ERGENEKON KUYULARINDA KAYBOLAN HAYATLAR 3


Belirsiz bekleyişleri bitti, şimdi en azından başlarında dua edebilecekleri bir mezarları var.

Geride bıraktıkları, farklı olsa da kaybedilenlerin ailelerinin ‘mezar özlemi’ dışında da birçok ortak noktası var. Adalet istiyorlar her şeyden önce. Ergenekon soruşturmasının, yıllardan beri akıllarını kurcalayan, gönüllerine saplanmış soru işaretlerini de giderebileceğini umuyorlar.

Kayıpların hatırlanma biçimleri de farklı; bazıları da kayıptan sonra doğan çocuklara onların isimlerini veriyor. Bazıları da tıpkı Mardin Kızıltepeli Tunç ailesi gibi, köyleri basıldığında delik deşik olmuş duvarlarını bırakın, perdelerini bile yenilemiyor.

İnadına dikilen ev, inadına değişmeyen kurşun delikli perde

“Buraya girdi, ‘çıkmazsan çocuklarının üstüne bomba atacağız’ dediler çıktı mecbur” diye anlatıyor Fatma Tunç köyleri Kendirli’nin basılmasını ve eşi Yusuf Tunç’un kaçırılmasını anlatırken.

Burası dediği yer duvarlarında hala kurşun izleri olan, ‘o gün’ delik deşik olmuş perdeleri bile hala değiştirilmemiş köy odası.

Fakirlikten değil, inattan yenilenmemiş bu o oda, Fatma Hanım’ın o zamanlar felçli olan ama kardeşinin kaybolmasından sonra akciğer kanserinden ölen kayınbiraderi izin vermemiş yeni perdelere.

Ergenekon sanıklarından Atilla Uğur’un İlçe Jandarma Komutanlığı yaptığı dönemde, 1993 yılında silahlı ve maskeli kişilerce köyleri basıldığında Tunç ailesinin oturdukları ev de tam köy odasının karşısındaymış. Onu yıkıp, girişinde onlarca döşeğin üst üste istiflendiği, merdivenlerinin mermerden yapıldığı iki katlı kocaman bir ev yaptırmışlar. Kendi anlatımlarına göre, henüz bekar üç kardeş ve anneleri Fatma Tunç’tan başka yaşayan yok bu büyük evde.

“Bu da inattan. En büyük hayaliydi böyle bir ev kocamın”

“Efendi biriydi” diye tanımlıyor Fatma Hanım eşini.

“Birisi öldüğünde cesedi görüldüğünde unutabilir. Ama ölümüdür sağ mıdır bilmiyoruz o yüzden de o umutlar sürekli bizde vardır ve tazedir.”

Yakınları, sevdiklerinin kaybolma gününe ait en küçük detayı bile capcanlı tutuyorlar hafızalarında, tıpkı 1954 doğumlu olmasına rağmen saçları çoktan beyazlamış Fatma Tunç gibi:

“8 şubattı. Çarşamba günüydü Okul tatili yeni bitmişti, oruca üç gün kalmıştı. Erkekler akşam yemeğini daha yeni yemişti, kadınlar da yemek yemeye hazırlanıyordu ki köy basıldı.”

Yusuf Tunç’un ağabeyi köyleri Kendirli’nin muhtarıymış, oğlu PKK’ya katılınca İskenderun’a taşınmış, aile ‘sürgüne gitmek’ olarak tanımlıyor bu göçü. Abisinin gidişinden sonra muhtarlık işi de Yusuf Tunç’a kalmış. Diğer erkek kardeşi felçliymiş ve onlarla birlikte yaşıyormuş. Yusuf Tunç’un dört çocuğundan ikisi, o sırada dördüncü sınıfta olan İbrahim ve ondan iki yaş küçük kardeşi yatılı okuyormuş.

“Ertesi gün felçli amcam, araba tutup karakola gitmiş. Şahit getirin demişler ama kimse korkusundan şahitlik etmedi. Zaten selam sabahı da kesti köylülerimiz. Annemin kardeşleri bile gelmiyordu evimize. Karakolda da demişler ki “siz PKK’lısınız, onlar yapmıştır.”

Aslında silah sesinden korktuğunu ama eşinin kaçırıldığı gün, nereden geldiğini bilmediğini söylediği bir cesaretle, çocuklarını yatağın altına sakladığını anlatan Fatma Hanım aradan iki yıl geçtikten sonra eşinin öldüğüne ikna olmuş, eşyalarını dağıtmış, bir tespih kalmış geriye. Büyük oğlunun bir ara kullanmak istediği ama Fatma Hanım’ın kızarak kaldırdığı tespih.

Çocuklarına daha küçük oldukları yıllarda Fatma Hanım, babalarının hapiste olduğunu, geri geleceğini anlatmış;

“Üzmek, düşman etmek istemedim,” diyor, henüz evlenmemiş en büyük oğlu İbrahim ekliyor:

“Ben hep uzaklarda olmayı tercih ettim.”

Keşke, diyor Fatma Hanım, “Keşke, kızının gelin oluşunu göreydi, keşke kızını kendi elleriyle çıkaraydı evinden, Keşke bütün bunlar olmadan biz gideydik buralardan, ama onu götürdüler, korkulacak bir şey de kalmadı.”

Ama umutlarını da yitirmemiş:

“Keşke sağ olsa. Sağ değilse keşke cenazesi olsa, keşke mezarı olsa, keşke Cuma akşamları gitsek dua okusak…”

Fatma Hanım’ın bu keşkelerinin bir kısmının gerçekleşme umudu var, en azından Yusuf Tunç’a ait bir mezar umudu. Tunç ailesinin köyünün yakınlarında bulunan ve 1993 yılında boşaltıldıktan bir süre sonra tekrar yerleşime açılan Katarlı köyünün betonla kapatılan eski su kuyusunda ceset kalıntıları bulunmuş geçtiğimiz Ekim ayında. Şimdi Tunç ailesi de, Ergenekon soruşturması başladığından beri açılmaya başlayan kuyuların birinde babalarını bulmayı, tıpkı Bulut ailesi gibi ‘gözlerinin aydınlanmasını’ istiyor.

“Babam sağ olsaydı duvarda sinek olsaydı”

Ergenekon soruşturmasıyla birlikte kayıp babalarına bir adım daha yaklaşan başka bir aile de Diyarbakırlı Kaya ailesi. Eski PKK itirafçısı Adülkadir Aygan’ın 18 Ocak’ta Star gazetesinde yayınlanan demecinden sonra Hakkı Kaya’nın çocukları başında dua edebilecekleri bir mezar umutlarını güçlendirmişler. Aygan, Star’a verdiği demeçte Hakkı Kaya’nın “18 Kasım 1996’da Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi civarında yürürken Jitem tarafından alındığını sorgulanarak öldürüldüğünü ve cenazesi çuval içerisinde Diyarbakır’dan Silvan’a giderken Karaçalı köyünü geçince sol taraftaki toprak yolun 5 ile 10. km arasındaki Han Köyü’ne doğru gidilirken virajda atıldığını ve üzerinin toprakla örtüldüğünü” söylüyor. Oradaki demecinde Aygan Hakkı Kaya’nın, Gülistan isimli bir PKK’lının babası olduğunu da iddia ediyor. Taraf gazetesine verdiği röportajdaysa, Hakkı Kaya’nın başka bir itirafçının Muhsin Gül’ün kurbanı olduğunu öne sürüyor:

“Hakkı Kaya’nın ölümüne Muhsin Gül isimli itirafçı neden oldu. Bunun kızı dağda falan deyip işi şişirdi ve adamı ihbar etti. Böyle olaylar var. İtirafçı Muhsin Gül belki adamdan menfaat temin etmek istemişti. Adam vermeyince, o da JİTEM vasıtasıyla adamı ortadan kaldırmıştı.”

“Güya, bir ablamız varmış Gülistan, PKK’lıymış. Yalandır, Gülistan anamın adıdır”, diyor babasıyla aynı ismi taşıyan ve babası kaybolduğunda yalnızca 12 yaşında olan Hakkı Kaya. Aygan’ın Star’daki demeci yayınlanmadan bir gün önce babasını rüyasında gördüğünü anlatıyor:

“Su içinde koşuyordum. Suyun altında babamın yüzünü görünce Gülüyor. Dişleri gözüküyor. Kafamı kaldırıyorum, tepede bir ziyaret görüyorum. Öyleydi rüyam. Sabah gazeteyi görünce Aygan’ın tarif ettiği yere gittik, gerçekten de yakınlarda bir ziyaret vardı.”

Evin en küçük kızı babası kaybolduğunda 6 yaşında olan ve babaannesinin adını taşıdığı için babasının ‘ana’ diye hitap ettiği Vesile Kaya ise, daha küçükken babasını hep rüyasında gördüğünü ama şimdi unutmamak için fotoğrafını elinden düşürmediğini anlatıyor:

“Babamı pek iyi tanıyamadım. Fırsat vermediler tanımama. Fotoğraflarına bakıyorum ama gözümü kapattığımda, gözümün önüne gelmiyor.”

Kaybolan Hakkı Bey, çocuklarının anlatımına göre servetini başkalarıyla cömertçe paylaşan biriymiş:

“Babam, aşiret reisiydi. Kendi bütçesinden köye yol yapmıştı, yalnızca kendisine çalışmış olsaydı Lice’nin tamamı bizim olurdu. Köyümüz yakılınca Diyarbakır’a taşındık, Babam da nakliye işine girmişti, bir de inşaat işine başlayacaktı ama o gün kaçırdılar babamı.”

Hakkı Kaya’nın şimdi 30 yaşında olan kardeşi Muttalip Bey de, ağabeyinin çok eli açık biri olduğunu söylüyor, her ihtiyaç duyduğuna koşturduğunu:

“Çok iyi hatırlıyorum, bir gün evde yalnızca üç misafir vardı, bana dedi ki, ‘oğlum bugün sohbetimizin tadı yok, misafirimiz azdır.”

Oysa Hakkı Bey’in kaybolmasından sonra, Kaya ailesinin maddi durumu yerle bir olmuş, okuyup da hep doktor olmasını istediği oğlu Hakkı ve ondan büyük olan üç kardeşi okulu bırakıp çalışmak zorunda kalmışlar.

“Ağabeyim sağ olsaydı hiç birimizi boyacılık, inşaat işçiliği yapmak zorunda kalmazdık. Hepimize imkân sağlayabilecek durumdaydı. Şirketini kapatamadık borcu var şimdi. Anası hasta, yengem hastaneye bile gidemiyor sigorta yok, yeşil kart yok.”

Kaya ailesi özellikle o dönemde babalarının yaşadığına dair umutlarını hep korumuşlar, hatta Aygan’ın itiraflarına kadar canlı tutmuşlar bu umutlarını. Bütün zamanlarını ve paralarını babalarını bulabilmek için harcamışlar. Mesela Vesile o hengâmede okula iki yıl geç başlamış ama daha da kötüsü, kendisini başka bir isimle tanıttığını öne sürdükleri ve aslında kim olduğunu da bilmedikleri Muhsin Gül’e, epey bir para kaptırmışlar.

“Bana para verirseniz, babanızı getiririm diyordu. Biliyorsun olmayacağını da, yine de umut. Dayılarımdan halalarıma kadar ailede para almadığı kimse kalmadı”

Hakkı Kaya aile üyelerinden hep birbirlerine kenetlenmeleri, her türlü kötü yoldan uzak durmalarını öğütlermiş. Geride kalanlar bu öğüde sarılmışlar, şimdi tek istedikleri bir an önce babalarının mezarının bulunması. Ama yine de oğul Hakkı Kaya söylemeden edemiyor:

“Keşke babam sağ olsaydı, duvarda bir sinek olsaydı.”

Hakkı Bey’in kardeşi Muttalip Bey’in aklını kurcalayan soru ise başka:

“Biz askere gitmiyorsak, haklılar, vergimiz olsa ödemesek haklılar ama biz üstümüze düşen her şeyi yapıyorsak, sadece neden diyorum, neden biz?”

Vesile ekliyor: “Bir gün mahkemede babamı öldürenlerle yüz yüze gelmek ve onlara şöyle demek istiyorum, ‘bir an için kendinizi bizim yerimize koysanıza…”

“Ankara’da cephanelik çıkınca inandılar mı bizim gibi fakirlere”

Vesile’nin aradığı duygudaşlık, babası Cizre’de 1993 yılında kaybolan Ramazan Nayci’ye göre, Ergenekon soruşturmasının başlamasından sonra yavaş yavaş ortaya kurulmaya başlandı:

“Ankara içinde bile ne kadar cephane çıktı? Allah a şükür insanlar kendileri gördü. Benim gibi fakir söyleyince inanmıyorlardı çünkü.”

Nayci ailesi göçerlik yaparmış eskiden, hayvancılık yapma koşulları ortadan kalkınca Cizre’ye yerleşmişler. Nayci kardeşlerden birisi, Cizre’de yaygın olan at arabacılığı işine girmiş. Bir gün babaları at arabasına koştukları katırı, kendi evlerine yarım saat uzaklıkta olan Aşağıçeşme köyüne götürmeye karar vermiş, sabah dokuz civarı yola çıkmış:

“Ertesi gün katır sahipsiz geldi. Hayvanın her tarafı terlemiş sanki bir şey taşımış.”

Ramazan Bey, aradan bu kadar yıl geçmesine rağmen o günü yeniden yaşar gibi heyecanla anlatmaya başlıyor:

“Sen nasıl eminsen gazeteci olduğuna, ben de eminim, benim baba Kuştepe Köyünde kayboldu. Burasıyla Aşağıçeşme köyünün ortasındadır orası. Herkes biliyordu orası Hizbullahçı köyü.”

Hizbullah iddialara göre, terörle savaşmak için Ergenekon sanıklarından Veli Küçük tarafından kurulmuş ve birçok faili meçhul cinayetin sorumlusu olan bir yapılanma.

Ramazan Bey babasının kaybolduğunu anlayınca Kuştepe’nin yakınlarındaki Jandarma karakoluna gitmiş ama beklediği yardımı alamamış, komutan, askerlerinin operasyonda olduğunu, Kuştepe köyüne bakamayacaklarını söylemiş. Ama bir tavsiyede bulunmuş, “eğer gider de bir ceset bulursanız, önce şerit bağlayıp çekin altında mayın olabilir.”

Ramazan Bey’in anlatımına göre, korkmalarına rağmen akrabalarını toplayıp Kuştepe köyüne gitmişler. Gerçekten de yakınlarda bir yerde bir çuval bulmuşlar:

“Şerit falan bağlamadık, baktık daha yirmisine bile girmemiş bir genç. İdilliymiş, üç aylık evliymiş, attık arabanın arkasına savcılığa getirdik. Ama benim baba gitti.”

Ramazan Bey, hem babasını kaybettiklerine emin olduğu Hizbullahçılara hem de kendisine yardımcı olmayan güvenlik güçlerine kızıyor:

“Eğer jandarmaya ilk gittiğimde gelseydi babam eminim şimdi evde olurdu. Niye takmış o güzel rütbeyi? Vatandaşın güvenliği için. Benim babam Kore’de savaş yaptı. Askere gitmek için Cizre’den Diyarbakır’a yayan yürüdü, Onun için mi sahip çıkmadı jandarma? ”

Ramazan Bey’in kızdığı başka bir konu da kimsenin konuşmaması, bu kadar zaman geçmesine rağmen hala bilgi vermemesi çünkü ona göre sabah saatinde o aydınlıkta, yarım saatlik yol üzerinde ne olup bittiğini görenlerin olmaması imkânsız.

Ramazan Bey babasının kendi halinde, tek işi camiyi gitmek olan fakir biri olduğunu söylüyor, o zamanlar evde 11 kişi olmasına rağmen evin reisinin kaybolduğu gün yanındaki para o zamanın en küçük kağıt parasıymış. “Babamın bir hatası yok idi, bir partiye, herhangi bir siyasete girmişliği yok idi” diyor ama neden Hizbullah tarafından öldürülmüş olabileceğini de kendince açıklıyor:

“Onlar devlet tarafında çalışıyor. Terörü kendi çıkartıyor, sonra terör var diyor. Sen çok yazınca puan alıyorsun, Hizbullah ne kadar çok olay yaparsa puan alıyor. Ben böyle konuşuyorum, herkes dinlesin, babam kellesini bir un çuvalına verdi.”

Ramazan Bey, babasına ne olduğunu ortaya çıkarmak bir ömür harcamaya, onun kemiklerini bulmaya yeminli. “Ben gidince benim oğlum, o gidince onun oğlu” diyor. Bu kadar yıl içinde herhangi bir yardım görmemekten, kapısını babası hakkında bir devlet görevlisinin çalmamasından şikayetçi. Ama Ergenekon soruşturması başladığından beri onun da umutları tazelenmiş:

“Cephaneler çıktıkça, itiraflar oldukça ben rahatlıyorum. Batı’daki kardeşlerimizin nihayet kendi gözleriyle görüyor. Artık bizi anlıyor. Batıdakiler de kardeşimiz. Ama kim ortada hainlik yapıyor, onlar pislik çıkartıyor.”

.

Ayşe Karabat’ın Today’s Zaman Gazetesinde Yayınlanan ve Türkçeye Tercüme Edilmiş Yazı Dizisi

.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: