Chomsky’e göre Kafkasya


choo

Umran Dergisi’nden gönderilen özel sorular doğrultusunda hazırlanan Noam Chomsky’nin “Osetya, Rusya, Gürcistan: Yeni Bir Soğuk Savaş mı?” makalesi, Kafkasya’da son dönemlerde yükselen gerilimi ve dünyadaki yansımalarını ele alıyor.


OSETYA, RUSYA, GÜRCİSTAN: YENİ BİR SOĞUK SAVAŞ MI?

Noam Chomsky

Filipinler’i işgal eden Amerikan güçlerinin uyguladığı vahşet ile özgürlüğe dair retorikten ibaret reklamlar ve devletin işlediği suçlara rutin olarak eşlik eden o kutsal niyet karşısında donakalan Mark Twain, en güçlü silahı olan hicvi kullanamaz hale gelmiş, bu durum elini kolunu bağlanmıştı. Hüsranın biricik müsebbibi ise meşhur General Funston’du. “Hiçbir Funston hicvi mükemmele erişemez”, diye ağlaşıyordu Twain, “zira Funston’un kendisi bunun zirvesidir… [o] hicvin mücessem halidir.”

Ağustos 2008’de Rusya-Gürcistan-Osetya savaşında akıllara sıklıkla gelen bir düşünce bu. George Bush, Condoleezza Rice ve diğer rütbeliler, Rusya’nın “Gürcistan’da prensiplerine aykırı hareketlerde bulunması” nedeniyle uluslar arası kuruluşlardan dışlanması gerektiği uyarısını yaparak, Birleşmiş Milletler’in kutsiyetini törenle kutladılar. Kuvvetli bir ses tonuyla, bütün ülkelerin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün şiddetle korunması gerektiğini söylediler- “bütün ülkeler”, elbette ABD’nin saldırmaya karar verdikleri haricinde olanlardı: Irak, Sırbistan, belki İran ve isimleri burada zikredilemeyecek kadar uzun ve tanıdık birçok ülke gibi…

Tabii, küçük ortakları da onlara katılmakta gecikmedi. İngiliz dışişleri bakanı David Miliband Rusya’yı, İngiltere’nin bugün asla yapmaya kalkışmayacağı türden, bağımsız bir devleti işgal ederek “19. yy diplomasi biçimleri”ni uygulamakla suçladı. Arından da, “21. yüzyılda bağımsız bir komşu ülkenin işgalinin kabul edilemeyeceği”ni söyleyen baş karar vericiyi tekrarlar biçimde, “bunun 21. yüzyılın uluslararası ilişkiler şekli olamayacağı”nı ifade etti. Dolayısıyla, Meksika ve Kanada daha başka işgaller ve topraklarının büyük kısmına el konma korkularını bir kenara atabilir zira ABD artık yalnızca komşusu olmayan ülkeleri işgal ediyor, gerçi Lübnan’ın bir kez 2006’da bir kez daha öğrendiği üzere bu gibi kısıtlar ABD’nin müşterilerini bağlamıyor.

Serge Halimi, Le Monde diplomatique’de, “o etkileyici Amerikan yanlısı Saakaşvili”, iki savaşçı ülke [ABD ve İngiltere] dışında en büyük askeri birliklerden biri olan, “Irak’ı işgal için gönderdiği 2000 askerini geri çağırırken, bu hikâyenin ahlaki yönü daha da aydınlatıcı oluyor,” diye yazıyordu.

Bu arada meşhur uzmanlar da koroya katıldı. Fareed Zakaria, “Rus müdahalesinin, bir büyük güç için standart bir operasyon şekli olduğu” 19.yüzyılın aksine Rusya’nın tavrının bugün kabul edilemez olduğunu söyleyen Bush’u alkışlıyordu. Şu halde, müdahalenin düşünülemez olduğu bu zamanda, Rusya’yı “medeni dünyanın çizgisi”ne getirecek bir strateji tasarlamalıyız.

Muhakkak, Mark Twain’in ümitsizliğini paylaşanlar da vardı. Müstesna bir örneği, eski AB dış ilişkiler komiseri, İngiliz Muhafazakar Partisi başkanı, Oxford Üniversitesi rektörü ve Lordlar Kamarası üyesi Chris Patten oldu. Patten, Avrupa’nın “19.yy çarları gibi sınırları etrafında bir etki alanı yaratmak isteyen” Rus liderlerin küstahlıklarına yeterli sertlikte karşılık vermekteki başarısızlığına atıfta bulunarak, batılı tepkinin ancak “inançsızca sinik [cynical] bir şekilde başlarını sallamaya kâfi geldiğini” yazdı. Patten doğru biçimde Rusya’yı, sınırları etrafında etki alanı talep etme noktasını çok önceden geçmiş ve bütün dünyada etki alanı talep eden küresel süpergüçten ayırıyor. Süpergüç bu talebini gerçekleştirebilmek için, Washington’un “kilit piyasalara, enerji arzı ve stratejik kaynaklara kesintisiz erişimi garanti etmek” gibi hayati çıkarları –ki gerçek dünyada çok daha da fazlasını- korumak amacıyla askeri güce başvurma hakkı veren Clinton doktriniyle uyum içinde kuvvet kullanıyor.

Clinton yeni bir çığır açmıyordu elbette. Onun doktrini, 2. Dünya Savaşı sırasın yüksek düzey planlayıcıların küresel hâkimiyet hedefi koyan standart prensiplerinden neşet ediyordu. Savaş sonrası dünyada, ABD’nin “tartışmasız bir güç” sahibi olmayı hedeflemesini belirlerken, bu küresel dizaynlarla çakışabilecek şekilde bir devlet tarafından “herhangi bir bağımsızlık teşebbüsünü sınırlandırma”yı güvence altına alacaklardı. Bu amaçları gerçekleştirmek için, “baştan aşağı bir yeniden silahlanma programının hızla yerine getirilmesi başat bir zaruret,” “ABD’nin askeri ve ekonomik üstünlüğü yakalamasını sağlayacak bütüncül bir siyaset”in merkezi unsurlarındandı. Savaş sırasında yapılan planlar, sonraki yıllarda çeşitli şekillerde uygulamaya konuluyordu.

Bu hedefler, istikrarlı kurumsal yapılara derinden bağlıydı. Bu nedenle Beyaz Saray’da kimin ikamet ettiğinden bağımsız olarak varlığını sürdürüyor ve “barış zamanı karları”nın ortaya çıkardığı fırsatlardan, en büyük rakibin dünya sahnesinden çekilişinden ya da diğer küçük önemsiz ayrıntılardan etkilenmiyorlar. Elbette pek azı, Ronald Reagan kovboy botlarını ayağına geçirip, Nikaragua ordusunun Harlingen, Teksas’a yalnızca iki günlük mesafede olduğunu ve Lyndon Johnson’ın Vietnam’da kalmak için öne sürdüğü gibi “Amerika’yı silip süpürmek ve sahip olduklarımızı elimizden almak” için kalabalıkları peşine taktığını söylediğinde, gülünç duruma da düştü. Daha da kötüsü, bu dizginleri elinde tutanların kendi sözlerine inanmış olmalarıydı.

Rusya’yı medeni dünya seviyesine yükseltme gayretlerine dönersek, endüstrileşmiş sekiz ülkenin imtiyazlı yedi üyesi, Anglo-Amerikan eylemsizlik taahhüdünü henüz kavrayamamış, “değerli G8 üyemiz, Rusya’nın hareketini kınıyoruz” diyen bir açıklama yaptı. Avrupa Birliği, herhangi bir kınama kararının çıkmadığı Irak’ın işgalinin arından ilk kez, Rusya’nın suçunu kınamak için nadir acil toplantılarından birini gerçekleştirdi.

Rusya BM Güvenlik Konsey’ini acil bir oturuma davet ettiyse de, Konsey diplomatlarına göre, ABD, İngiltere ve diğer bazı ülkelerin her iki tarafı da “güç kullanımını terke çağıran” bir ibareyi reddi yüzünden bir uzlaşmaya ulaşılamadı.

Buradaki tipik tepkiler Orwell’in, “kendi tarafından işlenen barbarlıkları reddetmeye yanaşmaması bir yana, bunları duymazdan gelme konusundaki olağanüstü beceri sahibi” olan “milliyetçi”nin “gerçeğe karşı kayıtsızlığı”na dair gözlemlerini çağrıştırdı.

Oysa basit gerçekler ihtilafa konu değildir. Güney Osetya ile Karadeniz’e kıyısı sayesinde daha bir dikkate değer Abhazya, Stalin tarafından memleketi Gürcistan’a verilmiş bölgelerdir. Batılı liderler, Osetyalılar ve Abhazların katı muhalefetine rağmen, bugün Stalin’in talimatlarına saygı gösterilmesi gerektiğini tembihliyorlar. SSCB’nin dağılmasına kadar, bu eyaletler görece bir otonomiye sahiptiler. 1990’da, Gürcistan’ın ultra milliyetçi devlet başkanı Zviad Gamsahurdia bu otonom bölgeleri ortadan kaldırdı ve Güney Osetya’yı işgal etti. Son derece sert geçen savaş geride 1000 ölü ve on binlerce mülteci bırakırken, başkent Tskhinvali’yi de “harabe vaziyette ve insansızlığa” terk etti (New York Times).

Savaşın ardından küçük bir Rus birliği, 7 Ağustos 2008’de Gürcistan devlet başkanı Saakaşvili’nin silahlı güçlerine işgal emrini vermesiyle bozulan zoraki ateşkesi sağlıyordu. Times’ın, “çok sayıda görgü tanığına” dayandırdığı haberine göre, Gürcistan ordusu birden “Tskhinvali’nin sivil bölgelerini ve oradaki Rus barış gücü üssünü roketler ve toplarla ağır yaylım ateşine tutarak vurmaya” başladı. Rusların öngörülen cevabı Gürcü güçlerini Güney Osetya’dan çıkardıktan sonra, Rusya Gürcistan’ın değişik kısımlarını işgal etti, sonrasında ise yeniden Güney Osetya civarına çekildi. Tabii, geride çok sayıda yaralı ve vahşet izi bırakarak. Normal olarak(!), masum insanlar çok şiddetli acılar çekti.

Rusya ilk anda on kadar Rus barış gücü askerinin Gürcü bombardımanında öldüğünü duyurdu. Batı buna karşı olabildiğince kayıtsız kaldı. Bu da normaldi, elbette. Zira mesela, Aviation Week 1982’de, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’daki kontrolünü güçlendirmek dışında başka hiçbir gerekçesi olmayan ve geride 15-20 bin ölü bırakan ABD-destekli işgal hareketi sırasında İsrail’in Lübnan’a düzenlediği hava saldırısı sonucu 200 Rus’un hayatını kaybettiğini yayınladığında da herhangi bir tepki gelmemişti.

Londra merkezli Financial Times’a göre, kuzeye doğru kaçan Osetyalılar arasındaki hakim görüş, “Gürcistan’ın batı yanlısı lideri, Mikheil Saakaşvili’nin ayrılıkçı yerleşim bölgelerini haritadan silmek istediği” şeklindeydi. Akabinde ise, Rusların gözetimindeki Osetyalı milisler, Gürcüleri Osetya’nın da dışına, son derece vahşi biçimde çıkardılar. New York Times’ın haberine göre, “Gürcistan, gelişi kaçınılmaz olan bir Rus saldırısını durdurmak için saldırmak durumunda olduğunu ifade etti”, fakat haftalar sonra halen “Rus güçlerinin Gürcü ateşinden önce saldırdığına dair, Gürcistan’ın kendi aktarımının doğru olduğu şeklindeki ısrarı dışında, herhangi bağımsız bir kanıt bulunamadı.”

Wall Street Journal’ın haberine göreyse, Rusya’da “vekiller, yetkililer ve yerel uzmanlar, Bush yönetiminin, sırf Cumhuriyetçi başkan adayı senatör John McCain’in ulusal güvenlik tecrübesini öne çıkarmak/artırmak için, müttefiki Gürcistan’ı uluslar arası bir krizin içine girebilmek bahanesiyle savaşı başlatmaya teşvik ettiği teorisini benimsiyordu.” Buna karşın, Fransız yazar Bernard-Henri Levy, New Republic’te, “hiç kimse başkan Saakaşvili’nin ancak başka seçeneği kalmadığında harekete geçmeye karar verdiği ve savaşın zaten çoktan geldiği gerçeğini inkar edemeyeceğini” öne sürüyordu. Ona göre, “vicdan sahibi, iyi niyetli her gözlemciye göz kamaştırıcı şekilde aşikar olan bu kadar gerçeğe rağmen, medyadaki pek çok kişi ağız birliği etmişçesine, Gürcülerin savaşın sorumsuz provokatörleri olarak kışkırtıcılık yaptığı tezine hücum etti.”

WSJ tarafından verilen Rus propagandası, delil sunma hatasına düşünce, kolaylıkla reddedildi. Batılı karşıtları ise, daha akıllıca, otoritelerin açıklamalarıyla yetindi; tıpkı Levy’nin büyük Batılı medyayı, devlete sadakatin Gerçeklik tesis etmek için kendilerine yeterli olduğu “her vicdan sahibi, iyi niyetli gözlemciye göz kamaştırıcı şekilde aşikar” olanı görmezden gelmekle suçlaması gibi. Kim bilir, belki de ciddi bir tahlile tabi tutulduğunda, tam da böyledir.

BBC, “Güney Osetya’daki kanıtlar saldırının geniş çaplı ve yıkıcı olduğunu gösterse” dahi, Washington ve müttefiklerinin, “Rusya’nın hareketlerini saldırı biçiminde takdim etmek ve Gürcülerin Rus operasyonunu tetikleyen Güney Osetya’ya yönelik 7 Ağustos’ta düzenledikleri saldırıyı küçük göstermek” konusunda başarılı oldukları için Rusların “propaganda savaşı”nı kaybediyor, diyordu. BBC’ye göre Rusya “henüz medya oyununu nasıl oynayacağını öğrenemedi.” Bu doğal elbette zira ülkeler daha da özgür hale geldikçe ve devlet toplumu güç yoluyla kontrol altında tutma becerisini kaybettikçe, propaganda daha bir karmaşık hale geldi.

Rusların itibar edilir kanıtlar sunmadaki başarısızlığı, kısmen de olsa, Pentagon’un 7 Ağustos’taki saldırıdan kısa süre önce, Gürcü özel kuvvetlerine eğitim verdiğini ortaya çıkaran Financial Times tarafından giderilirken; bu ifşaatlar “Rus başbakanı Vladimir Putin’in, geçen ay Gürcü yerleşim bölgelerinde patlak veren savaşı ABD’nin ‘planladığı’ şeklindeki suçlamalarını daha bir alevlendirecek” gibi. Bu eğitimler kısmen özel askeri şirketler tarafından işe alınan eski ABD özel kuvvetleri mensupları tarafından veriliyordu. Bunlar arasında, gazetenin haberine göre, “Pentagon tarafından 1995’te, Balkan savaşlarındaki etnik temizlik olaylarının en kötülerinden olan ve 200 bin mülteciyi yerlerinden eden etnik olarak Sırp bölgesi Krajina’yı işgal hadisesinden önce, Hırvat ordusunu eğitmek üzere iş verilen MPRI da vardı. ABD-destekli Krajina tedhiş ve tehcir harekatı (ki pek çok ölü dahil genel olarak 250 bin kişi olarak tahmin ediliyor), muhtemelen İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’daki en büyük etnik temizlik hadisesidir. Elbette ki tarihteki akıbeti, Stalinist Rusya’da Troçki’nin fotoğrafları kadardır, zira bu resim Sırp şerrine karşı duran ABD asaletinin gereklerine uymuyordu.

Ağustos 2008’deki savaştaki ölü sayısı farklı tahminlere göre değişiyor. Bir ay sonra, Financial Times, Rus haberlerine dayanarak “saldırıda en az 133 sivilin yanı sıra 59 barışgücü askerinin de öldüğünü”, geniş çaplı Rus işgali ve hava bombardımanının ise 146’sı asker 69’u sivil olmak üzere toplam 215 Gürcünün öldüğünü aktarıyordu. Farklı iddialar gelmeye devam edecek gibi görünüyor.

Arka planda ise iki hayati neden var. İlki, Azerbaycan ve Orta Asya enerji koridorları ve boru hatları üzerinde kontrol sahibi olmaktır. Gürcistan, Clinton tarafından Rusya ve İran’ı bypass etmek/devre dışı bırakmak amacıyla koridor olarak seçildi ve bu amaçla ağır biçimde silahlandırıldı. Bu nedenle, Zbigniew Brzezinski’nin söylediği gibi, Gürcistan “bizim için son derece önemli ve stratejik bir varlıktır.”

Şurası kayda değer ki, dehşet verici tehditler ve özgürlük gibi bahaneler parlaklığını yitirdikçe ve Iraklıların işgal ordusunun çekilmesi yönündeki taleplerini erteletmek daha da güçleştikçe, uzmanlar ABD’nin bölgedeki gerçek niyetlerini açıklamak konusunda giderek daha az ağzı sıkı hale geliyorlar. Böylelikle, Washington Post’un editörleri Barack Obama’nın, Afganistan’ın ABD için “merkezi cephe” olduğunu söylediğinde kulağını çekerek, ona Irak’ın “Ortadoğu’nun jeopolitik merkezinde ve dünyanın en zengin petrol yataklarından biri üzerinde yer aldığını” ve Afganistan’ın “stratejik öneminin Irak’tan sonra geldiğini” hatırlattılar. Amerikan işgalinin gerçek sebebini geç de olsa kavradıkları için, hoş geldiniz diyorum.

İkinci mesele ise, George Kennan’ın 1997’de, “Rus kamuoyunda milliyetçi, Batı karşıtı ve militarist eğilimleri ateşlemesi kuvvetle muhtemel; Rus demokrasisinin gelişimi üzerinde olumsuz tesirleri kesin; Doğu-Batı ilişkilerine soğuk savaş atmosferini geri getirecek, bütün bir soğuk savaş sonrası dönemde Amerikan siyasetinin en vahim hatası” olarak ifade ettiği, NATO’nun Doğu’ya doğru genişlemesidir.

SSCB’nin çöküşüyle birlikte, Mihail Gorbaçov yakın tarihin ve stratejik gerçeklerin ışığında hayret verici denebilecek bir taviz vererek; birleşik bir Almanya’nın düşman bir askeri birliğe katılmasına rıza gösterdi. Bu “göz alıcı taviz”, batı medyası, NATO ve hadiseyi “Sovyetler Birliği de dâhil, bütün Avrupa ülkelerinin çıkarına… bir devlet adamlığı” gösterisi şeklinde ifade eden Başkan [Baba] Bush tarafından selamlandı.

Gorbaçov bu göz alıcı tavizi, “NATO’nun hakimiyetini doğuya doğru, [dönemin ABD dışişleri bakanı] Jim Baker’ın kelimesi kelimesine ifadesi ile ‘bir inç dahi’ genişletmeyeceği güvencesi” karşılığında vermişti. 1987 ile 1991 arasındaki hayati önemi haiz yıllarda Dış İstihbarat’ta önde gelen Sovyet uzmanı ve ABD’nin Rusya elçisi olarak görev yapan Jack Matlock’un yaptığı bu hatırlatma, Clinton yönetiminde Doğu Avrupa’dan sorumlu en üst düzey görevli olan Strobe Talbott tarafından da teyit ediliyor. Diplomatik kayıtların tam bir taramasına dayanarak, Talbott “Dışişleri bakanı Baker’ın, Sovyetler Birliği’nin birleşmiş bir Almanya’nın NATO’nun bir parçası olarak kalması hususunda gösterdiği isteksizlik için, dönemin Sovyet dışişleri bakanı Eduard Shevardnadze’ye, NATO’nun doğuya doğru ilerlemeyeceğini söylediğini”, aktarıyor.

Clinton bu taahhütten hızla vazgeçmekle kalmadı, aynı zamanda Gorbaçov’un soğuk savaşı ortaklar arasında işbirliği ile sona erdirme gayretlerini de akamete uğratmış oldu. Ayrıca NATO, stratejik analist ve eski NATO planlayıcısı Michael MccGwire’ın tespitiyle, Rusya’nın, “NATO’yu genişletme planlarıyla çakışan”, Arktikten (Kuzey kutup dairesi) Karadeniz’e kadar nükleer silahtan arındırılmış bir bölge oluşturulması teklifini de reddetti.

Bu imkânları elinin tersiyle iten ABD, Rus güvenliğini tehdit eden muzaffer bir eda takınmanın ötesinde, Rusya’yı, milyonlarca ölümün müsebbibi, sert bir ekonomik ve sosyal çöküşe götüren yolda da önemli rol oynadı. Bu süreç, Bush’un NATO’yu daha da genişletmesi, hayati önemdeki silahsızlanma anlaşmalarını yürürlükten çekmesi ve saldırgan militarizmi yüzünden keskin biçimde tırmandı. Matlock, Rusya’nın “eğer Sırbistan’ı bombalamasa ve genişlemeye devam etmese idi”, eski Rus uydularının NATO’da yer almasına müsaade edebileceğini yazıyor. “Fakat nihai tahlilde, Polonya’daki anti-balistik füzeler ve Gürcistan ile Ukrayna’nın NATO üyeliği konuları kesin kırmızıçizgilerin aşılmasına neden oldu. Kosova’nın bağımsızlığını tanımadaki ısrar da adeta bardağı taşıran son damla oldu. Putin, ABD’ye verilen tavizlerin karşılıksız bırakıldığını ve fakat ABD’nin dünyadaki hakimiyetini pekiştirmek için kullanıldığını anlamıştı. Kendisinde direnme gücünü bulduğu ilk fırsatta yani Gürcistan’da ise buna direndi.”

Talbott gibi pek çok Clinton dönemi yetkilisi, NATO’nun genişlemesinin herhangi askeri bir tehdit içermediğini ve eski Rus uydularının AB’ye katılımını kolaylaştıracak iyi niyetli bir adım olduğunu iddia ediyor. Hiç de inandırıcı değil oysa. Zira Avusturya, İsveç ve Finlandiya AB üyeleri fakat NATO’da yer almıyorlar. Eğer Varşova Paktı ayakta kalsa ve Latin Amerika ülkelerini –haydi yalnızca Kanada ve Meksika’yı- kapsasaydı, ABD paktın bir Quaker [Protestan Kilisesi’nin bir üyesi topluluk] toplantısından ibaret olduğuna kolay ikna olmazdı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında -genişlemesi gereken ABD’ninki hariç- bütün bölgesel sistemlerin yerinden edilmesi gereğini açıklayan Savaş bakanı Henry Stimson’un ifadesiyle “buradaki küçük bölgemiz” batı yarıkürede, Amerika’nın, Moskova’yla çoğunlukla hayali bağların önüne geçmek için başvurduğu şiddetin bir dökümünü yapmak dahi gereksiz.

Sonuç olarak, son Kafkasya kriziyle birlikte, Washington’un iddiası, Rusya’nın, ABD-Gürcistan ilişkilerini büsbütün göz ardı etmeden ve ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturmayacak şekilde, Küba ile olan askeri ve fikri işbirliğini sürdüreceği yönünde.

Füze savunma sisteminin bu bağlamda, görece olarak tehlikesiz ve yumuşak bir tedbir olarak değerlendirilmesini istiyor ABD; lakin önde gelen ABD’li stratejistler bu konuda pek de iyimser değil. Onlar, Rusya’nın bunu, bölgedeki caydırıcılığına potansiyel bir tehdit şeklinde algılayacağını ve bu suretle, bu sistemi ve sistemin kurulacağı bölgeyi bu çerçeve içinde değerlendireceğini söylüyor. AP yorumcusu Desmond Butler’ın ifade ettiği şekliyle, Moskova’nın iddia ettiği ve Washington’un her seferinde reddettiği şeyin, yani “Gürcistan işgalinin, bu anlamda, Polonya’da kurulması öngörülen bu sistemin gerçek hedefinin Rusya olduğu şeklindeki kanaatin ürettiği bir hamle olduğudur.”

Matlock, Kosova’nın, bu süreci yorumlamada önemli bir faktör olduğunu söyleyen tek kişi değil. Boston Globe editörlerinin de belirttiği gibi: “Bush’un Kosova’ya yönelik ortaya koyduğu kural ve uyguladığı pratiğin, Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlığının tanınması yolunda da geçerli olmaması için bir neden var mı?”

Ne var ki arada bazı farklılıklar da mevcut. Strobe Tallbott, ABD ve NATO’nun dokuz yıl önce Kosova’da uyguladıkları pratiğin bedelleriyle karşı karşıya olduklarını belirtiyor ve ekliyor: “Ancak bu örnekleme, yine de tamamıyla doğru değil.” NATO’nun Sırbistan bombardımanı üzerine John Norris ile beraber yazdıkları kitabın girişinde, bunun nedenlerini anlatıyorlar. Norris, NATO’nun Sırbistan savaşının asıl nedeninin, Kosovalı Arnavutların içinde bulundukları kötü durum değil; Yugoslavya’nın geniş siyasi ve ekonomik reformlara gitmemesi ve bunlara ısrarla direnmesi olduğunu belirtiyor. Bu şu demek oluyor: NATO bombardımanının asıl nedeni, Kosovalı Arnavutların durumu değildi; bu çok da ilgilendirmiyor onları; Batılı kaynakların da doğruladığı gibi, kötü ve zor durum, bombardımanın daha çok sonucu olarak karşımıza çıkıyor; nedeni değil. Bu ise hiç de yeni bir şey değil; zira ABD ve İngiltere’nin, Balkanlar’daki uygulamalarına bakıldığında, insani bir kaygıyla hareket ettiklerine çok da şahit olduğumuzu söyleyemeyiz. Kosova’daki durumdan çok daha feci ve kötü manzaralar yaşandı Balkanlar’da; ancak bunlar bu tarz operasyonların bir nedeni olmadı hiç. Fakat bunlar, sadece yalın gerçekler, Orwell’ın “milliyetçiler”inin çok da önemi yok dolayısıyla; bu kez ise, Batı entelektüel toplumunun büyük bir kısmının kendi itibarını yüceltme ve ABD’nin dış politikasının “asil yanları”na dair yalan söyleme hünerinde ifade buluyor “gerçekler”; Sırbistan’ın bombalanması, milenyumun finişinde kutsal bir coşku üretircesine, hükümdarlık tacında bir mücevheri andıran parıltısında anlam buluyor ya da.

Bununla birlikte, bombalamanın asıl nedeninin, bu ve benzeri baş belalarının kiliseye kabullerine izin verilmesi için uzun zamana ihtiyaç olsa da Sırbistan’ın Clinton yönetimi ve müttefiklerinin siyasal ve ekonomik programları için Avrupa’daki tek muhalif istisnayı teşkil etmesi olduğunu en üst düzeyden dinlemek ilginç geliyor.

Elbette ki Kosova ile Gürcistan’ın bağımsızlık yahut Rusya’yla birleşme çağrısında bulunan bölgeleri arasında başka farklılıklar da var. Bu yüzden Rusya’nın o bölgede, Kosova’daki Camp Bondsteel gibi bir Vietnam savaş kahramanının ismi verilen üsle karşılaştırılabilecek yahut Afganistan’ın işgalindeki kahramanlardan birinin ardından ismi verilen devasa bir askeri üssünün olmadığını biliyoruz. Ki bu üsler muhtemelen, Ortadoğu enerji üretim bölgelerini hedef alan geniş ABD üslenme sisteminin yalnızca birer parçasıdır. Bunlar dışında daha pek çok farklılık da vardır.

Rusya’nın Gürcistan’daki vahşi hareketinin kışkırttığı “yeni bir soğuk savaş” hakkında bir dolu konuşma cereyan ediyor. Tabii ki kimse, -Meksika körfezinde herhangi bir muadili asla hoş görülmeyecek olan- ABD’nin Karadeniz’deki yeni deniz kuvvetleri gibi, bu karşılaşmanın işaret fişeklerinden korkuya kapılmadan edemez. [Bu çerçevede] NATO’nun Ukrayna’yı da içine alarak genişlemesi düşüncesi oldukça tehlikeli olabilir.

Yine de, yeni bir soğuk savaş pek muhtemel görünmüyor. İhtimalleri değerlendirmek için önce eski soğuk savaşı netleştirerek başlamalıyız. Hararetli retoriğini bir yana bırakırsak, fiiliyatta soğuk savaş, her iki yarışmacının da kendi nüfuz alanlarını –ki Rusya için bu Doğu komşularıyken; küresel süpergüç için dünyanın büyük kısmıydı- kontrol edebilmek için şiddete ve yıkıma başvurmak konusunda sınırsızca özgür olduğu zımni bir sözleşmeydi. İnsanlık böyle bir şeyin yeniden dirilmesine tahammül etmek durumunda değil; olması durumunda hayatta kalması da muhtemel değil.

Mantıklı bir alternatif Clinton tarafından reddedilen ve Bush tarafından çökertilen Gorbaçov vizyonudur. Makul bir tavsiye yakın zamanda Beyrut merkezli Daily Star’da yazan eski İsrail dışişleri bakanı ve tarihçi Şolomo ben-Ami’den geldi: “Rusya ABD ile hakiki bir stratejik ortaklık aramalı, ikincisi [yani ABD] ise, dışlandığı ve aşağılandığı zaman Rusya’nın büyük bir küresel bozguncu olabileceğini anlamalıdır. Soğuk savaşın bitişini müteakip yıllar boyunca ABD tarafından görmezden gelinen ve küçük düşürülen Rusya, yeniden dirilen bir güç olarak çıkarlarına saygı gösteren yeni bir küresel düzenle bütünleşmeye muhtaç; batı karşıtı bir kutuplaşma stratejisine değil.”

Kaynak: Umran Dergisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: