İslam’da emek ve sermaye ilişkisi (2)


Emek Ve Sermaye İlişkisinde Emek Ve Sermayenin Hak Ve Mükellefiyetleri

Emek ve sermaye ilişkisinin rasyonel üretim için gerekli olduğundan söz etmiştik.

“Ey iman edenler ka zandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız şeyle­rin en helal ve iyisinden Allah yolunda harcayın” mealindeki ayet-i kerimeden anlıyoruz [36]ki sermayenin iki kaynağı vardır. Biri emek diğeri arz ve müştemilatı­dır. Emek olmazsa sermayenin birikmesi mümkün de­ğildir. Eğer sermayedar bir emeği kiralamışa kendi gelişmesini borçlu olduğu emeğe hakkı olan değeri vermeli ve ücretini eksiksiz ödemelidir. Hz. Peygamber’in “üç sınıf insan vardır ki kıyamet günü ben bun­ların hasmı olacağım.. Bu üç sınıf insandan biri de üc­retle bir kişi tutup o kimse de işini bitirdikten sonra ona ücretini ödemeyendir”[37] buyurduğu rivayet edilir. [38]

a) Ücret Tesbîtinde Sistemi Serbest Pazarlık

Esas itibariyle işçi ile işveren ücret miktarını ser­best pazarlık sistemine göre tesbit ederler. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa ile Medyenli ihtiyar arasında sekiz, veya on yıllık bir hizmet anlaşması yapıldığı hikâye edilmektedir. [39] Keza Hz. Yûsuf’un Mısır hükümdarına

“beni Mısır’ın hazineleri üzerine memur et. Çünkü ben emaneti iyi korurum ve ne yapılması gerektiğini bili­rim” dediğini Kur’an hikâye etmektedir. [40] Hükümdar bu isteği kabul etmiş ve Hz. Yûsuf verdiği hizmet karşılı­ğında Mısır’da kudret ve şeref sahibi olmuştur. Keza zekat toplayan memurların toplanan zekat gelirlerin­den hizmetlerine mukabil ücret alacakları Kur’an’da zikredilmektedir. Yapacakları hizmetin meşruluğu bir tarafa Hz. Musa ile olan karşılaşmalarında eğer galip gelirlerse ne gibi bir ücret alacakları hususunda sihir­bazların Firavn’la mukavele yaptıklarını Kur’an-ı Ke­rim hikâye etmektedir.[41] [42]

b) Serbest Pazarlık Sistemine Müdaha­le

Ücretlerin tesbitinde pazarlık sistemi esas ise de pazarlığa oturan taraflardan birinin muztar bulunma­sından yani zayıf ve zor durumda kalmış olmasından faydalanarak tarafların bu durumu istismar konusu et­memeleri takva gereğidir ve İslâm’ın ahlâk prensip­leri icabıdır. Hz. Peygamber’in zor durumda bulunan kimselerin bu durumlarından İstifadeyle mukavele ak­dine zorlanmalarını menettiği rivayet edilmektedir. [43] Buna göre işveren eğer işçi karşısında pazarlık bakı­mından daha güçlü durumda bulunuyorsa bu durumdan istifadeyle işçiyi düşük ücretle çalıştırmaya kalkışma­malıdır. Bu İslâm’ın hak ve adalet anlayışına aykırı­dır. Ancak bu prensibi sadece ahlâki bir müeyyide ile yürütebilmenin imkânsızlığı kabul edilmelidir. Bu du­rumda hele işçi ve işveren İlişkilerinde düzen ve ahen­gin sadece taraflar açısından değil bir milletin maddi refahı ve dahili huzuru bakımından önem kazandığı gü­nümüz şartlarında bu tür istismarların önüne geçebile­cek tedbirlere başvurulabilir. Hatta bu tedbirler zorla­yıcı olabilir. Haksızlığa uğradığını iddia eden tarafın başvurabileceği bağımsız hakem kurulları teşkil edile­bilir. Tarafların hakem kurulunun vereceği kararı ka­bul etmeleri zaruridir. Uymak istemeyen tarafa zorla­yıcı müeyyideler uygulanabilir.

“Ey iman edenler! Al­lah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan idarecile­re de itaat edin. Sonra bir şey hakkında çekişdinizmî hemen onu Allah’a ve Resulüne arzediniz. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız.. Bu müracat hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir” mealindeki ayet-i kerime bunu amirdir.[44]

İşçi ile işveren arasında uyuşmazlığın sürüp gitme­sinden veya taraflardan birinin diğerini istismar etme­ye kalkışmasından uzun vadede her iki taraf zarar gö­recektir. Nitekim şimdiye kadar böyle olduğu görül­müştür. Hatta çalışma barışının bozulmasından sadece tarafların değil aynı zamanda toplumun da zarar gör­düğü anlaşılmıştır. Sanayileşme devriminden sonra iş­çi işveren münasebetlerinin toplumun bütün kesimleri­ni etkilemeye başladığı günümüz şartlarında bu tür an­laşmazlıklara toplum adına devletin müdahale etmek hakkı doğar. Ancak biraz önce de ifade ettiğimiz gibi devletin bu tür anlaşmazlıklara hak ve adalet prensip­leri çerçevesinde çözüm bulabilmek için bu işi tarafsız hakem kurullarına bırakması daha uygun olur. Kurul üyelerinin seçiminde uyulacak prensipler ise işin tek­nik yönüdür. Hakem kurulu üyelerini işçi ve işveren temsilcilerinin seçmesinin daha uygun olacağı düşünü­lebilir. Zira karı-koca anlaşmazlıklarında arabulucu olarak bir hakemin kadın tarafından bir hakemin de er­kek tarafından seçilmesi gerektiği bilinmektedir

“eğer karı-koca arasının açılmasından endişeye düşerseniz bir hakem erkeğin ailesinden bir hakem de kadının aile­sinden kendilerine gönderin. Bu mutavassıt hakemler gerçekten barıştırmak isterlerse Allah karı-koca ara­sındaki dargınlık yerine geçim verir. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilendir. Her şeyin aslından haberdardır” mealindeki ayet-i kerime açıkça ifade etmektedir. [45] Buna göre anlaşmazlıkların çözümünde tarafları temsil eden hakemlerin önceden taraflarca seçilmesi ve verecekle­ri karara bağlı kalınması prensiptir. Kur’an-ı Kerim’in Hz. Peygamber’e insanlar arasında adaletle hüküm ver­mesi için indirilmiş olduğu muhtelif ayet-i kerimelerde ifade edilmektedir. [46]

Hz. Peygamber’e “eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hüküm ver. Çünkü Allah adalet sahiplerini sever” mealinde hitap eden ayet de[47] müslim ve gayri müslim ayırımı yapılmaksızın uyuş­mazlıkların adaletle çözülmesi gerektiğini açıklıkla ifa­de etmektedir.

Adaletle verilmiş kararlara uymak prensiptir de­dik. Zira adaletle verilmiş olan kararlara itaat etme­nin müminlerin şiarı bulunduğunu Kur’an-ı Kerim

“mü­minler aralarında hüküm vermek için Allah’ın kitabı­na ve Peygamberine çağırıldıkları vakit onlar ancak dinledik ve itaat ettik derler. İşte bunlar kurtuluşa ere­cek olanlardır”[48] mealindeki ayet-i kerime çok açık bir ifadeyle belirtmektedir. Kısa vadeli menfaatlarına ka­pılarak adaletle verilmiş olan hükümlere itaat etmek istememenin bir nifak, belirtisi olduğunu da

“aralarında hüküm vermek için o münafıklar Allah’ın kitabına ve peygamberine çağırıldıkları vakit bir de bakarsın ki onlardan bir fırka yüz çeviriyor”[49] mealindeki ayet de aynı vuzuhla belirtmektedir. [50]

c) İşçî Ve İşveren Sendikaları Teşkili

Avrupa’da XIX. yüzyıl başlarından itibaren sana­yileşme devrimi ile birlikte küçük zanaat erbabı büyük sanayi tesisleriyle rekabet edemediklerinden işlerini kaybetmiş ve bu yeni ekonomik modelin içinde işsiz ka­lan milyonlarca insan büyük sanayici işverenler karşı­sında savunmasız kalmıştır. Bu kalabalıkların emeği­nin sanayici büyük işverenler tarafından boğaz toklu­ğuna sömürülmesi ardı arkası kesilmeyen sosyal çal­kantılara ve hatta mülkiyet hakkını büsbütün redde­den müfrit ekonomik modellerin ortaya çıkmasına se­bep olmuştur. İşçilerin ve işverenin sendikalaşması bu çalkantılar içinde bir denge arayışının sonucudur.

Adı ne olursa olsun işçilerin ve işverenin ayrı kuruluşlarca temsil edilmeleri İslâmî prensiplere aykırı değildir. İslâm dünyasında çok eskiden beri esnaf te­şekkülleri var olagelmiştir. Ancak günümüz sendika­larının hali hazır fonksiyonları, hak ve yetkilerinin İslâmî hak ve adalet prensiplerine uygunluğu tartışılabi­lir. İşçilerle işveren arasında bir uyuşmazlık söz konu­su olduğu takdirde işçinin işyerini kapatması ve çalış­mayı zoraki tatil etmesi kabul edilemez. Her toplu söz­leşme bitimine doğru işçi ve işveren temsilcilerinin toplanarak yeni bir anlaşmaya varmaları beklenir. Eğer anlaşma sağlanamamışsa hakem kurulunun günün şartlarını, o iş kolunun ve işyerinin imkânlarını dikka­te alarak vereceği karara tarafların uymaları gerekir. Uymak istemeyen tarafa hem adaletle verilmiş hükmün uygulanması adına hem de toplumun hukukunun korun­ması adına zorlayıcı müeyyideler uygulanabilir. Fa­kat şunu da hemen belirtmekte fayda vardır. Hak ve adalet duygularını kaybetmiş ve haksız da olsa sadece kendi şahsi ve maddi menfaatini düşünür hale gelmiş. bir toplumda hangi sistemi getirirseniz getiriniz çalış­ma barışını sağlamak mümkün olmaz. Eğer işçi işve­reni emeğini sömüren bir hırsız, işveren de işçiyi ma­lına göz dikmiş kıskanç bir mütecaviz gözüyle görüyor­sa böyle taraflar arasında çalışma barışını hiçbir sis­temle sağlamak mümkün olmaz.Onun içindir ki İs­lâm’ın objektif prensiplerini, onun iman ve ahlâk prensipleriyle birlikte değerlendirmek gerekir. Adaletle ve­rilmiş olan kararlara ancak müminlerin kolaylıkla itaat edeceğini, içinde nifak hastalığı taşıyanların ise yüz çevireceğini beyan eden ayetler bu gerçeği ifade etmektedirler. [51]

d) İşçinin Mükellefiyeti

İşçinin kendi kapasitesine göre elinden geldiği nisbette dürüst olarak çalışması görevidir. İnançlı bir müslüman işçi, emeğini kiralayabileceği bir işyeri bul­muş olmasını ilâhî bir Iutuf olarak kabul etmelidir. Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görüyor­sun, hem Allah’ın fazlından nasip arayasınız diye, hemde olur ki şükredersiniz”[52] mealindeki ayet-i kerime ge­niş üretim ve iş imkânlarına kavuşmuş olmakla hem işverenin hem işçinin şükretmesi gerektiğini ifade edi­yor. Üzerine aldığı işi dürüstlükle ifa etmek işyerine ait malları korumak şükrün bir diğer ifadesidir. İşe ihanet etmek hem taraflar bakımından hem de buna taraf olmayan kimseler bakımından zararlara yol açar. “Ey müminler!., bile bile aranızdaki emanetlere de ha­inlik etmeyin”[53] mealindeki ayet ile, müminlerin vasıf­larını sayarken “onlar ki emanetlerine ve sözleşmele­rine riayet ederler”[54] mealindeki ayet-i kerimeler dürüst çalışma zaruretini genel bir ifade ile açıklamaktadır­lar, İslâm hukukçuları, işçinin kendi kusurundan ve ih­malinden doğan zararları tazmin etmesi gerektiği so­nucuna varmışlardır. [55]

e) İşverenin Mükellefiyeti

İşçinin emanete riayet ederek dürüst çalışmasına mukabil işveren de kiraladığı emeğin hakkını teslim et­mek zorundadır. Emeğini kiralaması karşılığında işçi­nin ne gibi talepleri olabileceğini Hz. Peygamber (S.A) şu şekilde ifade buyurmuşlardır.

“Her kim bizim işle­rimize tayin edilirse evli değilse evlensin, evi yoksa bir ev, bineği yoksa bir binek, hizmetçisi yoksa bir hizmet­çi edinsin. Kim bundan fazla bir şey edinirse kıyamet günü Allah’ın huzuruna hırsız ya da azgın sıfatıyla çıkarılır. [56]

Her ne kadar bu hadis-i şerifte kamu sek­töründe çalışan memurlar İstihdaf edilmişse de ister kamu hizmetinde çalışan bir memur ister özel sektör­de bir işçi olsun imkân ölçüsünde ev ve vasıta edinebi­lecek ve hizmetçi tutabilecek seviyede Ücret talep ede­bilecektir. Fıkıh kitaplarında bu ihtiyaçlar havaic-i asliyye sınıfından kabul edilmiştir. Ancak bunun da hak ve adalet ölçüleri içinde imkânın elverdiği nisbette ta­lep edilebileceğini belirtmek gerekir.

Ne işçi ne işveren gücünün yeteceğinden fazlasıyla mükellef tutulabilir. Kur’an-ı Kerim’de “biz herkese gücünün yettiğini teklif ederiz”;[57]

“Allah bir kimseyi an­cak ona verdiğiyle mükellef tutar”[58] buyurulması her şeyin imkânlar ölçüsünde olabileceğini ifade etmekte­dir. Buna göre bir işçi gücünün üzerinde ve sıhhatini bozacak biçimde gayri sıhhi ve ağır iş şartlarında çalıştırlamaz. Buna mukabil işçi de işverenin imkânlarım aşan ücret talebinde bulunamaz. Fakat ideal olan bir işyerinin hiç değilse işçiye bir lojman temin etmesi, ev­lenebilmesini ve bir vasıta alabilmesini sağlayabilmesidir.

İşin mahiyetine ve işçinin kalitesine göre ücretlerin de farklılıklar göstermesi tabiidir. Ağır iş yapanlar ve kalifiye işçiler elbette daha fazla ücrete hak kazanacak­lardır. Medyenli ihtiyarın kızlarından birinin Hz. Mu­sa hakkında babasına

“babacığım! O’nu ücretle tut. Çünkü tutacağın ücretlilerin en hayırlısı O’dur. O gü­venilir güçlü adamdır”[59] demesini Kur’an-ı Kerim’in nakletmiş olmasını ve yine Kur’an-ı Kerim’de Mısır hü­kümdarına Hz. Yusuf’un

“ben emaneti iyi korurum ve ne yapılması gerektiğini bilirim”[60] demek suretiyle ha­zine işlerinin başına getirilebilecek en liyakatli kişi ol­duğunu belirtmesinin hikâye edilmesini dikkate alır­sak bir işe o işin ehlinin getirilmesi hem çalışan hem çalıştıran açısından fayda sağlar sonucunu çıkarabili­riz. Tabii ehil işçi de yaptığı işe göre ücret alacaktır. Netekim Hz. Yûsuf ifa ettiği hizmet karşılığında Mı­sır’da Önemli bir mevki elde etmiştir. Ebû Saîd el Hudrî (R.A)nin rivayetine göre Hz. Peygamber (S.A) Ebû Saîd’in de içinde bulunduğu otuz kişilik bir keşif kolu­nu görevlendirmiştir.Keşif kolu bir bedevi kampına uğramış fakat bedevilerce misafir edilmemişlerdir. Bu sırada kabile reisini akrep sokmuş ve kabile halkından birkaç kişi gelerek içlerinden akrep zehirini çıkarma usulünü bilen olup olmadığını sormuşlar Ebû Saîd bil­diğini söylemiş fakat karşılığında ücret olarak bir ko­yun istemiş gelen temsilciler otuz koyun vermeyi vadetmişlerdir. Neticede reis şifa bulduktan sonra otuz koyunu almışlar bilahare durumu Hz. Peygamber’e (S.A) arzetmişler Resûlullah (S.A) de bu ücreti hak etmiş olduklarını ifade buyurmuşlardır.[61]

Ayrıca bir işçi o işte maharet kazabilmek için har­cadığı birikmiş emeğinin ücretini talep edebilir. Yapı­lan işin önemine göre de bir ücret takdir edilir. Yani ücretin tayininde bir tek kriter koymak mümkün de­ğildir. Bir işi, o işi en iyi biçimde yapabilecek kimse­lerin kiralanması aynı zamanda rasyonel verim için de şarttır. Hz. Ömer’in (R.A) Sevad arazisini eskiden beri çiftçilikle uğraşan ve bu işte maharet kazanmış bulu­nan eski sahiplerinin elinde kalmasını istemesinin ve­rim düşüklüğüne sebep olmaksızın devletin haraç ge­lirlerini maksimum ölçülerde tutmak gayesine matuf olduğunu da düşünebiliriz. “Allah size emanetleri eh­line vermenizi., emreder”[62] mealindeki ayet-i kerime’yi bu mevkide dahi delil olarak kabul edebiliriz kanaatin­deyim. [63]

f) Sosyal Güvenlik Tedbirleri Ve Gider­leri

Bir iş için kiralanan işçinin o iş sebebiyle giriftar’ olacağı her türlü masraf işveren tarafından karşılanır. Sözgelimi özel bir iş kıyafeti gerektiren, özel bir gıda rejimi ve Özel surette temizlik masrafı gerektiren iş kollarında bu iş için gerekli olan bütün malzemeler iş­veren tarafından temin edilir ve masrafları işveren tarafından karşılanır. İş sebebiyle işçinin katlanmak zorunda kalacağı sağlık giderlerinin de işveren tarafın­dan karşılanması gerektiğini fukaha mudârabe bahsin­de ifade etmişlerdü[64] İşin gerektirdiği ekstra giderle­rin sözgelimi işyerine uzak meskenlerde oturmak zo­runda bulunan işçilerin işyerine taşınması gibi masraf­ların işveren tarafından karşılanması işin mantığı ica­bıdır. Ancak bu konuda iş çevrelerinde yerleşmiş bulu­nan örfe de itibar edilebileceğini kabul etmek gerekir. Bugün sözü edilen her türlü sosyal güvenlik gider­leri ise esasen tek başına sermaye sahibinin görevi şü­mulüne girmezse de bunun için teşkil edilecek kuruluş ve fonlara yapacağı katkılar anlaşmalarla tesbit olu­nur. Hz. Peygamber’in buyurduğu üzere “bir müslüman kabul ettiği şartlarla bağlıdır.” [65] Sağlık giderleri­ne işverenin iştiraki anlaşmalar çerçevesinde mümkün­dür. Tabi ki işçiler kendi aralarında bu maksatla sos­yal sigorta kuruluşları vücuda getirebilirler. Keza iş­verenin işçiye yemek verme mecburiyeti yoksa da iş­yerinde işçilere toplu yemek vermek gibi tessüs etmiş Örfe uyma mecburiyeti vardır. [66] Bu tip giderlere işveren­le işçilerin belli bir nisbette iştirak etmeleri “müslümanlar kabul ettikleri şartlarla bağlıdırlar” hadisi mu­cibince yapılacak anlaşmalarla sağlanır. [67]

[36] El Bakara II, 267.
[37] îbn Mâce, Er Rühûn, 4.
[38] Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 346.
[39] El Kasas, XXVIII, 27.
[40] Yûsuf XII, 55. (o)   Et Tevbe IX, 60.
[41] Kİ A’raf VII, 113-114.
[42] Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 346-347.
[43] Ebu Davud, El Büyü, 25; Ahmed b. Hanbel, El Müs-ned, I, 116.
[44] En Nisa IV, 59.
[45] En Nisa IV, 35.
[46] En Nisa IV, 105; Ayrıca bakınız En Nisa IV, 58; El Bakara II, 213; Âl-i İmrân III, 23; El Mâide V, 48-49; Sa’d XXXVIII, 26.
[47] El Maide V, 42.
[48] En Nûr XXIV, 51.
[49] En Nûr XXIV, 48.
[50] Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 347-349.
[51] Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 349-350.
[52] En NahI XVI, 14.
[53] El Enfâl VIII, 27.
[54] El Mü’minûn XXIII, 8; El Meâric LXX, 32.
[55] Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye, m. 604-605, 607.
Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 350-351.
[56] Ebû Ubeyd, El Emval, No. 653.
[57] El Bakara II, 233, 286; El En’am VI, 152; El A’raf VII, 42.
[58] Et Talak LXV, 7.
[59] El Kasas XXVIII, 26.
[60] Yusuf XII, 55.
[61] İbn Mâce, Et Ticârât, 7.
[62] En Nisa, IV, 58.
[63] Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 351-353.
[64] El Kâsânî, Bedayiü’s Sanayi, Kahire, Tarihsiz, VIII, 3649; İbn Kudame, El Muğnî, Mısır, 1329, V, 30,
[65] El Buharı, El îcare, 14, 50; Ebû Da’vud, El Akdıye, 12.
[66] Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye, m. 576.
[67] Doç. Dk. Hamza Aktan, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 353-354.

Hamza Aktan’ın Tebliği

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: