İslam Hukuku Kaynaklarında Enflasyon


I — Felslerin Ekonomik Hayattaki Yeri ve Değeri:

Enflasyonun kaynaklarda daha çok «rahs : ucuzluk», «gala : pahalılık» anlamına gelen iki terimle ifade edil­diğini yukarıda belirtmiştik. Paranın değeri problemi, te­mel kaynaklarda alım satım, sarf ve karz gibi konular içinde yer almıştır. Biz aşağıda, İslâm hukukçularının bu konudaki görüşleri ve uygulamadan verdikleri örnek­ler üzerinde duracağız. [33]

A)   Felslerle Alım Satım ve Ödünç (Karz) Akdi:

Ebu Hanîfe (ö. 150/767) ‘ye göre fekleri ödünç (karz) olarak alan kimse, zimmetinde bunların mislini borçlan­mış olur. Bu arada felsler tedavülden kalksa bile misli­ni ödemek yeterlidir. Geri verinceye kadar, felslerin sa­tın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi nazar-ı dik­kate alınmaz. Başka bir deyimle enflasyon farkı ödemek gerekmez. Çünkü felslerin ödünç verilmesinin caiz olma­sının sebebi, semenlik sıfatı itibariyle değil, misli olma­sı yüzündendir. Ölçü veya tartı yahut standart olup da 24 sayı ile satılan bütün mislî mallarda ödünç (karz) ün caiz olmasının sebebi de budur [34]

el-Mebsût adlı İslâm hukuku kaynağında verilen ör­nekler :

1) Bir kimse dirhemin 1/6’sına (dânık) veya yarı­sına denk olan fekleri ödünç alsa, bu felslerin satın al­ma gücünde, dirheme (gümüş paraya) göre düşme (rahs) veya yükselme  (gala)  meydana gelse, bu kimseye sade­ce ödünç aldığının mislini vermek yeterli olur. İlave birşey vermesi gerekmez. Çünkü ödünç alanın borçlanması (dımânı),  kabzla meydana gelir. Kredi   (karz)  yoluyle kabzedilen birşey, kıymetiyle değil, misliyle borçlanılmış olur.

2) Bir kimse diğerinden, dirhemin (gümüş paranın) 1/6’sı tutarında buğdayı ödünç olarak istese, diğeri; dir­hemin 1/4’ü tutarında buğday verse, ödünç alanın kabz durumu esas alınarak,  dirhemin 1/4’ü  tutarındaki buğ­dayın mislini vermesi gerekir.  Burada, dirhemin  1/6’sı tutarındaki buğdayla ilgili konuşmaya itibar edilmez.

3) Bir kimse, diğerine : «Bana, bir dînâr (altın pa­ra)  tutarında olan on dirhem gümüşü ödünç ver», dese, diğeri on dirhem gümüşü ödünç verse, ödünç alana, kabzettiği on dirhemin sayısınca misli gerekli olur.  Ödeme gününe kadar dirhemin satın alma gücündeki düşme ve­ya yükselmelere itibar edilmez. İşte bütün ölçü veya tar­tı ile satılan mallarda hüküm böyledir. Ödünç (karz) akdî caiz şartlara bağlanamadiği gibi, onu fâsid şartlar da bâtıl kılmaz. Bunun bir sonucu olarak, ödünç alınan şey yerine, başka bir şeyi verme şartı geçersizdir. Ödünç ala­nın, kabzedilenin mislini vermesi yeterlidir [35]

B) ödünç (Kars) Vermeye Elverişli Olan Şeyler:

1)   Hanefilerin Görüşü:

Mislî olan her şeyin karz olarak verilmesi mümkün­dür. Bunlar üç kısma ayrılır:

a) Ölçü ile satılanlar (mekîlât) :

Belirli bir kapla ölçülerek alınıp satılan mallar bu bolüme girer. Buğday, arpa, mısır, gaz ve zeytinyağı böy­ledir.

b) Tartı ile satılanlar (mevzunât) :

Ağırlık ölçüleri ile alınıp satılan şeylerdir. Demir, ba­kır, çimento, tuz gibi maddeler bu kabildendir.

c) Sayı ile satılanlar (adediyyât-ı mütekâribe) : Biri diğeri île aynı büyüklükte olduğu başka bir de­yimle standart bulunduğu için sayı ile alınıp satılan şey­ler bu çeşide girer. Bunlar tek tek alındıklarında arala­rında kıymet farkı bulunmaz.

Ölçü, tartı veya sayı ile satılmayan mallara «kıyemî mal» denir. Hayvan, halı ve gayrı menkuller böyle­dir. Bunların çarşı ve pazarda misli bulunmaz, bulunsa da fiyatça farklı olur.

Hanefilere göre, kıyemî olan malların ödünç (karz) verilmesi caiz görülmemiştir. Çünkü, bunların mislini ge­ri vermek güçtür [36]

2) Şafiî, Mâliki ve Hanbelîlerin Görüşü :

Bu hukukçulara göre, kendisi üzerinde selem akdi (para peşin mal veresiye) yapılması sahih olan şeylerin ödünç verilmesi de caizdir. Bu, mislî olabileceği gibi kı­yemî mallardan da olabilir. Hayvan da bunlar arasın­dadır.

Delil, Hz. Peygamber   (s;a.)’in uygulamasıdır. Ebu Râfi’ şöyle rivayet etmiştir :  «Resulullah (s.a.)  iki yaşlaınrıdaki bir deveyi ödünç aldı» [37] Hayvanlar ne öl­çü ve ne de tartı ile satılmayan mallardandır. Hanefîler, Ebu Râfi’ hadîsinin mensûh olduğu ve kıyemî malların karz olarak verilemeyeceği görüşünü benimsemiştir.

Kendisinde selem akdi caiz olmayan mücevherat vb. şeylerin karz olarak verilmesi de caiz değildir. Çünkü karz, mislin geri verilmesini gerektirir. Benzer nitelikle­ri tesbit edilemeyen veya nadir olan şeylerin mislinin- ge­ri verilmesi ise güç olur  [38]

C)  Yarar Sağlamak Amacıyla Yapılan Karz Akdi:

Hanefîlerin meşhur görüşüne göre, ödünç verenin ya­rarlanması şart koşulan her karz akdi caiz değildir. Eğer yararlanma şart koşulmamışsa veya karz akitlerinde ödünç verenin yarar sağlaması örfleşmiş (müteâref) değilse bun­da bir sakınca yoktur. Bu duruma göre, bir kimse ödünç aldığı parayı geri verirken, kendi arzusu ile biraz fazla verse, önceden şart koşulmadığı ve bu konuda örf hâline gelmiş bir alışkanlık da bulunmadığı için caiz olur. Hat­ta bu, borcunu en güzel şekilde ödeme sayılacağı için mendûb kabul edilmiştir. [39]

Ödünç verene, hediye vermenin hükmü de böyledir. Eğer hediye şart koşularak verilmişse tahrîmen mekruh olur [40]

Şafiî ve Hanbelîlere göre, menfaat celbeden karz ca­iz olmaz. Meselâ; bîr kimseye, evini kendisine satması şartiyle 1 milyon lira ödünç vermek gibi. Daha fazlasını geri almak üzere ödünç vermek de böyledir

Delilleri hadîstir.

Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur :

«Hem ödünç (alıcıdan ödünç istemek), hem satış ve bir satış içinde iki şart helal değildir»[41].

Ashâb-ı kiramdan Ubey b. Kâ’b, İbn Mes’ûd ve İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre onlar:

«Menfaat celbeden her çeşit karzı yasak kabul et­mişlerdir» [42] Çünkü karz akdi, dostluk ve Allah’a kul­luk amacıyle, başka bir deyimle ekonomik bakımdan sı­kıntıda bulunanlara yardımcı olmak ve karşılığını âhirette beklemek amaciyle yapılır. Onda bir menfaat şart koşulursa; karz akdi muteber olur, şart ise lağv olunur. Menfaat nakit para olsun, ayn olsun, az veya çok olsun müsavidir.

Ancak, önceden şart koşmaksızın ödünç para geri ve­rilirken ilave yapılsa, veya bir teşekkür olarak evini ödünç verene satsa, bunda bîr sakınca bulunmaz.

Delil, Ebu Rafi1 (r.a.)’ın Hz. Peygamber (s.a.)’den naklettiği şu hadistir : Ebu Râfi’ şöyle der :

«Resulullah, bir adamdan 2 yaşlarındaki bir deveyi ödünç olarak aldı. Sonra, bana zekât develerinden 2 yaş­larında bir deve seçerek alacaklıya vermemi emretti. Ben; develer arasında 6 yaşlarında, daha kıymetli deveden baş­kasını bulamıyorum, diye cevap verdim. Bunun üzerine Allah’ın elçisi şöyle buyurdu :

— Onu, ödünç aldığım kimseye ver. Şüphesiz sîzin en hayırlınız borcunu en güzel şekilde ödeyeninizdir [43]

Câbir b. Abdillâh’dan şöyle dediği nakledilmiştir: «Benim Resulullah (s.a.) de bir hakkım (alacağım) vardı. Bana bunu ziyâde ederek ödedi» [44]

Aslında, menfaat celbeden karz yasağı ez-Zeylâ’î’nin Nasbu’r-Râye’de tesbit ettiği gibi herhangi bir hadîse

da­yanmaz. Bunu, şart koşulan veya örf hâline getirilen men­faatlerle ilgili  olarak düşünmek  mümkündür [45]

Mâlikîlere göre, başkasına ödünç verenin, ödünç ver­diği kimseden herhangi bir şekilde yarar sağlaması caiz değildir. Ancak dostlar arasındaki normal ölçüde ikram ve hediyeleşmeler, borç münasebetleri olsa da zarar vermez.

Borcu ödeme sırasında verilen fazlalığa gelince, Mâlikîler bunu iki kısma ayırarak değerlendirmiştir ;

1) Borç, satım akdinden doğmuşsa; fazlalık mutlak olarak caizdir. Ödenen miktar, sıfat veya miktar bakı­mından daha fazla olsun, vadesinde, vadeden önce veya sonra olsun müsavidir.

2) Borç, karz akdinden doğmuşsa; fazlalık şart ko­şulmuş veya vaadedilmiş yahut âdet olmuşsa mutlak ola­rak caiz değildir. Şart koşulmamış, vaad ve âdet dahi yoksa fazlalık ittifakla caizdir.

Delil, Hz. Peygamber (s.a.)’in 2 yaşlarındaki deve­yi ödünç alarak bunun yerine daha güzel bir deveyi ver­mesidir [46]

D)  Felslerin Satın Alma Gücündeki Değişmeler:

1)  Satın Alma Gücünün Tamamen Ortadan Kalkması:

Bu, felslerin tedavülden kalkmasıyla meydana gelen durumdur. «Kesâd» terimiyle ifade edilir. Bunu, satım akdinde ve karzda olmak üzere iki kısımda değerlendi­receğiz : [47]

a)   Satım akdinde :

Felsler, dirhem karşılığında satın alınsa, henüz bun­lar kabzedilmeden tedavülden kalkmış bulunsa, akit bâ­tıl olur. Teslim alınan dirhemlerin de geri verilmesi ge­rekir.

Hanelilerin bu konuda dayandıkları temel düşünce şudur : Burada felsler satım akdine semenlik sıfatiyle gi­rer. Tedavülde kaldıkları sürece bu böyledir. Tedavül­den kalkınca semenlik sıfatlanrı yok olur. Ivazlardan bi­risi ortadan kalkınca da akit bâtıl olur. Felslerde semen­lik sıfatı, eşya (mallar) da «mallık sıfatı» gibidir. Eğer kabzdan önce, mebi’in helak olması veya şıranın alkolleşmesi gibi sebeplerle, bîr şey mal olmaktan çıkarsa, akit fâsid olur. Bu da onun gibidir [48]

b) Ödünç   (karz)  akdinde:

Ebu Hanîfe’ye göre, bir kimse 10 felsi ödünç olarak alsa, sonra bu felsler tedavülden kalksa, ödünç alan kim­se mislini vermekle borçtan kurtulmuş olur. Çünkü o, zim­metinde kabzetmiş olduğu feîslerin mislini borçlanmıştır. Zaten ancak bunları teslime gücü yeter.

Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre, bu kimse­nin felslerin gümüş karşılığı olan kıymetini ödemesi gerekir. Bu iki imam «istihsan» prensibine dayanır. Çün­kü ödünç alan, kabzettiğinin mislini borçlanmış olur. Kabzolunan fülus olup, semendir. Tedavülden kalkınca, semenlik sıfatı da yok olur. Burada satım akdi deliline dayanılmış tır. Borçlandığı şeyin mislini vermekten âciz kalan kimse, onun kıymetini borçlanmış olur. Yine bunun gibi misliyâttan birşey ödünç alınsa, insanların ellerinde bunun misli kalmasa, kıymetiyle borçlanma olur [49]

2)   Satın Alma Gücünün Düşmesi Veya Yükselmesi:

a)   Ebu Hanîfe’nin Görüşü:

Felsler dirhem karşılığında satıldıktan sonra henüz teslim edilmezden önce, satın alma gücünde düşme veya yükselme meydana gelse, satım akdi fâsid olmaz. İnsan­ların felslerle muamele yapmaya devam etmesi sebebiy­le semenlik sıfatı yok olmaz. Satın alma gücündeki de­ğişmeler yüzünden bedel yok olmuş sayılmaz. Ayıplı ha­le gelmiş de bulunmaz. Bu durumda alıcı, mevcut dir­hemleri alır ve muhayyerlik hakkına da sahip olmaz. [50] Sadece, halkın felslere rağbetinin azalması sebebiyle, de­ğişiklik doğmuş olur. Satım akdinde olduğu gibi sonra­dan meydana gelen bu değişikliğe itibar edilmez   [51] İmam Ebu Yusuf’un ilk görüşü de böyledir [52]

b)   Ebu Yusuf’un İkinci Görüşü :

Ebu Yusuf’un ikinci görüşüne göre, felslerin ve ay­nı hükme tâbi bulunan mağşuş paraların satın alma gü­cünde meydana gelebilecek değişmeler, borçların ödenme­sinde dikkate alınır. Satın alma gücündeki düşme veya yükselme halinde;  borç satım akdinden doğmuşsa akit tarihi, karz akdinden doğmuşsa kabz tarihi esas alınarak gümüş veya altın hesabiyle ödeme yapılır. Kendi­siyle fetva verilen (müftâ bih olan) görüş budur [53] Bu duruma göre Ebu Yusuf’un ilk görüşünden rucû et­tiği anlaşılmaktadır [54]

Ebu Yusuf’un değerleme tarihi için dayandığı delil şudur: Bir kimse, -misli olan bir malı telef etse, insanla­rın elinde bu şeyin misli tükenmiş bulunsa, itlaf tarihin­deki kıymeti üzerinden tazmin etmesi gerekir. İmam Muhammed değerleme için, bu malın insanların elinde bu­lunduğu son günü esas alır [55]

Ebu Yusuf’un, satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi konusundaki bu görüşü, yalnız fels veya mağ­şuş paralarla ilgili olmayıp, ölçü veya tartı ile satılan bütün mislî malları da kapsamına alır. Meselâ; ölçü ve­ya tartı ile alınıp satılan bir malı, ödünç olarak alan kimse, daha sonra fiyatların düşmesi veya yükselmesi yü­zünden kıymeti değişse, kabz günündeki kıymeti üzerin­den ödeme yapması gerekir. Fetvaya esas olan da bu gö­rüştür  [56]

Bu duruma göre, Ebu Yusuf’un yalnız fels ve mağ­şuş paralarda enflasyon farkını kabul ettiği, diğer mislî malları da bu hükme tâbi tuttuğu anlaşılmaktadır. An­cak altın (dînâr) veya gümüş (dirhem) para ile yapılan satım veya karz muamelesinden doğan borçlarda, bu pa­raların  satın alma güçlerinde düşme veya yükselmeler

meydana gelse bile, alacaklı fazla birşey talep edemez. Bu konuda icmâ (ittifak) vardır. Ebu öbe­lirtmiştir [57]

c) Şâfi’îlerin Görüşü :

Ödünç alınan paranın değeri düşse veya yükselse ya­hut bu para tedavülden kalksa mislinin ödenmesi gere­kir. Karz mübadelen” bir akit olmadığı için, ödünç alman şey misliyle borçlanılmış olur. Burada, misliyle ödeme, alacaklının hakkına daha yakındır. Para da mislî oldu­ğuna göre, eğer mislini bulup ödemek mümkün olmaz veya satın alma gücünü tamamen kaybetmiş bulunursa, bu takdirde kıymetini ödemek gerekir [58] Şâfiîlerden, ödünç alındığı gündeki kıymetinin ödenmesi gerektiği gö­rüşü rivayet edilmişse de bu nakil zayıftır [59] Başka bir deyimle Sâfi’îler enflasyon farkı konusunda Ebu Hanîfe ile aynı görüştedir. [60]

d)   Hanbelüerin Görüşü:

Hanbelîlerin, ölçü veya tartı ile alınıp satılan şey­lerin ödünç verilmesi halinde sonradan meydana gelecek fiyat değişiklikleri konusunda iki görüşü vardır :

aa) Ödünç alan, bunların ödünç alma günündeki kıy­metini öder. Çünkü fiyat değişmeleri sebebiyle bunların tam misli yoktur. Bu yüzden, ödünç alan kimse, itlaf ve gaspta olduğu gibi bunların kıymetini borçlanmış olur.

bb) Mislim geri vermesi gerekir. Çünkü, Hz. Pey­gamber bir adamdan 2 yaşlarında bir deveyi ödünç (karz) olarak almış ve bunun mislini geri vermiştir [61]

E) Ödünç (Karz) Akdinde Vade ve Faiz İlişkisi:

İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, karz akdin­de şart koşulacak vade geçerli değildir. Meselâ; 100.000 lirayı, 6 ay sonra geri almak üzere bir kimseye ödünç veren, ihtiyacı olduğu takdirde bunu daha önce de talep edebilir. Başka bir deyimle, karz akdi peşin olarak mey­dana gelmiş olur. Aynı cinsten olan iki şeyi peşin sat­mak anlamındadır. Nesîe ribâsını engellemek için, vade­nin bağlayıcı olmadığı esası kabul edilmiştir. Karz akdi diğer bir yönüyle teberru niteliğindedir. Ödünç verenin, bedeli derhal isteme hakkı doğar. Çünkü bu, misîiyâtta mislini geri vermeyi gerektiren bir akit olduğu için, be­deli peşin olarak isteme hakkı doğar. Ancak ödünç ve­ren, ödünç alana yardımcı olmak amaciyle, geri istemeyi geciktirir  [62]

Karz muamelesinin borçlar arasında özel bir durumu vardır. Şöyle ki; her ödünç (karz), bir borç (deyn)tur.. Fakat her deyn bir karz değildir. Meselâ, bir kimseden 10.000 lira ödünç almak, bir karz olduğu gibi aynı za­manda bir borç (deyn)dir. Fakat, satılan veya kiraya ve­rilen yahut da gasbedilen bir malın bedeli ise, borçlunun zimmetinde bir deyndir. Fakat karz değildir. Diğer borç­lar için şart koşulacak vade muteber olup, vade tarihi gelmedikçe talep edilemez. Fakat karz hakkındaki vade muteber değildir. Ancak karzda vade vâdedilmiş olursa,.

buna uymak ahlâk bakımından mendûbdur. Hukuk ba­kımından süre bağlayıcı nitelikte sayılmamıştır [63]

İmam Mâlik’e göre, karz akdinde belirlenecek süre muteberdir. Delil, Hz. Peygamber (s.a.)’in şu hadisidir:

«Müslümanlar, belirledikleri şartlara uyarlar» [64]

Taraflar, karz akdini devam ettirme veya karşılıklı rıza ile akdi bozma (ikâle) yetkisine sahip olduklarına göre, vade belirleme yetkisine de sahip olurlar [65]

F)  Karz ve Nesîe Fâizi:

Faize tâbi bulunan malların, kendi cinsleriyle veya aralarında ortak faiz illeti olan başka cins bir malla ve­resiye olarak değiştirilmesidir. 1 gr altını veresiye olarak 2 gr altınla veya 1 gr altını veresiye 1 gr altınla yahut 1 ölçek buğdayı veresiye 2 ölçek arpa ile değiştirince ne­sîe (veresiye) ribâsı meydana gelir. Bunların mübadele­sini peşin olarak yapmak gerekir.

Hz. Peygamber (s.a.) bir hadîsinde şöyle buyurur :

«Altın karşılığında altın, gümüş karşılığında gümüş, buğday karşılığında buğday, arpa karşılığında arpa, hur­ma karşılığında hurma ve tuz karşılığında tuz, misli mis­line ve birbirine eşit olarak peşin satılırlar. Bunların cins­leri farklı olursa dilediğiniz gibi peşin olarak satınız» [66]

Müslim, bu hadîsi Ebu Saîd isnadiyle nakletmiştir. Sonunda şu ilâve vardır:

«Her kim fazla verir veya fazla alırsa şüphesiz o ribâ yapmıştır. Bu konuda veren ve alan müsavidir» [67]

İlk hadisten, fazlalık olmasa bile, faize tâbi olan mad­delerin veresiye mübadelesinde ribânın cereyan edeceği anlaşılmaktadır.

Karz da bîr yönüyle veresiye mübadele olduğuna gö­re, veresiye (nesîe) ribâsının cereyan etmeme sebebi ne­dir?. Meselâ; 10 gr altını 6 ay sonra misli olan 10 gr altın karşılığında mübadele etmekle, ödünç (karz) olarak vermek ve yine 6 ay sonra geri almak arasında ne fark vardır? İkisi arasında şu fark dikkati çekiyor: Karzda vade söz konusu olmaz, şart koşulsa bile uymak gerek­mez. Ayrıca karz, bir ihtiyaca mebni istenir ve yardım amaciyle verilir. Vadeli mübadelede ise süre bağlayıcı olur ve böylece satın alma gücünde meydana gelebilecek de­ğişiklikler tarafları etkiler. [68]

II — Kâğıt Paranın Doğuşu ve Gelişmesi:

A)   Tarihçe:

Altın ve gümüşten sürekli olarak para basma, ham­madde temininde bazı güçlükler meydana getirince, ba­sımı, korunması ve taşınması kolay olan kâğıt para uy­gulamasına geçilmiştir. Banknot ve kâğıt paranın nite­liklerini anlamak için kısaca tarihçesinden söz edeceğiz.

İnsanlık âlemi çok eski çağlardan beri, madenî pa­ralar olmadan da ekonomik hayatın yürüyebileceğini an­lamıştır.

J. Dobretsberger  [69] Mısır’da m.ö. 1600 yıllarında banknot tedavül ettiğini söyler [70] Bu ülkede devlet hazîne ve depolarının emânet kabul etmesi usûldendi. Halk, elindeki altın, mücevherat veya hububatı saklan­mak üzere buralara tevdi eder ve kendilerine emânet bı­raktıkları şeyin değerini belirten bir makbuz verilirdi. Elinde böyle bir makbuz olan kimse, belge üzerinde ya­zılı cins ve miktardaki malı dilediği zaman çekebilirdi. Ticaretle uğraşanlar bu makbuzları mal ve para yerine kabul ediyorlardı. Hatta bu belgeler Fenike ve Mezopo­tamya’da da tedavül ediyordu  [71]

Milâdın ilk yüzyılında Çin’de, daha sonra İtalya’da ve 16. yüzyılda Hollanda’da temsilî paralar çıkarılmış­tır. Ancak banknotun yaygınlaşması 17. yüzyılda İngil­tere ve İsveç’te cereyan eden uygulamalarla olmuştur. Bu ülkelerde, resmî darphaneler kendilerine bırakılan altın ve mücevheratı emânet olarak muhafaza ediyorlardı. An­cak, devlet, mâlî sıkıntılar yüzünden bu güveni kötüye kullanınca, sarraflar teşkilatlandılar ve halkın elindeki kıymetli eşyayıda saklamaya başladılar. İşte, sarrafla­rın emânet bırakanlara verdiği «Goldsmith’s notes» de­nilen makbuzlar, para yerine kullanılan ilk yazılı belge­lerdir [72]

Daha sonraki yüzyıllarda bizzat devlet veya yetki verdiği müessese banknot çıkarma işini sürdürmüştür. Ön­celeri basılan paranın altın karşılığı tam olarak bulun­durulurken,   giderek  karşılık   oranlan   azaltılmış,   hatta

Avusturya, Danimarka ve Hindistan gibi bazı ülkeler yüzmilyonlar değerindeki bir altın stokunu merkez

ban­kalarında hareketsiz olarak tutmaktansa, ülke parasını, yabancı dövizlerden birisine bağlamayı uygun görmüşler­dir. Bu ülkelerin dış ödemelerinden büyük bir bölümü, sterlîng île cereyan ettiği için, paralarını sterlinge göre ayarlamak çıkarlarına uygun düşüyordu. Adı geçen ül­keler, döviz ihtiyacını teşkil eden nakdî sermayeyi Lond­ra piyasasında işletmek ve ödemelerini bu şehirdeki keşîde edilen çek ve poliçelerle yapmak yolunu tuttular [73]

B)   Osmanlılarda Kâğıt Para Uygulaması:

Kâğıt para basıp tedavüle çıkarmak, devlet masraf­larım karşılamak üzere başvurulabilecek en kolay yol­dur. Çünkü çok az tutan kâğıt, mürekkep ve işçilik har­camalarına karşılık devlet büyük bir ödeme gücü elde eder. Ancak bu durumda devlet, paranın kıymetine hâ­kim değildir. Kâğıt para basımı kötüye kullanılınca, pi­yasaya ihtiyacın üstünde para çıkar ve giderek paranın satın alma gücü düşer. Para miktar olarak çoğalınca hal­kın tüketim meyli artar. Mala olan talep çoğalır ve bu­nu fiyatların yükselmesi izler. Para konusunda devlet, miktardan kazandığını kıymet ve itibardan kaybeder. Os­manlılarda kâğıt para uygulamasına 19. yüzyılın ortala­rından itibaren başlanmıştır. Ancak bu, madenî paralar­la birlikte tedavül etmek üzere kısmî kâğıt para uygula­ması niteliğindedir.

Osmanlılarda ilk kâğıt para, 1840 m. tarihlerinde, Sultan Abdülmecid’in ikinci saltanat yılında «Kâime-i Mu’tebere-i Nakdiye» adı ile tedavüle çıkarılmıştır. Bu

paralar, karşılığı 8 yıl sonra ödeneceği taahhüt olunan, % 8 faizli birer tahvil niteliğinde idiler  [74] Bu tahvil­ler el yazısı ile yazılmış, ancak taklitlerinin çıkması üze­rine tedavülden kaldırılarak, yerine matbûları çıkarılmış­tır. Bundan sonra bir defa daha, % 6 faizli kaimeler (tah­viller) çıkarıldıktan sonra, faizli kâime çıkarma işi terkedilerek, faizsiz kâğıt para uygulamasına geçilmiştir  [75]

Diğer yandan İngiliz ve Fransız sermayesi ile kuru­lan Osmanlı Bankası’na 1863 tarihinden itibaren bank­not çıkarma yetkisi verilmiştir. Banka, çıkardığı bank­notlara önceleri % 50, sonra % 33 oranında altın karşı­lık bulundururken, 1895 yıllarında banknotları altınla ödeyememek durumuna düştü. 1914’te Birinci Dünya Har­bi nedeniyle de bankanın altın tediyeleri tamamen tatil edilerek, çıkardığı banknotlar devlet tarafından cebrî te­davül rejimine tâbi tutuldu. Bu banknotlar, Cumhuriyet döneminde de uzun yıllar tedavülde kaldı. Yeni anlaş­malarla karşılık ödemesi geciktirildi. 1947’de hükümetin isteği üzerine, piyasada 2 – 3 lira arasında geçen banknot­ların geri kalanı, karşılıkları altınla ödenmek suretiyle tasfiye edilmiştir [76]

C)   Altın veya Gümüş Paralarla Fels veya Mağşuş Paralar Arasında Ekonomik Değer İlişkileri:

Altın veya gümüşten darbedilen paralar yüzyıllar bo­yunca alım satımlarda satış bedeli olarak kullanılmış, kâ­ğıt para sistemlerine geçişte de uzun süre karşılık vazifesi görmüştür. Altın ve gümüş paranın semenlik niteli­ği öz varlığından gelir. Bunların külçe halinde, semen olarak kullanılması yaygın değildir [77]

Felsler ve Osmanlılarda mangır adı verilen bakır pa­ralarla, mağşuş paralar, saf altın veya gümüşten basılan paralarla birlikte tedavülde bulunmuştur. Bunların bir­birlerine göre satın alma gücü ve değeri, maden değeri yanında, piyasaya sürülen miktara ve halkın rağbet de­recesine göre zaman içinde oluşmuş, ekonomik şartlara göre değişiklikler arzetmiştir. Başka bir deyimle fels, man­gır ve mağşuş paraların değerinin düşmesi veya yüksel­mesi altın veya gümüş paraya göre olmuştur. Çoğu za­man, altın ve gümüşe göre fazla değişiklik göstermeyen eşya fiyatları, halkın fels, mangır veya mağşuş paraya rağbet etmemesi yüzünden, sadece bu paralara göre de­ğişiklik arzetmiştir.- Fels ve mağşuş paralarda enflâsyon farkını caiz gören Ebu Yusuf’un görüşünü değerlendirir­ken bu noktayı da dikkate almak gerekir.

Felslerin maden değerleri, genellikle tedavüldeki de­ğerlerinin altındadır. Altın ve gümüş paralar gibi mutlak değere sahip değildirler. İlk Bizans felsleri yaklaşık 30 gr dolaylarında iken müslümanlarm Suriye’yi fethi sırasında bu ağırlık 6 grama kadar düşmüştür. Arapların da­ha sonra Suriye ve Mısır yörelerinde bastığı felslerin de vezin tipi ve değeri, bölgeden bölgeye, hatta şehirden şehire farklılık göstermiştir [78]

Osmanlı hükümeti, 1633 m. yıllarında İran seferi için Mısır valisi Mirahur Ahmet Pasa’dan asker ve savaş malzemesi istemiş; Mısır hazînesinin ekonomik sıkıntı için­de bulunduğu ‘ bildirilince, İstanbul’dan Mısır’a 12.000 kantar bakır gönderilmiştir. Buna karşılık Mısır’dan 300.000 altın talep edilmiştir. Mısır’da, bu bakırların bir bölümünden «fels» basılmış, ancak mevsimin çok sıcak olması ve bazı darphâne işçilerinin bu yüzden ölümü üzerine fels basımından vazgeçilerek, bakır saçlar küçük parçalara ayrılmış ve bunlar halka zorla satılmıştır [79]

Sultan II. Süleyman devrinde 1687 yıllarında Osman­lı hazinesinin sıkıntıya düşmesi nedeniyle, ikisi bir akçe­ye geçmek üzere 1,7 gr ağırlığında hâlis bakırdan man­gır kesilmişti. Bu mangırlar halk tarafından benimsenin­ce, değerleri yükseltilmiş ve 1 mangır = 1 akçe üzerin­den işlem görmesi emredilmiştir  [80]

Mağşuş sikkeler de maden değerinin üzerinde nomi­nal (itibarî) bir değere sahip olmuşlardır. 8 Nisan 1380 yılında «Meskûkât-ı Osmaniye Hakkında» çıkarılan bir kararnamede bu değer farkı açıkça görülür :

Madde 6 — «Hükümete mağşuş sikke olarak borç­lu olanlar, borçlarım hep mağşuş sikkelerle ödemek is­terlerse % 5’i itibarî değeri ile, kalan % 95’i hakîkî de­ğeriyle kabul olunacaktır».

Madde 7 — «Mağşuş sikkelerin hakîkî değeri, iti­barî değerinin yarısıdır» [81]

D)  Altın Veya Gümüş Para İle Kâğıt Para İlişkisi:

İbraz edildiklerinde, altın karşılığı taahhüt olunan banknotlarla, karşılık gösterilen altın arasında değer far­kı meydana gelmiştir. Bu durum, fels ve mağşuş para­larla altın ve gümüş paralar arasında meydana gelen sa­tın alma gücü farkı ile aynı niteliktedir. Aşağıda vere­ceğimiz Osmanlı İmparatorluğu’na ait uygulama örnek­leri bunu göstermektedir:

1) Sultan Abdülmecid  devrinde  altına göre kâime değer kaybetmeye başladı. 1857’de yüz’lük altın 160 ku­ruşa çıkmıştı. Kaimenin değeri düştükçe,  altının  fiyatı yükseldi. Bu durumun muamelâtı ters yönde etkilemesi üzerine kaimenin kaldırılmasına karar verildi [82]

2) Sultan Abdülaziz devrinde, iki buçuk milyon keselik kâime basılıp piyasaya sürülünce, 100 kuruşluk Me­cidiye altınının değeri 1861 tarihlerinde 350 kuruşa ka­dar yükseldi. 1862’de kaimeler tedavülden kaldırılınca, al­tının fiyatı yeniden 100 kuruşa indi [83]

3) Sultan   II.   Abdülhamid’in  ilk   saltanat yılında 600.000 keselik (bir kese 500 kuruş demektir) kâime ba­sıldı. 1878’de, bir Osmanlı altın lirasının değeri 350 ku­ruşa çıktı [84]

4) 1880 tarihli bir fermanla, kaimenin tamamının tedavülden kaldırılarak, pek az kısmının halkın elinde kaldığı,  1880 yılı mallarından saf altınla ödenmesi ka­rarlaştırılanlar dışındaki gelirlerin beşte biri karşılığında, 1 lira için 400’lük kâime alınmasının emredildiği an­laşılmaktadır [85]

1879 tarihlî bir kararnamede, borçlar kâime île öde­nirken, 450 kuruşluk kâime yerine bir yüz’lük altın (1 altın lira) veya borçlan ödeme gününde, bir altın kaç kâime ederse o kadar kâime ödenmesi emrolunmustur [86]

5) Sultan Mehmet Reşat (1909-1918) devrinde de çok miktarda kâğıt para çıkarıldı. Bu arada Osmanlı Bankasi’nın çıkardığı banknotlar da cebrî tedavül rejimine tâbi tutuldu. İlk çıkarılan kaimeler altınla hemen hemen başa baş giderken 1917 yılında 74 milyonluk kâğıt pa­ra çıkarılması üzerine, altının fiyatı 550 kuruşa kadar yükseldi. Mütârekeden sonra altının değeri 450 kuruşa düştü [87]

E)   Gücünü Devletten Alan Kağıt Paralar:

Merkez bankalarında stok edilen altın karşılığı ola­rak basılan kâğıt paraların gerektiğinde altına çevrilebime imkânı vardı. Karşılığının bulunması, bu paraların halk tarafından tutulmasına neden oluyordu. Ancak halk giderek kâğıt paralara o kadar alışmıştı ki, artık karşı­lığını hatırına bile getirmez oldu. Bazı ülkeler, kâğıt pa­ranın karşılığı olan altın stokunu piyasaya sürünce ve­ya banknot çıkaran bankayı, banknotun karşılığını öde­mekten muaf tutunca, kâğıt paraya olan güven sarsıl­mamış ve eskisi gibi tedavülü devam etmiştir. Artık kâ­ğıt para, devletlerin kanun gücü ile desteklediği ve alış­kanlıkla tedavül eden bir para haline gelmiştir. Kâğıt para, gücünü devletten almaktadır. Devlet bu paraların taklit edilmemesi için gerekli tedbirleri alır.

İmam Muhammed’e göre, kendisiyle eşyaya değer biçilebilen herşey paradır. Böylece paranın sadece altın, gü­müş veya diğer madenlerden olması gerekmez [88] felsler, mangır ve mağşuş paralar da birer mübadele aracı olarak kullanılmıştır. Kâğıt para, önceki yüzyıllarda pa­ra fonksiyonu olan mübadele vâsıtalarının yerine geçen, devletin desteklediği ve halkın muamelelerde kullanmasiyle- tedavülünü örfleştirdiği bir para çeşidi olmuştur.

Ömer Nasuhi Bilmen kâğıt paralar için şöyle der : «Kâime ve evrâk-i nakdiye denilen kâğıt paralar ve bankaların istenilen zaman nakde tahvil edilen ve bede­li alınabilen banknotları nükûd hükmündedir. Çünkü bun­ların altın ve gümüş gibi tedavülü müteâreftir (örfleşmiştir). Bunların karşılıkları hakîkî veya itibarî olarak mevcut bulunmaktadır. Bunlar hazır bir mal demektir ve âmmenin (toplumun) servetini teşkil etmektedir. Bunlardan kâfi miktara mâlik olanlar, fakir değil zen­gin sayılmaktadır. Bunlar mücerred birer alacak senedi mesabesinde değildir. Bunların vâsitasiyle filhâl istifade kabildir. Bunlar birer nakit, birer mübadele vasıtası ola­rak kabul edilmişlerdir. Velhâsıl, bunlar, şâir nükûd gibi istenildiği zaman sarf ve mübadele edilebilmekte ve birer kıymeti hâiz olup ona göre muamele yapılmakta­dır» [89]

Bu duruma göre, altın ve gümüş paralar dışında, no­minal (itibarî) bir değerle tedavül eden fels, mangır ve

mağşuş paralara kıyas ederek, kâğıt parayı da semen (sa­tış bedeli) saymak gerekir. Bu paraların semen oluşu ör­fe dayandığına göre, kâğıt paralar da «örf delili» ile se­men olmuş bulunur.

Müslümanların, İslâm’ın prensiplerine aykırı düşme­yen örf ve âdetlerinin bir hüccet olduğu hadîs-i şerifler­le sabittir :

Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurur :

«Müslümanların güzel gördüğü şeyler, Allah katın­da da güzeldir» [90]

«Müslümanların çirkin gördüğü şeyler, Allah katın­da da çirkindir» [91]

[1] Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 9-10.
[2] Feridun Ergin, İktisat, Hamle Matbaası, İstanbul 1964, s. 601, 602.
[3] a. esr., s. 605, 606.
[4] Ergin, a.g.e, s. 604-606; Ali Şafak, «Enflasyon Olayı ve İslâm’da Getirilen Önleyici Tedbirler», İslâm Açısından Enflasyon ve Çözüm Yolları, Ensar Neşr., İstanbul 1983, s. 75.
[5] Ebu Dâvud, Büyü’: 49; Tirmizî, Büyü’ : 73; İbn Mâce, Ticârât:  27; Dârimî, Büyü’:  13.
[6] es-Serahsî, el-Mebsût, c. XIV, s. 30.
[7] Hazım Atıf Kuyucak, İktisat Dersleri, s. 403.
[8] Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 13-16.
[9] es-Serahsi, a.g.e, c. XIV, s. 2. 16
[10] Ergin, a.g.e, s. 533-535.
[11] a. esr., s. 535, 536.
[12] İbrahim Artuk, «Sikke», İ. A., c. X, s. 621 vd.
[13] el-Mâverdî, Ahkâmü’s-Şultâniyye, Kâhira 1298, s. 148.
[14] Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 16-17.
[15] Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım Satım­da Kâr Hadleri, İnce Matmaacıhk Tesisleri, Balıkesir 1984, s. 64.
[16] el-Kâsâni, Beyâyiu’s-Sanâyi’, c. VII, s. 253; İbnü’I-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, c. iII, s. 522; K. Miras, Tecrîd-i Sa­rih, c. V, s. 40; Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, c. IV, s. 121, 124; M. M. Abdülhamid, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, s. 135.
[17] Artuk, «Sikke», İ. A. c. X, s. 622.
[18] a. esr. a.y.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 17-18.
[19] İhlâs, 1.
[20] K. Miras, a.g.e., c. V, s. 49.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 18-19.
[21] İbn Âbidîn, Tenbîhü’r-Rukûd alâ Mesâili’n-Nükûd (Ri­sale), Resâilü İbn Âbidîn, İst. 1319/1901, c. II, s. 61, 62; Ali Haydar, Duraru’l-Hukkâm Şerhu Mecellti’l-Ahkâm, c. I, s. 239.
[22] Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 19-20.
[23] Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 20.
[24] Nummia: Lâtince kökenli bir sözcük olup, «Nummulaire», petite monnaie=Akçe, maden para, ufaklık ve genel olarak para anlamlarına gelir. Bkz. Petit ROBERT I, Paris 1957, s. 1289.20
[25] R. S. Poole. W. H. Valentine, «Fels» mad., İ. A. c. V, s. 539.
[26] İ. A. c. V, s. 539.
[27] a. esr. a.y.; M. Zeki Pakalın, «Fülûs», Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. I, s. 636, 637.
[28] Ribe’1-fadl:  Faize tabi olan malların kendi cinsleriyle fazla olarak trampa edilmesidir. 5 gr. altının peşin olarak 7 gr. altınla trampası gibi. Ribe’n-nesîe : Faize tâbi olan malların kendi cinsleri veya aralarında or­tak faiz illeti bulunan başka cins bir inalla veresiye değiştirilmesidir. 1 gr. altının veresiye 1 veya daha fas­la gr. altınla trampası gibi.
[29] el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi’, c. V, s.  185.
[30] İ. A. a.y.
[31] el-Mevsılî, elİhtiyâr li Ta’lîli’l-Muhtâr, Cz. II, s. 31.
[32] Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 20-23.
[33] Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 24.
[34] es-Serahsî, el-Mebsût, c. XIV, s. 29, 30, 31.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 24-25.
[35] a. esr., c. XIV, s. 30.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 25.
[36] es-Serahsî, a.g.e., c. XIV, s. 31; İbn Âbidin, Reddü’I-Muhtâr ale’d-Dürri’l-Muhtâr, c. IV, s. 179, 195.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 26.
[37] Müslim, Müsâkât:  118; Ebû Dâvud, Büyü’:   110; Tirmizî, Büyü’ :  73.
[38] İbn Kudâme, el-Muğnî, c. IV, s. 314.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 26-27.
[39] es-Serahsî, el-Mebsût, c. XIV, s. 35.
[40] İbn Âbidîn, a.g.e,, c. IV, s. 182.
[41] Buhârî, Büyü’: 73; Tirmizî, Büyü’: 19; Nesâî, Büyü’ : 60, 71, 72.
[42] İbn Kudâme, el-Muğnî, c.  IV, s. 319; el-Beyhakî, Sü­nen, c. V, s. 349, 350. Beyhakî bu hadîse «Münker» der,
[43] 30. dipnottaki    kaynaklar ve  İmam Mâlik,    el-Muvatta’; 11/168.
[44] Müslim, Müsâkât :  120 ;  eş-Şevkânî,  Neylü’l-Evtâr, c. V, s. 231.
[45] ez-Zühaylî, el-Fıkhu’I-İslâmî fî Uslûbühi’l-Cedîd, c. I, s. 504.
[46] Mülim, Müsâkât:  118; Ebu Dâvud, Büyü’: 110; Tirmizî. Büyü*: 73.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 27-29.
[47] Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 30.
[48] . es-Serahsî, a.g.e., c. XIV,  s. 26;   İbnü’I-Hümâm, Fethu’1-Kadîr, c. V, s. 385 vd.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 30.
[49] es-Serahsî, a.g.e. a.y.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 30-31.
[50] a. eser., a.y.
[51] a. eser., c. XIV, s. 29, 30.
[52] İbn Âbidîn, Tenbîhu’r-Rukûd alâ Mesâili’n-Nükû-d, ez. 11/52. Beyrut (t.y.).
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 31.
[53] İbn Âbidin, Tenbîhu’r-Rukûd alâ Mesâili’n-Nükûd, Mecmuatü’r-Resâil, cz. 11/52; el-Fetâvâ’l-Bezzâziye (Hindiyye kenarında), c. IV, s. 510.
[54] İlbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr, c. IV, s. 24.
[55]es-Serahsî,  el-Mebsût, c. XIV, s, 30.
[56] Ömer Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, c. VI, s. 96.
[57] İbn Âbidin, Resâil, c. II, s. 63, 64.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 31-33.
[58]İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfetü’l-Muhtâc, e. II, s. 381-384; er-Ramlî, Nihâyetü’l-Muhtâc, c. IV, s. 288’den naklen A. Bayındır, a.g.e, s. 36.
[59] el-Heytemî a.g.e., c. II, s. 161; el-Cezîrî, a.g.e., c. III, s. 279, Mısır.
[60] Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 33.
[61] Müslim, Müsâkât:  118, 119; Ebû Dâvud, Büyü’:  110; Tirmizî, Büyü’: 73; Nesâî, Büyü’:  64; İbn Mâce, Ticârât: 62; es-Serahsî, el-Mebsût, c. XIV, s. 32.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 33-34.
[62] İbn Kudâme, el-Muğni, c. IV, s. 254, 318.
[63] Bilmen, a.g.e., c. VI, s. 94, 95.
[64] Buhârî, İcâre :  14, 50.
[65] İbn Kudâme, el-Muğnî, c. IV, s. 315; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, c. I, s.  303.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 34-35.
[66] Müslim, Müsâkât:  81; Ebu Dâvud, Büyü’:  18; A. b. Hanbel, Müsned, c. V, s. 314, 320.
[67] Müslim, Müsâkât : 82.
[68] Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 35-36.
[69] Avusturyalı bir ekonomi profesörü olup, bir ara İ.Ü. İk­tisat Fakültesi’nde -hocalık yapmıştır.
[70] Feridun Ergin, İktisat, s. 569.
[71] a. esr.a.y.
[72] Ergin,  a.g.e., s. 560, 570.
[73] Ergin, a.g.e., s. 574, 575
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 36-38.
[74] İbrahim Artuk, «Sikke», İ. A. c. X, s. 638; Ergin, a.g.e., s. 569; İbrahim ve Çevriye Artuk, Katalog, c. II, s. 719.
[75] Artuk, Katalog, c. I, s. 719’dan naklen,  A. Bayındır, a.g.e., s. 20.
[76] Ergin, a.g.e., s. 581 vd.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 38-39.
[77] es-Serahsî, el-Mebsût, c. XXII, s. 21; el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi’, c. VI, s. 82, Beyrut 1974.
[78] R. S. Poole-W. H. Valentine, «Fels» mad., İ. A. c. V, s. 539; Pakalın, Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. I, s. 639, «Fûlûs» mad.
[79] Pakalın, a.g.e., c. I, s. 637.
[80] İ. ve C. Artuk , kataloğ, c.II s. 602, den naklen a. Bayındır, a. ğ. e. .  s. 18.
[81] Düstûr, Zeyl-i (tertîb-i evvel), s. 59, 60, Matbaa-i Âmira, 1298.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 39-41.
[82] Ahmet Cevdet Paşa, Mâruzât, Ahvâl-i Mâliye bahsi, s. 11, 18, İst.
[83] Artuk, Katalog, c. II, s. 722.
[84] a. esr., c. II, s. 730, 731.
[85] Bayındır, a.g.e., s. 27.
[86] a. esr., a.y.
[87] a. esr., s. 27, 28.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 42-43.
[88] el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi’, c. V, s. 185.
[89] Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, s. 349, Evrâk-ı nakdiye ile banknotların zekâtı bahsi, İstanbul 1970.
[90] A. b. Hanbel, Müsned, c. I, s. 379..
[91] İbn Mâce, Fiten :  8.
Dr. Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslami Yaklaşımlar, İklim Yayınları: 43-45.


Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: