ERGENEKON KUYULARINDA KAYBOLAN HAYATLAR 4


Onlara göre, önemli olan ölüm emirleri kimin verdiği. Davaya müdahil olmak isteyen aileler adaletin yerinin bulmasını istiyorlar ve vurguluyorlar: karanlık bir dönemin aydınlatılması, gelecek aydınlık günlerin de teminatı.

“Maşalar çıksın aradan”

“Devlet bu işi gerçekten çözmek istiyorsa maşaları aradan çıkarsın. Benim için önemli olan, öldürme, kaybetme emirlerini kimin verdiği. Bunların başı ortaya çıksın, yoksa akan kan durmaz” diyor Nesibe Haran.

O da bir kayıp yakını, eşi İhsan Haran 1994 yılının sonlarına doğru Diyarbakır’da kaybolmuş ancak Nesibe Hanım, eşinin kaybolmasıyla ilgili bazı detayları yakın bir tarihte, eski Jitem üyesi Abdülkadir Aygan’ın Taraf gazetesine verdiği söyleşide öğrenmiş. Aygan o röportajda Nesibe Hanım’ın eşinin infazını şöyle anlatıyor:

“PKK’lı olduğu söylenen İhsan Haran isimli bir genç vardı. Ailesi boşaltılan Lice köylerinden Diyarbakır’a göçmüştü. Şehitlik semtinde oturuyordu. O genç JİTEM’e alınıp sorgulandı. Sonra da Silvan tarafına götürüldü, bir arazide kafasına kurşun sıkılıp bırakıldı. Fakat sonra komutan Abdülkerim Kırca’dan [adı Ergenekon soruşturmasında geçtikten kısa bir süre sonra intihar eden dönemin jitem komutanı] duydum. Meğer o genç kafasına sıkılan kurşunla ölmemiş. Sadece şok geçirmiş. Batman’a kadar yürüyüp hastaneye gitmiş. Yaşadığı olayı anlatmış. İşte bu olay Batman timine haber veriliyor, o da Diyarbakır JİTEM’e bildiriyor. Kırca’yı telefonla arıyorlar ve ‘komutanım böyle bir durum var’ diyorlar. Abdülkerim Kırca yanına personelini alarak hemen Batman’a gidiyor ve o genç tekrar araziye götürülüp infaz ediliyor. Jitem’in eline düşen sağ bırakılmıyor.”

Bu açıklamayı satır satır ezbere bilen Nesibe Hanım, çetenin, güvenlik güçlerinden yargıya kadar her yere yayıldığını düşünüyor. Mesela ona göre, eşi kaybolduktan sonra verdiği dilekçeyi almak istemeyen ve ona hakaret eden savcı da çetenin bir üyesi. Ama onu dinleyen ve “hepimiz bu ülkede yaşıyoruz, artık bu sorun bitse” diyen başka bir savcı iyi bir adam.

“Eşimin kaybolmasından sonra, bir akşam kendisine polis süsü veren biri eve giderken yolumu kesti. Bana adımla hitap etti. Benimle ilgili her şeyi biliyordu üç kardeşimin dağda olduğunu, ailemizde faile meçhul cinayetlere kurban gidenleri. Bana ‘kocan kötü yola düştü, bekleme gelmez artık ‘ dedi. Ayrıca dedi ki, ‘sen onun gibi olma. Eğer bize yardımcı olursan sana lüks araba, daire veririz. Her türlü imkanı sağlarız. Çocuklarını okuturuz’ dedi”

Nesibe Hanım, aktardığı bu karşılaşmadan sonra hem ‘tehdit edildiğini’ savcılığa bildirmiş, hem de bir yıl boyunca evde hiçbir ışık yakmadan diken üstünde oturarak başına gelecekleri beklemiş.

“Şemdinli olayları olunca, anladım bana gelen kişinin kim olduğunu. Aynı kişi kayınvalideme de gitmişti. İkimiz de fotoğrafını görünce tanıdık, o kişi Ali Kaya’ydı.”

Şemdinli’de 2005 yılında bir kitapevine bomba atılmasından sonra suçüstü yakalananlardan biri de astsubay Ali Kaya’ydı. Van Ağır Ceza mahkemesinin 39 yıla mahkûm ettiği Kaya ve diğer sanıklar askeri mahkemede serbest bırakıldılar. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Ali Kaya için ‘tanırım iyi çocuktur’ dediği için, adil yargılamaya müdahale etmeye teşebbüs etmek ithamıyla Şemdinli iddianamesinde yer aldı ancak iddianameyi hazırlayan Ferhat Sarıkaya meslekten men edildi.

“Bu çetenin emirlerini verenler yüksek yerlerde” diyor Nesibe Hanım.

Kürtçe tercüman aracılığıyla konuştuğumuz Nesibe Hanım, eşiyle aşk evliliği yaptığını söylüyor ama, “o kısmı bana kalsın, onları anlatmak istemiyorum’ diyor.

Eşi kaybolduğunda en büyüğü dört yaşında üç çocuğu varmış Nesibe Hanım’ın. Önce birikmiş parayla geçinmişler, sonra evlere temizliğe gitmeye başlamış. Şimdi de Demokratik Toplum Partisinde çalıştığını anlatıyor.

“Çok zor zamanlar geçirdim. Akıl hastanesinde yattım. Göründüğüm kadar güçlü değilim” aslında diyor, gözleri kızarıyor ama ağlamamak için direniyor:

“Daha önce iki kez gözaltına alınmıştı. Son gözaltına alındığında seni yakalamaktan bıktık demişler. Bana bunu anlatıp, ben ölürsem ne yapacaksın diye sordu. Yanıt vermek istemedim aslında. Ama o kadar ısrar etti ki, ben de ‘sonuna kadar mücadele edeceğim’ diye söz verdim. Beni ayakta tutan biraz da bu sözdür.”

Nesibe Hanım, şimdi hepsi öğrenci olan üç çocuğuna, kötü insanlardan uzak durun öğüdü verdiğini anlatıyor:

“Eşim bana hep ‘gülüm’derdi. Bizim iki oğlumuz vardı. Ama o bir de kızımız olmasını istiyordu. Bana diyordu ki, “bir kızımız olsun, köyde pınara gittiğini göreyim, sonra öleyim.’ O yüzden kızımın ayrı bir yeri var, şimdi ben ona ‘gülüm’ diyorum.”

Nesibe Hanım çocuklarına babalarının kaybolmasıyla ilgili bazı şeyleri anlatmadığını söylüyor; “İyi bir şey değildi sonuçta. Ama şimdi nefret dolular.”

“70 yaşındaki bir adam devlete tehlike arz eder mi” ?

Bu yazı dizisinde terörün ez azgın olduğu 1990’lı yıllarda kaybedilen kişilerin kimler olduğunu ve geride ne bıraktıklarını yakınlarının anlatımlarıyla aktarmaya çalıştık. Ergenekon soruşturmasının bazı sanıklarıyla, kayıplar arasındaki ilişkiye dikkat çekmeye çabaladık. Bugüne kadar Kürt sorununda çok şey söylenmiş olmasına rağmen, sorunun ihmal edildiğini düşündüğümüz insani boyuta, kayıplar üzerinden değinmeye çabaladık. Yazı dizimize 13 yaşındaki Davut Altınkaynak’ın öyküsü ile başlamıştık, 70 yaşındaki Fikri Özgen’in hikâyesiyle bitirmek istiyoruz:

“Babamı hep sabah saatlerinde erkenden kalkıp, namazını kıldıktan sonra, bahçe işleriyle uğraşırkenki haliyle hatırlıyorum. Babam olduğu için söylemiyorum, gördüğüm en sevecen insandı, hiçbir kötü alışkanlığı olmayan, 28 yıl köy muhtarlığı yapacak kadar saygı duyulan, kendi halinde, zararsız ve okumaya önem veren biriydi.”

Diyarbakır’da 27 Şubat 1997 tarihinde uzun süreden beri çektiği nefes darlığı için eczaneye ilaç almaya giderken, zorla bir arabaya bindirilerek götürülen ve akıbeti hala belli olmayan Fikri Özgen’i oğlu Sertaç böyle anlatıyor.

“Çok severdi haber dinlemeyi, ‘ajans’ derdi. Bazen de Erivan radyosunda Kürtçe şarkılar dinlerdi.”

Sertaç Bey, babası kaybolduğunda PKK davasından cezaevindeymiş, ağabeyi bir PKK eyleminde yaralanmış ve sonra ölmüş, küçük kardeşi de hala dağdaymış, babasının kaybolmasından sonra ölmüş.

“Ben yakalanmadan önce, bizim eve bir bildiri gelmişti. Çocuklarınızın dağda olduğunu biliyoruz, ya onları teslim edersiniz ya da ölümle cezalandırılacaksınız’, imza kontra gerilla, diyen bir bildiri. O dönemde herkese geliyordu böyle şeyler. Yapacak bir şey de yoktu aslında. Biz babamın bizimle ilgili olarak gözaltına alınabileceğini düşünüyorduk hatta hakarete ve hatta belki fiziki bazı yaklaşımlara maruz bırakılabileceğini de.”

Babasını anlatırken elindeki peçeteyle farkında olmadan değişik şekillerde kuş motifleri yapan Sertaç Bey, “işkence” demek istemiyor, onun yerine ‘fiziki yaklaşım’ terimini tercih ediyor.

“Ama infaz edilebileceğini ya da kaybedilebileceğini hiç düşünmemiştik çünkü çok yaşlıydı, hastaydı. O yaşta bir adamın devlete nasıl bir tehlike arz edebilir ki?”

Babasının kaybolduğunu cezaevinde öğrenen Sertaç Bey, “tarifi imkânsız” acılar çektiğini söylüyor:

“Yaşlı olması bana çok acı veriyordu. O işkenceleri, hakareti hak edecek bir insan değildi. O yaşta bir insana bunların yapılıyor olması tarifi imkânsız acılar bırakıyordu. Çaresizsiniz, bir şey yapamıyorsunuz. Bunun karşılığı var mı bilmiyorum kelime olarak…”

Sertaç Bey, babalarının oğulları için hep endişe ettiğini ama memnuniyetsizlik ifade edecek de bir şey söylemediğini anlatıyor. Bazen, ‘keşke teslim olsanız’ ya da ‘Avrupa’ya gitseniz’ dediği de olurmuş:

“İki kardeşim gitmişti. Ben kalmıştım. Avrupa’ya gitmeme isterdi. Siz kendinizi koruyun derdi. Dağa giden insanların akıbeti biz istesek de istemesek de bellidir. Yakınları bir gelecek olan kötü haberi beklerler hep. Ama babam hiç olmazsa biri kurtulsun istiyordu, belki de bir teselli hesabı. Kendisiyle ilgili bir kaygısı da yoktu, tek derdi çocuklarıydı.”

Sertaç Bey, kendisine kızıp kızmadığını sorduğumuzda sesinin titremesine engel olamıyor:

“Zor bir durum. Bazen herkese kızıyorsunuz. İsyan edesiniz geliyor. Ama isyan da edemiyorsunuz bunun bir çözüm olmadığını biliyorsunuz. Bazen kendimize de kızıyoruz. Bir yandan bir kimliğiniz var. Kürt toplumu denilen bir toplum var. Siz inkar edilmişsiniz, kendiniz olmak istiyorsunuz. Kendiniz olmak isterken bunun bir bedeli var. Bunun bedelini çok ağır ödüyorsunuz. Sonra aslında her iki kesimden de sanki hiçbir şey olmamış gibi bazı şeyler söyleniyor politika gereği. Ama acıların derinliğini çok bilinmediği kanısındayım ya da unutturulmaya çalışıldığının. Gençsiniz sonra duygularınız çok naif, nerede duracağınızı bilmiyorsunuz, yaşarken öğreniyorsunuz.”

Babasının muhtarlık mührünü, “ajans dinlediği’ radyosunu ve el fenerini özenle saklayan Sertaç Bey’e göre, babası en çok bir erkek torun görmek istiyormuş. Fikri Özgen kaybolmasından çok sonra, Sertaç Bey’in şimdi iki yaşına yaklaşan oğlu ‘Janmedi’ dünyaya gelmiş.

“Biz bu coğrafyaya medya da diyoruz, Janmedi de, medyanın acısı, sızısı anlamına geliyor” diye açıklıyor Sertaç Bey. Dedesini, torununa nasıl anlatacağını sorulduğunda artık gözyaşlarını tutamıyor, fısıldıyor: ‘olduğu gibi…’

Sertaç Bey’e göre bütün bunların yaşanmaması için atılması gereken adımlar var, en başta da halklar arasındaki köprülerin güçlendirilmesi gerekiyor:

“Bilmiyorum ne yapılabilirdi ya da öyle bir şans, bir alternatif var mıydı gerçekten bilmiyorum. İnsan hayatında nelerin olabileceğini çok fazla kestiremiyor ki.. Bizimkisi de öyleydi. Bütün bunların çok ağır geldiğinin farkındayız. Kim bunları yaşamak ister ama bunlar yaşanmış şeylerdir. Biz de diyoruz keşke olmasaydı ama yerine ne olabilirdi onu da bilmiyoruz. Ölüme alkış tutmuyoruz. Sonuçta bir şeylerin mücadelesini veriyorsunuz, horlanmadığımız, yasaklanmadığımız, ötekileştirmediğimiz bir şeylerin mücadelesini.”

Ekliyor Sertaç Bey, “eğer halklar arasında köprüler sağlam kurulsaydı, bütün bunlar yaşanmayacaktı.”

Her kayıp yakını gibi Sertaç Bey’in de istediği, her şeyden önce babasının kalıntılarını bulmak ve ona bir mezar yaptırmak. O da bütün kayıp yakınları gibi, Ergenekon davasına müdahil olmak istiyor:

“Amacımız kimsenin cezalandırılması değil aslında. Cinayet şebekelerinin ortaya çıkartılması için. Bir daha bunlarının yaşanmaması için müdahil olmak istiyoruz. Ama asıl müdahil olmak istediğimiz şey, hangi etnik kökenden olursa olsun, herkes için yeni güzel günlerin inşasıdır.”

BİTTİ

.

Ayşe Karabat’ın Today’s Zaman Gazetesinde Yayınlanan ve Türkçeye Tercüme Edilmiş Yazı Dizisi

.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: