ERGENEKON KUYULARINDA KAYBOLAN HAYATLAR 2


Cizre/Diyarbakır

Ergenekon soruşturmasıyla birlikte, kaybolan yakınlarının en azından mezarını bulmak için umutlanan ailelerin, kendi yaşamları da hiç kolay olmadı. Bir çoğu, yakınlarının kaybından sonra göç etmek zorunda kaldı ve fakirleştiler. Aile babalarının geride bıraktıkları çocuklar okullarını bırakıp, çalışmak zorunda kaldı. Kayıp yakınlarının bazıları, “bir kelime bile etmeyerek” belli etti küskünlüklerini ve protestolarını. .Ama bazı çocuklar Mehmet Hebun Özdemir ve Mizgin Şen gibi, babaları kaybolduğunda, hala annelerinin karnındaydılar.

Başkalarının mezarında okunan Yasin

“Kahırlandı çok, ondan konuşmuyor, hiç konuşmuyor” diyor yüzündeki çizgileri iyice derinleşmiş İsmet İlbak, eşi Fatma Hanım’ı göstererek. Birisi beşikte, birisi emekleyen, bir kaçı da etrafta dolaşıp, kalemle kollarına saat resmi çizen neredeyse her yaştan çocuğun bulunduğu odaya girer girmez Fatma Hanım boynuma sarılıp ağlamaya başlıyor oysa. Ağladığını, hıçkırıklarından değil, boynuma düşen gözyaşlarının bıraktığı nemden anlıyorum. Çukura kaçmış gözleriyle konuşuyor benimle, bir iki kez ince kemikli elleriyle birkaç işaret yapıyor, arada da bir iki zayıf hırıltı ilişiyor kulağıma.

Fatma Hanım, 1994 yılında, altı kişiyle birlikte gözaltına alınıp, bir helikoptere bindirilen ve bir daha da geri gelmeyen oğlu İlhan İlbak’ın yokluğunu protesto ediyor konuşmayarak. Onun çerçevelenmiş fotoğrafını kucağına alıyor, dünyanın en kırılgan, en narin canlısına dokunuyormuş gibi, incitmekten çekinircesine usul usul, parmaklarının ucuyla okşarken çerçeve camını, oğullarını babası anlatıyor:

“Allah biliyor sağ mıdır değil midir, ama galiba döve döve öldürdüler onları. Duymuşum ben korucular kendi aralarında konuşurken, bizimkiler yalvarmış onlara bizi öldürmeyin diye, ama onlar öldürdükleri adam başına para alıyorlar.”

Asıl köyleri Kırkağaç boşaltılınca Güçlükonak’ın Fındık köyüne taşınan İlbak ailesinin en büyük oğlu İlhan İlbak üzerinde ‘korucu ol’ baskısı varmış:

“İstemiyordu korucu olmak. Güzel bir insandı iyi bir insandı. PKK yandaşısın diyorlardı. Misafirine yemek veriyorsun diyorlardı.”

İsmet Bey’e göre, oğlu ile birlikte gözaltına alınan altı kişi, bir helikoptere bindirilip götürülmüş, yalnızca birisi serbest bırakılmış.

“Sığınak göstermiş, onu bırakmışlar, bizimkiler sığınak yeri bilmediklerinden gittiler. O bırakılan dedi ki, sürekli dövmüşler oğlumu.”

İlhan İlbak’ın babası, adalet isteğini “Allah’a havale etmiş” ama yine de çekindiğini söylediği bir ismi de veriyor: Ergenekon sanıklarından Levent Ersöz’ü, arandığı sırada evinde ağırlayan köy korucusu Bahattin Aktuğ’un, ya da bölgede bilinen lakabıyla ‘Baho Ağa’nın’:

“O biliyor oğlumun ölüp ölmediğini. Gittim ben ona. ‘rica ederim’ dedim. ‘Oğlumu öldürmeyin’ dedim. Silkeledi omzunu. Zaten beni kim takar ki.”

Sesiz gözyaşlarını döken eşine, küçücük odada koşuşturan çocuklara bakıyor İsmet Bey:

“Keşke evde olsaydı da biz gece ekmeğine hasret kalsaydık. Çadırda kalsaydık da o olsaydı. Kuyu var ya, oraya koydular belki de. Kimse bilmiyor, Allah biliyor.”

İlhan İlbak kaybolduğunda dedelerinin anlatımıyla biri memede kız, biri yeni yürümeye başlamış oğlan iki torun ve eşini emanet bırakmış.

“Çocuklara olayı anlatmışız. Öldüklerini söylemişiz. Burada beraber geçinip gidiyorduk. Ama gelinimiz birkaç ay önce kızını da alıp babasının evine döndü. Kahrımız arttı.”

İsmet Bey, en büyük oğlu İlhan’ın kaybolmasından sonra, diğer çocuklarının da başına bir şey gelebileceği endişesiyle, Cizre’ye taşınmış.

“İyi ki evliydi oğullarım, yoksa dağa giderlerdi ağabeylerinin kaybından sonra.”

Ama Cizre’de hayat hiç de kolay olmamış, eşi Fatma Hanım’la birlikte sekiz kişiye bakmaya çalışıyor, İsmet Bey:

“Kırkağaç köyünde iki katlı evim var idi, bağımız bahçemiz var idi, incir yetiştirirdik ama yıktılar. Buraya geldiğimizden beri de arayan soran olmadı. Bir Cuma yemeği veren olmadı.”

Oğlunun kaybından sonra kendi sağlığının da iyice bozulduğunu anlatıyor İsmet Bey, artık namaz sırasında eğilip kalkarken epey zorlanıyormuş:

“Oğluma Yasin okuyacağım bir mezar yok ama mezarlıklarda dolaşıp başkalarının evlatlarına Yasin okuyorum” diyor, ekliyor sonra, neredeyse eşi kadar sessizce:

“Yasin okuduklarım para veriyor bazen, bir kilo sebze alacak kadar, geçimimiz odur, Allah’a şükür. ”

“Mehmet Vardır”

İnsan Hakları Örgütleri, konuyla ilgili çalışan avukatlar, 1990 yıllarda kaybedilmiş insanların tam sayısını bilenmediğini söylüyorlar ama onlara göre en az 1200 kişi kayıp. Geride kalanların ortak isteği ‘başında dua edilecek bir mezar’ olsa da, kayıplarını hatırlama ve mücadele etme yöntemleri farklı. Kimisi İlhan İlbak’ın babası gibi, oğlunun mezarı yerine, başkalarının mezarı başında Yasin okuyor, kimileri, evin en güzel köşesinde bir hatıra alanı oluşturuyor. Kimileri de ailede yeni doğanlara kayıplarının adını veriyor, tıpkı babası Mehmet Özdemir 1997 yılında kaybolduktan beş ay sonra doğan kardeşine ‘Mehmet Hebun’ yani ‘Mehmet vardır’ adını veren kendisi de o dönemde yalnızca 14 yaşında olan Cemal Özdemir gibi. Babalarının kaybolmasından sonra aileye o ve ondan iki yaş büyük ağabeyi inşaatlarda çalışarak bakmış:

“Biz anneme hep şunu söyledik: ‘Anne evinde yemek olmasın ama kardeşlerimizin üstü temiz olsun, yeni olsun. Kimse demesin bak babaları gitti, boş uğurda gitti, çocukları ortada kaldı.”

Cemal Bey, “hala gölgesinde yaşıyoruz” dediği babasına layık olabilmek için sigara bile içmediklerini söylüyor:

“İstanbul’da çalıştık biz ama hiçbir kötülüğe bulaşmadık. Normal aileler bile savrulup giderken, biz babamın adına layık kalmaya çalıştık, çünkü herkes onu severdi, ondan dolayı toplum içinde hürmet gördük.”

Babaları Mehmet Özdemir, o dönemde Diyarbakır’da HADEP’te bölge yöneticiliği yapıyormuş. Daha önce sekiz kez gözaltına alınmış:

“Kahvede herkesin içinden aldılar onu. Yine daha önceki seferlerde olduğu gibi, mahkemeye çıkarılıp bırakılacağını düşünmüştük ama öyle olmadı.”

Cemal Bey, babalarını ararken, okuma yazma bile bilmeyen annesinin bir süre sonra Diyarbakır’ı evinin içi gibi öğrendiğini; babalarını ararken tehdit edildiklerini; bazı yakın akrabalarının bile selamı sabahı kestiğini; aileye bakabilmek için hep gurbette olduklarını; yıllarca gelen telefonla ‘belki babamızdır’ diye yerinden sıçradıklarını; annesinin sağlığının gittikçe bozulduğunu; bazı kötü niyetli kişilerin kendilerine yaklaşarak ‘babanız sağ, para verirseniz size gösteririz’ dediğini, adalet ve başında dua edecekleri bir mezar istediklerini; babalarının izini buluncaya kadar uğraşmaktan vazgeçmeyeceklerini anlatıyor. O anlatmasa da, kocaman nasırlı elleri açıklıyor babalarının kaybından sonra yaşadıklarını. İnsan düşünmeden edemiyor, acaba hiç içinden ‘babam siyasete bulaşmasaydı keşke’ diye geçirip geçirmediğini. Susuyor kısa bir süre Cemal Bey, önüne bakıyor:

“Hala saygı duyuluyor babama, eğer kötü biri olsaydı, bu saygıyı gösterirler miydi? Bir de.. ne bileyim..Farklı bir şekilde olsaydı, bir borcu olsaydı, kötü yolda olsaydı…. Ama bakıyorsun bu bir hak mücadeledir, kendi dilini konuşmak için sarf edilen emektir.”

Henüz 14 yaşında üstlenmek zorunda kaldığı babalık yapma zorunluluğundan hiç yüksünmemiş Cemal Bey. O, abisi ve en büyük kız kardeşleri evlenmiş, diğer beşkardeşi içinse ‘okutuyoruz’ derken omuzları dikleşiyor gururla.

“Hele lisede olan var ki, hep okul birincisi. Her sene tören düzenlenir okulda başarısını takdir etmek için” diyor ve susuyor, gözleri kızarıyor, sesi titriyor, “keşke babam da görseydi” diyip susuyor.

Şimdi İlkokul 4.sınıfa giden ve babasını hiç görmemiş Mehmet Hebun’un ise çok özel bir yeri olduğu, Cemal Bey’in sesindeki şefkat tınısından anlaşılıyor:

“Kardeşim henüz üç yaşındayken başladı polis gördüğünde tepki vermeye, ‘babamı bunlar almış’ diyordu. Sen anlatmasan bile etraftan duyuyor. Erken büyüyor çocuklar buralarda. Bazen hani gösteriler oluyor, diyorlar ki DTP çocukları öne sermiş. O çocuklar DTP’nin zoruyla gitmiyor ki oraya, babası, abisi, dedesi kaybedilmiş, onun öfkesiyle gidiyor.”

Cemal Bey’e göre, bir zamanlar insanları kaybederek çözüm bulacağını düşünen, belki fırsatı olsa yeniden insanları kaybedecek olan güçler, 8 yaşındaki çocuklar slogan atıyorsa, bunun üzerine biraz düşünmeli, kaybetmekle meselenin halledilmeyeceğini artık görmeli.

“Dolaşsan Mezetopamya’nın dağlarını insan kemiği görürsün her yerde. Demek ki şiddetle bitmiyor bu iş. Ben hatırlıyorum, köye jandarma geldiğinde Kürtçe kasetleri gizlerdik. Kardeşimin adı Mehmet Hebun ama Hebun’u nüfusa yazdıramadık. Ama şimdi Kürtçe yayın yapan devlet kanalı var, her türlü Kürtçe kelime de kullanıyor. Kürtçe harfler de kullanıyor. Madem yapacaktın, neden bu kadar kan döküldü? Keşke 30 bin kişi ölmeden bunlar olsaydı.”

Bir kayıp, geride kalan dört çaresiz kadın

Babası kaybolduktan sonra doğan tek çocuk Mehmet Hebun değil, şimdi 15 yaşında olan Emine de babası Fikri Şen’in, İlhan İlbak ile birlikte bir helikoptere bindirilip götürülmesinden iki ay sonra doğmuş. Emine, onun nüfus kayıtlarındaki ismi, ailesiyse onu Mizgin yani Müjde olarak çağırıyor, babasının dönebileceğine dair umutlar henüz yok olmamışken, bir gün bir müjde alabileceklerini umarken seçmişler bu ismi. Ama anne ve babasının ilk ve tek çocuğu olan Mizgin’in ne ona bakan ağabeyleri olmuş, ne de sahip çıkan başka bir akrabası.

Cizre’nin çamurlu ve toz içindeki göçle kurulmuş Cudi mahallesinde Mizgin’lerin tek göz oda evinin önünde yere çömelmiş dört kişi bekliyor bizi; Mizgin, annesi Bedriye, halası Vechiye ve babaannesi Adile. Her kemiği teker teker hissedilebilecek kadar zayıf ve çökmüş Adile Hanım henüz selamlaşmaya bile başlamadan yığılıyor kollarımın arasına. Biz beş kadın kuş kadar hafif Adile Hanım’ı içeri taşıyoruz, kendine getiriyoruz ve susuyoruz aslında. Dört kadın daracık odanın bir duvarına yaslanarak yan yana çöküyorlar, önce Mizgin’in annesi anlatmaya başlıyor:

“İki yıl evli kaldım. 94 de köyümüz yıkıldıktan sonra Fındık beldesine geldik. Muhtar ve karakol komutanı eşimi şafak vakti gelip aldılar. Bir sorunumuz yok devletle ne oluyor diye korktuk.”

Kendine gelen Adile Hanım gözyaşları içinde ekliyor:

“Ben peşinden koştum, oğlumu almayın dedim. Kendimi önlerine attım, ‘senin de oğlunun da dinini imanını..’ diye küfür ettiler bana.”

Adile Hanım da tıpkı İlbak ailesi gibi Baho Ağa’nın adını veriyor:

“Yalvardım ben onlara. ‘Oğluma ilişmeyin’ dedim. Mizgin altı günlükken onu kucaklarına koydum, ‘babasını verin’ dedim. Onlar da dediler ki ‘korucu olun verelim oğlunuzu’. Oğlumun babasına söyledim, git korucu ol getir oğlumu dedim. Ama babası gitti geldi dedi ki, ‘herhalde artık hayatta değildir oğlumuz’. ”

Adile Hanım, o çatışmalı yıllarda oğlunun gözaltına alınacağından değil, hep PKK tarafından kaçırılacağından korkmuş. Ama şimdi oğlunun eğer ölmemişse, hayatta kalmış olmasının tek yolunun olduğunu söylüyor:

“Ben onu rüyalarımda hep dağda görüyorum, ölmemişse oradadır.”

Mizgin’in babasının akıbeti belli değil ama Şen ailesi onun kaybolmasından sonra dağılmış; Mizgin’in dedesi kalp krizi geçirip vefat etmiş, iki amcası da kendi canlarından endişe edip Kayseri’ye taşınmışlar çocukları ile birlikte.

“Oğullarım can havliyle oraya kaçtılar, biraz da ilgisizler. O zamandan bizden ayrılar. Yardımları dokunmuyor. Komşular bize yardımcı oluyor. Bütün ramazanlarda akşam yemeğimizi onlar verir.”

Yalnız dört kadının yaşamasının ne kadar zor olduğunu anlatıyor Mizgin’in halası:

“Bilerek evlenmedim ben, aileye bakacak kimse kalmamıştı çünkü. Irgatlığa gidiyoruz, fındığa, pamuğa ev işlerine gidiyoruz.”

Parlıyor birden Adile Hanım, oğullarına kızıyor ama en çok kendi köylülerine kızdığını söylüyor, ona göre eğer o gün köylüler birlik olabilseydi, bir helikoptere bindirilmelerinden önce hep beraber hareket edebilselerdi o gün kaybolanlar belki de kaybolmayacaktı.

“Ben sadece akrabalarımdan şikâyetçiyim. Yükümü beraber yüklenmediler benimle. Başka kimden şikayetçi olabilirim ki,” diyor Mizgin’in annesi.

Adile Hanım oğlunun ölü mü sağ mı olduğunu bir an önce öğrenmek istediğini anlatıyor, yalnızca bir mezarı olsun diye değil, kendi deyimiyle ‘gelinin günahını’ daha fazla çekmemek için.

“Genç kadındır, boşuna mı bekletiyoruz onu kocası için?”.

Adile Hanım, bu tavrıyla görüştüğümüz birçok kayıp ailesinden farklı bir tutum sergiliyor: çünkü kaybolan kişilerin genç eşleri genellikle kayınpederleriyle birlikte yaşıyor ve belki de hiç gelmeyecek olan kocalarını bekliyorlar.

Mizgin de amcalarından şikâyetçi, iki yıldan beri o da yazları ırgatlığa gidiyormuş ama dersleri sorulunca gözlerinin içi parlıyor, yanaklarından süzülen yaşları siliyor elinin tersiyle:

“Çok iyi derslerim, avukat olup babamın hakkını arayacağım.”

.

Ayşe Karabat’ın Today’s Zaman Gazetesinde Yayınlanan ve Türkçeye Tercüme Edilmiş Yazı Dizisi

.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: