Kapitalizm ve Finans Terörü** / Dr. Mustafa Özel*


CNN yorumcusu, ABD’deki finansal krize yönelik kurtarma operasyonunu şöyle özetliyordu: “Profits are privatized, but losses are socialized.” Türkçesi: Kârlar cebe, zararlar toplumun sırtına! Nitekim, daha şimdiden birkaç trilyon dolara ulaştığı ilan edilen zararları karşılamak için paket üstüne paket hazırlanıyor. Nereden gelecek bu para? Karşılıksız basılmayacaksa, yeni vergilerden. Obama’nın ‘radikal’ başkanlığı için bundan daha talihsiz bir durum olmazdı!

“Kâr olunca şahısların cebine, zarar olunca toplumun sırtına” ifadesi aslında modern kapitalizmin tarihini tek cümleyle özetliyor. Haliç kıyısında yıllarca faaliyet yapan sanayi işletmelerinin kârı ortaklarına giderken; kirlenen denizi temizlemek İstanbul Belediyesi’ne, dolayısıyla İstanbul halkına kalmadı mı? Uzan kardeşlerin uçurduğu milyarlarca dolarlık İmar Bank mevduatını sahiplerine ödemek sonunda Türk devletine, dolayısıyla bu ülkede vergi ödeyen herkese düşmedi mi?

Otuz yıl önce üniversite sıralarındayken iktisat hocalarımız bize artık Keynes devrinin bittiğini, Friedman devrinin başladığını söylüyordular. Birkaç yıl sonra iktidar koltuğuna kurulan “muhafazakâr” Turgut Özal sıkı bir Friedmancıydı. Bugünse Friedman’ın artık öldüğü, yeni bir Keynes dönemi başladığı söyleniyor.

Önce kelimelere netlik kazandıralım. ABD’de Keynes  liberal, Friedman ise muhafazakâr olarak bilinir. Amerikalılar için liberal “solcu” demek; muhafazakâr ise düzen yanlısı. Keynes 1936’da Genel Teori’yi yazdığı zaman, Avrupalılar bakımından müfrit liberal Hayek ona karşı Köleliğe Giden Yol’u yazdı ve Keynes’i neredeyse Komünistlikle itham etti. Onun için, kelimelere takılmadan Keynes’in ne dediğini ve bugünlerde niçin yeniden popüler olmaya başladığını anlamaya çalışalım.

Keynes Reloaded

Adam Smith’den Milton Friedman’a kadar modern iktisatçıları ekonomi karşısındaki konumları bakımından iki gruba ayırabiliriz: Doğal düzenciler ve müdahaleciler. Fizyokratik, klasik ve neo-klasik görüntüleri içinde modern iktisat düşüncesinin özü, Çin toplum felsefesinden devşirdikleri “doğal olanın kurmaca olana üstünlüğü” ilkesidir. Başka bir deyişle, tabiat insandan daha akıllıdır. Ekonomik sistemde bir dengesizlik varsa, akıllı olduğunu vehmeden bir otoritenin (devlet mesela) müdahalesine gerek yoktur. Hatta böyle bir müdahale ters sonuç doğurur. En iyi çare, tabiatın o dengesizliği kendi kendine gidermesini beklemektir. Piyasalar otomatik olarak tam istihdam dengesine ulaşır.

Doğal düzencilik ahlâkî ilkesini Mandeville ve Bentham gibi düşünürlerden alıyordu. Şiarları “Private vices, Public virtues” idi: Kişisel kötülükler, toplumsal erdeme dönüşürdü. Yani bireyler tek tek kötü (mesela bencil, açgöz, muhteris) olduklarında, kendi çıkarlarını ençoklaştırmaya çabalayacak; bu çaba ise toplumsal faydanın ençoklaşmasıyla sonuçlanacaktı. Smith bu düşüncelerle tanışmadan önceAhlakî Duygular Kuramı’nı yazmıştı (1759). Bu kitapta ana sorusu şuydu: “Ötekini nasıl sevebilirim?” 1776’da yayımladığı Ulusların Zenginliği’nde ise soruyu şöyle vaz ediyordu: “Kendimi nasıl sevebilirim?”

Ondokuzuncu yüzyılın şiddetli sosyalist eleştirisine rağmen, bu fikirler 1930’lara kadar alternatifsiz kaldı. Sosyalist eleştiri ütopikti; realiteyi değil rüyaları esas alıyordu. Keynes ise en katı gerçeklerden (I. Dünya Savaşı, 1929 Buhranı…) hareketle hem doğal düzenciliği, hem de onun ahlakî ilkesini ters yüz ediyordu. “Keynesyen Devrim” dedikleri ciddi bir olaydı.

Aristokrat İngilize göre “otomatik denge” bir yanılsamaydı. O güne kadar “gölge ekonomi” diye anılan para-kredi ilişkileri, üretim esaslı reel ekonomiden daha önemliydi. Ve kişisel erdemler toplumsal kötülüğe yol açabilirdi. (“Private virtues, Public vices.”) Sırasıyla ele alalım:

Otomatik denge gerçek hayatta değil, yükselen girişimci sınıfın dizginlenmesini istemeyen modern iktisatçının kafasındaydı. Oysa ekonomi eksik istihdam şartlarında da bir denge oluşturabilirdi. Bu durumda güçlü bir oyuncunun devreye girmesi ve (ister sermaye ister emek olsun) eksik kullanılmış üretim faktörlerini tam çalışır hale getirmesi gerekirdi. (Yüksek işsizlik varsa, üretken olmasa bile işçilere kanal kazdırıp tekrar doldurmak, sonra gene kazdırmak yararlıydı. Veya sermaye eksikliği yüzünden yatırım yapılamıyorsa, devlet büyük sanayi ve altyapı yatırımlarını üstlenerek bu boşluğu doldurmalıydı. 1930’lardan 1970’lerin sonlarına kadar Türkiye dahil bütün dünya hükümetlerinin Keynesgil fikirlerle amel ettiğini söylemeye gerek var mı?)

Keynes’in diğer bir katkısı, finans piyasalarının ekonomide arızî değil aslî bir işlev gördüğüne dair fikriydi. Marx’ın altyapı/üstyapı metaforunu kullanırsak, diğer iktisatçılar üretimin altyapı, para-kredi ilişkilerinin ise üstyapı olduğunu söylüyordu. Keynes ise asıl maceranın para ve kredi gibi “simgelerin” oluşturduğu üstyapıda geçtiğini, üretimin ona göre şekillendiğini söylüyor; genel dengenin bu iki piyasadaki dengelerin etkileşiminden ortaya çıktığını belirtiyordu. (Mark Blaug, Keynes’in bu fikre o yıllarda Cambridge’de çok etkili olan filozof Wittgenstein’ın etkisi altında ulaşmış olabileceğini söylüyor. Malum, Tractatus yazarı da dünyayı dil yani simgeler ile açıklamaya çalışıyordu.)

Hayvanî Ruhların Serüveni

“Private virtues, Public vices” meselesine gelince, “animal spirits” kavramıyla beraber bu fikirler günümüzdeki finans depremini anlamamızda anahtar rol oynayabilir. Ekonomi niçin kendi kendine dengeye gelmez? Çünkü finans piyasaları reel ekonomiden daha önemlidir ve oralarda normal, hesabını bilen, aklı başında insanlar değil, “hayvanî ruhlar” at koşturur. Bunlar üretimde olduğu gibi kılı kırk yaran hesapçı burjuvalar değil, spontan bir biçimde eylemsizliği değil eylemi seçen ve bunu “nicel faydaların ağırlıklı ortalamasını nicel olasılıklarla çarparak bulmayan” hareketli insanlardır. Davranışlarına iyimserlik hakimdir; havanın hep günlük güneşlik olacağını varsayarlar.

Bu temelsiz iyimserliğin boş olduğu anlaşılınca, sahneyi erdemli yurttaşların elbirliği ile hazırlanan kaos şereflendirir. Klasikler, bireylerin tek tek erdemsiz davranışlarından toplu faydanın çıkacağını varsayıyorlardı. Keynes ise bireylerin tek tek erdemli ve akıllı davranışlarının felakete yol açtığını söylüyor. Bir örnekle izah edeyim: Diyelim ki özel bir üniversitede 3000 YTL maaşla hocalık yapıyorum. Maaşımın beşte birini tasarruf edip banka hesabına, altına veya hisse senedine yatırıyorum. Derken ABD’de en önemli finans kurumları batıyor ve krizin önümüzdeki yıldan itibaren derinleşerek Türkiye’yi de etkileyeceği söyleniyor.

Akıllı (rasyonel, hesabını bilen) bir insan olarak şöyle düşünüyorum: Kriz olursa bundan en fazla etkilenecek olan eğitim sektörüdür. Bu durumda özel üniversitelere talep düşer. Öğrenci sayısı azalınca, öğretmen talebi de azalır. İlk yol verilecekler, benim gibi yarı emekliler olur herhalde. Dolayısıyla önümüzdeki yazdan itibaren işsiz kalabilirim. İyisi mi hazırlıklı olayım ve şimdiki gelirimin beşte birini değil, hiç olmazsa beşte ikisini tasarruf edeyim. İşte herkes benim gibi akıllı davranıp tüketimini % 20 kısarsa, belki de hiç meydana gelmeyecek olan bir ekonomik kriz böylelikle “üretilmiş” olur. Bireysel akıllar toplumsal çılgınlığa yol açar!

Türev Piyasaların Marifeti

Keynesgil bakış açısıyla, önce mortgage ardından CDS krizi “hayvanî ruhların” günümüz finans dünyasında da ferman ferma olduklarını gösteriyor. Morkıç krizi ülkemizde az çok bilindiği için, CDS krizine odaklanarak “küresel finans teröristlerini” tanıtmaya çalışacağım. CDS (Credit Default Swaps) innovatif bir kredi türev ürünü. Kredinin türevi ama suyun suyu kadar masum değil. Bir piyasa uzmanından önce işin mahiyetini öğrenmeye çalışalım:

“Kredi riski swap’ları (CDS’ler) son yıllarda gittikçe önem kazanan ve oldukça yaygın olarak kullanılan kredi türev ürünlerindendir. Bankalar, sigorta şirketleri, yatırım firmaları gibi kuruluşlar bu piyasalarda yüksek hacimli işlemler yapmakta ve piyasayı yakından takip etmektedirler. CDS’lerin amacı taraflar arasında kredi riskini transfer etmek ve bu yolla piyasa riskini yönetmektir. Bir CDS, ilgili şirketin ödememe riskine karşı güvence sağlayan bir anlaşmadır. Bu anlaşma bir sigorta sözleşmesine benzer. CDS, alıcısına belirli risklere karşı korunma sağlar. Genellikle şirket tahvili satın alan yatırımcılar, bu tahvilleri çıkaran şirketlerin tahvillerle ilgili anapara ve faizleri ödememe riskinden korunmak amacıyla CDS satın alırlar. Bunun yanısıra, CDS’ler esnek bir finansal araç olduklarından şirketlerin olası kredi risklerine karşı çeşitli şekillerde kullanılabilirler. CDS alıcısı, CDS’in vade sonuna kadar ya da kredi riski görülene kadar satıcıya dönemsel ödemeler yapar.” (Nurgül Chambers, 11.03.2008, http://www.finans.ekibi.net)

Uzun sözün kısası, borçlanmış bir şirketin borcunu ödeyememe riski, belirli bir kazanç karşılığında başka kurumlara sigorta ettirilmektedir. Şayet iflas ve benzeri durumlar fazla yaşanmazsa, garantörler bundan iyi para kazanmakta; fakat borcu taahhüt edilen şirketlerin ödeme riski yükseldikçe de garantör bankalar hapı yutmaktadır. İşte Merill Lynch ve Lehman Brothers gibi yatırım bankalarının uğradığı kaza temelde böyle bir olaydır.

CDS’ler mevduat toplayamayan yatırım bankaları için esnek bir enstrüman olarak belki yararlı olabilecekken, denetleyici bir otoritenin olmadığı bir ortamda, hayvanî ruhların oyuncağı haline geldi. 2005 sonlarında CDS hacmi 14 trilyon dolar iken, 2007 sonunda bu rakam 62 trilyon dolara ulaştı. Dünyada bir yılda üretilen bütün mal ve hizmetlerin toplam değerinin henüz 60 trilyon doları bulmadığı bir ortamda, bir avuç serüvencinin ne kadar doludizgin at koşturduklarını tahayyül edebiliyor musunuz?

1980’lerin başlarında ben de benzer bir deneyim yaşadım. Faizlerin serbest bırakıldığı bir ortamda, şube sayısı fazla olmayan bankalar yeterli para toplayabilmek için “mevduat sertifikası” adlı bir enstrüman geliştirdiler. Bu sertifikaları bankalar basıyor, bankerler halka pazarlıyordu. Çalıştığım İstanbul Bankası’nın sertifikalarını Meban ile Banker Kastelli satıyorlardı. Derken, banka ile hiç de alakalı olmayan sebeplerle Kastelli yurt dışına kaçtı. Ertesi gün İstanbul Bankası’nın şubeleri önünde kuyruklar oluştu. Banka ikinci günün sonunda devlete teslim oldu. Tıpkı çeyrek asır sonraki Lehman Brothers gibi!

Krizin dünya ekonomisi bakımından boyutlarını ve Türkiye’ye muhtemel etkilerini ayrıca ele almalıyız. Kriz en fazla ABD’nin açıklarını finanse eden Doğu Asya’yı vuracak. Kafayı çalıştırırsak bu işten kazançlı bile çıkabiliriz!

Finansal Terör Çağındayız

Küresel finans krizi derinleşme işaretleri veriyor. Beş yıl önce, Marmara Üniversitesi Bankacılık Enstitüsü’nün düzenlediği uluslararası sempozyumun son oturumunda şöyle demiştim:

“Değerli finans uzmanları. İki gün boyunca çok önemli tebliğler dinledik; çeşitli finansal teknikler hususunda bilgilendirildik. Benim sizlere öğretebilecek herhangi  bir kazanç formülüm yok. Hatta konuşmamı oldukça sevimsiz bulabilirsiniz. Çünkü dünyamızın son otuz yılda “Finansal Terörizm” çağına girdiğini düşünüyorum. Tıpkı tarım veya sanayi çağları gibi, kendine özgü nitelikleri olan bir çağ bu. Saint Simon’un kehaneti doğru çıktı: İnsanlığın geleceğine bankacılar (finans kurtları) yön veriyor. Onlar sayesinde, dünya nüfusunun yüzde 99’u yüzde biri için ter döküyor!

Bu sözlerimi peşinen finans düşmanlığı tarzında yorumlamayın lütfen. Finans sektörünün ekonominin geneli için ne denli hayati bir önem taşıdığını hepimiz biliyoruz. Yalnız, finans işlevi ekonominin genelinden kopup başlı başına bir amaç haline geldi mi, dünya adeta bir kumarhaneye dönüşür. Şöyle bir düşünün; 50 yıl kadar önce, ülkeden ülkeye ticaretin günlük hacmi ile finansal işlemlerin hacmi aşağı yukarı eşitti. 1970’lerde bu oran finansal işlemler lehine bire üç oldu; 1980’lerde ise bire on. 1990’larda bire kırk, 2000’lerdeyse bire 60. Bugün dünya ekonomisinde ülkeden ülkeye bir günlük mal ve hizmet ticareti 25 milyar doları bulmazken, günlük döviz işlem hacmi 1.5 trilyon doları aşıyor. (Bu rakam sonra 3.5 trilyon dolara çıktı!) Yani mala değil, para ve krediye hükmedenler dünya ekonomisine yön veriyor.”

Sözlerimden sadece iktisatçı Yaşar Erdinç’in etkilendiğini, salondakilerin çoğunluğunun dudak büktüğünü hatırlıyorum. Benzer bir olayı yıllar önce bir Kanal 7 programında da yaşamıştım. Şu gece yarılarına kadar uzayan sıkıcı programlardan birinde 2001 krizinin nedenlerini tartışıyorduk. Şişhane’de avizeci Arkadaşım Salih Uyan’a esnaf komşusu ertesi sabah şöyle demiş: “O kısa boylu bıyıklı vardı ya, biliyorum Komünistti ama en doğru o konuşuyordu!”

Oysa ben sadece dünyanın en zengin ikinci adamı sayılan Warren Buffet’a tercüman oluyordum. Bütün zamanların en büyük spekülatörlerinden biri sayılan Buffet’a göre finansal türevler “finansal kitle imha silahlarıydı”. Tıpkı Soros gibi o da denetimsiz finansal genişlemenin kısa zamanda patlayacak bir “zaman bombası” olduğunu söylüyor ve ilgilileri göreve çağırıyordu.

Hatırlayacaksınız, on yıl önce, Doğu Asya finans krizinin ardından George Soros Financial Times‘a bir mektup yazarak adeta Rus finans krizinin fitilini ateşlemişti. Üstelik, ABD Temsilciler Meclisi Bankacılık Komitesi’nde konuşurken Rusya krizinin daha da derinleşeceğini, Brezilya’nın sırada olduğunu, Brezilya’nın çökmesi halinde Arjantin’in tehlike hattına gireceğini, IMF’in bu durumu düzeltecek silahının olmadığını söylemişti.

Rotschild’den Soros’a haute finance

Kimdi bu Soros? Dünya sisteminin hegemonik gücü sayılan ABD’nin  temsilcileri karşısında nasıl bu kadar pervasızca konuşabiliyordu? Onları zımnen bile değil, açıkça, kudretsiz olmakla itham edebiliyordu? Bununla da kalmayıp, ikide bir, kapitalizmin çökmek üzere olduğunu, finans kapitalizminin demokratik açık-toplum sisteminin en büyük düşmanı olduğunu filan söylüyordu. Kimdi bu adam? Kimleri ve neyi temsil ediyordu?

Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm başlıklı eserinde yüksek finansın 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başlarında dünyanın siyasî ve ekonomik örgütlenmesi arasındaki ana bağlantı olduğunu söylüyordu: “Finans ile diplomasi arasında yakın temas vardı; hiçbiri diğerinin gönlünü almadan, ister barışa ister savaşa yönelik herhangi bir uzun vadeli plan yapamazdı. Bununla beraber, umumi barışın başarıyla sürdürülmesi şüphe götürmez biçimde uluslararası finansın konum, organizasyon ve tekniklerinde yatıyordu.”

Peki, kimlerden oluşuyordu bu haute finance? Sanılanın aksine, pek anonim bir topluluk değildi. Elbette orta yerde çok sayıda kişi ve kurum adı dolaşıyordu. Fakat finans sisteminin merkezinde devler vardı ve herşey onlardan sorulurdu. “Rotschild’ler hiçbir hükümete tâbi değildiler; bir aile olarak soyut beynelmilelcilik ilkesini ete kemiğe büründürmüşlerdi; sadakatleri bir firmaya idi: Kredisi, hızla büyümekte olan bir dünya ekonomisinde siyasi yönetimle endüstriyel çabalar arasındaki biricik hükümetlerüstü bağ haline gelmiş olan bir firma.”

Polanyi’nin eseri bir bakıma Hilferding ile Hobson’ın emperyalizm/yüksek finans ilişkisine dair çalışmalarını tamamlıyordu. Hobson’a göre, Rotschild’lerin rızası olmadan hiçbir Avrupa devleti büyük bir savaş başlatamaz, hiç kimse de külliyetli bir devlet kredisi açamazdı. Millî devletlerin politikalarını bunlar manipüle ediyordu.

Fernand Braudel (ve şimdi Giovanni Arrighi) beynelmilel finans gücünün yeni bir icat olmadığını tesbit ettiler. Rotschildler, 16. yüzyılda Cenevizlilerin, 17-18. yüzyıllarda Hollandalıların kapitalist dünya sisteminde oynadıkları rolü 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başlarında oynadılar. Şimdi aynı rolü Soros ve benzerleri oynuyor. Anahtar kelimeleri: Panik. ‘Yatırımcılar’ paniğe kapıldı mı, Soros’lara gün doğuyor.

Reel Ekonomiden Gazino Kapitalizmine

Reel ekonomide panik olmaz. Olsa olsa, bazı sektörlerde geçici sıkıntılar yaşanır, kâr haddi düşer, yatırımlar daha kazançlı sektörlere kaydırılır, sıkıntı makul bir zaman zarfında aşılır. Panik, spekülasyonun çocuğudur. Büyük sermaye sahipleri, üretimden değil, finansal spekülasyondan kazanç sağlamaya yönelince, sistemin paniksiz işlemeye devam etmesi eşyanın tabiatına aykırı olur.

Kapitalizmin “genişleme” çevrimlerinin son safhasında egemen olan, hep finans sermayesidir. Krediye hükmedenlerin gücü, sadece sanayicileri değil, devlet adamlarını da gölgede bırakır. Kazanç üretim ve ticaretten giderek kopar. Kudretin devletten “Piyasa”ya  amansız kayışı önce zayıf ve küçük ülkelerde vuku bulur, fakat sonra en büyük ve en güçlü olanlarına sıçrar. Ve ekonomik sistemin geleceğine dair belirsizlik, siyasî sistemi felç eder. ABD dış işleri eski bakanı Henry Kissenger Asya krizinin ardından Batılı liderleri şöyle uyarıyordu: “IMF, her hastalığı aynı ilaçla tedaviye çalışan kızamık doktoruna benziyor. Liderlerimiz küresel sermaye akımlarını ve bunların hem sanayileşmiş, hem de sanayileşmekte olan ülkelerin ekonomileri üzerindeki potansiyel etkilerini daha iyi anlamak zorundadırlar. Büyük ölçüde iç gerekçelerle verilen kararların potansiyel uluslararası (siyasî) etkilerinin farkında olmalıdırlar.”

Problemin kaynağı şu: Dünya para sistemi uluslar-arası, dolayısıyla siyasî nitelik taşırken, dünya kredisistemi küresel, dolayısıyla salt ekonomik nitelik taşımaktadır. Siyasetle ekonomi arasındaki gerginlik, insanlık tarihinin hiçbir evresinde bu kadar şiddetli olmamıştı. Ulaşılan noktayı kapitalist sistemin konjonktürel çözümlemeleriyle vuzuha kavuşturamayız. Mutlaka yapısal bir çözümlemeye yönelmeliyiz.

Dünya para sistemiyle küresel finans sistemini paralel yürüyen iki trene benzeten Susan Strange, trenlerin ikinci dünya savaşı sonrasındaki ilerleyişinin dünya sisteminin iki önemli yapısı tarafından derinden etkilendiğini söylüyor: Güvenlik yapısı ve bilgi yapısı. Savaşın mağlupları (Almanya ile Japonya) kadar, Avrupa’daki galipleri (İngiltere ile Fransa) de bu hususlarda ABD ile aşık atabilecek durumda değildiler. ABD, Batı Avrupa ile Japonya’yı Sovyet nükleer tehdidine karşı koruyacak, buna karşı ‘müttefikler’ para ve finans sistemlerinin idaresine ‘fiiliyatta’ karışmayacaklardı. Bretton Woods sisteminin son bulduğu 1971’den sonra bile durum ilke olarak buydu.

Amerikan para ve finans hakimiyetine ilk darbe Eurodollar denen icattan geldi. Amerikan bankaları, tıpkı Japon bankaları gibi, çok az faiz verdiklerinden, Londra ‘offshore’ dolarlara yüksek faizler ödemeye ve topladığı paraları daha yüksek faizlerle ödünç vermeye başladı. Bir süre sonra Amerikan bankaları bile bu kârlı, kontrolsüz ve vergisiz ticarete meyledip Londra’ya akın ettiler. 1973’ten sonra petrodolarlar bu para ticaretinin hacmini olağanüstü şişirdi. Çok kazançlı ve garantili bir işti bu, zira faiz oranı değişkendi! LIBOR diye bir kavram icat edildi: Londra piyasası faiz oranı. Geri ödemeler yapılırken, ilk günkü faizden değil, o zamanki LIBOR üzerinden hesap yapılıyordu. Hâlâ da öyledir!

‘Gelişmekte olan’ ekonomiler için yıkım oldu bu. 1980’lerde bir yandan meta fiyatları gerilerken, bir yandan faizler tırmandı; büyük uluslararası bankalar ‘batık kredi’ kavramıyla tanıştı. Millî para birimlerinin değeri, reel ekonomideki gelişmeler kadar, hatta onlardan da çok, finans akımlarına bağlı hale gelmeye başladı. New York ve Londra’nın yanısıra, Toronto’dan Tokyo’ya, Sydney’den Hong Kong’a kadar birçok merkez bir tek finansal sistemin parçaları haline geldiler. Wall Street veya City of London’da çalışmak, hükümetler veya sanayi şirketleri için çalışmaktan hem daha havalı, hem daha kazançlı oldu. Finans direktörleri, krupyelere dönüştü. Strange’in kitabına koyduğu başlık bu bakımdan son derece isabetlidir: Gazino Kapitalizmi. Sistem sık sık şu üç kelimeyle tavsif edilir oldu: Risk, panik, kriz. İlk ikisi geldi geçti; şimdi sıra üçüncüde.

Gazino kapitalizmi öncelikle borç krizini yarattı. Şu anda dünyanın yoksul ve yarı yoksul ülkeleri zenginlere 3 trilyon dolardan fazla borçludurlar. İkincisi, gazino kapitalizmi kredilerden aslan payını zengin ülkelere, bilhassa ABD’ye ayırdı. ABD’nin bütçe açığı yılda ortalama 600-700 milyar dolara kadar yükseldi; dış ticaret açığı ise trilyon dolara dayandı. Bütün bu açıklar küresel finans sistemi sayesinde yıllarca çok ucuz, neredeyse maliyetsiz finanse edildi. Küresel finans sistemi, hegemonik gücün haraç aletine dönüştü.

Durmak Yok, Yatırıma Devam!

Batı rasyonalitesinin yumuşak karnı “counter-productive” olmasıdır. Bu rasyonalite ile icat edilen silahlar, ister atom ister finans bombası olsun, döner sizi de vurur. Amerika birkaç onyılda elde ettiği finansal kazançları birkaç haftada kaybetti. Daha da kaybedeceğe benziyor.

Krizin Türkiye gibi ülkeleri de etkilemesi kaçınılmazdır. Fakat ilk dalgalar geçtikten sonra, politik ve ekonomik sistemimizin etkili oyuncuları kafa kafaya verip ortak bir strateji geliştiremezlerse hâlimiz haraptır.

Bu stratejinin özü, kamu kaynaklarının da adaletli katkısıyla, “yatırıma devam” etmektir. Geçen ay da işaret ettim: Finansal krizleri denetimsiz “hayvan herifler” başlatmış olabilir; fakat derinleştirenler akıllı, erdemli insanlardır. Kriz söylemi yaygınlaşmaya başlayınca, bir yandan ortalama yurttaş “gelecekte gelirim azalabilir veya hatta işsiz kalabilirim” endişesiyle cari giderini kısar, böylece tasarrufunu arttırır. Ekonominin normal işlediği zamanlarda bunu yapsalar harika olurdu! Çünkü bu tasarruflar, kaynak arayan girişimcilerin elinde hemen yatırıma dönüşürdü. Tasarruf miktarı artacağından, faizler düşer, böylece girişimciler yatırım için bol ve ucuz finans kaynağı temin etmiş olurlardı.

Fakat krizin kokusunu alan sadece sıradan yurttaşlar değil, aynı zamanda ve belki daha ileri derecede iş adamlarıdır. Onlar da kriz beklentisiyle yatırımlarını kısma yoluna gidebilirler. Yatırımlar kısılınca işsizlik artar, ücretler düşer. Bu durumda gelirler azalır. Azalan gelirden tasarruf etme imkanı da azalır. Özetle, akıllı yurttaşlarla akıllı girişimcilerin akıllıca davranışları “belki de olmayabilecek” bir krize yol açmış olur. Yani kolay atlatılabilecek bir krizi böylece el birliği ile derinleştirir; kalıcı hale getiririz.

Krize karşı en büyük panzehir, danışıklı hareket sayesinde riskleri paylaşarak, kriz yokmuş gibi hareket edebilmektir. Hükümet bu ortamda birilerini destekleyecekse, finansal oyunlara kapılıp batanları değil; en fazla yatırım yapıp istihdamı arttıranları desteklemelidir.

* Fatih Üniversitesi İşletme Bölümü

** Kapitalizm ve Finans Terörü başlıklı bu makale MÜSİAD’ın Çerçeve Dergisi’nin Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır. www.musiad.org.tr

Reklamlar

One response to this post.

  1. Güzel Yazı. Teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: