Erdem BEYAZIT / Güneşçağ Savaşçıları


erdem

Gözlerinde gök sancısı
İçlerinde okyanus uğultusu uzun mızraklarla yararak karanlığı
Gelip dayandılar şehrin sivrilmiş tırnaklarına

Çarpık dudaklarıyla kırpılmış saçlarıyla
Soyguna uğramış yüzleriyle
Barbar ellerin işgal ettiği sonra terk ettiği
Harabe kadınlar
Gidip gidip gelirlerdi camekanlı çarşıda

Bu kirazı kim yer kim satar
Hangi savaştan arta kalmış bu çocuklar.

Sonsuz devirleri aşarak savaşçılar geldiler
Ve akşamın ipini kestiler
Gece putun üstüne devrildi put yere devrildi


Yanlış pazarlara sürülmüş yılgın uykusu şehrin
Ortasından bölündü.

Kollarını derin balkonlara dayamış bilinçleri ustura savaşçılar
Taradılar gözleriyle ağır ağır şehrin saçlarını
Ayıkladılar bir bir bitlerini
Fosfor ellerini uzatarak balkonun uçsuz uzantısından
Yanan şehri tuttular

Şu bizim atımızdır deniz hipodrom
Nehrin yatağını öp sen ey savaşçı
Birikinti gölleri geç apartmanları geç kaldırımları

Bir bir ayıkla mezarları.

Güneşçağ öncüleri yolları tuttu dua erleri tuttu
Yüzleri Mekke ülkesi gözleri Medine çeşmesi
Elleri altınçağ mimarı.


“Giderken Bir Muştu Gibiydi…”


Herkes öyle midir, bilmiyorum. Bir sevdiğim ölünce, ona dair hatıralar bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçer. Daha önce de Erdem Bayazıt’a dair yazılar yazdım. Ama aklımda hep şiiri vardı, fikri vardı, edebiyatımızdaki yeri vardı. Onun modern şehre, medeniyete bakışı, bizim nesle aşıladığı moral güç aklımı meşgul ediyordu.

Şimdi yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda, kendimi bir boşluğun önünde hissettim. Ölümün doğurduğu derin boşluk… Ölüm haberi, bütün kelimelerimi de öldürdü sanki. Hüznün, acının ve tevekkülün kuşattığı bir beyaz boşlukta donuk bir şeye dönüştüm.

Hastalığının ilerlediğini biliyor ve gönül karşı çıksa da mukadder sonu bekliyorduk. Ama yine de bir sarsıldım duyunca. Yüreğimin derinliklerinde ince bir sızı hissettim. Bu sızı, ölümden çok, bunu geç duymamdan kaynaklanıyordu. Hiç yapmadığım bir şey yapmış, birkaç gün kendimi dünyadan soyutlamaya karar vermiştim. Tabiatın kucağında, radyosuz, televizyonsuz, gazetesiz geçirdiğim üç dört günün keyfi Erdem Abi’nin ölüm haberini almamla yok olup gitmişti. Geç haberdar olmuş ve cenazesine katılamamıştım. Başka tanıdıklarımın, sevdiklerimin cenazelerine de katılamadığım oldu. Ama hiçbiri beni bu kadar etkilemedi. Birden bir özlem belirdi içimde ve hızla büyüdü, büyüdü… Son yolculuğunda yanında bulunamamanın verdiği eziklikle telefona sarıldım. Cenazesinin ayrıntılarını dostlardan dinledim. Onu uğurlayan kalabalığa hayalen katıldım, Eyüp sırtlarına öyle tırmandım. Mustafa Miyasoğlu cenazeye katılan kalabalığı anlatırken, aklımdan onun Erdem Abi’nin “Önden Gidenler İçin”inden mısralar geçiyordu. “Onlar gittiler / Gelen zamandan bir haber gibiydiler” diyordu. Şimdi işte kendisi gidiyordu, bizim önümüzden ve “gelen zamandan bir haber gibiydi.” Önden gidenlerin giderken bir muştu gibi olduğunu söylüyordu. Kendisi de giderken bir muştu gibi değil miydi?

Gitmeden, “düştüğü yerden kalkmağa hazırlanan bir ülke”nin haberini vermişti bize. Yola çıkacağımız zamanı işaret etmişti:

Her damlası bir zafer müjdecisi

Bir posta eri gibi

Yağmur yüzümüze değince

Çıkacağız yola.

Önce şiiriyle tanışmıştım, çok sonraları kendisiyle. Gencecik bir üniversite öğrencisi olarak küçük, dağınık bir öğrenci evinde saatlerce onun şiirlerini okuduğumuz, tartıştığımız geceyi hatırlıyorum. Sonra Edebiyat Fakültesi’nde Mehmet Kaplan Hoca’nın odasında onun şiirini saygılı, çekingen bir şekilde savunuşumu hatırlıyorum. Kaplan, hocamdı. Şiir Tahlilleri’nin ikinci cildi olan Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri yeni çıkmıştı. Hoca, Erdem Abi’nin şiirini Marksistlerinkiyle aynı kefeye koyuyordu. Bu, epey tepki çekmişti. Mavera’da da bu eleştiriye sert tepki gösteren bir yazı çıkmıştı. Kaplan Hoca’nın Mavera’nın bu sayısını dergi, kitap yığını arasında aradığı bir zamanda girmiştim odasına. Nazım Hikmet’in şiirine yaptığı eleştirilerden dolayı solcularca dava edildiği bir zamanda bir de inançlı çevrelerden tepki almak onu epey üzmüş görünüyordu.

Mavera’daki yıllar bizim için ne kadar da heyecan vericiydi… Onun bir film heyetiyle Afganistan’a yolculuğunu dergi sayfalarından adeta adım adım keyifle takip etmiştik. Mavera’yı yönettiği dönemlerden gönderdiği pusulalar, şiirlerime dair öneriler var hatırımda. Gönderdiğim şiirlere kurşunkalemle çıkarma, takdim tehir, soru işareti gibi işaretler kor iade ederdi. Böylece bu işaretlerin dışında tek kelime yazmadan sanki Mallarme’nin “Şiir, tesadüflerin kelimelere yenilmesidir” şeklinde dile getirdiği düsturu pratik bir şekilde öğretiyordu bana. Bazen önerilerini beğenmez, şiirimi değiştirmeden tekrar gönderirdim, o haliyle yayımlardı. Dediğim dedik bir olmadığını buradan anlamıştım.

Yüz yüze tanışmamış yıllar sonra oldu. Bir şiir şöleninde… Yanlış hatırlamıyorsam, Urfa’da… Bitmeyen sorularıma sabırla, sükunetle cevap vermişti. Tarihî bir mekandaki duruşu, bir tablo gibi asılı kalmış zihnimde. Herkes heyecanla birbirine bir şeyler anlatırken, o bir genç şairin verdiği şiir kitabının sayfalarına dalmıştı. Önünde kocaman bir bakır mangal vardı. Yüzünde filozoflara yakıştırılan derin, vakur anlam… Bir başka şölende, İstanbul’da, sahnede “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair”i okumuştu. Murat Kapkıner, önceden planlanmadığı halde sazını kaparak ona eşlik etmişti. Belki de doğaçlama olduğu için müstesna anlar yaşamıştık. Daha sonra ondan defalarca bu şiiri dinledim ama hiç o geceki kadar etkilenmedim.

Strasburg’daki Türkçenin Uluslar arası Şiir Şöleni’ne de beraber katılmıştık. Serbest olduğumuz bir gün boyunca şehri beraber gezmiştik. Orada yaşayan bir dostun rehberliğinde bir taraftan şehri tanımaya çalışmış bir taraftan da gün boyu sohbet etmiştik. Bu sohbetler, onun alçakgönüllü ama vakur kişiliğini, onu “abi” yapan özelliklerini yakından müşahede etmemize fırsat verdi. Dikkatine, hassasiyetine tanık olmamızı sağladı. Mesela büyükçe bir meydandaki heykelin önünde fotoğraf çektirmek istediğimizde hemen karşı çıktı. Gördük ki o bizden daha dikkatli davranmış ve heykelin kime ait olduğunu önceden okumuştu. Oraya bu heykelin dikilişinin sebebi ecdadımızla yaptığı mücadeleymiş meğer.

Sanatı bir araç gibi düşündü. Ona göre şiir “hem insan tekinin hem toplumun kendini aşması için bir at, bir araç”tı. Ama hafife almadan, hakkını vererek kullandı bu aracı. Onun şairi ifade eden aşkın bir dil olduğunu göz ardı etmedi. Sanatkâr varoluşunun hikmetini aramalıydı. Kendisiyle yapılan bir mülakatta “Aradığım ‘ölüm’ değil, ‘ölümsüzlük’tür” diyordu. “Tabiatı okumaya çalışırken, insanı okumaya çalışırken, hayatı okumaya çalışırken, tarihi ve medeniyeti okumaya çalışırken, bu dünya hayatını noktalayacağımız an olan ölümü okumaya çalışırken” şiirini var eden tek gerçekliğin bu olduğunu söylüyordu.

“Öte”si olmayan bir dünyayı red üstüne kurdu şiirini. “Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm” diyen oydu. O, şimdi “öte”de. “Ölümsüzlük” diyarında. Mevla rahmet eylesin.


A.Vahap AKBAŞ
Kaynak: “Berceste” dergisi – Ağustos 2008 – Sayı:74

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: