Türkiye’de Farklı Olmak


Türkiye’de farklı olmak başlıklı bir araştırma yayınlandı yakın vakitte. Araştırmanın ve projenin sorumlusu Boğaziçi Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Binnaz Toprak. Bu araştırma Türkiye’de ötekileşen ve başkalaşan insanları konu almaktadır. sözü fazla uzatmadan bir açıklayıcı yazı (Ayşe Böhürler/Yeni Şafak-20.12.2008) ve arından araştırmanın kendisiyle sizi başbaşa bırakıyoruz.

Düşünce Kahvesi

——–

Türkiye’de Farklı Olmak/Ayşe Böhürler-20.12.2008

Yukarıdaki üst başlık altında “Din Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirenler“ isimli çalışma, Prof. Binnaz Toprak başkanlığında Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projesi olarak İrfan Bozan, Tan Morgül, Nedim Şener tarafından yapılmış. Araştırmada; “mahallenin yeni ötekileri: laikler-değişen anadolu müslümanlığı, ramazan -aleviler-kadınlar-çingeneler-devlet memurları ve kadrolaşma-içkili mekanlar- cuma namazları-yeni icat bir etkinlik :kutlu doğum haftası- Fethullah Gülen cemaati” gibi başlıklar dikkat çekiyor.

Aslında başlıklardan bile araştırmacıların konuya oldukça ön yargılı yaklaştıkları anlaşılıyor. Laiklik temel alınmış, “ötekiler”in kim olduğu oradan tanımlanmış. “Laik ötekiler”e baskı oluşturanların laik olup olmadığına bakılmamış. Anadolu topraklarında bin yıldan fazla bir süredir var olan İslam’ı mevcut bir değer olarak kabul etmek bir yana, Ak Parti iktidarı ya da Fethullah Gülen cemaati ile Anadolu’ya İslam sanki yeni gelmiş gibi tavır dikkat çekiyor.

“Farklı olana bakış, daha çok kendini dindar olarak tanımlayanlarda belirgindir” önyargısı araştırmanın özünü oluşturmuş, “dindarlar farklı olanı dışlar “ önyargısını pekiştirircesine.

İslami kesimin ezildiklerine ilişkin söylemlerinin ise bu çalışmanın kurgusu ve kapsama alanı içinde olmadığı özellikle belirtilmiş. 12 Anadolu ilinde gerçekleştirilen araştırmada görüşülen kişi ve kurumlar; CHP İl Örgütleri, Atatürkçü Düşünce Dernekleri, Eğitim-Sen, Pir Sultan Abdal Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Dernekleri, Cem Vakfı gibi kuruluşlar tarafından tespit edilmiş.

Böylece ortaya son derece bilimsel(!) ve objektif (!) bir çalışma çıkmış.

Ramazan’da yemek yiyenleri taciz, içki yasakları, cuma namazlarına- umrelere gidenlerin artması, selamün aleyküm diyenlerin çoğalması, mini eteklilere nazar ve müdahale, romanların işe alınmaması, alevilerin cem evi taleplerinin değerlendirilmemesi, otobüste veya minibüste başı açık olanlara yer vermemek” gibi günlük hayattan kesitler Türkiye genelinde dindar kesimin laiklere uyguladığı mahalle baskısının en yaygın örnekleri arasında bahsediliyor.

Burada bence en önemli soru bu tablonun yeni bir durum olup olmadığıdır. Mesela; cem evlerinin sayısı mı azalmış, mini etek giyinenler giymez mi olmuş, içki içenler içecek yer mi bulamamışlar, romanlar önceden her yerde iş bulurken şimdi mi bulamaz hale gelmiş, kadınlar-aleviler ya da azınlıklar daha önce hiç ayırımcılık görmezken şimdi mi görmeye başlamışlar?

Peki ya laik kesimin oluşturduğu ötekiler… Mesela en basit hali ile binlerce yaşanmış vakası ile bir kadın başını örttüğünde neler yaşar bilir misiniz?

Ben size kısaca özetleyeyim.

Öncelikle başınız açıkken girdiğiniz zaman size normal bir insanmış gibi davrananlar, başınızı örtülü görünce size birden cüzzamlı gibi davranmaya başlarlar. Artık sizinle beraber görünmekten kimse hoşlanmaz.

Şöyle bir cümle ile sık sık karşılaşırsınız,”önerdim ama başörtülüsünüz, bilmiyorum sizi kabul ederler mi” …Tabii ki kabul etmezler, siz yine de iyi niyetinden dolayı aradaki saflara kızmazsınız.

Başörtü takınca engin bir sabır geniş bir yürek de edinmek zorundasınız. Yoksa patlarsınız. Çünkü karşınıza geçen birisi laikler bu ülkede baskı görüyor, “ramazanda bindiğim teknede sandviç yedim diye bana ters ters baktılar” (Seda Güler- CNN-Tarafsız Bölge programı) deyince verecek cevabınız olmaz. Çünkü başörtünüzden dolayı neredeyse eğitimsiz, işsiz, mesleksiz ve prestijsiz kalmışsınızdır. Elbette herkes kendi yaşadığını bilir ancak herkeste inanç farkı gözetmeyen vicdan diye bir mekanizmada var. Eğer o da örselendi ise yapacak bir şey yor. Başındaki örtüsü çekilen, hakaret edilen, aşağılanan, hiç bir yere layık görülmeyen başörtülülerin yaşadıklarının yok sayılmasının tek gerekçesi ise “Ak Parti iktidarda” cümlesi olamaz.

Onlardan söz ederken yaratıklar edası ile bahsetmek, hepsini üretim hatası bir ürün gibi değerlendirmek ayırımcılığın bilimsel (!) standartlarına uymuyorsa! Üniversiteye gidemez, öğrenci olamaz, milletvekili olamaz, belediye başkanı olamaz, basit bir işte memur bile olamaz, öğretmen olamaz, doktor olamaz, avukat-hakim olamaz, yargıç (Allah korusun hiç olamaz), dernek başkanı olamaz, yönetim kurulu üyesi olamaz, polis olamaz, zabıta olamaz, bankacı olamaz, üniversite öğretim üyesi olamaz…

Hayatlarının üçte ikisi “olamaz”larla dolu olsa da, başörtülülerin yaşadıkları “ayırımcılık” ya da “ötekileştirme” tanımı içine giremez. Çünkü kocaları, babaları, ağabeyleri, kardeşleri iktidarda (bu da nasıl iktidarsa) … Ayrıca tüm bunları Binnaz Toprak başkanlığındaki ekibin göz önüne almamasının bir başka sebebi daha var. 1999 yılında halkın takriben %42’si Türkiye’de dindar insanlara baskı yapıldığı kanısında iken, bu oran 2006 yılında % 17 ‘ye düşmüş. (Ak Parti iktidarı ile birlikte)

Başörtülü kadınların Ak Parti ile ilişkisi “ateşinden ısınmadım dumanından gözüm yandı” tekerlemesindeki gibi olmaya devam ediyor anlaşılan.

Bireysel iradeyi yok ettikleri için cemaatlere karşı olan, Anadolu muhafazakarlığına özellikle kadınlar konusunda eleştiriler getiren birisi olarak, okuduğum sonuçlara katıldığım yerler elbette var. Ancak araştırma sınıfçı bir yaklaşım içermesinin yanı sıra, kolonyalistlerin yerli halkı değerlendirmelerini çağrıştırıyor.Yerli olana yabancı muamelesi çekiliyor. Mahalle baskısını gerçekleri ile görebilmek için yerli olanı esastan kabul etmek gerekiyor. Ancak o zaman değişimin dinamikleri üzerine pozitif veya negatif faydalı konuşmalar yapılabilir.

Ayşe Böhürler – Yeni Şafak

——————————————————–

Filistanbul

işte o raporun baş kısmı ve devamı….

ÖNSÖZ
Bu araştırma, Açık Toplum Enstitüsü (Proje Kodu: 20022515) ve Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projesi (Proje Kodu: 08M105 ) tarafından desteklenmiştir. Her iki kuruma da verdikleri mali destek için teşekkür ederiz.

Çalışmamız sürecinde pek çok kişi bize yardımcı oldu. Bunlar arasında, gittiğimiz kentlerde bize Anadolu insanının misafirperverliğini sergileyen yeni edindiğimiz dostlar ve değerli zamanlarını vererek sorularımızı cevaplayan kişiler başta olmak üzere görüşlerini bizimle paylaşan Açık Toplum Enstitüsü Direktörü Hakan Altınay, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri Yeşim Arat ve Hakan Yılmaz, Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Ahmet İnsel, her türlü idari sorunumuzla ilgilenen Açık Toplum Enstitüsü Program Sorumlusu Gökçe Tüylüoğlu, on iki il ve İstanbul’un iki semtinde kayda aldığımız konuşmaları deşifre eden Güliz Atsız, Ayşe Çavdar, Jaklin Çelik ve Filiz Öğretmen’e katkıları için teşekkür ederiz.

Araştırmanın kurgulanması, saha çalışmalarının yürütülmesi, bulguların aktarılması ve değerlendirilmesi aşamalarının tümünde, mali destek aldığımız kurumların hiçbir müdahalesiyle karşılaşmadığımızı ayrıca belirtmeyi önemli buluyoruz.

GİRİŞ
Sosyal bilimler literatüründe Ferdinand Tönnies’den bu yana cemaatten cemiyete geçiş olarak nitelendirilen, toplumsal baskıların hakim olduğu ve bu baskıların arka plana itildiği iki farklı toplum modelini betimleyen ayrım, modernitenin en önemli unsurlarından biri sayılır.

Herkesin birbirini tanıdığı, yüzyüze ilişkiler kanalıyla toplumsal normların oluştuğu, her bireyin yaşamının başkalarının gözü önünde ve başkalarının denetimine tabi olduğu, din ve geleneklerin bireyin yaşamını yönlendirdiği modern-öncesi toplumlardan modern topluma geçiş, bireye geniş bir özgürlük alanı tanımış, bireysel yaşamlar görünür olmaktan çıkmış, birey başkalarının baskılarına maruz kalmadan kendi yaşam alanını ve tercihlerini saptayabilir olmuştur.

Hiç kuşkusuz modern toplum, bireyler açısından tüm baskılardan arındırılmış toplum değildir. Geleneksel toplumlardan modern topluma geçiş beraberinde farklı tür baskıları da getirmiştir. Sosyal bilimlerdeki kuramsal çalışmaların gündeme getirdiği eleştiriler bu tür baskılara dikkatimizi çekmektedir.

Bu eleştirilere göre, evet, modern toplumda birey artık özgürdür ama bu özgürlüğünde yapayalnızdır. Dev kentlerde yaşamakta, dev bürokrasilerin çarkları altında ezilmekte, iktidarların yaşamı hakkında verdiği kararlara ara sıra oy vermenin dışında katılamamakta, giderek edilgenleştirilmektedir. Kitle toplumunun bireyi, çaresizliğe ve yalnızlığa mahkum edilmiştir. Kapitalist ekonomi her bir bireyi herkesin sahip olduğu “şeylere” sahip olmaya zorlamakta, para hırsı yaşamın anlamını belirlemektedir.

Bu bağlamda “normal insan” tanımı kapitalizmin rekabet ilkesi ve iş disiplinine göre belirlenmiş, okullarda, orduda, işyerlerinde, hapishanelerde, akıl hastanelerinde birey bu disipline uyum sağlamak üzere yönlendirilmiş, cinsellik metalaştırılmış, kadın ve erkek rolleri kapitalist düzene göre şekillendirilmiş, insan bedeni kapitalizmin iç mantığına tabi kılınmıştır.

Gelişmiş ülkelerde yaygınlaşan anoraksia ve blumia hastalıklarının gösterdiği gibi, modanın baskısı ve tahakkümü bireyin kendi bedenine sahip olmasını bile engeller hale dönüşmüştür. Modern bilimin birbiriyle çelişen bulguları bilimin güvencesine
sığınmayı da güçleştirmiş, modern toplumun insanı bir yandan bilimin diğer yandan medya ve reklam sektörünün bilgi bombardımanı altında sürekli yaşamını ve sağlığını risk altında görür olmuştur.

Özetle, bu eleştirilere göre birey hakim olamadığı, hatta çarklarının nasıl döndüğünü pek de anlayamadığı bir dünyada yaşamaktadır.

Öte yandan, geleneksel toplumun bireysel mutluluk pahasına tümüyle baskı üzerine kurulmuş olduğu da söylenemez. Geleneksel toplum, evet, bireyin yaşamını gözaltında tutmakta, ancak aynı zamanda ona sıcak ilişkilerin, komşuluğun, dayanışmanın, yardımın, misafirperverliğin hakim olduğu, geniş ailelerin koruması ve kollaması altında olan güvenilir bir yaşam sunmaktadır.

Ancak, modern toplumun gündeme getirdiği yeni sorunlara ve geleneksel toplumun olumlu bulunabilecek özelliklerine rağmen, bu iki toplum modeli arasındaki önemli fark, yukarıda belirttiğimiz gibi, modern toplumda bireyin kendi yaşam tercihlerini yapabilmesi ve bu tercihlerin hukuk sistemiyle desteklenmesidir.

Aynı zamanda modern toplum bireyi ahlaki tercihlerinde de serbest bırakan toplumdur. Bireysel ahlakı hukuk sistemi kanalıyla cemaat, dini öğretiler ya da gelenek değil bireyin bizzat kendisi belirler. Birey kendi ahlak anlayışını geleneklere ya da dine dayandırabileceği gibi, seküler bir etik öğretisine de dayandırabilir.

Hem modern hukukun hem de liberal demokrasinin tanımının tam da bu konuyla, bireysel tercihlere tanıdığı meşruiyet kavramıyla, yakından ilişkili olduğunu düşünüyoruz. George Orwell’in ünlü 1984 romanında anlatıldığı gibi, totaliter toplumlarda devletin bireyin yatak odasına kadar girdiği ve bireyi her an gözaltında tuttuğu ürkütücü dystopia senaryolarına kıyasla, çağdaş demokrasilerin hukuk devleti bireyi sadece devletin baskısından değil, aynı zamanda cemaatin baskısından da korumayı amaçlar.

Bu bağlamda, geleneksel toplumlarda bireyin hareket alanını kısıtlayan kurum ya da normlar bütünü içinde çok önemli bir yer tutan dinin belirleyici rolü modernite ile birlikte arka plana itilmiş, laik devlet dini baskıyı hukuk dışına çıkararak kişilerce içselleştirilmiş bir iç denetim mekanizmasına indirgemiştir.

Diğer bir deyişle, laik devlette din ancak bireyin kendisi dini öğretileri kabullendiği ve kendi yaşamını bu öğretilere göre şekillendirdiği sürece meşru bir denetim mekanizmasıdır. Laik hukuk dine bu tür bir meşruiyet alanı tanımaz.

Dolayısıyla, bir anlamda modernleşme tarihini bireyin mutlak idarelerin, dini kurumların, cemaatin, mahallenin ve ailenin baskısından kurtulma tarihi olarak okumak da mümkündür. Yüzyüze ilişkiler yerine anonimite ve bürokratik ilişkilerin hakim olduğu modern toplumlarda kişi artık bir cemaatin üyesi olarak değil, birey ve vatandaş olarak yer alır. Birey ve vatandaş olarak hakları ve bu hakların nasıl sınırlanacağı yasalarla belirlenmiştir.

Buna rağmen, dini öğreti ve normların baskın olduğu toplumsal yapılarda laik hukukun farklı kimlikteki bireyleri koruması sadece hukuk alanına giren özgürlüklerle sınırlıdır. Cemaat içinde bireyin dışlanması, küçümsenmesi, kendisiyle konu komşu ilişkilerinin kesilmesi, toplum içinde tuhaf bakışlara maruz kalması, ticaretle uğraşıyorsa kendisinden alışveriş edilmemesi v.b. davranış biçimlerini kapsamaz.

Toplumsal normlara ve davranış kalıplarına baş kaldıran her birey hemen hemen tüm toplumlarda bu tür bir dışlanmaya maruz kalabilir. Ancak, modern toplumlarda hukuk bireysel özgürlüklerin önünü açtığı ölçüde kişilere kaçış imkanlarını da hazırlar.

Bu tür özgürlükler kısıtlandığı, gelenekle, genel ahlakla, dini öğreti ve yasaklarla bağlantılı sayılarak hukuken mazur gösterildiği ya da idari tasarruflarla hoşgörüldüğü hatta teşvik edildiği takdirde kaçış imkanlarının azalması ve bireyin genelgeçer ahlak kurallarını kabullenmeye zorlanması kaçınılmazdır.

bu raporun tam metin pdf dosyası için:

http://www.dosya.tc/turkiyedefarkl_olmak_1.pdf.html

bağlantısını kullanınız

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: