İslâmiyyetü ei-vâkıu ve’l-me’mûl”, (27 Ekim 2003 tari­hinde Mekke’de yapılan 24. Al-Baraka İslâm İktisadı Kongresi’ne sunulan tebliğ). Nedvetü’l-bereketi’r-râbi’atü ve’l-‘\şrîn İİ’liktisâdi’l-İslâmî, Mekketü’l-mükerre-me 29 Şâbân ilâ 2 Kamadan 1424b/22 Ekim 2003, t, s. 1; CIBAFI Consultancy Center. “CIBAFI 10-Year Strategic Plan”, http://www.islamicfi.com /!BF_2005 /english/PDF/CIBAFLMP.pdf (25.07.25), s. 4; Bu konuda geniş bilgi için bak., Yeni   Şafak,”Körfez   sermayesi   yatırıma   çok   İstekli”,   http://www.yenisa-fak.com/e01. html(01 Eylül 2003); Yeni Şafak, ”Faizsiz bankacılık dev adımlarla büyüyor”, http//www.yenisafak. com/arsiu/2003/eylul/25/e02.html. Söz konusu kurumların isim, kuruluş tarihi, öz sermaye ve toplam sermaye durumu ile faaliyet gösterdikleri ülkeleri gösterir liste için bk. “Sıyeğu’l-mesârifi’l-İslâmiyye”. Mecelle-tü’d-dirâsâü’l-mâhyeti’l-muâstra el-masrafiyye, Amman 1998/1418, Sayı: 2. c.VT s.57-58.

[72] ÖFK Birliği, Dünyada ve Türkiye’de FAİZSİZ BANKACILIK, İstanbul 2003, s.26:   Muhammed Şerîf Beşir,   “eİ-Mesârifü’1-İsIâmiyye:   el-hulm yetehakkakü”, http://www.islam-online.net (18 Mart, 2001), Active Finans, “Faizsiz Finans Sektörün­de Yeni Bir Boyut”, http://www.activefinans.com (11 Haziran 2003); Çiti Bank, HQti Islamic Investment Bank”, http://www.citibank.com (15 Haziran 2003);  Za’terî, e!-Ha-demâtü’l-masrafiyye, s. 51.

[73] bk. “Nebzetün an benki’1-Kâhiret-i Amman’7, http://www.cabestate.com/whowe-are.html (15 Haziran 2003).

[74] bk. CiBAFI Consultancy Center, “CIBAFI 10-Year Strategic Plan”, http-J/www.is-lamicfi.com /IBF_2005/english/PDF/CIBAFLMP.pdf (25.07.25), s. 4.

[75] Bulutoğlu, Kenan, “İslâm Bankacılığı ve Türkiye’de Uygulaması” Banka ve Eko­nomik Yorumlar, Nisan 1984, Yıl: 21, Sayı: 4, s.43-51.

[76] “Özel Finans Kurumlarının Kurulması Hakkında 16/ 12/ 1983 Gün ve 83/ 7506 Sayılı Kararname Bakanlar Kurulu Karan (BKK)”, RG., Tarih: 19. 12. 1983, Sa­yı: 18256. OFK’larla ilgili ilk Kararnâme’yi hazırlayanlar arasında yer alan döne­min bakanlarından Ekrem Pakdemirii, Türkiye’de faizsiz sisteme göre çalışacak OFK’Iarın açılmasına ilişkin kararın alınması sürecinde İngiliz Risk Sermayesi kuru­luşlarından etkilen ildiğini söylemektedir, bk. Pakdemirii, Ekrem, ‘4491 sy.lı Ban­kalar Kanunu’nda değişiklik yapılmasına ilişkin Kanun’un Meclis Görüşmesi Tuta­nağı”, http://www.tbb.org.tr/kanunlar/bankalar {15 Haziran 2003).

[77] “Özel Finans Kurumlan Hakkında 83/ 7506 Sayılı Kararname Eki, Karara İlişkin Tebliğ”, RG., Tarih: 25 Şubat 1984, Sayı: 18323.

[78] bk. Durakbaşa, Necdet, “Özel Finans Kurumları Hakkında”, Banka ve Ekonomik Yorumlar, Ekim 1985, Yıl: 22, Sayı; 10, s.37-48.

[79] RG., Tarih; 19 Ocak 1999, Say]: 23911.

[80] TBMM tarafından kabul edilen 5387 sayı ve 2.7.2005 tarihli Bankacılık Kanu-nu’na göre ise ÖFK’nın yeni adı “Katılım Bankası”, Özel Finans Kurumlan Bir-/iği’nin yeni di ise “Türkiye Katılım Bankaları Birliği” olarak değiştirilmiştir, (bk. Bu kitap, dip not no: 1)

[81] bk. Baldwin, David-Wilson, Rodney, “Islamic Banking in Principle and Practice (With Special Reference to Wilson). Islamic Law and Finance, (ed. Chibli Mallat). Londonts., 1986, 5.196.

[82] Bu bankalarla ilgili ayrıntılı bilgi için bk. 13 no’lu dip not.

[83] Bu kurumlar; A!-Baraka Türk AŞ., Kuveyt Türk Evkaf Finans Kurumu AŞ., Ana­dolu Finans Kurumu AŞ., Asya Finans Kurumu AŞ. ve Family Finans Kurumu AŞ.’den oluşmaktadır. 24.05.2005 tarihi itibariye Anadolu Finans kurumu AŞ. ile Family Finans Kurumu AŞ. birleşme kararı alarak Anado/u/ami/y Finans Kurumu AŞ. adıyla tek bir banka olarak faalliyetlerine devam etme kararı aldıklarından bir­leşme gerçekleştiğinde söz konusu faizsiz bankaların Türkiye’deki sayısı dörde in­miş olacaktır. Ayrıca 1994 yılında, aynı alanda faaliyet göstermek üzere kurulan Ih-lâs Finans Kurumu AŞ.’nin, malî yükümlülüklerini yerine getiremediği gerekçesiy­le 11 Şubat 2001 tarihinde BDDK tarafından faaliyetlerine son verilmiştir. (RG. Tarih:ll Şubat 2001, Sayı; 24315).

[84] BDDK, “Bankacılık Sektörü Değerlendirme Raporu Ekim/ 2004″, Y\ttp://ww\>J. bddk.org.tr/turkce /yayinlarueraporlar/raporA>ddk/sektordegerIendirme/bsdr 1004.pdf, (25.07.2005), s, 89-91. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 40-44.

[85] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 45.

[86] Sizsiz bankaların işlemlerinin yürürlükteki hukuktaki durumu için bk. Battal, Ah-met, Bankalarla Karşılaştırmalı Olarak Hukukî Yönden Özel Finons Kurumla-r’> Ankara 1999.

[87] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 47-49.

[88] “özel Finans Kurumlarının Kurulması Hakkında 16/12/1983 Gün ve 83/7506 Sayılı Kararname, Bakanlar Kurulu Kararı”, RG, Tarih:19.12.1983, Sayı: 18256.

[89] TBMM tarafından kabul edilen 2.7.2005 tarih ve 5387 sy.h Bankacıltk Kanu-nu’na göre ise, asgarî 30 milyon YTL ödenmiş sermaye ile kurulabilir, (bk. Bu ki­tap, dip not no: 1).

[90] “(4672 ve 4491 Sayılı Kanun ile değişik) 4389 Sayılı Bankalar Kanunu, md. 7-2a, b”, RG, Tarih; 18 Haziran 1999, Sayı: 23/734.

[91] Faizsiz bankacılıkla ilgili değişik ülkelerdeki yönetmelikler için bk. ez-Zerqâ, Ahmed-en-Neccâr, Muhammed Abdulaziz, İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, (trc. Hayrettin Karaman), İstanbul 1992, s, 30-54. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 49-50.

[92] Sungur, Turgut, Banka Tekniği (İşlemleri), Ankara 1993, s. 3.

[93] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 50-51.

[94] Sungur, s. 5 Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 51.

[95] İltihak; sözlükte katılmak, sonradan eklenmek demektir. Terim olarak; bir tarafın şartlarını önceden belirlediği, diğer tarafın ise pazarlık şansı olmaksızın mevcut şart-‘an kabul ederek dahil olduğu sözleşmeye denir. Su, elektrik, gaz ve sigorta sözleş­meleri gibi. (Şafak, Ali, Hukuk Terimleri Sözlüğü, “iltihak” md., Ankara 1992, s. 211.

[96] Seyyid, el-Huvarî, İslâm Bankaları Ansiklopedisi (trc. Nihad Yazar), İstanbul ts. ,  126.

[97] Konusunu para, kıymetli evrak, vb. mislî şeylerin oluşturduğu, aynen değil mislen geri vermek üzere yapılan muhafaza sözleşmesine usulsüz uedîa1 denir”. (Akıntürk. Turgut, Borçlar Hukuku, Ankara 991, s.   222).

[98] Sungur, s. 4; Ayrıntılı bilgi için bk. Şargâvî, s.   211-224. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 51-52.

[99] Battal, Ahmet, “Bankalarla Özel Finans Kurumlarının Mukayesesi”. Dicle Üniver­sitesi Hukuk Fakültesi Dergisi. Yıl: 1993, Sayı: 6, s.   378. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 52.

[100] Günal, Vural, Özel Finans Kurumlan, Ankara 1984, s. 18.

[101] Huvârî, İslâm Bankaları Ansiklopedisi, V, 126.

[102] Uçar, Mustafa, Türkiye’de-Dünya’da Faizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, İs­tanbul ts, s. 6.

[103] TBMM tarafından kabul edilen yeni Bankacılık Kanunu’nun 63. md.sine göre ise, gerçek kişilere ait katılım hesaplarının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Kurulu tarafından belirnecek olan miktarı Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun garan-tisindedir. (bk. Bu kitap, dip not no:l).

[104] OFK Birliği, Dünyada ve Türkiye’de Faizsiz Bankacılık, s. 31. TBMM tarafından kabul edilen yeni Bankacılık Kanunu’nun 63.md.sine göre ise, gerçek kişilere a>t katılım hesaplarının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Kurulu tarafından beiirnecek, olan rniktarı Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun garantisindedir.

[105] el-Hemşerî, s. 175. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 52-53.

[106] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 53.

[107] el-Maide5/2

[108] bk. el-Cündî, Muhammed Şahâte, el-Kard ke edâti’t-temvîl fi’ş-şeriâti’l-lslâmiy-ye, Kahire 1993, s. 121-122. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 53-54.

[109] “Vedîa'”nın sözlük anlamı “terketmek, bırakrnak”tı. (Lisûnu’l-arab, lıv-d-a” md., VIIİ, 380-383). Terim anlamı ise; ”Sahibi adına korunması için başkasının yanına bırakılan mal”; yahut mastar 1da'” manasında “kişinin, malını kendi adına koru­ması için başkasını yetkili veya vekil kılmasıdır” (Aynî, el-Binâye, VII, 731; Rauda-tü’t-tâlibîn, V, 285; Dâmad Efendi, Mecmau’l-enhur fî şerhi mülteka’l-ebhur, II, 143). Vedîa’da akde konu olan şeye ”vedîa'” veya “el-malü’1-mûda”‘(emanete bıra­kılmış mal); malı emanete bırakan kişi “mudi”‘ veya “müstevdi”‘; malt emanet ola­rak kabul eden kişi ise “mûda”‘, “müstevda”‘ veya “vedi”‘ olarak adlandırılır. (Bil­men, Kamus, IV, 144).

[110] Beyhakî, Ebûbekir Hüseyn, es-Sünenü’l-kübrû, Beyrut 1992, V, 349-

[111] bk. el-Heytî. Abdurrezzâk Rahîm Ceddî. et-Mesârifü’l-!slâmiyye beyne’n-nazariy-ye ve’t-tatbîk, Amman 1998. s. 261-263; el-Kubeysî, Muhammed Ubeyd, “el-Ve-dâiu’l-masrifiyye ve hisâbâtü’l-mesârif”, Mecelletü’l-mecma’ı’l-fıkhi’l-Islâmî li munazzamati’i-mü’temerİ’l-İslâmî (MMFİm), Yıl: 1996, Sayı: 9, 1, 755; Fehmî, Hüseyin Kâmil, ‘el-VedâiuTmasrifiyye ve hisâbâtü’l-mesârif”‘. MMFIm, Yıl; 1996: Sayı; 9, I, 694; el-Emîn, Hasan Abdullah, el-Vedâiu’1-masrifiyyetü’n-nakdiyye ve istismâruhö fi’l-İslûm, Cidde 1983. s. 225, 233. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 54-55.

[112] t-arî hespların karz olduğu hakkındaki görüşler için bk. Mahmûd Hasan Savvân, Esâsiyyâtii’l-ameH’f-masrijtyyi’l-İsiâmî, Amman 2001, s. 120; eî-Mısrî, Refik Yû­nus, el-MesÖrifu’1-İsIâmiyye, s. 13; el-Cemâl, G-, s. 64; el-Abbâdî, s. 40-46; Mu­hammed Ahmed, Sirâc, en-Nizâmu’l-masrifiyyi’l-İslâmt, Kahire 1989, s. 93; Os-mâni, Muhammed Takîy, ‘Ahkâmu’1-vedâiu’l-masrifiyye”, MMFİm, Yıl: 1996, Sa-i”: 9, I, 795; eş-Şebîtî, Mes’ud b. Mes’ud, “el-Hisâbâtü’1-câriye ve eseruhâ fî tanşî-h’l-hareketi’l-iktisâdiyye”, MMFİm, Yıl; 1996, Sayı: 9, i, 840; et-Teshîrî, Muham-med Alî, “el-Vedâiu’1-masrifiyye ve tekyîfühâ’l-fıkhıyyi ve ahkâmuha”, MMFİm, Yıl: 25   19%, Sayı: 9, I, 779-780.

[113] ton Hacer, Fethu’I-bârî, VI, 227.

[114] ei-Behûtî, Mansur b. Yûnus, Keşşafu’Ikına’ ‘an metni’l-İkna’, (nşr. Hilâl Musaylihi Mustafa), Beyrut 1402/1982, II!, 444.

[115] bk. İbn Kudâme, ei-Muğni, Vi, 436: İbn Teymiyye, Mecmû’u jetâvâ, ts., yy., XXIX, 457.

[116] Münzîr Kahf, •’el-Vedâiu’1-masrifiyye”, MMFİm, Yıl: 1996, Sayı: 9, I. 883-884. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 55-56.

[117] bk. es-Serahsî, Şemsü’l eimme, el-Mebsût, Beyrut 1409/1989, XI, 145; İbn Ku­dâme, el-Muğnî,V, 21,131.

[118] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 56-57.

[119] bk. “(4672 ve 4491 Sayılı Kanun ile değişik) 4389 Sayılı Bankalar Kanunu, md. 20-6a”, RG, Tarih: 18 Haziran 1999, Sayı: 23/734; Türkiye’de faizsiz bankacılık yapmak üzere ÖFK’nın kurulmasına izin verildiği 1983 yılında yapılan bir kamu­oyu araştırmasına göre tasarruflarını dinî inançları gereği faizli bankalara yatırmak istemeyelerin oranı %15 civarındadır, bk. http://www.kuveytturk.com.tr/, (19 Haziran 2002).

[120] Uçar, s. 69.

[121] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 57-58.

[122] Dönemin Mısır hükümeti faizden uzak durmaya çalışan müslümanlann yastık altın­daki parasını ekonominin hizmetine sunmak İçin tasarruf sandıklan {Sandûku’t-teufîr) adı altında alternatif bir fon oluşturur. Bu Sandık Posta Hizmetleri idaresi gözetiminde faaliyet yürütür. Mûdilerden belli (makt’u1) bir kâr karşılığında (% 5, % 10 gibi) mevduat toplayıp bazen ticarette çoğu zaman da faiz karşılığı kredi işlem­lerinde değerlendirerek dönem sonunda mevduat sahiplerine önceden belirlenen miktarı kâr adı altında öderdi. (Şekerci, s. 334-335).

[123] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 58.

[124] Faizsiz bankalarda ‘Kâr ve Zarara Katılma Hesabı” akdi çerçevesinde açılan hesap­lara Katılma hesabi; istenildiği zaman tamamen veya kısmen geri çekilme özelliği taşıyan, karşılığında faiz veya kâr ödenmeyen hesaplara ise carî hesap denir.

[125] Reşîd, Rızâ, Meceltetü’l-Menûr, Mısır, Yıl: 1903, Sayı: 18, VI, 717-718; Reşîd, Rızâ, Tefsîru’l-menâr, Kahire 1960, III, 115-116. Not: Bu görüşün doğrudan Ab-duh’a mı ait olduğu yoksa Reşîd Rızâ tarafından ona nispet mi edildiği konusu tar­tışmalıdır, (bk. el-Heytî, s. 612).

[126] Mahmud Şeltût,  el-Fetûvâ, Kahire 1983, s. 351-352.

[127] bk. el-Heytî, s. 162463; el-Hemşerî, s. 90-92.

[128] bk. Tantâvî, Seyyid Muhammed, Muâmelâtü’l-bünûk ve ahkâmuha’ş-şerı’yyeh, Kahire 1997, s. 126-133.

[129] Tantâvî halen (31 Aralık 2003) Mısır İslâm Araştırmaları Kurıılu’nurı başkanıdır. Kurul, 103 nolu kanunla, İslâmî konularda yetkili en yüksek makam olarak 1963 yılında kurulmuştur. Kurula bir çok ülkeden bilim adamı üye olup ilk toplantısını 40 ülkeden temsilcinin katılımıyla 7 Mart 1964’te yapmıştır. (Hamüd, s. 13). 1965 yılında 35 İslâm ülkesinden uzmanların katılımıyla yapılan 11. İslâm Araştır­maları Kongresi’nde faizle ilgili şu karar alınmıştır:

{1) Ticarî kredi ile tüketim kredisi arasında fark yoktur. Her tür krediden alınan fa­iz kesin olarak haramdır.

(2)  Al-i İmrân suresi 130. ayetin işaret ettiği gibi faizin azı da çoğu da haramdır.

(3)  Faizle borç vermek veya borç almak haramdır; ne zaruret ne de ihtiyaç bunu helâla dönüştürmez.

(4) Carî hesaplar, çek tahsili, teminat mektubu ve iş adamları ile banka arasında ül­ke İçinde gerçekleşen ulusal kambiyo gibi bankacılık işlemleri   caiz olup bu işlem­ler karşılığında ücret alınabilir.

(5)  Vadeli hesaplar, faiz karşılığı kefalet ve bütün faizli kredi işlemleri faizli işlem olup haramdır, bk. (el-Karadâğî, Ali Muhyiddîn, “Keyfe tahavveleTharâmu’l-muc-ma’ aleyhi beyne’l-mecâmiıTfıkhıyye ilâ helâlin”‘, MeceHetü’l-muctema’,Tarih: 28 Aralık 2002- 3 Ocak 2003, Sayı: 1532, s. 42-43). Ayrıca İslâm Konferansı Teş-kilatfna bağlı İslâm Fıkıh Akademisi {: MecmauTfıkhiTİslâmîj’nin 1985, Dünya İs­lâm Birliği {Rabttatü’I-Â’lemi’I-İslâmîYne bağlı İslâm Fıkıh Kurulu’ (: el-Mecm’au’!-fıkhi’l-fslâmîj’nun ise 1987 yıllarındaki toplantılarında banka faizinin haramlığı ko­nusunda ittifakla karar alınmıştır, (bk. Mecmaul-fıkhi’l-İslâmî, Karârât-u ve îausı-yât-u Mecmaı’i-fıkhi’l-Islâmî, (nşr. Abdussettâr £bû Gudde). Dımaşk, 1998, s. 22-23; el-Mecm’au’1-fıkhi’l-İslâmî, Karârâtü Mecmaı’l-fıkhi’l-İslâmî (Rabıta), Mekke ts.. s. 222-223).

[130] Fetvanın tam metni için bk. el-Karadâğî. “Keyfe tahavveleTharâmu…”. s. 43

[131] Bu karar, hey’et düzeyinde banka faizinin helâl olduğuna ilişkin verilen ilk ve (31 Aralık 2003 tarihi itibarıyla) son karardır. Kurul banka faizinin caiz olduğuna ilişkin görüşünü şu gerekçelere dayandırmıştır:

(1) Bankanın verdiği faiz banka ile müşteri arasındaki vekâlete dayanır. Banka müş­terinin vekili sıfatıyla onun parasını çalıştırmaktadır.

(2)  Devletle vatandaşı arasında faiz cereyan etmez. (Konuya ilişkin tartışmalar için bk. el-Azîzî, Muhammed Râmiz Abdulfettâh, Beyânu’l-hukmi’ş-şen’yyi fl’l-fevâ-idi’l-masrijiyyeti redden a!â feîuâ mecmaı’l-buhûsi’l-İslâmiyye, Amman 2003; el-Attâr, Abdunnâsır Tevfîk, “Münâkaşât’ü fetva Mecmaı’l-buhûsiTİslâmiyye an nıuâmelâti’l-bunûk”, (el-Attâr, Abdunnâsır Tevfîk, Tevhîdü taknînâti’I-Ezher ü’ş-Şerîati’l-Islâmiyye, el-cüzü’l-evuel, el-büyû’ er-ribâ ve’l-muâmelâtü’l-masrafiyye, bahire 2002) adlı kitabın eki; el-Karadâğî, “Keyfe tahavvele’l-harâmu…”, s. 42-47;   el-Bennâ.   Muhammed-Fuâd  Visâm,   “Fevâidü’l-bunûk”,   http://www.   isiamonli-ne-net/2003/01/05 article. html; el-Kardâvî, Yusuf,   ‘Fevâidü’l-bunûk”, http://www.is-‘vrnnafatıua. com,   (01 Temmuz 2003). Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 59-61.

[132] Uludağ, s. 16-17, 36.

[133] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 62.

[134] e|-Heytî, s. 164.

[135] ^ecelletü’l-EZher, Yıl: 1366, Sayı: 4, XVIII, 75. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 62-63.

[136] el-Bakara 2/ 275.

[137] el-Cessâs, Ahmed b. Alî, Ahkâmu’i-Kur’ân (thk. Muhammed Kamhâvî), Beyrut 1405/1985, I, 465; el-Kurtubî, Ahkâmu’l-Kur’ân, Ii, 130; eş-Şevkânî, Muham­med b. Ali, Fethu’l-kadîr, Beyrut 1991/1412, ], 423-424.

[138] Uludağ bu görüşte olduğu gibi Abdülaziz Çâviş’in de bu görüşte olduğu bildirilmek­tedir, (bk, Muhammed Abdü’l-Münı’m Cemâl, Mevsûa’tü’l-iktisâdi’i-İslâmî, Kahi­re, 1986, IV, 413; Uludağ, s. 35).

[139] el-Bakara, 2/278.

[140] el-Bakara, 2/279.

[141] Hasan, İbrahim Hasan. İslâm Tarihi, (trc: Ortak), İstanbul   1987, I, 83-85.

[142] bk. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, (trc: Salih Tuğ), İstanbul 1991, I, s. 25; en-Nablusî, Şâkir, “el-‘Avleme: Bidâa’tün a’rabiyyetün kadîmetün rüddet ileynâ”, Cerîdefii’r-re’y, (Ürdün), Tarih: 20 Aralık 2002, Sayi:11784, s. 29.

[143] Sarıçam, İbrahim, “Hâşim b. Abdümenâf”, DİA, XVI, 406.

[144] Fığlah, Ethem Ruhi, “EbÛTâlib”, DİA, X, 231.

[145] Ayçan, İrfan, “Ebû Süfyân”, DİA, X, 237.

[146] Lammens, H., “Mekke”, İA,  VII, 630-636.

[147] el-Bakara. 2/278.

[148] Taberî, Câmiu”i-beyân, !İI, 107.

[149] Taberî, Muhammed b. Cerîr, Tarihü’t-taberî: tarihü’l-ümem ue’1-müluk (thk. Mu­hammed İbrahim), Beyrut 1967, III, 29-30.

[150] Erkal, s. 94.

[151] Buhârî, “Fardu’l-Humus”, 2897.

[152] Ebû Ubeyd, Kasım b. Sellâm, el-Emvâl (thk. Muhammed Amâre), Kahirel989, s. 611.

[153] Zehebî, Şemsüddın b. Osman, Siyeru a’iâmi’n-nübeiâ, Beyrut 1983, XVII, 140; Ebû Ubeyd, e\-Emvâ\, s. 320.

[154] el-Bakara 2/279.

[155] el-Mâide5/2.

[156] el-Kâsânî, Ebû Bekir b. Mes’ûd, Bedâ’i’u’s-sanâ’f fi tertîbı’ş-şerdV, Beyrut ts..VI, 86; Cezîrî, el-Fıkh ale’I-mezâhib’l-erba’a, III, 73-

[157] en-Nisa 4/ 29.

[158] el-Bakara 2/ 275.

[159] bk. Zaterî, Alâuddîn, “Hein-fevâidü’1-muhassala mine’l-bünûk yeşmiluhâ ribâ’l-muharram?”,

http//www.ali[i>aa.com/news/18.06.2003/islamic2.htm.

[160] Tantâvî ve İslâm Araştırmaları Konseyi’nin “Banka faizlerinin caiz olduğu”na ilişki11 delilleri ve bu deliller üzerine yapılan tartışmalar için bk. el-Karadağî, Ali Muhyio’ dîn, “Fevâidü’l-mesârif mine’l-harâmi’l-mucma’ aleyhi ile’l-helâl”, httpı//www-i^’ monline.net/Arabic/contemporary /2003/01/artide 05,sfı£m!; Za’terî, Alâuddîf1-“Fevaidü’l-muhassala mine’l-bünûk yeşmiluhâ ribâ’l-haram”, http;//www. a’rr1lJ alem. net/fawaedm.htm. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 63-68.

[161] a’2siz bankacılık düşüncesinin teori ve pratikte takip ettiği süreç hakkında daha |enış bilgi için bk. Karaman, Hayrettin, İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, s. 26-28; ayındır, Servet, “Sermaye ve Tarihsel Süreçte Malî Aracı Kurumların Sermayeye aWaşım Tarzı”, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıi- 2001  SaV':4 s. 175-190.

[162] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 68-69.

[163] ;s-Sadr, Muhammed Bakır, Buhûsü’l-İslâmî. Beyrut 1991, s. 334-340. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 69.

[164] Yûsuf Kasım, et-Teâmülü’Micân fî mîzâni’ş-şerîa, Kahire 1993, s. 171-173; Nû-^an, Fikri Ahmed, en-Nazariyyetü’!-iktisadiyye fi’l-lslâm, Beyrut 1985, s. 361; el-Kârî, Muhammed Ati, “el-Hisâbât ve’1-vedâiu’l-masrifiyye”, MMFİm, Yıl: 1996, say: 9, I, 743,; Şahâte, s. 116; Kubeysî, s. 762. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 70-71.

[165] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 73-75.

[166] fen Manzûr, el-Ifrikî, Lisânu’l-arab, Beyrut 1990, “b-y-‘a” mcL VIII, 23-24; Kamus Tercümesi, [II, 195.

[167] bk..e)-Mısrî, R., Masri/u’t-tenmİye, s. 81; Bayındır, Ticaret ve Faiz, s. 17.

[168] bk. Erdoğan, Mehmet, Fıkıh ne Hukuk Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1998, s. 39-42.

[169] Kâsânî, Bedâ’i’, V, 134.

[170] Kâsânî, age., V, 135.

[171] Çizakça Murat, Risk Sermayesi Özel Finans Kurum fan ve Para Vakıfları, İstan­bul 1993, s.18-19; Avsaf Ahmed, “el-Ehemmiyyetü’n-nisbiyye li turuki’t-temvîli’l-muhtelife fi’n-nİzâmİ’1-masrifiyyiTİslâmî: Edille ameliyye mine’l-bunûki’l-İslâmiyye”, (İslâm Kalkınma Bankası’nm katkılarıyla 16-21 Haziran 1987 tarihinde Amman’da düzenlenen “Hutatü’l-istismâr fi’1-bünûki’l- İslâmiyye el-cevânibi’t-tatbîkiyye ve’l-ka-dâyâ ve’l-müşkilât” adlı sempozyuma sunulan tebliğ), e!-Mecmau’f-me/ifu fi buhû-si’l-hadârati’i-İslâmiyye, Amman 1990, s. 129-158.

[172] bk.   BDDK,   “Bankacılık Sektörü Değerlendirme Raporu Ekim/ 2004″,  http: //www.bddk.org.tr/turkce/ yay\nlarveraporlar/rapor/bdûk/sektordeger\en-diT-me/bsdrl004.pdf, (25.07.2005), s. 89-91.

[173] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 75-76.

[174] Lisânu’l-arab, “r-b-h” md., II, 442.

[175] Kâsânî, Bedâ’i’, V, 220; İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 266; İbn Âbidîn, Hâşiyet’ü Reddi’l-muhtâr atâ’d-Dürri’l-muhtâr şerh-i Tenviri’l-ebsâr, İstanbul 1984, IV, 132-133.

[176] Temel unsurlarından biri eksik satım akdine “bâtıl akit”, vasıflarından biri eksik sa­tım akdine ise “fasit akit” denir. Bâtıl satım akdi her hangi bir hüküm ifade etmez. Alıcı mal sahibinin izniyle, satın alman malı alıp götürse dahi, mal mülkiyetine geç-meyip elinde emânet olarak kalır. Fasit satım akdinde ise alıcı, söz konusu malı, sa­tıcının izniyle kabzetmişse, mülkiyet hakkı satılan malın bedeli ile değil, kıymeti ve­ya misli karşılığında sabit olur. Bu durumda alıcı, belirlenen bedeli değil, satılan ma­lın kıymetini ödemekle yükümlü olur.

[177] Kâsânî, Bedâ’i’, V, 220-224; İbn Kudârne, el-Muğnî. VI, 271; Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 93-101. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 76-77.

[178] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 77.

[179] en-Nisa4/29.

[180] bk. Ahmed Sâtirn Milham, Beyu’l-murâbaha ve tatbîkötuhâ fi’}-mesârifi’}4slâmiyye, Amman 1410/1989. s, 30-31; Suûd Muhammed Rabîa, SıyeğıTHemuil bi’l-murâbaha, Kuveyt 2000, s. 10-11. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 77-78.

[181] Malik b. Erıes, el-Muvatta’, (Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî rivayeti), (thk. Takıyyü’ddîn en-nedvî}, Dimaşk 1991, “Buyu”‘, 33.

[182] eş-Şafiî,   Muhammed   b.   İdrîs,   ei-Ümm,   (nşr.   Mahmûd   Mataracî),   Beyrut 1423/1993, III, 48.

[183] ibn Kayyım, Muhammed b. Ebî Bekr el-Cevziyye, İ’îâmü’l-muvakk\’în ‘on rabbi’l-‘âlemîn, {thk. Muhammed M. Abdulhamid), Beyrut, 1407/1987, IV, 29.

[184] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 78-79.

[185] “el-Murâbaha U’l-âmir bi’ş-şirâ”.

[186] bk. Özkaya, Bilal, “Özel Finans Kurumunda Ticari Faaliyetler”, Kuveyt Türk Bül­teni, Yıl: 5, Sayı: 17, Temmuz: 2002, s. 12-13.

[187] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 79-80.

[188] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 80.

[189] et-Tayyâr, Abdullah b. Muhammed, el-Bünûkü’l-İslâmiyye beyne n-nazariyye ue’t-tatbîk, Riyad 1994, s. 320-321; ei-Heytî, s. 523; el-Kardâvî, Yusuf, Beyu’lmu-râbha ii’l-âmir bi’ş-şirâ kemâ tecrthi’l-mesârîfü’l-îsiâmiyye. Kahire 1987, s, 27.

[190] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 80-81.

[191] Ebû Gudde, Abdü’s-settâr, Buhûs fi’l-muâmeiât ve’i-esâlîbi’i-masrifiyyeti’î-İslâ-miyye, Kuveyt 1993, I, 337; el-Kardâvî, Bey’u’l-murâbha, s. 32.

[192] bk. el-Makdİsî, Muhammed, Ğİ-Kâft ft fıkh-i İbn Hanbel, Beyrut ts., Ii, 25; eş-Şev-kânî, Muhammed b. Ali, ed-Derâri’\-mudıyye şerh’u ed-düreri’1-behiyyeti fi’l-me-sâtli’l-fıkhiyye, (thk. Muhammed Hailâka). San’a 1993/1414, i, 308; en-Nevevî, Yahya b. Şeref, Ravdatü’t -tâlibîn ve urndetii’I-müftîn (thk. Adil A. Abdulmev-cud-Ali M. Muavvad), Beyrut 1412/1992, III, 417; Makdisî, elKâfî,!, 325; e!-Mü-nâvî, M. Abdurraûf, et-Teörîf, I, 531, (thk. Muhammed R. ed-Dâye), Beyrut-Dı-maşk 1410; el-Cürcanî, Ali b. Muhammed, et-Ta’rifât, (thk. İbrahîm el-Ebyâr). Beyrut 1405, I, 206.

[193] Krş., es-Serahsî, XIV, 36; İbnu’l-Hümâm, M. b. Abdulvâhid, Fethu’lkadîr, Beyrut ts., VIİ, 211; ed-Derdîr, Ebü’I-Berekât, Şerhu’l-kebîr alâ Muhtasar-i Halil, Beyrut ts., III, 89.

[194] İbn Rüşd el-Hafîd, Bidûyetü’l müetehid ue nihayeti)’l-muktesıd, İtanbul 1985, H 117; İbn Kayyim, el-Cevziyye, Hâşiyetü İbni’l-Kayyim alâ süneni Ebı Davud, Beyrut 1995, s. 240.

[195] Fakihlerin “beyu’l-î’rıe”nin tanımı hakkındaki görüşleri için bk. Makdisî, el-Kâfî. H> 25; Nevevî, Ravdatü’t-tâlibîn, III, 417; İbn Âbidîn, Haşiye, V, 273; İbnu’l-Hü­mâm, Fethu’lkadîr, VII, 211; Derdîr, Şerhu’l-kebîr, III, 88-91; İbn Cüzey, Mu­hammed el-Kelbî, el-Kauaninü’l-f\khiyye, Beyrut t.y., İ, 171.

[196] Sahnûn, b. Abdisselam, el-Müdevvenetü’1-kübrâ İi’1-İmâm Mâlik b. Enes, Beyrut tŞ., IV, 120; el-Karâfî, A. b. İdris es-Senhâcî, el-Furûk, Beyrut 1998, İli, 268; İbn Abidîn, Haşiye, V, 273; Şevkânî, ed-Derâri’i-mudıyye, I, 309; Şevkânî Ney/ü’/-evtâr, V, 319.

[197] Merdavî, el-İnsâf, IV, 337; Behûtî, Keşşâfu’!-kma\ III, 186.

[198] Köse, Saffet, İslâm Hukukunda Kanuna Karsı Hile: Hile-i ser’ivve   İstanbul 1996, s. 381.

[199] e|-Balî, s.   128;  ez-Zuhaylî, Vehbe Mustafa,   “Beyu’Maksît”,  Mecelletü’1-mec- MG’ı’l-fıkbi’I-İslâmî Ii- râbttati’hâlemi’I-İslâmî (MMFİr), Yıl; 1998, XI, 51-54.

[200] Yeniçeri, Celal, İslâm İktisadının Esaslan, s. 400. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 81-83.

[201] Ebû Dâvûd, Süleyman b. Eş’as es-Sicistanî, Sünen-i Ebî Dâuûd, (thk. Kemâl Yû­suf el-Hût), Beyrut 1400/1988, “Büyü”‘, 68; Tirmizî, Muhammed b. İsa, el-Ca-miu’s-sahih, Kahire ts., “Buyu”‘, 19; İbn Mâce, “Ticaret”, 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 402, 434.

[202] Ebû Dâvud, “Buyu”‘, 26; Tirmizî, “Büyü””, 19; en-Nesâî, Abdurrahmân b. Şuayb, es-Sünen, İstanbul 1981, “Büyü”‘, 60, 71, 74.

[203] Hadislerin sıhhati ile ilgili daha geniş bilgi için bk. İbn Hacer, Ahmed el-Askalanî, Telhisü’l-habîr fi tahrici ehadisi’r-rafii’t-kebir (thk. Şaban Muhammed İsmail), Medine, 1964, III, 5.

[204] Zebîdî, Muhammed Murteza, Tâcu’l-arûs, Mısır 1306/1888, II, 435.

[205] bk- Şevkanî, Neplü’l-eutâr, V, 175.

[206] Hattâbî, M. b. İbrahim, Meâhmü’s-sünen ne huve şer’u süneni’i-imâm Eb\ Dâ-vud (rışr. Muhammed Râğıb et-Tabbâh), yy.,ts., 111, 769.

[207] İbn Kayyım el-Cevziyye, Haşiye, IX, 299.

[208] el-Mübarekfûrî, Abdurrahman b. Abdürrahim, Tuhfetü’l-ahvezi bi-şerh-i Tirmizi (thk. Muhammed Ketebî), Kahire 1964, IV, 360.

[209] İbn Kudâme, el-Muğni, VI. 295-296.

[210] Şevkânî, Neylü’i-evtör, V, 175.

[211] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 83-87.

[212] Temerrüt {Gecikme) faizi: Vaktinde ödenmeyen borca tahakkuk ettirilen faiz. (Er­doğan, s. 452).

[213] bk. Asya Finans Kurumu A.Ş., “Genel Finansman Sözleşmesi”, Yıl: 2003, md-17/5; Family Finans Kurumu AŞ., “Genel Sözleşme”, Yıl: 2003, md. 20.

[214] bk. Al-Baraka Türk A.Ş., “Finansman Sözleşmesi”, Yıl: 2002, md. 3/ 1; Fam* Finans Kurumu AŞ., “Genel Sözleşme”, Yıl: 2003, md. 3/3; Anadolu Finans Ko­rumu AŞ., “Genel Sözleşme”, Yıl: 2003, md. 5/2,6,7.

[215] Kuveyt Türk Evkaf Finans Kurumu A.Ş.,”Genel Kredi Sözleşmesi”, Yıl: 2002, md-3/2.

[216] Kuveyt Türk Evkaf Finans Kurumu A.Ş.,”Genel Kredi Sözleşmesi”, Yıl: 2002, md. 5/ 6,7.

[217] bk. Kuveyt Türk Evkaf Finans Kurumu A.Ş., “Genel Kredi Sözleşmesi” Yıl: 2002, md. 5/ 2,12; Al-Baraka Türk A.Ş., “Finansman Sözleşmesi”, Yıl: 2002, md. 3/ 2,

[218] Müşteri (borçlu) nin haklı bir sebep olmaksızın eda ve îfâ mükellefiyetini yerine ge­tirmemesi,

[219] bk. Tirmizî, “Ahkâm”, 17; Ebû Davud, “Akdiye”, 12.

[220] Paranın değer kaybı ve alınabilecek tedbirlerle ilgili tartışmalar için bk. Bayındır. Abdulaziz ve diğerleri, İslâm Açısından Eniasyon ve Çözüm Yollan, İstanbul 1983; Döndüren, Hamdi, İslâm’ı Ölçülerle Ticaret Rehberi 100 Soru- 100 Ce­vap, İstanbul 1998, s. 181-183; Yaran, Rahmi, islam Hukukunda Borcun Gecik­mesi Borçlunun Temerrüdü Alacaklının Temerrüdü, İstanbul 1997. s. 146-189.

[221] bk. Bayındır, Abdulaziz, “Faizsiz Sistemde Ödemeyi Geciktiren Borçluya Uygulana­cak Maddi Ceza”, İstanbul Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 2001, Sa­yı: 3, s. 51-70.

[222] Bardakoğlu, “Bey1″, DİA, VI, 16.

[223] Şî, ed-Derâri’l-mud\yye, II, 79.

[224] Tirmizî, “Ahkâm”, 17; Ebû Davud, “Akdıye”. 12.

[225] Faizsiz bankaların murabaha uygulamasına yönelik eleştiriler için bk. es-Sebâtîn, Yusuf Ahmed Mahmud, el-Büyû’lkadîme ve’l-muâsıra ve’l-borsât elmahatttye ue’d-d ti ueüy ye, Amman 2002, s. 97-101.

[226] Satıcının, sözleşmeden doğan borcunu yerine getirmemesi durumunda müşterinin, kendi borcunu ödemeyi durdurma ve karşı taraf yükümlülüğünü yerine getirmedi» çe borcunu ödememe hakkına denir. (Bk. Karaman, Hayrettin, Mukayeseli İsla111 Hukuku, II, 440).

[227] Taksitle satış sözleşmesinin Alman ve Türk hukukundaki işlenişi hakkında geniş biö İçin bk. Ozanoğlu, Hasan, Taksitle Salım Sözleşmesi, Ankara 1999, s. 85-11″-

[228] RG., Tarih: 01 Ağustos 2003, Sayı: 25186/

[229] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 87-92.

[230] el-Bedûr, Râdî, “İktisâdiyâtü ukûdi’l-müşâreke fi’l-erbâh: el-mefâhîm ve’1-kadâyâ’n-nazariyye”, (İslâm Kalkınma Bankası’nın katkılarıyla 16-21 Haziran 1987 tarihin­de Amman’da düzenlenen “Hutatü’l-istismâr fi’I-bünûki’l- Islâmiyye el-cevânibi’t-tatbîkıyye ve’1-kadâyâ ve’l-müşkilât” adlı sempozyuma sunulan tebliğ), el-Mec-rnau’l-melikî li buhûsi’i-hadâraü’l-İslâmiyye, Amman 1990, s. 66; Ebû Uveymir, Cihad Abdullah Hüseyin, et-Terşîdü’ş-şer’î İİ’I-bünûki’l-kâimeh, yy.: İttihâdü’d- düvelî Ii’1-bünûki’l-İslâmiyye, 1986, s. 321.

[231] bk. Hamûd, s. 388-391.

[232] el-Mısrî, Refik Yûnus, e/-Mes<5n/u7-/s/dmryye, dirâse şer’ıyye ii ‘adedin min hâ, (-idde 1995, s. 15-17; el-Hüseynî, Ahmed Hasan, el-Vedâiu’imasrifiyye, envâuh&, istihdâmuhâ, istismâruhâ, Beyrut 1999, s. 132.

[233] Mâcİd Ali, el-Bünûkü’l-lslâmiyye nazra Kurâniyye lı’l-mâl ue’1-insân ue’l-i’mân’l-ardı, Amman 1999, s. 17.

[234] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 93-94.

[235] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 94.

[236] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 94.

[237] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 94.

[238] Ebû Uveymir, s. 322.

[239] en-Neccâr, Ahmed,   100 Suâ! ve 100 cevâb haule’l-bünûki’l-Islâmiyye, yy., 1978, s. 43.

[240] e]-Mısrî, Refîk Yûnus, Buhûs fi’î-mesârifi’l-Is!âmlyye, Dımaşk 2001, s. 12-14.

[241] Muhammed Osman, Şübeyr, e/-Mudme/âtü7-md/iyj;e el-muâsıra fi’ifıkhi’I-lslâ-mî, Amman 2001, s. 292; el-Mısrî, Abdussemî”, el-Masrifu’!-İs!âm\ i’lmiyyen ve a’meliyyen, Kahire 1988, s. 62: Şargâvî. s. 385-386.

[242] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 94-96.

[243] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 96.

[244] Ba«al, Hukukî Yönden Özel Finans Kurumları, s. 217; Sirâc, s. 178.

[245] Kuveyt Türk Evkaf Finans Kurumu AŞ-, “‘Kâr Zarar Ortaklığı Yatırım Sözleşmesi”. Yıl: 2002, s. 1-5.

[246] Battal, Hukukî Yönden Özel Finans Kurumlan, s. 227. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 96-98.

[247] Muhammed Abdullah Vâil, eJ-Müşâreke e!-muter\ökısa (et-müntehiye bi’t-temlik) ve devru’\-bünûk’\’i-İs\âm\yyet\ fi tefî’lihâ, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.Ürdün Ünv.) Amman 2000, s. 12.

[248] Faysal Ârida, “el-Müşâreke ke uslûbin li’t-temvîl”, (XIX. İslâm Bankaları Yatırım ve Operasyon Müdürleri Toplantısı’na sunulan yayınlanmamış tebliğ), Amman 1993, s. 19.

[249] Ahmed Cemîl, el-Vazifetü’t-tenmeviyye li’imüessesâti’imâliyetî’i-Islâmiyye, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Cezayir Ünv.), Cezayir 1996, s. 142; el-Kef-râvî, Avf, el-fiünû/cü7-/s/dmiyye en-nukûd ve’l-bunûk fi’n-nizâmi’l-Islâmî, İsken­deriye 1998, s. 104; el-Bedûr, s. 75; el-A’clûnî, Muhammed, “Bünûkün İslâmiy-yetün”, (Yayınlanmamış makale, Yermük Ünv. Ürdün), Yermük ts., s. 195; el-Hü-seynî, s. 141; Hamûd, s. 472-476-

[250] es-Sâvî, Muhammed, Müşkiletü’l-istismâr fi’i-bünûki’İ-İsiâmiyye ve keyfe â’iece-ha’1-İslâm, Cidde 1991, s. 619-620; Mahmûd Muhammed Bâbilî,  el-Mesdrf/u’J-/s/âmiyye darûra rıatmiyye, yy. 1989, s. 204; Abdulhâdî Ya’kub Abdullah,   e'” Müşâreke ahkâmuha’ş-şeri’yye ve tatbîkâtuha’l-ameliye bi’l-rnesârlfi’l-islârniy ye, Sudan ts., s. 28; Emîre Abdullatîf Meşhur, el-îsüsmâr fi’l-iktisâdi’l-İslâmî, Ka­hire 1991, s. 287; Ebû Uveymir, s. 325-326.

[251] Şübeyr, s. 292; Şargavî, s. 385-386; el-Mısrî, A., s. 62, 70.

[252] eI-Heytî, s. 502. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 98-101.

[253] Şelebî, İsmail Abdırrahim, “e!-CevânibuTkânûniyye li tatbiki akdeyi’l-murâbaha ve’1-mudâraba”, Hutatü’l-istismâr fi’l-bünûki’l-îslâmimre ei-cevânibi’t-tatbîkyye ye’l-Jcaddyâ ve’l-müşkilât, s. 283; Bekir Reyhan, S\yeğu’t-ternvîl ve’l-istimör fi’l-mesori/i’l-İs/âmiyye, Amman 2001, s. 50; Akın, s. 74; Battal, Hukukî Yünden Öze! Finans Kurum/an, s. 229. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 101-102.

[254] el-Heytî, s. 435; Ebû Uveymir, s. 321.

[255] Hamûd, s. 39.

[256] Orman, s. 250-251.

[257] Sirâc, s. 149.

[258] bk. el-A’rabî, Muhammed Abdullah, “el-.Muâmelâtü’1-masrafiyye ve ra’yü’l-İslâmi fî-ha”, //. İslam AraşUrmahrı Kongresi’ne Sunuları Tebliğler, Kahire 1965, s. 79-123; Ali Hasan Abdulkadir, Fıkhu’l-mudâraba fi’t-tatbîki’l-iimiyyi ve’t-tecdîdi’l-iktisadimi, yy., ts., s. 40; Ebû Uveymir, s. 303. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 102-104.

[259] Muhammed Abdüİhalîm Ömer, ı:et-Tefâsîlu’i-ameliyye li akdi’l-murâbaha fi’n-nizâ-mi’1-masrifiyyi’l-lslâmî”, Hutatü’l-istismâr fi’l-bünûki’l- /s/dmiyye el-cevânibi’t-tatbîkyye ue’l-kadâyâ ve’1-müşkilât, s. 220-221.

[260] Battal, Hukukî Yönden Özel Finans Kurumlan, s. 197.

[261] Şargâvî, s. 336-337; Savvân, s. 136.

[262] el-Emîn, el-Vedâiu’i-masrifiyye, s. 55.

[263] bk. Nevevî, Ravdatu’t-tâUbîn, V, 120; Merğinanî, Hidâye, III, 203; Sahnûn, el-Müdevvene, XII, 120; İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmii’l-muvakknn, I, 336-337-

[264] Şargâvî, s. 345-346; el-Heytî, s. 471.

[265] Hamûd, s. 420, 428; Abdulkadir, s. 119-120; Savvân, s. 136-136. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 104-106.

[266] Mahmud Abdulkerim İrşid, eş-Şâmii fî muamelâtı ve ameliyyâti’1-mesârifi’l-İslâ-miyye, Amman   2001, s. 39-40. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 106-107.

[267] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 107.

[268] Tuğlacı, Pars, İngiiizce-Türkçe İktisadî, Ticarî, Hukukî Terimler Sözlüğü, İstan­bul 1961, s. 526; Websters Dictionary, s. 1309.

[269] Altıntaş, Mine Berra, “Bir Finans Tekniği Olarak Risk Sermayesi”, Para ve Serma­ye Piyasası Dergisi, Tarih: Aralık 1986, Sayı: 94, s. 32; Esen, Rıfat, “Ventura Ca­pital”, Dünya Gazetesi, Tarih: 20 Ekim 1989, s. 4.

[270] Yegencik (Burnukara), Tijen, Yeni Bir Finansman Tekniği ufarak Risk Sermaye­si ue Türkiye Açısından Önemi, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Ey lül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), İ2mir 1994, s. 7-8.

[271] RG., Tarih: 6.7. 1993, Sayı: 21629.

[272] RG., Tarih: 6.11. 1998, Sayı: 23515.

[273] Çizakça, Murat, “Risk Sermayesinin Batı’daki Başarıları ve Gelişmekte Olan Ülke­lerdeki Potansiyeli”, Türkiye’de özel Finans Kurumlan Teori ve Uygulama, İs­tanbul 2000, s. 124.

[274] Türknet, “Risk Sermayesi”, http://www.Turknet.com, (20 Ocak 2001).

[275] Çakmakçı, Akın, ‘Risk Sermayesi” Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı Tarafın­dan 5 Mayıs 2001 Tarihinde Düzenlenen Sempozyuma Sunulan Tebliğ, TTGV Teknoloji Yayınları Dizisi-1, s. 5.

[276] İşeri, Müge, Risk Sermayesi & Türkiye’deki Geleceği, İstanbul 2001, s. 9-53. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 107-111.

[277] Çizakça, “Risk Sermayesi” Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, s. 1″.

[278] Çizakça, a.g.e., s. 16-19; Döndüren, Ticaret ve İktisat İlmihali, s. 436-440; jen (Burnukara), s. 4.

[279] Bu görüş Recep Uİusoy’a aittir, bk. Ulusoy, Recep, Bir Finansman Modeli Ola­rak Mudâraba, (Yayınlanmamış Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bi­limler Enstitüsü), İstanbul 1995, s. 216-218. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 112-113.

[280] Mecelle, md.1045; Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukuki İslâmiyye ve ht\lâhât-\ Fık-Jııyye Kamusu, İstanbul 1985, VII, 76-77.

[281] İbn Âbidîn, Haşiye, IV, 299-300.

[282] Muhammed b. İbrahim Musa, Şerikâtü’l-eşhâs beyne’ş-şer \ati ve’l-kânûn, Ri-yad 1998, s. 39.

[283] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 113.

[284] Nezih Hamtnâd, İktisâdi Fıkıh Terimleri, {trc: Recep Ulusoy), İstanbul 1996, s. 318.

[285] Şirbînî, Şemsüddin b. Ahmed, Muğni’l-muhtâc ilâ ma’tifatt meâni’l-Mmhâc, Beyrut ts., II, 213; ed-Derdîr, Ebu’l-Berekât, eş-Şerhu’s-sağîr alâ akrabi’1-mesâ-Hk ilâ mezhebi imâm Mâlik, Kahire ts., III, 457-458.

[286] İbn Kudame, el-Muğnî, VII, 123.

[287] Serahsî, el-MebsÛt, XI, 159-160.

[288] İbn Hazm, Alî b Ahmed, el-Muhallâ bi’l-âsâr, Beyrut 1988, VI, 414-415.

[289] İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 123.

[290] Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, II, 213.

[291] Derdîr, Çehu’s-sağtr, III, 459-460.

[292] İbn Kudârne, el-Muğnî, VI!, 124; e!-‘Aynî, Bedrüddîn b. Ahmed, el-Bınâye (tsh Mevlâ Muhammed Ömer}, Beyrut 1400/1980, VI, 95.

[293] İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 146; Kâsânî, Bedâ’i’, VI, 59, 60; ‘Aynî, eJ-Bindye, VI, 118; Mûsab. İbrahim, Şerikâtü’l-eşhâs, s. 210-212. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 113-114.

[294] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 114.

[295] İbn Kudâme, el-Muğnî, V,10; Kâsânî, Bedâ’i’, VI,57; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, III, 223; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehld, II, 210.

[296] Sirâc, s. 153.

[297] İbn Duveyyân, Sâiim ez-Zeydî, Menârü’s-sebi! fi şerhi’d-delil (thk. Züheyr Sa-viş}, Beyrut 1979, I, 372.

[298] EbûUveymir, s. 322.

[299] Kâsânî, Bedâ’i’, VI, 95; İbn Âbidîn, Haşiye, V, 649-650; İbn Kudâme, e/-Muğ-nî, V, 50.

[300] eş-Şirazî, Ebû Ishak, el-Mühezzeb fi fıkhi’1-İmam Şafii, (thk. Muhammed ez-Zuhaylî), Dımaşk 1996, III, 480.

[301] Sahnûn, el-Müdevvene, V, 92. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 115.

[302] Kâsânî, Bedâ’i’, VI, 95-96; İbn Kudâme, elMuğnî, V, 151; Sahnûn, el-Müdev-uene, V, 12, 10″,

[303] Kâsânî, BeddV, VI, 96.

[304] Kâsânî, age., 95.

[305] İbn Kudâme, et-Muğnî, V, 30.

[306] Nevevî, el-Mecmu, XV,168.

[307] bk. Nevevî, age., XV, 146, 165; el-Heytî, s. 474.

[308] Ebû Uveymir, s. 303.

[309] Kâsânî, BeddV, VI, 63.

[310] İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 27.

[311] İbn Kudâme, age., V, 37-38.

[312] Derdîr, $erhu’s-sağtr, III, 468-469.

[313] Nevevî, Muğni’l-muhtöc, II, 215.

[314] jbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehld, II, 211-212. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 116-118.

[315] Şübeyr, s. 292; Şargâvî, s. 385-386; el-Mısri, A., s. 62,70.

[316] Kâsânî, BedÛ’i’, VI, 63; İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 27.

[317] Serahsî, el-MebsÛt, XI, 151-152; Makdisî, el-Kâfî, II, 258; İbn Kudâme, el-Muğ­nî, VII, 123424; Şirbînî, Müğni’i-muhtâc, III, 225; İbn Hazm, el-Muhallâ, VI, 414-415.

[318] Desûkî, Ebû AbdiIIah Ahmed b. Arafe, Haşiyetü’d-Desuki ala muhtasari’s-Sa’d, (thk. Halil İbrahim Halil), Beyrut 2002, III, 349; Derdîr, Şerhu’I-keblr, iÜ, 349.

[319] İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 124.

[320] Tirmizî, “Ahkâm”, 17; Ebû Davud, “Akdıye”, 12.

[321] Nevevî, V, 390; Behûtî, Keşşafu’hkma1, II 275; İbn Hazm, ei-Muhallâ, VI, 278.

[322] el-Abderî, Muhammed b. Ebi’l-Kâsım, et-Tâc ve’Hkltl, Beyrut 1398/1977, VI, 69.

[323] Hamûd, s. 472,

[324] el-Heytî, s. 505.

[325] Yahya İsmail Ali İd, ei-Masrifu’l-İslâmt mecâlâtühû m âsâruhu’i-İsiâmiyVe< Cidde 1981, s. 342.

[326] es-Sâvî, s. 622-623.

[327] Vâil, s. 61.

[328] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 118-121.

[329] Borçlar Kanunu tnd. 521’de adî şirkette sermaye ile ilgili hüküm şöyle düzenlen­mektedir: “Her şerik nakit, alacak veya diğer mal veya sa’y olarak bir sermaye koymakla mükelleftir,..”, bk.  http://www.hukuktr.net MeWb2.htm (24 Eylül 2003). Bu durum Türk Borçlar Kanunu’nda emek-sermaye ortaklığı anlayışına dayah Mudârabanın tanınıp kanunlaştınldığını göstermektedir.

[330] Şekerci, s. 247.

[331] Holdsvorth, Sır William, A History of English Law, London 1973, VIII, 103.

[332] “En-ner’ribâ yecrî fi’l-u’kûd lâ fi’1-ğarâmât”, Suyûtî, Celâluddîn Abdurrahmân, el-Eşbah ve’n-nezâir, yy., ve ts., Daru ihyâi’kütübi’l-arabî, s. 357.

[333] Sirâc, s. 208.

[334] Schacht, Joseph, İslam Hukukuna Giriş, (trc, Dağ, Mehmet, Şener, Abdülkadir}, Ankara 1986, s. 87.

[335] Udovitch, Abraham, Partnership and Profit in Medieuo! İslam, Princeton 1970, s. 184-185.

[336] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 121-122.

[337] Usânu’l-arab, “d-r-b”md., I, 543-548: ei-Mu’cemu’l-esâsî, s, 767.

[338] Al-i İmrân 3/ 156; en-Nisa 4/94, 101; el-Mâide 5/ 106; el-Müzzemmil 73/20.

[339] Serahsî, el-MebsÛt, XXII, 18; el-Mâverdî. el-Mudâraba (thk. Abdu’Kvahhâb Ha­vas), Kahire 1989, s. 117-118; Merdâvî, ei-İnsâf, V, 507; el-Cezîrî, Abdurrah­mân, ei-Fıkh ale’l-mezâhibi’l-erba’a, Beyrut 141/1990, III, 34; Şekerci, s. 248.

[340] ed-Debû, İbrahim Fadıl, Akdü’i-mudâraba: Dirâse fi’l-iktisâdi’l-lslömt, Amman 1998, s. 29-31.

[341] Mâverdî, el-Mudâraba, s. 120-121; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, II, 309; Döndü­ren, Hamdi, “İslâm Ekonomisinde Faiz ve Finans Kaynakları”, islâm Ekonomi­sinde Finansman Meseleleri, s. 195.

[342] Al-i İmrân 3/ 156.

[343] en-Nisa 4/94.

[344] en-Nisa 4/101.

[345] el-Mâide 5/ 106.

[346] el-Bakara 2/ 198.

[347] Ateş, Ali Osman, İslam’a Göre Cahiline ve Ehl-i Kitab Ör/ ve Âdetleri, İstan­bul 1996, s. 497.

[348] Mudârabanın tarihteki örnekleri için bk. ed-Debû, s. 32-36; Gedikli, Osmanh Şer’iyye Sicillerinde Mudarebe Ortaklığı, s. 30-38; Ateş, Ali Osman, s. 497; Döndüren, Ticaret ve İktisat İlmihâli, s. 426-427; Sıddîkî, M. Necâtullah, “Çağ­daş İktisadî Hayatta Mudârabe”, İktisat ve Din, (nşr. Mustafa Özel), İstanbul 1994, s. 274-275.

[349] İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 133; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 11, 309; Ebû Ceyb, Mevsûatü’l-icma’ fi’l-fıkhi’l-İslâmî, Dımaşk 1984, 1, 532.

[350] Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, II, 310; Derdir, Şerfıu’s-sağîr, III, 682; İbn Kudâme. e!-Muğnî, VII, 136.

[351] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 122-124.

[352] el-Heytî, s. 472-473.

[353] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 125.

[354] es-Sawa, Ali Muhammed, “el-Fevâriku’t-tatbîkıyyetü beyne’1-mudârabati fi’l-fıkhi’l-İslâmWe’!-mudârabatİ’l-müştereketi”, Mecelletü Dirâsât (es-Sihiletü, el-U'”‘ mu’i-insânivvvetü), Amman, Yıl: 1992, Sayı: 1, XIX, 254-255; Hamûd, s. 394; el-Heytî, s. 473.

[355] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 125-126.

[356] Kâsânî, Beda’i’, VI, 96; Şirâzî, el-Mühezzeb, 111, 480; İbn Kudâme, Vll, 158.

[357] Sahnün, eİ-Müdevvene, V, 92.

[358] es-Sawa, s. 260-262. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 126-127.

[359] İbnü’l-Hüman, Fethu’I-kadtr, VIII, 471.

[360] el-Heytî, s. 477.

[361] Behûtî, Keşşâfu’!-kına\ III, 519.

[362] tbn Hazm, el-Muhallâ, VI, 417.

[363] İbnü’l-Murtaza, Ahmed b. Yahya, el-Bahrü’z-zehhâr el-cami’ li-mezahibi mai’l-emsar, (thk. Abdullah Muhammed Atıyye), San’a 1949, IV, 88.

[364] es-Sawa, s. 270

[365] Kâsânî, Bedâ’i’, VI, 63

[366] er-Remlî, Şemseddîn Muhammed, Nihâyetü’i-muhtâc i/â şerhi’l-minhâc, V, 239, Mektebeî’ü Mustafa el-Babî Halebî 1967

[367] el-Heytî, s. 480; es-Sauva, s. 262

[368] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 127-129.

[369] el-Heytî, s. 481.

[370] Kâsânî, Bedâ’i’, VI. 96; İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 158.

[371] Şirbinî. Muğni’l-muhtâc, II, 314; Abderî, et-Tûc ue’i-iklîl, V, 365.

[372] Ebû Uveymir, s. 303; Savva, s. 254; Hamüd, s. 430.

[373] ei-A’rabî, “el-MuâmelâtüTmasrafiyye ve ra’yü’l-İslâmi fîha”, s. 110-115.

[374] Hamûd, s. 427, 435.

[375] Şargâvî, s. 327.

[376] Hamûd’ 441′ 442; S. 327.

[377] es-Sadr, ei-Benk el-lû ribeuî, s. 32-33.

[378] bk. el-Heytî, s. 495; Sirâc, s. 257; M. Salih Abdulkâdir, s. 122-123; el-Emîn, eh >., s. 56: Ebû Uveymir, s. 310. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 129-131.

[379] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 131-132.

[380] Kâsânî, Bedâ’i’, IV, 175; Bardakoğlu, “İcâre”, DİA, XXI, 381.

[381] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 132.

[382] el-Bârûdî, Ali, el-U’kûd ve a’mehyyâtü’lbünûkVt-ticâriyye, İskenderiyye ts., s. 265; Battal, Hukukî Yönden Özel Finans Kurumlan, s. 113.

[383] el-Cemâl, Garîb. el-Mesârif ve’i-a’mâlu’l-masrifiyye, s. 9.

[384] Hamûd, s. 339; Za’terî, eJ-Hedamâfü’l-masra/iyye, s. 307. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 133-134.

[385] el-Bârûdî, s. 268.

[386] Kalyûbî, Semiha, el-Üsüsü’l-kanûniyye /i a’meliyyâül-bünûk, Kahire ts.. 5. 75.

[387] bk. Hamûd, s. 340; Za’teri, el-Hadematü’l-masrafiyye, s. 316; Battal, HukuM Yönden Özel Finans Kurumlan, s. 113.

[388] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 134-135.

[389] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 135.

[390] Ebussuû’d, Ramazan, Şerhu’l ukudu’İ-müsemmât fi akdeyi’1-bey’ ue’\-mukâyada, Kahire 1990, s. 36.

[391] Bedvî. Ahmed Zeki, Mu’cemu mustalahâti’l-kânûniyye, Kahire ts., s. 149.

[392] Süleyman Vârid, Akdü’l-îcâr el-müntehiye bi’t-temlik, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ürdün Ünv.), Amman 1994, s. 18, 29.

[393] el-Halîm, Câk Yûsuf, el-U’kûdü’ş-şâia ue’l-müsemmât, Dımaşk 1998, s. 220.

[394] Avrupa Leasing Birliği {LEASEUROPE), üye ülkelerdeki Ticaret hukuku, Mede­ni hukuk ve Vergi hukuku açısından Finansal kiralama’nın durumunu incelemek ve ortaya çıkan sorunlara çözüm bulmak amacıyla 15 Avrupa ülkesi tarafından 1972 yılında Brüksel’de kurulmuştur. (Kocaağa, Koksal, Türk özel Hukukunda Finansal Kiralama (leasing) Sözleşmesi, Ankaral999, s. 32-33.)

[395] Kocaağa, s. 63.

[396] “Finansal Kiralama Kanunu (FKK}”, RG., Tarih: 28 Haziran 1985, Sayı: 18795-

[397] bk. -FKK md. 9″, RG., Tarih: 28 Haziran 1985, Sayı: 18795.

[398] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 135-136.

[399] Ebussuû’d, s. 37-39; Vârid, s. 13-16.

[400] Vârid, s. 12.

[401] et-Teshîrî, Muhammed Ali, “Münâkaşât”, MMFİm, Yıl: 1990, Sayı:VI, I, 437.

[402] Mecm’au’l-fıkhi’l-îslâmî, Karârât, 109-110.

[403] Vârid, s. 22-24.

[404] eş-Şâzelî, Ali Hasan, “el-îcâr el-müntehiye bi’t-temlîk”, MMFİm, Yıl: 1988, Sa­yı: 5, IV, 2612, (1 no’lu dip not.)

[405] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 136-138.

[406] Ebu’Ueyi, İbrahim, ef-Beyu’ bi’t-taksît ue;J-buyûu’/-i’îrmâniyyeti’l-uhrd, s. 32-33, Kuveyt 1984

[407] Vârid, s. 19-21; el-Mısrî, R., “Beyu’t-taksît”, s. 310. Finansal kiralamanın Batı ve Türkiye’deki tarihî seyri hakkında daha geniş bilgi için bk. Kocaağa, s. 30-34

[408] Vârid, s. 73, 81; Ebu’1-leyl, s. 323

[409] “FKK”, RG., Tarih: 28 Haziran 1985, Sayı: 18795 Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 138.

[410] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 139.

[411] el-Mısrî, R., Masrifü’t-tenmiyye, s. 383-384.

[412] bk. Mecm’au’l-fıkhi’Mslâmî, MMFİm, Yıl: 1987, Sayı: 3, I, 188-189 Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 139.

[413] EbûUveymir, s. 421.

[414] Ocak 1990 itibariyle 1 Ürdün Dinarı yaklaşık 1,4 ABD dolan’na eşittir.

[415] Vârid, s. 86-91. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 140-141.

[416] Battal, Hukukî Yönden Özel Finans Kurum/on, S. 248.

[417] bk. “FKK\ RG., Tarih: 28 Haziran 1985, Sayı: 18795.; Kuveyt Türk Finans Ku­rumu A.Ş., “Finansa! Kiralama Sözleşmesi” Tarih; 10.04. 2002, s. 1-8.

[418] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 141-143.

[419] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 143.

[420] eş-Şâzelî, s. 2613-2614.

[421] Bardakoğiu, Ali, “İcâre”, DİA, XXI, 382.

[422] Muhammed Kâyed Abdulhak, ei-Benkü’!-İslâmî h’Henmiyye (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Yermük Ünv.). Yermük 1989, s. 84.

[423] bk. Mecm’au’I-fıkhi’l-İslâmî, “Karar rakam 13 (1/3) bi şe’ni istif sâr âti’ l-benki’ İ- İ s -iâmî li’t-tenmiyye”, MMFİm, Yıl: 1987, Sayı: 111,1, 305; MecnVau’l-fıkhi’Mslâmî, “Karâr rakam: 110 (4/12) bi-şe’ni mevdûı’ el-îcâr el-müntehiye bi’t-temlîk, ve su-kûki’t-te’cîr”, MMFİm, Yi!: 2000, Sayı: 12, I, 697-699; Heyet, A’mâlu’n-ned-veti’i-fıkh\yyeti’l-ûlâ li Beyti’Itemv’ıh’i-Kuveyü el-mün’akide fi’l-Küveyt 7-11 Receb 1407/7-11 Mart 1987, Kuveyt 1990, s. 584; Heyet, “Tavsiyât’u ve fetâ-vâ en-NedvetiTfıkhıyyetİ’l-Cılâ li Beyti’t-temvîli’1-Küveytî el-mun’akide fi’l-Küveyt 7-11 Recep 1407h./ 7-11 Mart 1987m.”, MMFİm, Yıl: 1988, Sayı: 5, IV. 2702; Muhammed Abdulhakîm Zeî’r, “fî-Rihabi’n-nedveti’l-fıkhıyyeti’l-ûlâ li Bey­ti’t-temvîlî’1-Kuveytî” Meceiietü’t-iküsâdi’l-İstâmî (Mİİ), Yıl: 1987, Sayı: 69, VI, 11. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 143-144.

[424] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 144.

[425] Abdullah el-Mahfuz, “el-îcâr ellezî yentehî bi’t-temlîk”, MMFİm, Yıl: 1988, Sayı: 5, IV, 2673.

[426] eş-Şâzelî, s. 2653-2654.

[427] ed-Darîr, es-Sıddîk Muhammed Emîn, “Münâkaşât”, MMFİm, Yıl: 1988, Sayı: 5, IV, 2735.

[428] el-Meni’, Süleyman. “Münâkaşât”, MMFİm, Yıl: 1988, Sayı: 5; IV, 2736.

[429] es-Sellâmî, Muhammed Muhtar “Munâkaşatü’I-buhûs”, MMFİm, Yıl: 1988, Sa­yı: 5, IV, 2731.

[430] bk. Mecm’au’i-fıkhi’l-İslârnî, Karârat, s. 29-30; VI, 11.

[431] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 145.

[432] eş-Şâzelî, s. 2639, 2718.

[433] Mahfuz, s. 2669, 2714.

[434] es-Seliâmî, s. 2731.

[435] eş-Şâzelî, s. 2650; el-Mahfuz, s. 2673; Vârid, s. 61.

[436] eş-Şâzeiî, s. 2647; Vârid, s. 54.

[437] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 146-147.

[438] Kiralama şirketi ile kiracı arasında uzun ömürlü malların belirli bir süre kullanılıp tekrar iade edilmesi maksadıyla gerçekleştirilen kiralama yöntemine faaliyet kira­laması denir. Bu tür kiralamada, kiraya veren kuruluş, genellikle kiralanan maki­ne ve teçhizatın üreticisi veya satıcısı konumunda olur. Faaliyet kiralaması yönte­minde, malın, ekonomik ömründen daha kısa bir süre için kiralanması söz konu­su olabilmektedir. Tespit edilen süreler zarfında, ihbar yapılarak sözleşmenin fes­hi mümkündür. Bu sayede kiracı firmalar, kiraladıkları, fakat sözleşme süresi he­nüz dolmadan teknolojik bakımdan eskimiş duruma düşen makine ve teçhizatı ki­ralayan kuruluşa iade edebilmektedirler. Faaliyet kiralamasında kiracının sorumlu-‘yğu, yalnızca anlaşma süresince taahhüt ettiği kira bedelini ödemekle sınırlıdır. Kira konusu makine ve teçhizatın bakım ve onarımı, genellikle kiralayan kurulu-Şa bırakılmakta; ayrıca söz konusu varlıkların eskimesi ve aşınması nedeniyle ki­ralama süresi sonunda ortaya çıkabilecek fiyat değişikliklerinin riski de kiralayan kuruluşun sorumluluğunda kalmaktadır. (Kocaağa, s. 45-47).

[439] eş-Şâzelî, s. 2612.

[440] Muhammed Abdullah, “et-Te’cîru’1-müntehiye bi’t-temlîk veVsuveru’l-meşrûa’tu fîhi”, MMF/m, Yıl: 1988, Sayı: V, IV, 2599, 2602.

[441] es-Sellâmî, s. 2720.

[442] ed-Darîr, s. 2634.

[443] Bu görüşte olan Türk hukukçuları için bk. Kocaağa, s. 106-107.

[444] Serahsî, ehMebsÛt, XIII, 41.

[445] Serahsî, el-Mebsût, XIII, 41; Nevevî, Ravdatü’talibin, ili, 104.

[446] İbnKudâme, el-Muğnî, VI, 47.

[447] Abdurrahman, Muhammed b. Muhammed (Hattâb), el-Meuâhibü’l-celîl fî şerb-i muhtasari’İ-Halîl, Dlru’l-fikr, t.y., IV, 373.

[448] Desûkî, Haşiye, III, 175.

[449] Müslim b. el-Haccâc, Sahîhu’l-Müslim, -‘Buyu'”. 7; Beyrut 1991; Ayrıca bk. & Zeylaf, Cemaluddîn Ebu Muhammed, NasbuV-râye it ehddîsi’f-Hidâye. “Kahire t.y.

[450] Bardakoğlu, Ali, “Hukukî ve Ticarî Hayat”, İlmihal: İslâm ve Toplum, II, 398, İstanbul 1999

[451] el-Bakara 2/ 288

[452] Osmânî, Teki”, “Ahkâmu’1-beyi” bi’t-taksît”, Buhûs j\ kadâyâ /ıJchıyye muasıra, Dımaşk 1998. s. 20-21.

[453] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 147-151.

[454] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 153-155.

[455] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 155-156.

[456] Işıktaç, Muhip Şeyda, “Teminat Mektupları”, www. Hukukgen.tr, (05.02.2003) s. 1. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 156.

[457] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 156.

[458] Işıktaç, ‘Teminat Mektupları” s. 1; Reisoğlu, Seza, Teminat Mektupları Uygulama­sı ve Karşılaşılan Sorunlar”, (Türkiye Bankalar Birliği tarafından 22 Ekim 2002 Ta­rihinde Düzenlenen Konferansa Sunulan Tebliğ), http://www.tbb.gou.tr/turkce/konfe-rcms/TeminatMektuplarldoc. (07.02.2003). Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 157.

[459] Şübeyr, s. 297; Mecm’au’l-fıkhi’l-İslâmî, “Karâr rakam: 12{12/6) bi-şe’ni hıtâbi’d-damân” Karârât. s. 25. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 157.

[460] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 158.

[461] Teminat mektubu sözleşmesinin hukukî durumu hakkında daha geniş bilgi için bk. Doğan, Vahit, Banka Teminat Mektupları, Ankara 2002, s. 75-81; el-Ba’IÎ, Ab-dulhamid Mahmud, ei-İstismâr ve’r-rakâbetü’ş-şeri’yye fi’l-bünûk ve’l-müessesâ-tl’1-mâUyye, Kahire 1991, s. 50-52; Şübeyr, s. 298-299; Battal, Hukukî Yönden Özel Finans Kurumlan, s. 129; Işıktaç, “Teminat Mektupları”, s. 2; Reisoğlu, “Te­minat Mektupları Uygulaması”, s. 3.

[462] bk. “Hıtâbu’d-damâni’l-masrifiyyi ve medâ cevâzü ahzi’l-ücreti aleyhi”, (22-26 Eylül 1985 tarihinde İstanbul’da yapılan ‘Al-Baraka Üçüncü İslâm İktisadı Kongresi’ne sunulan tebliğ) MMFİm, Yıl: 1986, Sayı:3, II, 1156-1157; el-Abbâdî, s. 317; Işık­taç, “Teminat Mektupları”, s. 2; Doğan. s. 78-79

[463] Reisoğlu, “Teminat Mektupları Uygulaması”, s. 2.

[464] es-Savvâ, Ali Muhammed, “Hıtâbâtü’d-damân kemâ tecrîhâ el-bunûkü’l-İslâmiyye ve ahkâmuha’ş-şeri’yye’\ Mecelletü dirâsût-ı ulûmu’s-şeri’yye ti ve’1-kânûn, Ta­rih: 1996, Sayı: 1, XXIII, 155-157.

[465] Hamûd, s. 328.

[466] el-Heytî, s. 395.

[467] el-Ba’lî, Abdulhamid Mahmud, Esâsiyyâtü’iameli’l-masrîfiyyi’l-İslâmî el-uâku ve’l-âfâk, Kahire 1990, s. 41-42.

[468] es-Sadr, el-Benk el-iö ribevî, s. 10-131.

[469] Kahraman, Abdullah, İslâm Borçlar Hukukunda Kefalet Sözleşmesi ve Günü­müzdeki Tatbikatı, (Yayınlanmamış Doktora Tezi, M.Ü.S. B.E.), İstanbul 1997, s. 285-286. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 158-161.

[470] el-Emîn, Hasan Abdullah, “Dirâse havte hıtâbi’d-damân”, MMFİm, Yıl: 1986, Sa­yı: 2, 11,1047.

[471] “Min Takrîri havle Nedveti’l-bereketi’s-sâniyeti’lletî nYakadet bi-Tûnus min 11-14 Safer”., MMFİm, Yıl: 1986, Sayı: 2, Ii, 1149-1150.

[472] “Hıtâbu’d-damâni’l-masrifiyyi ve medâ cevâzü ahzi’l-ücreti aleyhi”. MMFİm, Yıl: 1986, Sayi:3, II, 1156-1157.

[473] Mecm’au’l-fıkhn-İslâmî. MMFİm, Yıl: 1986, Sayı: 2, II, 1037-1210.

[474] Heyet, A’mâlu’n-nedvet\’hfıkh\yyeti’l-û\a\, s. 369-425,581-583; “Tavsıyâtü’n-nedveti’l-fıkhıyyetn-ûlâ Ii Beyti’t-temvîli’l-Kuveytî”, MÜ, Yıl: 1987, Sayı: 69, VI, 9-10.

[475] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 161.

[476] eş-Şenkîtî, Muhammed Mustafa, Dirâse şen’yye ‘i ehemmi’l-u’kûdi’l-mâliyeti’i-müstahdese, Medine 2001, I, 330; Nezih Hammâd, Kadâyâ fıkhıyye muasıra fi’l-mâli ve’l-iktisâd, Dımaşk 2001, s. 310-311; el-Emîn, “Hıtâbu’d-damân”, s. 1053; es-Sâlûs, Ali Ahmed, “Hıtâbu’d-damân”, MMFİm, Yıl: 1986, Sayı: 2, 11,1076; Ebû Gudde, Abdussettâr, “Hıtâbu’d-damân”, MMFİm, Yıl: 1986, Sayı: 2, 11,1106; e!-Mısrî, R, “Hıtâbu’d-damân”, MMFİm, Yıl: 1986, Sayı: 2, 11,1117; ed-Darîr, Muhammed es-Sıddîk, “el-Ard ve’1-münâkaşât”, MMFİm, Yıl: 1986, Sayı: 2,11,1204; ez-Zerqâ, Mustafa, “el-Ard ve’1-münâkaşât”, MMFİm, Yıl: 1986, Sayı: 2, 11,1187; et-Teshîrî, Ali, “el-Ard ve’1-münâkaşât”, MMFİm, Yıl: 1986, Sayı: 2, 11.1208; Şübeyr, s. 304.

[477] Meydânî, Abdü’1-Ğanî el-Ğanîmî, elLübâb jî şerhi’l-Kitâb, İstanbul 1999, 11,76; İbn Âbidîn, Haşiye, V, 281.

[478] Şübeyr, s. 293; Ebû Zeyd, Bekr, “Hıtâbu’d-damân”, MMFİm, Yıl: 1986, Sayı; 2, 11,1041; es-Sâlûs, “Hıtâbu’d-damân”, s. 1073; Ebû Gudde, ı:Hıtâbu’d-damân’\ s. 1106-1107. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 161-162.

[479] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 162.

[480] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 162.

[481] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 162.

[482] Türkiye’de teminat mektubu verme yetkisine sahip banka ve diğer kurumlar 2886 sy.h Kanunla belirlenmiştir. Söz konusu kanunla teminat mektubu vermekte yetkili kılınan kurumlar hakkında geniş bilgi için bk. http://www.gurnruk.gov.tr, (12.03.2003).

[483] Kâsâni’. Bedây\\ VI, 10; İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 86; Behûtî, Keşşâfu’1-kına’, III, 364; Nevevî, Raudatu’t-tölibîn, III, 496; Derdîr, Şerhu’s-sağîr, III, 438; Mu.F., XXXIV, 311.

[484] Reisoğiu, “Teminat Mektupları Uygulaması”, s. 3; Işıktaç, “Teminat Mektupları  s. 2.

[485] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 163-164.

[486] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 165.

[487] es-Sâlûs, “Hıtâbu’d-damân”, s. 1076; Ebû Gudde, “Hıtâbu’d-damân”, s. 1106; ed-Darîr, “el-Ard ve’1-münâkaşa”, s. 1204; ez-Zerqâ, “el-Ard ve’1-münâkaşa”, s. 1187;Şübeyr, s. 301.

[488] Ebû Dâvud, “Büyü'”, 3094; Müsned. VI, 167; İbn Mâce, “Kefâle”, 2405.

[489] Sahnûn, ei-Müdevvene, V, 284.

[490] Şafiî, el-Ümm, III, 205.

[491] Serahsî, el-Mebsût, XX, 8.

[492] Serahsî, el-Mebsût, XXVI, 27.

[493] Nevevî, Raudatü’-tâlibîn, IV, 242.

[494] İbnu’l-Humâm, Fethu’l-kadîr, VI, 298.

[495] İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 81.

[496] İbn Hazm, ei-Muhallâ, VI, 3962.

[497] Derdir,   Şerhu’s-sağîr, II, 157.

[498] Kâsânî, Bedâ’i’, VI, 11.

[499] İbn Âbidîn, Minhatü’l-hâhk a!e’!-Bahri’r-râik, (Bahru’r-raik ile birlikte), Mısır 1333, VI, 242. 37

[500] Benk-ü Fay şali’1-îslâmî es-Sûdânî, Fetâvâ hey’etü’r-rekâbeti’ş-şen’yye. fi benk-i Faysalı’i-!$lâmi es-Sûdânî, Hartum 1982, s. 65; Heyet, A’mâlu’n-nedveii’l-fık-hıyyeti’l-ûlâ, s. 581-583; İslâm Fıkıh Akademisi’nin teminat mektubu’nun hükmü hakkındaki 12(12/6) no.lu kararı için bk. Karârât, s. 25. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 165-167.

[501] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 167-168.

[502] Bu görüşte olanlar için bk. Kahraman, s. 295-296; el-Emîn, -‘Hıtâbu’d-damân”, s. 1053-1054; eş-Şenkîtî, 1,330, 336-337; el-Mısrî R., “Hıtâbu’d-damân”, s. l 1119; et-Teshîrî, “Hıfâbu’d-damân”, s. 1114, 1208; Hammâd, Kadâyâ f muasıra, s. 310-311; Abdullah Ahmed Ali, “Hıtâbu’d-damân”, s. 1138,        j] 1146; el-Berrî, Zekeriyya, “Hitâbu’d-damân”, MMFİm, Yıl: 1986, Sayı: 2, “> 1099, 1100, 1104; EbÛ Zeyd, “Hrtâbu’d-damân”, s. 1043-1044; el-Mütrek, s-309; Ebû Uveymir, s. 254-255.

[503] Hammâd, Kadâyâ fıkhiyye muasıra, s. 288-290; Abdullah Ahmed Ali, “Cevâ^ ahzi’l-ecri evi’l-a’mûleti fî mukabili hıtâbi’d-damân”, MMFİm, Yıl: 1986, Say|: 11,1138; el-Berrî, s. 1104; el-Emîn, “HıtâbuM-damân”, s. 1053.

[504] el-Mâide5/ 1.

[505] el-Enâm6/ 119.

[506] el-Berrî, s. 1099, 1100, 1104.

[507] el-Mısrî, R., “Hıtâbu’d-damân”, s. 1117-1119; Abdullah A. Ali, s. 1146.

[508] Hammâd, Kadâyâ /ıfchiyye muasıra, s. 307-308; eİ-Emîn, “Hıtâbu’d-damân”. s-1054; Abdullah A. Ali, s. 1139. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 168-170.

[509] bk. Hamûd, s. 300-301; es-Sawâ, s. 162; el-Abbâdî, s. 317; el-Heytî, s. 401; el-Ba’lî, Esâsiyyetü’i-ameU’l-masrifiyyi, s. 41-42; es-Sadr, el-Benk el-lâ ribevî, S-131. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 170.

[510] Semerkandî, Tuhfetü’l-jukahû’, III, 238; Halebî, M. b. İbrâhîm, Müiteka’i-ebhur,

(thk. Vehbi Süleyman Gâvecî el-bânî), yy., ts., II, 65.

[511] Serahsî, ei-Mebsût, XX, 32; Bilmen, Kamus.VI, 249.

[512] ez-Zuhaylî, e!-Fıkhu’i-lslâmî ve ediİletühü, V, 161; Döndüren, Ticaret ve iktisat İlmihâli, s. 518-519.

[513] en-Nisa, 4/ 33.

[514] Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Yeni Mealli Türkçe Tef­sir, İstanbul 1935, 1,986.

[515] Serahsî, el-Mebsût, XX, 32.

[516] Kal’acî, Muhammed Rawâs-Qunalbî, Hamid Sâdık, Mu’cemu iuğati’l-fukahâ’, Beyrut 1988, s. 223; Bilmen, Kamus, VIII, 208.

[517] el-Bakara 2/188.

[518] er-Rum31/39.

[519] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 170-174.

[520] lşıktaç, Muhip Şeyda, ‘Akreditif”, http://www.hukuk.gen.îr(07.11.2003}.

[521] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 174-175.

[522] Akreditif hakkındaki değişik tanımlar İçin bk. Za’terî, e/-Hademdtü’/-masra/iyye, s- 366-367; Ebû Uveymir, s. 239; Savvân, s. 192; Buhur, Oğuzhan, “Belgeli Ak­reditifin Hukukî Niteliği”, http://www.turkhukuksitesi.com. (05.11.2003).

[523] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 175.

[524] Savvân, s. 193-194; Mng Bank, “Akreditif”, http://www.mngbank.com.tr, s. 2, (11.10. 2003). Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 175.

[525] Mng Bank, “Akreditif”, http://www.mn5bank.c0m.tT, s. 3, (11.10.2003).

[526] Şübeyr, s. 282-283; İrşid, s. 172-173.

[527] Işıktaç, “Akreditif”, s. 12. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 176.

[528] Za’terî, ei-Hademâtü’l-masrafiyije, s. 369-370; Savvân, s. 194; Polat, Erdal, “Akreditifin Hukukî Mahiyeti”, http://www.pamukbank.org.tr. (05.07.003); Daha geniş bilgi İçin bk. Kahraman, s. 296 vd.

[529] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 177-178.

[530] Işıktaç, “Akreditif”, s. 3.

[531] Akreditifin hukukî niteliği hakkında geniş bilgi için bk. Polat, s. 2-15; Göğer, Erdo­ğan, Akreditif Muamelesi ve Hukuki Mahiyeti, Ankara 1980; Alcan, Emre, “Ak­reditifte Bankanın Sorumluluğu”,  http://www.hukukcu.com/ bilimsel/kitaplar/akredi-tif.htm,(09.U.2003); Za’terî, el-Hademâtü’l-masrafiyye, s. 379-384.

[532] el-Heytf, s. 416.

[533] el-Heytî, s. 416.

[534] Bu görüşü benimseyenler için bk. Kerim, Hâlid Remzi, el-İ’timâdâtü’I-müstene-diyye fî nazari’ş-şerta’ti’I-İslâmiyye, Amman 2001, s. 73-74; Savvân, s. 201-204; Şahâte, Şevki, el-Bünûkü’l-İsiârrıiyye, s. 88, Cidde 1977; Şübeyr, s 285; İrşid, s. 172.

[535] es-Sadr, el-Benk el-lâ ribeuî, s. 132.

[536] el-Hemşerî, s. 149; Ebû Uveymir, s. 242-243.

[537] eş-Şenkîtî, 1, 302; Za’terî, el-Hademâtü’l-masrafiyye, s. 389. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 178-180.

[538] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 180-182.

[539] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 182-183.

[540] Yılmaz, Eyyüp, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması ve Ekonomik Etkileri, İstan­bul 2000, s. 1-2.

[541] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 183.

[542] Banka kartının çeşitli tanımlan için bk. Ebû Süleyman, Abdulvahhab İbrahim, e/ Bitâkâtul-benkiyye, Cidde 1998, s. 43; Muhammed Abdulhalîm Ömer, el-Ceva-nibu’ş-şeri’yye  ve’l-masrifiyye  oe’/-muhâsebiyye   W  bitâkati’l-i’timân,        \a 1997, s. 14-16; Ekinci, Mustafa, Özel Hukuk ve Ceza Hukuku Uygu lamasına Banka Kartları ve Kredi Kartları, Ankara 2002, s. 11; ed-Darîr Muharrir”2 Emîn es-Sıddîk, “Bitâkatu 1-i’timân”, MMFİm, Yıl: 2000, Sayı; 12, [II, 589-5yu-

[543] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 184.

[544] e!-Karî b. î’d, Muhammed, “Bitâkâtü’l-i’timân”, MMF/m, Yıl: 1994, Sayı: 8,     577-579.

[545] Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 4.

[546] el-Kadmânî, Hasan İbrahim, el- Bitâkâtü’l-masrifiyye ve’l-internet, Beyrut 2002. s. 23.

[547] el-Karî b. î’d, s. 579.

[548] Yımaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 5-7.

[549] Yımaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 197-201; Ebu Süleyman, s. 37-42.

[550] Bk. “BKM”, http://www.bkm.com.tr/kuruluş .html(28.07.2005).

[551] Bk. BKM, “bankalar arası kart merkezi 2004 yılı faaliyet raporu”, http://www.bkm.com.t/ faaliyatraporu.html (29.07.2005), s. 26. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 184-186.

[552] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 186-187.

[553] Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 9. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 187.

[554] Yılmaz, Eyyüp, “‘Akıllı Kartlar (Smart Cards)”, http://www.actiuefinans.com/acti-ue/arsiv/saui 13/akilli Jtart1ar.html, (Temmuz-Haziran 2000). Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 187.

[555] Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 16. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 187.

[556] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 188.

[557] Merkezü tatvîri’l-hidmeti’l-rnasrafiyyeti Beyti’t-temvîli’1-Küveytî, “Bahsün an bitâkâ-ti’!-t’timani’]-masrifiyyeti ve’t-tekyîfi’ş-şeri’yyi’l-ma’mûlu bihi fî-Beyti’t-temvîIi’l-Ku-veytî”. MMFİm, Yıl: 1992, Sayi:7, I, 448; el-Karî b. îd, s. 581; Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 12-13; Ekinci, s. 11-12. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 188.

[558] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 188-189.

[559] Türkiye Bankalar BirliğifTBB), “Kredi Kartları”, httptfwww.tbb.org.tr/turkce/te

meLbankaci!ik/Kredi%20Kartlari.doc[U Kasım 2003); Nezih Kemât Hammâd, “Bitâkatu l-i’timâni gayri’1-muğattât” MMFİm, Yi!: 2000, Sayı: 12, III, 500-501. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 189.

[560] Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 17.

[561] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 189-190.

[562] Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulamazı^*. 17-18; Ekinci, s. 17. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 190.

[563] Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 19-22; Ekinci, s. 16-18.

[564] Merkezü tatvîri’l-hidmeti’l-masrafiyyeti Beyti’t-temvîliTKüveytî, “Bahsün an bitâkâ-ti’1-i’timani’l-masrifiyye”,   s.   457-558;   Ebû   Süleyman,   s.   77-78;   Yılmaz. Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 100.

[565] Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kam Uygu/aması, s. 104-105. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 190-192.

[566] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 192.

[567] Ebû Zeyd, Bekir b. Abdullah, Bitökatü’l-i’timân hakîkatüha’i-benkiyyetü’t-ticâ-riyye ve ahkâmuhâ’ş-şeri’yye, Beyrut 1996. s. 49; Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 36. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 193.

[568] Za’terî, el-Hademâtü’i-masrafiyye, s, 567-568; Ebû Zeyd, Bitâkatü’l-i’timân, s. 40-43; Yılmaz, Türkiye’de Kredi Karlı Uygulaması, s. 34-35, Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 193.

[569] TBB.,”Kredi Kartları”, s. 1; Za’terî, el-Hademâtui-masrojiyye, s. 568-569; Ebû Zeyd, Bitâkatü’l-i’timân, s. 43- 46; Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulama­sı, s. 24-31. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 194-195.

[570] Ebû Zeyd, Bitâkatü’l-i’timân, s. 47-48; Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygula­ması, s. 31-34. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 195-196.

[571] Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 35-36; ed-Darîr, ‘”Bitâkatü’H’ti’ mân”, s. 608.

[572] Yılmaz, age., s. 77-78, 85.

[573] Za’terî, ei-Hademâtü’1-masrafiyye, s. 570; Ebû Zeyd, Bitâkatü’i-i’timân, s. 49.

[574] bk. Ebû Gudde, “Bitâkâtul-i’timân”, MMFİm, Yıl: 2000, Sayi:12, III, 477. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 196-197.

[575] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 197.

[576] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 197.

[577] İslâm Fıkıh Akademisi’nin bu konudaki 23-28 Eylül 2000 tarih ve 108 (2/12) sa­yılı kararı için bk. MMFİm, Yıl: 2000, Sayı: 12, III, 675-676; el-Meni”, Süleyman. “Bitâkatu l-i’timâr,’\ MMFİr, Yıl: 1996, Sayı: 10, I, 118.

[578] ed-Darîr, “Bitâkatu’l-i’timân”, s. 602-603.

[579] el-Kudâh, Mansur Ali Muhammed, Bitâkatu’l-i’timân (el-i’timâd) tatbîkâtühâ’l-masrifiyye: el-Benki’l-İslâmî e/-Ürdün ı dirâse tatbîkiyye, s. 165-171, (Yayın­lanmamış Yüksek Lisans Tezi, Yermük Ünv.) Ürdün 1998,; ed-Darîr, “Bitâkâtii’I-i’timân”, s. 608; Hammâd, “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 520-521. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 198.

[580] ed-Darîr, “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 603-604; Ebû Gudde, “Bitakâtu l-i’timân”, s. 479. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 198-199.

[581] Banka kartlarının Batı hukukundaki yeri için bk. Ebü Süleyman, s. 101-104.

[582] Banka ve kredi kartları ile iigili kanun tasarı taslakları için bk. BDDK, “Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu Tasarısı Taslağı”, http://www.bddk.org.tr/turk-ce/anasayfa/\ Ekinci, s. 229-267; Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 213-228.

[583] Teoman, Ömer, Hukuki  Yönden Kredi Kartı Uygulaması, s.  26, İstanbul 1996; Ekinci, s. 19-21.

[584] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 199.

[585] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 199-200.

[586] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 200.

[587] Bu görüş sahipleri için bk. el-Mısrî, R, “Bitâkatü’l-i’timân”, MMFİm, Yıl: 1992, Sayı: 7, I, 411; el-Cevahirî, Hasan, “Bitâkatü’l-i’timân”, MMFİm, Yıl: 1994, Sa­yı: 8, II, 607; Hammâd, “Bitâkatü’l-i’timân”, s. 502-504; Ebu Zeyd, Bitâkatü’l-i’timân, s. 36; Ömer, s, 56. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 200.

[588] el-Meni’,”Bitâkatü’l-i’timân” s. 115.

[589] ed-Darîr, “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 609-610, 651-653.

[590] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 200-201.

[591] Ebû Gudde, “Bitâkâtü’l-i’timân”. s. 481-483; ez-Zuhaylî, Vehbe, “el-Ard, et-ta’kîb ve’İ-münakaşâf, MMFİm, Yıl: 2000, Sayı: 12, III, 640; el-Karadağî, Ali Muhyiddîn, “ei-A’rd, et-Ta’kîb ve’l-münâkaşât”, MMFİm, Yıl: 2000, Sayı: 12, 111,660;   el-Karî b. î’d, s. 589-590; Ebû Süleyman, s. 226.

[592] Mecmû’at-ü delleti’l-Bereketi el-Emânetü’l-‘Âmmetü li’1-hey’eti’ş-şer’ıyyeti, Karû-röt’u ue tavstyât’u nedevâti’i-bereke li’l-iktisâdi’I-İslâmî 1981-2001/1403-1422, (nşr. Abdussettâr Ebû Gudde- İzzuddîn Muhammed Hoca), Cidde 2001/1422, s. 202; Dallan Albaraka Group Secretariat General of the Unified Sharia Panel, Resolutions and Recommendations of Albaraka Symposia on Şslamic Economy 1403-1422H/1981-2001, Cidde ts., s. 209.

[593] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 201.

[594] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 201-202.

[595] el-Menî, “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 118. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 202.

[596] Hanefîlere göre kefalet akdi, alacaklıya yalnızca kefilden talep hakkı sağlar; borç asilin zimmetinden kefilin zimmetine geçmez. (Serahsî, e/-Meösü(, XIX, 161; İb’ nu’1-Hümâm, Fethu’l-kadîr, VII, 163). Şafiî, Mâlikî, Hanbelî ve Zahirî fakihlere göre ise akid ile borç, kefilin zimmetine de geçmiş olur. (İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 71; İbn Hazm, el-MuhaUâ’, VI, 396; İbnu’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, VII, 163).

[597] ed-Darîr, “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 651-652.

[598] ez-Zuhaylî, “el-Ard, et-ta’kîb ve’1-münâkaşât”, s. 640.

[599] el-Mısrî, R., “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 411.

[600] Serahsî, e/MebsÛt, XX, 51-52.

[601] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 202-206.

[602] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 206.

[603] Ebu Gudde, “Bitâk&tü’l-i’timân”, s. 486; el-Menî”, “BitSkâtü’M’timân”, s. 114. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 206.

[604] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 206-207.

[605] Mecmû’at-ü delleti’l-Bereke, Karârât, s. 203; Ebû Süleyman, s. 222; el-Mısrî, R., “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 410; Ebu Gudde, “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 482; Hammâd, ‘Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 509; ed-Darîr, “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 607; el-Cevahirî, “Bitâkâtü’M’timân”, s. 615; el-Menî’,”Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 114; Ömer, s. 77. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 207.

[606] Ebû Zeyd, Bitâkâtü’l-i’timân, s. 36. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 207.

[607] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 207-208.

[608] İslâm Fıkıh Akademisi’nin banka kartının hükmüne ilişkin 108(2/12) no’lu kara­rı için bk. MMFİm, Yıl: 2000, Sayı: 12, 111, 675-676. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 208-209.

[609] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 209.

[610] el-Kudâh, s. 244; el-Mısrî, R., ” Bitâkâtü’l-i’timân”, s. .410; Ebû Gudde, “Bitâkâ­tü’l-i’timân”, s. 483; ed-Darîr, ‘Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 610; ez-Zuhaylî, “el-Ard, et-ta’kîb ve’l-münâkaşât”, s. 640; el-Cevâhirî, “Bitâkâtü’H’timân”, s. 634; Ömer, s. 207. Üye işyerinden alınan komisyonun hükmü hakkında daha geniş bilgi için bk. el-Kudâh, s. 235-258.

[611] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 209-210.

[612] Serahsî, el-Mebsût, XX, 59; Mevlânâ Şeyh Nizâm, el-Fetövâ el Hindiyye, “” 2666.

[613] el-Karî, Muhammed el-Alî, “Bitâkâtü’l-i’timâni ğayri’l-muğattât”, MMFİm, Y”: 2000, Sayı: 12, IH, 537; Hammad, “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 510-511; el-Karada-ğî, “Bitâkâtü’M’timân”, s. 662. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 210.

[614] el-Meni’/’Bitâkâtü’l-i’timân”, s.   119-125; el-Karadağî,  “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 662. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 211.

[615] Ebû Zeyd, Bitâkâtü’l-i’timân, s. 59-60. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 211.

[616] Ebû Zeyd, age,, s. 36.

[617] el-Karî b. î’d, s. 589.

[618] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 212-213.

[619] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 214.

[620] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 214.

[621] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 214-215.

[622] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 215.

[623] el-Karî b. î’d, s. 594-596.

[624] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 215-216.

[625] ed-Darîr, “Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 614-615.

[626] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 216.

[627] el-Meni1,”Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 125-126; Ebû Gudde, “Bitâkâtü’i-i’timân”, s. 492; el-Karî, M-, s. 558-560; Hayrettin Karamana konuya ilişkin sorulan soru ve onun cevabı aşağıda verilmiştir:

Soru: Kredi kartları ile yapılacak alış verişlerin bireysel murabaha işlemlerinde mal-para mübadelesi söz konusu olup, başlangıçta, ilgili KK (kredi kartı) ile yapı­lacak tüm işlemlere şâmil olmak üzere, kredi kartı sahibi ile tek bir sözleşme ile gerçekleştirilecektir. Yani KK sahibine kurumsal murabahada olduğu gibi, malı bi­zim adımıza teslim alabileceği, satıcıya da bizim adımıza teslim edebileceği yapı­lacak tek sözleşmede belirtilecektir. Yukarıdaki şartlarla, kredi kartları ile bireysel murabaha yapmamız uygun mudur?

Cevap: Kredi kartı sahibi alış veriş yaparken satıcı sıfatıyla Kurumu vekâleten temsil eder, alınan mal Kurumun olur. müşteri bu malı- kendisi asil taraf, satıcı Ku­ruma da vekil taraf olarak kendine-satabilir, yani bizzat alıcı olarak da kendisini asa­leten temsil eder. Bu sebeple Kurumu vekâleten temsil ederek satışı yapmakta kendisini de asaleten temsil ederek alışı yapmaktadır. Yukarıdaki mütaâlalar mu­vacehesinde, kredi kartı ile yapılan alış verişlerde bireysel murabaha yapmak mümkündür”. Karaman’ın “Son ödeme tarihinde borcun ödenmemesi durumun­da başlangıçta şartları sözleşmede belirtilmek üzere (örneğin Kurumun uyguladı­ğı en yüksek murabaha kâr oranından) gecikme bedeli veya cezası alınması uy­gun mudur?” şeklindeki ikinci soruya verdiği cevap da şöyledir: “Kâideten vade farkı caizdir. Öncelikle müşteri borcunu ödemiyor mu? Ödeyemiyor mu? buna ba­kılır. Eğer ödemiyorsa, daha önceden şartları belirlenmiş olması durumunda, baş­langıçta anlaşılan oranlardan (oransal veya maktu olabilir) gecikme bedeli, ilk so­ruda verilen cevapta açıklandığı şekilde- fiyat listesi üzerinden ödeme tarihine gö­re -işin başında bu vadeye göre satım yapılmış gibi- her iki tarafta mağdur olma­ması için bedel alınabilir. (Karaman, Hayrettin, “Karar No:3″, 03 Mayıs 2000, İmza).

[628] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 217-218.

[629] İslâm Fıkıh Akademisi’nin kredi kartı hakkındaki 108(2/12) no’Iu kararı İçin bk. MMFİm, Yıl: 2000, Sayı: 12, III, 675-676.

[630] ez-Zuhaylî, “el-Ard- et-ta’kîb ve’1-münâkaşât”. s. 641.

[631] es-Sâlus, ‘el-Ard- et-ta’kîb ve’1-münâkaşât”, s. 648-649.

[632] el-Karadağî, “‘Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 662.

[633] et-Teshîrî, “‘Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 667.

[634] ed-Darîr, ‘Bitâkâtü’l-i’timân”, s. 653.

[635] Kongre tutanakları için bk. MMFİm, Yıl: 2000, Sayı: 12, Iil, 465-676.

[636] Kari, b.îU, s. 558-560.

[637] Kâsânî, Bedâ’i’, VI, 28.

[638] Remli, Mhâyetü’I-muhtâc, V, 35.

[639] İbn Kudâme, e!-Muğnî, VII, 228-229; DesOkî, Haşiye, III, 387.

[640] Mecmû’at-ü delleti’l-Bereke, Karârât, s. 158-159.

[641] Mecelle, md. 3.

[642] Yılmaz, Türkiye’de Kredi Kartı Uygulaması, s. 138-143.

[643] RG., Tarih: 23.6.1999, Sayı: 23734.

[644] Reisoğlu, Seza, 4491 Sayıh Yasa İle Değişik Bankalar Kanunu Şerhi, Ankara 2000, s. 361-362.

[645] RC, Tarih: 9.2. 1995, Sayı: 22197.

[646] el-Bakara, 2/ 275.

[647] Müslim, “Müsâkât”, 81, 83.

[648] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 218-224.

[649] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 224.

[650] Meydânı, el-Lübûb, II, 82.

[651] “7yr^ Borçlar Kanunu”, md: 457, hUp://ad\iyec\2.sitemynet.corWborclar.htm. (10.01.2004).

[652] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 224.

[653] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 225.

[654] Banka havalesinin vekâlet olduğuna ilişkin görüşler için bk. Hamûd, s. 337-339; el-Abbâdî, s. 340-341; İrşid, S.17G; Şübeyr, s.277-279; eş-Şenkffi, II, 418-419. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 225.

[655] eş-Şenkîtî, H, 418-419. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 225-226.

[656] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 226.

[657] es-Sadr, ei-Benk el-lû ribevî, s. 114, 118. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 226.

[658] es-Sadr, el-Benk el-lâ ribevî, s. 119. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 226.

[659] es-Sadr, el-Benk et-İâ ribevî, s. 118, 215-220. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 227.

[660] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 227.

[661] Finans Sözlüğü ”Kıymetli evrak”, http://www.finans.buheni.com.(07 Haziran 2003)-

[662] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 227-228.

[663] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 228.

[664] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 228.

[665] el-Mısrî, R., el-Mesârifü’Mslâmiyye, s. 47.

[666] Hey’et, “el-Usûlü”ş-şer’ıyyeti ve’l-a’mâli’l-masrafiyyeti fi’l-İslâm”, e!-Mevsûa’tü’l-ilmiyyetü vel-a’meliyyetü H’hbünûki’l-İslâmiyyeti, Cüz: 5 (ei-Cüz’ü’ş-şer’î), Ka­hire 1982/1402, I, 472-473; Za’terî, el-Hademâtü’l-masrafiyye, s.   424; el-Abbâdî, s. 323-324; Hamûd, s. 336-337; el-Mütrek, s.395; Şübeyr, s. 247-248.

[667] el-Ba’lî, el-Istismâr ue’r-rekâbetü’ş-şen’yye, s. 80-81.

[668] Müslim, “Müsâkât”, 105,106.

[669] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 229.

[670] Ciro, emre yazılı bir senedin alacaklısı tarafından başka birine devredilmesi işle­mine denir. (Doğan, s. 223).

[671] Za’terî, el-Hademâtü’lmasrafiyye, s. 469.

[672] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 229-230.

[673] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 230.

[674] et-Cemâl, Garib, el-Mesârij ve büyûtü’t-temvıh’l-İslâmiyye, Cidde ts., s. 86-89: e!-Mısrî, R., eJ-Mesâri/ü’/-7s/dmiyye, s. 28-29; el-Ba’lî, ei-Istismâr ve’r-rekâbe-tü’ş-şeri’yye, s. 89. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 230.

[675] bk. Kala’cî, Muhammed Ravvâs, Mebâhis fi’1-ikUsâdi’l-İsIâmî, s. 148-149, Bey­rut 1991; Hamûd, s. 284-285. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 230.

[676] bk. Za’terî, el-Hademâtü’l-masrafiyye, s. 483-484. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 231.

[677] bk. Za’terî, el-Hademâtü’l-masrafiyye, s. 487; es-Sadr, el-Benk el-lâ nbev’ı, s. 158: es-Savî, s. 462-463. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 231.

[678] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 231-232.

[679] bk. Mecm’au’l-fıkhi’l-lslâmî, Karârât, s. 135; Mecm’au’l-fıkhi’l-İslâmî, Karârât, s. 132; Bardakoğlu, “Hukukî ve Ticarî Hayat”, İlmihal: İslâm ve Toplum, II, 448, 450.

[680] MecnVau i-fıkhi’1-İslâmî, Karârât, s. 135; Şübeyr, s. 206- 207- Şeltût, s. 355; İr­şid, s. 215; Za’terî, ei-Hademâtu”i-masra}iyye, s. 541; eş-Şenkîtî, Ii, 669; el-Mısrî, R., ei-Mesârifü’!-İslâm\yye, s. 44-45; Karaman, Hayrettin, “Menkul Kıy­metler Borsası”, İslâm Açısından BORSA, (nşr. Muharrem Karsh ve diğerleri.), İstanbul 1994, s. 60; Döndüren, İslâm’ı Ölçülerle Ticaret Rehberi, s. 237-238; Bardakoğlu, “Hukukî ve Ticarî Hayat”, II, 447-451.

[681] Bu görüş 15 Mart 2004 tarihinde Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde ya­pılan yüz yüze görüşmede Celal Yeniçeri tarafından dile getirilmiştir.

[682] en-Nebhânî, Tekıyyuddîn, enNizâmu’i-iktisâdî fi’l-İslâm, yy., 1953, s.  130; Bayındır, “Türkiye’de Şirket Yapısı ve Borsacılık”, İslâm Açısından BORSA, s. 83-101. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 232-233.

[683] Schacht, s. 87.

[684] Çeker. Mustafa, “Çek ve Yeni Kanun Tasarısı”, http://www.Türk hukuk Sitesi com (15.6.2002).

[685] Nasır Hüsrev Alevî, Sefemâme, (Arapça’ya çev. Yahya el-Hattâb). Kahire 1945 s. 96.

[686] Ahmed Emin, Zuhr’ul-İslâm, 1,108, Kahire, 1962, (Paris’te el yazması halinde­ki el-Hamedânî’den naklen).

[687] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 234-235.

[688] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 235.

[689] eş-Şenkffi, !, 360; el-Cemâl, G., el-Mesârif ve büyûtü’t-temvîl, s. 71. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 235.

[690] es-Sadr, el-Benk el-lâ rıbevî, s. 92-94; eş-Şenkîtî, I, 361, 365. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 235-236.

[691] Beyhakî, Sünen, V. 349-350.

[692] İbnu’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, VII, 251; Kâsâni’, Bedâi’ V, 396; Şirbînî, Muğ-ni’1-muhtâc, II, 119; Mağribî, Meuâhibu’l-ceİîl, IV, 548.

[693] İbn Kudâme, e!-Muğnî, VI, 436-437; İbn Teymiyye, Mecmû’u fetâva, XXIX, 457.

[694] er-Rûm 30/ 39.

[695] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 236-237.

[696] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 237.

[697] Hamûd, s. 313, 317-320; Ebû Uveymir, s. 193-196; Sirâc, s. 410-411; İrşid, s. 193-195. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 237-238.

[698] Hamûd, s. 320-323; Ebû Uveymir, s. 274-277.

[699] Mecm’au’l-fıkhi’l-İslâmî, Karâmt, s. 281; Ebû Uveymir, s. 279. Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 238-239.

[700] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 239.

[701] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 241-244.

[702] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 245-260.

[703] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 261-262.

[704] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 262-270.

[705] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 271-272.

[706] Dr. Servet Bayındır, İslâm Hukuku Penceresinden, Faizsiz Bankacılık, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005: 272.

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: