İslam’da emek ve sermaye ilişkisi (1)


TANIM

Emek ve sermaye, üretimin iki önemli faktörüdür. Üretimin asıl faktörünün emek olduğunu kabul etmek gerekir. Zira insanoğlu üretimin ikinci ana faktörü olan tabiatı işlenmemiş olarak hazır bulmuş ve zaten bir kıy­met olan bu değerin üzerinde emeğini harcayarak ken­disi için kullanmaya daha elverişli bir hale getirmiştir. (Tabiatın insan için hazır bir değer olduğuna Hz. Adem ile Havva’nın Dünya’ya indirilişi sırasında Cenab-ı Hak tarafından «yeryüzünde sizin için bir vakte kadar yer­leşmek ve geçim kaynakları vardır”[1] Duyurulması delildir. İster kullanma değeri olsun ister mübadele de­ğeri olsun değer, kazanmış şeylerin insan .emeğinin tabii maddeler üzerinde harcanmasıyla vücuda geldiğine

“Biz Davud’a sizi harbin şiddetinden korumak için zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükrediyormusunuz” mealindeki ayet-i kerime[2] delalet etmektedir. “Harbin şiddetinden korumak için” ibaresiyle kullanma değeri­ne işaret edilmiştir. Ayrıca Hz. Davud’a saldırıya yö­nelik değil de savunmaya yönelik bir sanat öğretilmiş olması da başka bir değerlendirme konusudur. Bura­dan üretimin ana faktörlerinden birinin tabiat olduğu sonucuna varılır. “Hakikat insan için kendi çalıştığın­dan başkası yoktur” mealindeki ayet-i kerime[3] siyak ve sibakından her ne kadar mahşer günü hesabın gö­rüleceği anı anlatıyor görünüyorsa da bunun dünyevi mesaiye de şamil olduğunu İslâm’ın adalet prensibine dayanarak söylemek mümkündür. Bu ayet-i kerimeden de değer yaratan üretimin ikinci ana faktörünün emek olduğu sonucu çıkarılabilir.

Sermaye ise kişinin ya ziraat, sanat, ticaret gibi bizzat kendi mesaisinin mahsulünden tasarruf edip bi­riktirdiği ya da veraset, vasiyet ve hibe gibi seran ka­bul edilmiş usullerle iktisap ettiği mallardan ayırıp ye­niden kazanç ve üretim için kullandığı kısmın adıdır, islâm meşru kazanç ölçüleri dışına çıkmamak kaydıy­la sermayenin terakümünü, teraküm etmiş sermayenin kendi hacmi nisbetinde artmasını kabul etmiştir. Asıî olan sermayenin gayri meşru yollarla birikmiş olma­masıdır.

“Aranızda birbirinizin mallarını haksız se­beplerle’ yemeyin” [4] mealindeki   ayetler bu hususu çok veciz bir şekilde ifade etmektedir.) Bir ceza olmak üzere evvelce kendilerine helal edilmiş pak temiz şey­lerin yahudilere haram edilmesine onların yasaklanmış olduğu halde faiz yemeleri ve insanların mallarını haksız sebeplerle yemiş olmalarının sebep gösterilmesi de [5]haksız kazançların ne ölçüde ilâhî gazaba sebep teşkil ettiğini göstermektedir.[6]

Üretimde Emek Ve Sermaye İkilisi

Emek üretimin ana faktörüdür. Ama rasyonel üre­tim için sadece emeğin harcanması yetmez. Sermaye ile emek işbirliği ettiği takdirde kısa zamanda ve daha az emek sarfıyla daha fazla üretim sağlanabilmekte­dir. Esas itibariyle sermaye büyüdükçe o sermayenin sermayedar tarafından tek başına işletilmesi güçleşir. Sermayedar artık başkalarının emeğini kiralamak zo­runda kalır. “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüyorlar? Onların bu dünya hayatındaki maişetlerini aralarında biz böldük. Bir kısmını da (mal bakımından) diğerle­rinin üstüne çıkardıkki bir kısmı da bir kısmını tutup mealindeki ayet-i kerime emek sermaye ikilisinin nasıl çözülmez bir bağ teşkil ettiğini ifade et­mektedir.[7] Ayrıca bu ayet-i kerimeden sermayenin yeni is alanları açılması yolunda kullanılmasının esas oldu­ğu sonucunu çıkarabiliriz. Zira ayet-i kerimede insanla­rın bir kısmına başkalarını çalıştırsın için fazla mal serildiği belirtilmektedir.

Bu ayet-i kerime ayrıca belli bir iş kolunda bir iş­gücü yoğunlaşması olmadıkça iş hayatında gelişmenin ve toplumsal kalkınmanın, kısaca medeniyetin gelişme gösteremeyeceğine de işaret etmektedirler. Bu ayet-i kerimenin tefsirinde hemen hemen bütün müfessirler fertlerin mâlî bakımdan birbirlerine muhtaç olmamala­rı halinde herkesin müstakil iş yapmayı tercih edece­ğini fertlerarası ilişkilerin zayıf olacağını dolayısıyla toplumda bir gelişme olmayacağını belirtmişlerdir. So­nuç olarak diyebiliriz ki emek ve sermaye ikilisi toplu­mun her yönüyle gelişmesinde önemli bir itici güç ro­lünü oynamaktadır. [8]

Emek Ve Sermaye İlişkisi:

Bir önceki başlık altında emek ve sermaye ikilisi­nin birbirini tamamlayan üretimin iki önemli faktörü olduğuna işaret etmiştik. Bu ikilinin birbiriyle ilişkisi hangi ölçülerle tanzim edilmiştir? İslâm ne marksist ekonomi anlayışında olduğu gibi emeği değer yaratan tek ekonomik amil olarak görmekte ne de kapitalist ekonomi anlayışında olduğu gibi emeği sermayenin in­safına terketmektedir. Sermayenin kendi kendine bir değer üretemeyeceğini herkes kabul eder. Fakat ser­mayesiz emeğin de tek başına verimli olmadığı tabiidir. Rocher’in meşhur balıkçı misalinde olduğu gibi gün­de eliyle üç balık avlayabilen bir balıkçı eğer günde bir balık artırabilirse üç günde bir gün boş kalabilir. Boş kaldığı günde bir balık ağı örerse artık daha az emek harcayarak günde otuz balık avlayabilir. Rasyonel üretimin emek ve sermaye ikilisi ile mümkün ola­bileceğini, üretimin öteki faktörlerinden sermayenin bulunmaması veya yeterli olmaması halinde emeğin tek başına bir değer üretemeyeceğini ya da [9]çok az bir değer üretebileceğini az önce mealini verdiğimiz ayet-i kerimeye ilâveten[10] “toprağı verimli olan güzel bir mem­leketin nebatı rabbinin izniyle çıkar. Fena ve verimsiz bir yerin nebatı ise çıkmaz. Çıkan da bir şeye yara­maz.” [11] mealindeki ayet-i kerime daha açık bir şekilde ifade etmektedir. Yani eğer toprak verimli değilse ne kadar çok emek sarfedilirse edilsin sarfedilen emek nisbetinde verim elde edilemeyecektir. Yani emek ve­rimli bir sonuç alabilmek için sermayenin üretkenliği­ne muhtaçtır. O halde sermayenin üretilen değerde hiç­bir payı olmadığını söylemek mümkün değildir. Üreti­len değerde sermayenin de bir payı varsa üretim sü­reci içinde emekle sermayenin rolü ve önemi nedir? [12]

Üretim Olayında   Sermayenin Yerî Ve Önemi

“İnsanlardan bir kısmı bir kısmını tutup çalıştır­sın diye (mali yönden) bir kısmını bir kısmının üzerine çıkardık” mealindeki ayet-i kerimeden anlıyoruz ki sermayenin üretime koşulabilmesi için kiralanacak emeğe ihtiyaç vardır. Burada sermaye ile emek arasın­da bir dengeden söz etmek mümkündür. Ne sermayenin emeğe rüchaniyeti vardır ne de emeğin sermayeye bir üstünlüğü. Netekim Ebû Hayyân âyet-i kerimede ge­çen “suhriyyen” kelimesinin istihdam manasına geldi­ğini savunmakta ve emeğin sermaye karşısında değer­sizliğini ifade etmediğini belirtmektedir. Ayet-i kerime­de asıl anlatılmak istenen emekle sermayenin birbirini tamamladıkları, birbirlerine yardımcı olmaları gerek­tiği, hiç kimsenin tek başına bütün ihtiyaçlarını karşılayamayacağı gerçeğidir.[13] Ayrıca az önce sözünü etti­ğimiz verimsiz toprağın verimli toprak gibi iyi ürün vermeyeceğine işaret eden ayet[14] de sermayenin önemi­ne biddelale işaret etmektedir.

Muhtelif ayetlerde deniz ürünlerinin avlanılması ve deniz ticareti için insanların gemiler yapmış olmala­rının Allah’ın bir fazlı olarak tavsif edilmesi [15] tabii kay­nakların ve ham maddelerin işlenmesinde sermayenin önemine bir işarettir diyebiliriz. Günümüz ekonomi bi­limleri gemiyi bir sermaye olarak kabul eder. Eğer in­sanoğlu bu sermayeden mahrum olursa denizin nimet­lerinden, denizaşırı ülkelerle ticaretten mahrum olacak­tır. Sermayenin fertlerin mülkiyetinde bulunması önem­li değildir. Hatta haklı bir sebep olmaksızın devletin özel sermayeye el koymasını Kur’an tasvip etmemiştir. Hz. Musa’nın kendisine ledünnî ilim verilmiş bir zat­la yaptığı yolculuk sırasında o zatın geminin ambarın­da bir yara açmasının sebebini sorduğunda Hz. Musa’­ya geminin fukara kimselere ait bulunduğu ve her sağ­lam gemiye zorla el koyan bir hükümdar sebebiyle ge­minin kusurlu hale getirildiği cevabını vermesi haklı bir sebep olmaksızın devletin özel mülkiyete dokunama­yacağını ifade etmektedir. [16] Bütün bunlardan çıkan so­nuç şudur. Üretim faktörleri içinde değer üreten yega­ne aktif faktör emektir. Ne var ki sermaye olmaksızın sırf emek faktörüyle rasyonel bir değer üretimi müm­kün değildir. Bunun içindir ki ayet-i kerimelerde insan­ların gemilere sahip oluşları ilâhî bir lütuf ve şükür sebebi olarak tavsif edilmektedir. Sermayenin mülki­yeti ister özel kişilere ait olsun ister devlet gibi içtimai tüzel kişilere ait bulunsun esas olan o sermaye sebe­biyle diğer fertlerin İş bulabilmesi veya işlerim kolay­ca halledebilmesidir. Eğer sermayeden diğer fertler şu veya bu şekilde istifade edebiliyorlarsa o sermaye fonksiyonunu icra ediyor demektir. Gemi misalini verdik­ten sonra ayet-i kerimelerin “olur ki şükredersiniz” [17]

“muhakkak ki Allah size çok merhametli bulunuyor” [18] mealindeki ifadelerle bağlanması sermayede asıl ola­nın mülkiyetin kime ait olduğundan ziyade başkaları­nın faydalanmasına açık olup olmadığı hususu olduğu­na işaret etmektedir. Aynı hakikatladır ki gayri meşru kazanılan ve muhtaç kimselere infak edilmeyen nakdî sermaye Kur’an’da tasvip edilmemiştir. [19] Abdullah İbni Mes’ud’un

“Allah biliyor ki içinizden bir kısmı Allah’ın fazlından rızık aramak için yeryüzünde yol tepecek­ler” mealindeki ayet-i kerimeyi[20] tefsir ederken meşru ölçüler içinde kazandığı bir malı kendi menfaatini gö­zetmekle birlikte halkın da menfaatine uygun gelecek biçimde tasarruf eden sermayedarı övdüğü ve “bir kimse müslümanların oturdukları şehirlerden birine sa­bırla ticari mal getirir de aza kanaat ederek günün ra­yicinden satarsa Allah katında şehitler derecesine ula­şır”[21]dediği rivayet edilmektedir.

Sermayenin emek karşısında bir rüchaniyeti yoktur. Burada mücerret sermayeden ve mücerret emekten bahsediyoruz. Sermayedarla emeğini kiralayan kişiler arasında bir mukayese yapmıyoruz. Hz. Peygamber zamanında emekle sermaye arasında bir tercih yapıl­madığını görüyoruz. Kaynaklardan Abbas b. Abdülmuttalib’in bazı kimselere sermaye verdiğini ve elde edile­cek kâra bu sermayeyi işleten kimselerle, ortak olma­sını Hz. Peygamber’in menetmediğini öğreniyoruz. [22] Ke­za yetimlere ait sermayelerin Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer devrinde kâra ortaklık esasına göre işletildiği rivayet edilmektedir. Bu sistem “mudârebe” adı ile İsticaret hukukunun Önemli bir müessesesi olarak sonraki dönemlerde detaylı olarak işlenmiş ve uygulan­mıştır. Bu müessesenin prensiplerine göre sermayedar­la emeğini arzeden kimse kâr ve zarara ne Ölçüde or­tak olacaklarını serbestçe kararlaştırabilirler. Bu hu­kuki işlemin altında ne sermayenin emek üzerinde ne de emeğin sermaye üzerinde hukuken bir rüchaniyeti bulunmadığı mantığı yatmaktadır. Fakat burada hemen emeğin mücerret bir emek kavramı olduğuna işaret etmek gerekir. Yoksa bir sermayenin işletilmesinde emek gücünü ortaya koyan her bir işçinin, sermaye sa­hibinin kâr payı kadar pay alacağı sonucu çıkarılma­malıdır. Hatta Kur’an-ı Kerim’e göre başarılı bir iş ada­mının eğer meşru yollarla kazanıyor ve kazancından fukaranın faydalanmasını sağlıyorsa bu konuda başarı­lı olmayan kimseyle bir tutulamayacağı sonucu da çı­karılabilir.Zira Kur’an-ı Kerim’de mealen “Allah şu­nu temsil buyurdu. Hiç tasarrufa gücü yetmeyen halis bir köle bir de tarafımızdan güzel bir rızık verilip de ondan gizli ve aşikar harcayan kimse.. Hiç bunlar mü­savi olur mu?” buyurulmaktadır.[23]

Her ne kadar ayetin ibaresinde infaktan yani harcamadan bahsediliyorsa da bu harcamayı sırf zekat ve sadaka manasında an­lamamak gerektiği kanaatindeyim. Meşru kazancından biriktirdiği sermayenin zekatını vermesi ve bir mikta­rını tasadduk ederek muhtaçlara yardım etmesi yanın­da emeğinden başka arzedecek bir şeyi bulunmayan fakir kimselere iş imkânı hazırlamasının o sermayeda­rın fukaraya arzedeceği önemli hizmetlerden biri ola­rak tasvip göreceği ayetin esprisine uygundur diyebi­liriz. [24]

Üretim Olayında Emeğin Yeri Ve Önemi

Üretimin önemli araçlarından biri de emektir. Ser­mayenin üretime koşulabilmesi için emeğe ihtiyaç bulunduğunu, emekle sermayenin birbirlerini tamamlayan iki Önemli üretim aracı olduğu sonucunu Kur’an-ı Kerim’den çıkarabiliyoruz. Marksist ekonomi anlayışında değer yaratan tek amil emektir. Sermaye ise birikmiş emekten başka bir şey değildir. Her konuda olduğu gi­bi bu konuda da îslâm aşırılığa kaçmamıştır. Bir önce­ki başlık altında belirttiğimiz gibi sermaye de emek kadar değerlidir. Üretilen değerler üzerinde emek ka­dar önemli bir fonksiyona sahiptir. Hz. Peygamber za­manında ve sahabe tatbikatında görülen mudârabe akitlerinde emek ve sermayeyi temsil eden tarafların ken­di kıymetleri üzerinde serbestçe anlaşmalarının tasvip görmesi bizi bu sonuca götürmektedir.

Üretimin aktif faktörü olarak emeğe de hak ettiği değer verilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de “muhakkak insan için kendi çalıştığından başkası yoktur” mealindeki ayet-i kerime insan ancak emeğinin karşılığına müsta­haktır hakikatini bil ibare dile getirmektedir ki gayri meşru yollarla başkalarının emek mahsulünü ele geçir­menin menedildiğini ifade eder. “Aranızda birbirinizin mallarını haksız sebeplerle yemeyin”[25]

ayetleriyle bir bütünlük teşkil etmektedir. İnsan ancak Allah ta­rafından yaratılmış tabii zenginliklere veya kendi eme­ğiyle kazandığı şeylere sahip olabilir. Kur’an’da Al­lah tarafından yeryüzünde hurmalıklar, üzüm bağları ve çeşitli bahçeler halkedilmiş olduğundan bahisle bü­tün bunların yaratılış sebepleri “(bütün bunların) mah­sulünden ve kendi ellerinin yetiştirdiklerinden yesinler diye”[26] şeklinde ifade edilmektedir. Buradan insan an­cak ya kendi emeğinin mahsulüne sahip olabilir veya tabiatta sahipsiz olarak bulduğu tabii zenginliklere el koyabilir sonucu çıkarılabilir. Daha önce başkalarının hukukunun taalluk ettiği mallara el koymak mümkün değildir. Ancak alım-satım, İcare, hibe, vasiyet veya ve­raset gibi seran kabul edilmiş usullerle başkalarına ait mallar iktisap edilebilir. Kur’an-ı Kerim’de herke­sin emek harcayarak kendi rızkını araması tavsiye edil­miştir.

“Gündüzü (eşyayı) gösterici kıldık ki Rabbinizden bir lütuf arayasınız”[27]

“Rabbiniz O’dur ki fazlından nasip arayasınız diye sizin için denizde gemiler yürü­tüyor”[28]

“Allah biliyor ki., aranızdan bir kısmı Allah’ın fazlından rızık aramak için yeryüzünde yol tepecek­ler”[29]

“Sonra namaz kılınınca yeryüzüne dağılm da Al­lah’ın fazlından rızık arayın”[30] mealindeki ayet-i kerime­ler bu tavsiyenin değişik ifadeleridir. [31]

Muhtelif hadislerde, sahabe kavlinde ve tatbikatın­da geçimini kişinin kendi emeğiyle sağlaması da tavsi­ye edilmiştir. Hz. Peygamber (S.A) bütün peygamber­lerin çobanlık yaptığını kendisinin de Mekke’lilerin koyunlarını güttüğünü beyan etmiştir. [32] Keza Hz. Peygam­ber muhtelif vesilelerle herkesin kendi kazancıyla geçinmesini tavsiye etmiştir. İşlenmemiş tabii değerleri işleyerek ona değer kazandıran herkes emeğinin kar­şılığı olarak ona sahip olur. Verimsiz ve sahipsiz ara­ziyi işler hale getirmenin bir mülkiyet sebebi olduğu­nu Hz. Peygamber’in (S.A) hadislerinden öğreniyoruz. [33] İbni Ömer’in “ölümün bana geleceği haller içinde Al­lah yolunda cihattan sonra en sevgili hal bir dağın iki şubesi arasında Allah’ın fazlını ümit ederek çalışmakta olduğum bir sırada gelmesidir”[34] temennisinde bulundu­ğu rivayet edilir.] [35]

[1] El Bakara: 2/ 36; El A’raf: 7/24.
[2] El Enbiya: 21/80.
[3] En Necm: 53/39.
[4] El Bakara : 2/188; En Nisa: 4/29.
[5] En Nisa: 4/161.
[6] Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 337-338.
[7] Ez Zuhruf:  43/32.
[8] Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 338-339.
[9] Ez Zuhruf XL11I,32.
[10] El A’raf   VII, 58.
[11] Ez Zuhruf XLII, 32.
[12] Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 339-340.
[13] Es Sâbûnî, M. Ali, Safvetü’t. Tefâsîr, Beyrut,  1401/ 1981 s.
[14] El A’raf, VII, 58.
[15] Bakınız En Nahl XVI,  14;   El îsra,     XVIII, 66;  Er Rûm, 46: El Fâtır XXXV, 12; El Câsiye XLV, 12.
[16] El Kehf XVIII, 79.
[17] En Nahl XVI, 14.
[18] El îsra XVII, 66.
[19] Et Tevbe IX, 34-35.
[20] El Kurtubî, El Cami Li  Ahkami’l  Kur’ân, Kahire 1967, XIX, 56.
[21] El Müzzemmil LXXIII, 20.
[22] Es Serahsî,  El Mebsût, Beyrut, Tarihsiz,  XXII,   18; El Kâsânî,  Bedayiü’s  Sanayi’     Fî Tertîbi’ş  Şerâyi’, Beyrut, tarihsiz, VI, 79.
[23] En Nahl XVI, 74.
[24] Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 340-343.
[25] El Bakara II, 188; En Nisa IV, 29.
[26] Yâsîn XXXVI,  35.
[27] El İsra’ XVII, 12.
[28] El İsra’ XVII, 66.
[29] El Müzzemmil LXXIV, 20.
[30] El Cum’a LXII, 10.
[31] Ayrıca bakınız El Bakara II, 198; El A’raf VII, 10; El Hicr XV, 20; En NahLXVI,  14; En Nûr XXIV, 33; El Kasas XXVIII, 73; Er Rûm XXX   23, 46; Fâtır XXXV, 12; El Câsiye XLV, 12.
[32] İbn Mâce, Et Ticârât, 5.
[33] El Buharı,  El Müzarea,   11;  Ebû Dâvûd,  El îmâre, 36.
[34] El Kurtubî, a. e., XIX, 56; Elmalık M, Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1960-62, VIII, 5444.
[35] Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 343-345.

Hamza Aktan’ın Tebliği

8

9



Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: