Gazze’nin düğünleri


4

İbrahim Nasrullah*

Uzanmış yatıyorlardı. “Güneş tepede,” dedim. Belki yüz kere. Fakat hiçbiri oralı değildi. “Ansızın üzerinize çöküveren bu üşengeçlik de neyin nesi? Eskiden böyle değildiniz. Eş, oğul, kardeş! Ne kadar da uzun sürdü uykunuz! Haydi, uyanın artık! Bakın güneş ne kadar yükselmiş, Bari, bari bir şeyler söyleyin, konuşun benimle, yoksa çekip gideceğim.”

“Çay hazır, kahvaltı hazır, sizinle konuşmayı kurduğum mevzular hazır. Haydi ama..” Ne desem, ne yapsam nafileydi. Bir türlü uyanmıyorlardı.

Allahım! Nereden çöküvermişti bu üşengeçlik üzerlerine. Biraz kalbi katı biri olsam, kalbim katılaşıverse biraz, çeker alırdım üzerinizdeki şu örtüleri de saçıverirdim havaya, fırtınalar estirirdim onlardan. Gelin görün ki kalbime geçmezdi sözüm.

“Daha o gün özlerdim seni.”

Senden başka kim, kim söyleyebilirdi bunu canım kardeşim, Mustafa’m! Herkesin benden ayrılıp bir yerlere gittiği, kiminin Ürdün, kiminin Suriye’ye gittiği, hatta kiminin İsveç’e ulaşabildiği yerde beni bırakmayan biricik kardeşim.

Hatırlar mısın? Gidecekleri yerleri dillerinden düşürmez, gözlerini kulaklarını hep oralara dikerlerdi. Her yerin sizden birini çağırdığını ve sizin de yalnız o sese dikkat kesildiğinizi bilirdim. O sesi öyle dikkatle takip ederlerdi ki nihayet onunla birlikte gözden kaybolup giderlerdi. Evet, onlara böyle demiştin, bir filozof gibi! Onlar ise alaycı bir ifadeyle şöyle karşılık vermişlerdi sana: “Söyler misiniz Mustafa Bey! Sizi nere çağırıyor? Sadece onun sesini duyduğunuz o gizemli yer neresi acaba?” Tereddütsüz toprağı göstermiştin.

“Toprak bir yer sayılmaz ki, toprak mekândır. Yer onun üstündedir” dediklerinde şu cevabı vermiştin:

“Her yer onda bir olur. Ona sahip olan, her yere sahip olur.”

O söz ne kadar da sevindirmişti beni. Sadece hep yanımda, hep Gazze’de kalacağın için değil. Evlenip çocuğum olmadığında tek başıma, yalnız bir ağaç gibi kalıvermeme razı olmadığın için değil. Hayır. Bundan değildi sevincim. Sevinmiştim işte, o kadar. Randa’ya bu sözü söylediğimde, onun da çok hoşuna gitmiş ve “Bu sözü yazabilir miyim” diyerek izin istemişti.

“Elbette” dediğimde yanından ayırmadığı günlüğüne dikkatle yazmıştı.

Kaç Mustafa’m var ki benim? Ah! Söyler misiniz kaç Mustafa’m? Okumamı, üniversite bitirmemi ısrarla isteyen Mustafa’mı bu kadar anlamışım, sözüyle sevinmişim çok mu?

Ne olur affet, bunu söylemeliyim Mustafa. Çocukların için duyduğun endişe değil, Gazze kıyısındaki şu çileli hayatın ötesinde bir düşün vardı seni böyle sürükleyen. Hayır. Ne olur yanlış anlama beni! Evlensen, boyunca çocukların da olsa burada, yanımda kalırdın eminim. Hayatları için endişelendiğin yirmi çocuğun da olsa yanımda kalırdın. Açık etmesen de hiçbir zaman, kalbinden geçenleri çok iyi bilirim: “Ya Emine? Onu burada kime bırakır gideriz?!”

Senden böyle bir ifade duymadım. Fakat onlara söylediğinden emindim. Burada benimle kalmak için her defasında farklı bir mazeret bulman onları da mutlu ediyordu elbette. Kendi aralarında fısıldaşıyorlardı: “En azından kız kardeşimizle ilgilenecek biri var.”

Sen kaldın. Hep yanımda kaldın. Bazen şöyle derdin: “Bir Filistin söylencesi vardır; Allah insanı iki topraktan yaratırmış. Biri doğduğu mekânın toprağı, diğeri öleceği mekânın toprağı.” Sen ve ben yalnız bu topraktan yaratılmıştık. Çünkü biz burada doğmuştuk ve burada ölecektik. Bunu önceden beri biliyordun. Biz yalnız bu topraktan yaratılmıştık. Bizi çağıran da, zamanında bize hayat veren topraktı. Daha baştan böyleydi. Bu kadar net bir sesi duymamak mümkün müydü?

Şehit Muhammed Musa Ebu Cezer’in hikâyesini hatırlarsın. Elbette iyi hatırlarsın. Onun hikâyesi, sözünü bire bir doğrulamıştı. Başka nasıl açıklanabilir ki? Kırk yıl gurbette yaşamış, Filistin dışında sayısız çarpışmaya katılmış bir insan düşünün. Toprağına dönüyor ve Refah’ı savunurken şehit düşüyor!

Ah! Ah Mustafa!

Onlara söylediğin sözü şimdi, şimdi daha iyi anlıyorum! İçim aydınlanıyor ve her şeyi açıkça görebiliyorum. Elinle niçin toprağa işaret ettiğini şimdi anlıyorum. Demek sen toprağın sesini duyuyordun. Oysa bana hiç bildirmedin. Anladım Mustafa’m. O söylenceyi duymuş olsam da olmasam da mazeretim olamaz. Önemli olan onu hissetmemizdir. Çünkü o, içimizdedir, sendedir, damarlarında akan kandadır duyabiliyorum.

Nasıl anlamadılar?

Her zaman en az on adım önlerinden giderdin. Abartmak istemiyorum. Çünkü abartıyı sevmem. Zira zaman bana karşı yeterince hatta fazlasıyla abartılıydı. Evet, en az on adım önlerinden giderdin. Hatırlıyorum. Cemal beni istemeye geldiğinde, babamla konuşurken, pek de sürpriz olmayan o soru karşısında şaşırıp kalmıştı: “Kızımızı nerden tanıyorsun?”

Zavallının eli ayağı birbirine dolanmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Daha sonra bana şöyle demişti: “O an sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü.” Kız da türlü endişelerle doluydu. Cemal o sahneyi sık sık hatırlar ve gülerek anlatırdı: “O gün öyle bir terledim ki Emine, anlatamam. Bildiğin türden bir ter olsa, giysilerimin altından akışını hissederdim. Ama o, giysilerin altından ve üstünden gelen tuhaf bir terdi.”

Babası sordu: “Onu seviyor musun?”

Delikanlı cesaretini toplayarak cevap verdi: “Adam sevmediği bir kadınla evlenir mi efendim?”

“Alay mı ediyorsun benimle?!”

Evet, babam aynen böyle bağırdı. “Alay mı ediyorsun benimle?! Evlenecek kızım yok benim!”

O gün yalnız sen durmuştun yanımda. Yalnız sen söyleyivermiştin o sıradan sözcükleri: “Canını sıkma!”

“Canımı sıkmayım mı? Nasıl sıkmam abi? Nişanımız şimdi olmazsa başka ne zaman olacak? Mısır’dan döndükten sonra mı? Mezun olmasına daha dört yıl var. Dört yılda neler olacağını bir Allah bilir.”

Fakat sen aynı cümleyi tekrarladın: “Sıkma canını!”

“Böyle dediğine göre, bir şeyler biliyorsun. Söylesene, aklından neler geçiyor? Söylersen bu konuyu bir daha açmam” dedim.

“Cemal’ın ailesinden kopma, onları ziyaret etmeye devam et. Aileden biri gibi, oğullarının nişanlısı, müstakbel gelinleri gibi davran.”

“Böyle mi düşünüyorsun?!!”

“Evet” dedi.

“Fakat babam çıldıracak?”

“Çıldırmak mı? Hayır, hiç sanmıyorum. Cemal Mısır’da değil de burada Gazze’de olsa dediğin olabilir. İlk günler biraz kızar ama sen aldırma.”

Dediklerinin hepsi oldu. Evet, söylediklerin aynen çıktı. Babam öfkelenip bağırdığında, “Cemal Mısır’da, Emine arkadaşlarına, komşulara gidiyor. Hem Cemallerin evinde anne babası ve kızlarından başka kimse yok” dedin. Fakat babam her seferinde “Onlara gitmeyecek dediysem gitmeyecek, o kadar!” diyordu.

O yıllar boyunca kendi evimizden çok nişanlımın evinde yaşadım. Günden güne babam artık nerede olduğumu sormaz oldu. Onlarla birlikte olmaktan mutluluk duyduğumu o da görüyordu. Rahmetli neden bu kadar sert görünmek zorundaydı. Baba olmaktan, dağ gibi derdimiz olmasından başka ne sebebi olabilirdi ki bu tavrın?

Bir gün beni çağırdı ve şöyle dedi: “Onunla evlen kızım. Bir genç kızın evi, eşinin ailesi tarafından sevgiyle ağırlandığı evdir. Görüyorum ki seni çok seviyorlar.”

Bunları söyleyip sustu. Neden sonra devam etti: “Delikanlıya gelince, sevdiğini söylemenin doğru şekli onunki değildir kızım. Öyle olmaz. Anladın mı?”

“Evet baba” dedim.

O zaman gülmeye başladı. Hem gülüyor hem de şöyle diyordu: “Gerçekten bunu söylerken ciddi olduğumu mu sandın yavrum?! “

Güldü, güldü ve ölümüne kadar bu olayı andıkça hep güldü..

Allah rahmet etsin

***

Bakın ben de gülüyor, gülüyorum. Gülmemin bütün sınırları aştığını hissediyorum.

Öyleyse biraz ağlamam gerek.

Bakın ağladım!! Fakat şu anda sevinç mi yoksa acı gözyaşlarını mı sildiğimi bilmiyorum. Aklımı karıştırdınız!!

Haydi be çocuklar! Yeter artık!

Güneş tepeye çıktı. Ansızın üzerinize çöküveren bu üşengeçlik de neyin nesi? Eskiden böyle değildiniz. Eş, oğul, kardeş! Amma da uzun sürdü uykunuz! Haydi, uyanın artık! Bakın güneş ne kadar yükselmiş. Bari, bari bir şeyler söyleyin, konuşun benimle, yoksa çekip gideceğim.

Mustafa, Mustafa! Daha yapman gereken çok şey var. Oğlumun dayısısın. Hey Salih, sen de kalk! Kalk da şu güneşe bir bak. Bu güneş, sana doğum gününü müjdeliyor. Haydi, kaçırma onu. Senin için yeni bir yılın habercisi o. Kalksana uyuşuk şey! Tembel! İnsan, doğum günü güneşini kaçırır mı? Bugün senin için ne gecenin sonu var, ne duman! Ne zamandır bugünü beklediğimi biliyor musun sen?

Ne zamandır, bilmiyorum. Bir an parmaklarımla saymaya çalışıyorum. Fakat o da ne, parmaklarım bir türlü bitmiyor. Sayıyorum da sayıyorum, gece gündüz, habire sayıyorum. Nihayet durdum. O an uyandım. Artık büyüdüğünü görüyorum.

Şimdi sana bir sır vereceğim. Fakat bunu kimseye açma sakın. Toprağa bile! Yoksa rüzgâr öğrenir. Uzun uzun düşündüm. Gerçek diyorum, bundan daha iyisini bulamadım. Sizi evlendireceğim.

Uyanmak istemiyorsun demek. Peki öyle olsun.

Siz içemeden çaylarınız da soğudu. Bilmiyorum neden her gün kendimi böyle yoruyorum.

Ya sen Mustafa, bak söylüyorum. Eğer kalkmazsan, gideceğim ve o kızı tek başıma isteyeceğim.

Hiç kalkmayacak mısın?!

Öyle olsun!!

Ben dönmeden uyanırsa, sakın ona bir şey söyleme. Sakın ha! Çünkü ona sürpriz yapacağım.

*Filistinli şair ve roman yazarı.

Bu makale Muharrem Tan tarafından TİMETURK.com için tercüme edilmiştir.


قلتُ لهم إن الشمس قد أصبحتْ في وسط السماء، قلتُ لهم هذا الكلام مائة مرة، لكن أحدًا منهم لم يتحرَّك، قلتُ لهم، ما هذا الكسل الذي نـزلَ فجأة عليكم، لم تكونوا هكذا من قبل، لا الزّوجُ ولا الابنُ ولا الأخ، لقد نمتم كثيرًا، أكثر مما يجب، وعليكم أن تصحوا الآن، أن تروا الشمس، على الأقل، وأن تتحدّثوا معي قليلًا قبل أن أذهب.

قلتُ لهم إن الشّاي جاهز، والفطور جاهز، والمواضيع التي سنتحدثُ فيها جاهزة، لأنني أفكِّر فيها منذ زمن طويل، لكنَّهم ظلّوا نائمين.

من أين نزلَ هذا الكسل يا ربي عليهم فجأة، لو كان قلبي أقسى مما هو عليه قليلا، قليلا فقط، لانتزعتُ هذه الأغطية عنكم ونثرتها في الجوّ، وحوَّلتها إلى عاصفة، لكن قلبي لا يطاوعني.

حَنون من يومه!

من كان يقول هذا الكلام غيركَ يا مصطفى، يا أخي الأحنّ مني، يا أخي الذي لم يُفارقْني، حين فارقني الآخرون، حين ذهبوا، بعضهم للأردن وبعضهم لسوريا، وبعضهم وصل السّويد.

هل تذكُر، حين راحوا يتطلّعون للجهات، ويتسمَّعون صوتَها، قلتَ لهم: أعرفُ أن كلَّ جهة تنادي واحدًا منكم، وسيسمعُ صوتَها وحده، من دون بقية أصواتِ الجهات الأخرى، ويتبع الصوتَ حتى يختفي فيه. هكذا قلتَ لهم، كأنك فيلسوف والله، وحين قالوا لك ساخرين، وأنت يا أستاذ مصطفى: ما هي الجهة التي تناديك ولا تسمع سوى صوتها؟ أشرتَ للأرض.

قالوا لك: الأرض ليست جهة، الأرض مكان، أما الجهات ففوقها.

قلتَ لهم: كلُّ الجهات تلتقي هنا، فيها، ومن يملكها يملك الجهات جميعها.

الله، لقد أطربني كلامك يومها؛ لا، ليس لأنك ستبقى عندي هنا، في غزّة، بعد زواجي، في حين أرادوا لي أن أبقى شجرةً وحيدة، بلا سند، في وقت لم يكن جاءني فيه الولد؛ لا، أطربني لأنه أطربني؛ وقد أطربها، رندة، حين أعدتُهُ على مسامعها، فقالت لي: مسموح لي أكتب هذا الكلام؟

فقلت لها مسموح. وكتَبتْهُ في دفترها!

كم مصطفى لي؟ آه؟ قل لي كم مصطفى لي؟ مصطفى الذي أصرَّ على أن أتعلَّم، وأتخرَّج من الجامعة، ألا يستحقّ أن أفهم كلامَه إلى هذا الحدّ وأن يُطربني؟

سامحني، يا مصطفى، ولكنني سأقول لك، إن الذي لم يجرّه خوفه على أولاده، جرّه حلُمُهُ في أن يكون له حلم خارج شقائنا هذا على شطِّ غزَّة. لا، لا تفهمني غلط، فحتى لو كنتَ متزوجًا، ولكَ أولاد، لبقيتَ هنا، معي، حتى لو كان لك عشرون ولدًا تخاف عليهم لبقيتَ معي، وقد قلتَها بنفسك، رغم أنكَ لم تقلها: وآمنة، نتركها لمنْ هنا؟!

أعرف أنني لم أسمعْها، لكنكَ بالتأكيد قلتَها لهم، وكان يسرُّهم أن تبحثَ عن سببٍ آخر للبقاء معي، وأن تشير إلى جهتكَ الوحيدة، جهتك التي تتجمّع فيها الجهات كلّها، كي يُبرِّئوا ضمائرهم، وهم يتهامسون في آذان بعضهم البعض: على الأقل هناك من سيبقى ويرعى أختَنا.

وقد بقيتَ، بقيتَ تمامًا، قلتَ لهم: هناك أسطورةٌ فلسطينية تقول إن الله يخلق الإنسان من ترابين، تراب المكان الذي وُلِدَ فيه وتراب المكان الذي سيموت فيه. لقد عرفتَ من زمان، أننا خُلِقْنا من هذا التراب وحده، لأننا عليه وُلِدنا وعليه نموت، وقد يكون ترابُ أخوتي هو الذي يناديهم، ترابُ موتِهم، أما نحن، فالذي ينادينا ترابُ حياتنا، هكذا، من الأوّل، ومَنْ منا لا يستطيع أن يسمع نداءً بهذا الوضوح؟

أنتَ تذكر حكايةَ الشهيد محمد موسى أبو جزر، تذكُرها طبعًا، إنها تصديق لكلامك الذي قُلتَه، كيف يمكن أن تُفَسِّرها؟: رجل يغيبُ أربعين عامًا عن وطنه، ويشارك في معارك لا حصرَ لها خارجَ فلسطين، وبعد أن يعود يستشهد وهو يدافع عن (رَفَح).

الله، الله يا مصطفى،

لقد فهمتُ الآن، فهمتُ الآن كلامك الذي قلتَه لهم، فهمته يا مصطفى، الله كيف أشرق فيَّ، فجأة، كالنّور، فهمتُ لماذا أشرتَ إلى التراب. كنتَ تسمعه، ولم تكن تخبرني، فهمتُ يا مصطفى، ليس هناك مبرر أن أكون قد سمعتُ هذه الأسطورة أو لا، المهم أننا نحسُّها، لأنها فينا، فيك، في دمك أسمعها تجري.

كيف لم يفهموا؟

أتذكَّرُكَ، دائما كنتَ تسبقهم عشر خطوات، على الأقل. لا أريدُ أن أبالغ، لم أعد أحبّ المبالغة، فالزمان بالغَ معي بما يكفي ويزيد. دائمًا كنتَ تسبقهم عشر خطوات على الأقل. أتذكُرُ، حين جاء جمال لخطبتي، حين حدَّثَ أبي، وحين ارتبكَ أمام سؤاله الذي لم يكن مفاجئًا، السؤال المتوقَّع الذي يسأله أهل أيِّ عروس: من وين بتعرف البنت؟!

ارتبك الحزين!! قال لي إن السماء سقطتْ على رأسه؛ وبعد قليل عرف أنها كانت ممتلئة بالغيوم. هكذا كان يستعيد الحكاية ويضحك: غرقتُ في ماء لم أر مثله يا آمنة، لا، ليس عَرَقًا، لو كان عرَقا لأحسسته يتسلل من تحت ثيابي، لكنه كان يأتي من تحتها ومن فوقها..

قالَ له: وتحبها أيضًا!

وتجرأَ الحزين وقال له: وهل على الرجل أن يتزوّج المرأة التي يكرهها؟!

– بتتمسخر عليّ؟!

هكذا صرخ أبي في وجهه. بتتمسخر عليّ؟ ما في عندي بنات للزّواج.

وحدكَ الذي وقفتَ معي، وحدك الذي قلتَ لي تلك الكلمات البسيطة: ولا يهمّك!

– ولا يهمني، كيف ولا يهمني؟ إن لم يخطبني اليوم فمتى سيكون ذلك، بعد أن يعودَ من مصر؟! لم تزل أمامه أربع سنوات حتى يتخرّج، والله يعلم ما الذي يمكن أن يحدث في أربع سنوات.

وأعدتَها: ولا يهمِّك!

فقلتُ: ما دمتَ أعدتَها، فإنك تعرف ما الذي تقوله، ما الذي تعنيه، فلم أفتح الموضوع ثانية.

وقلتَ لي: لا تقطعي أهله، زوريهم، إنهم يحبونك، عيشي معهم كما لو أنك واحدة منهم، خطيبة ابنهم، وزوجة المستقبل.

– فِكْرَكْ؟!!!

– طبعًا.

– ولكن أبي سيُجَنُّ.

– سيُجنُّ؟ لا، لا أظن ذلك، سيُجنُّ لو أن جمال هنا في غزّة، وليس في مصر، سيُجن، ربما، في البداية فقط.

كل ما قلتَه حدثَ. نعم، كلّ ما قلتَه. أرغى وأزبد، وشتَم، وحين قلتَ له: إنها تزور صاحباتها، أخواته، فجمال في مصر، وليس هناك سوى الختيار والختيارة والبنات. قال: وليكن! لا تزرهم، يعني لا تزرهم!

لكنني عشتُ معهم في بيتهم طَوال تلك السنوات أكثر مما عشتُ في بيتنا؛ ويوما بعد يوم، لم يعد يسألني أين كنتِ؟ كان يراني سعيدة بوجودي معهم، الله يرحمه، لستُ أدري لماذا كان عليه أن يبدو قاسيًا. هل هنالك سببٌ سوى أنه أب، وأن همومنا أكبر من جبل؟!

ناداني، وقال لي: تزوجيه يابا. أفضلُ بيتٍ للبنتِ هو البيت الذي يحبها فيه أهلُ زوجها أكثر منه. الآن أعرفُ أنهم يحبونك!

وصمت طويلًا. ثم قال لي: أما أن يأتي هو ويقول لي بأنه يحبـ.. هكذا من الباب للطاقة، فهذا لا يجوز. فهمتِ.

قلتُ له: حاضر.

وعندها راح يضحك ويضحك: هل اعتقدتِ أنني أقول هذا الكلام عن جدّ؟!!

وراح يضحك ويضحك حتى مات.

الله يرحمه.

***

وها أنا أضحك وأضحك، وأحسُّ بأن ضحكي فاق كلّ الحدود.

لا بد لي من أن أبكي قليلا إذن.

ها قد بكيتُ!! ولكنني لا أعرف الآن إن كنتُ أمسح دموعَ الفرح أم دموع الحزن، والله إنكم حيرتوني!!

وبعدين يا ولاد.

الشمس أصبحتْ في وسط السماء، ما هذا الكسل الذي نزل فجأة عليكم؟! لم تكونوا هكذا من قبل، لا الزّوج ولا الابن ولا الأخ، لقد نمتم كثيرًا، أكثر مما يجب، وعليكم أن تصحوا الآن، أن تروا الشمس، على الأقل، وأن تتحدّثوا معي قليلا, قبل أن أذهب.

مصطفى، مصطفى، لا تنس أن عليك الكثير فأنتَ خال الولد. وأنت يا صالح، قوم، قوم شوف الشمس، شمس عيد ميلادك، لا تفوِّتها، شوفها، هذه شمسُ عامكَ الجديد، شمس سعدكَ. يا كسول، يا أهبل! هل يُفوِّتُ أحدٌ شمسَه، شمسه التي تشرق له وحده، أنظر، حتى الغباش لا وجودَ له اليوم، حتى الدّخان غير موجود. هل تعرف منذ متى أنتظر هذا اليوم؟!!

منذ، لا أدري، وأنا أعدُّ على أصابعي، لكن ما يدهشني أن أصابعي لم تعد تنتهي، ولذلك بقيتُ أعدّ وأعدّ، ليلا ونهارًا، حتى توقَّفتُ فجأة، وعندها انتبهتُ، وعرفتُ أنكَ قد كبُرت.

الآن، سأقولُ لك سرًّا، ولكن لا تبُحْ به لأحد، لا تبح به حتى للتراب، لأن الريح ستعرفه! لقد فكَّرتُ طويلًا، طويلًا جدًا، ولم أجد أفضلَ من هذا. سأزوجكما.

لا تريد أن تنهض، بلاش!

ها هو الشّاي يبرد قبل أن تشربوه. والله لستُ أدري لماذا أُتعِبُ نفسي بهذا كلَّ يوم.

أما أنت يا مصطفى فها أنا أقولها لك سأذهب وأخطبها وحدي إن لم تنهض.

لن تنهض!!

طيبْ!!

إذا أفاقَ قبل عودتي لا تقل له أي شيء. إياكَ!! لأنني سأجعلها مفاجأة. (فصل من رواية)
ـــــــــــــ
شاعر وروائي فلسطيني

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: