Hz Peygamber’in [sav] Nesebi / İbn’i Kayyım


Muhammed lafzi 3

Hz. Peygamber (s.a.) kayıtsız-şartsız yeryüzü halkının neseb yönün­den en hayırhsıdır. Nesebinin şerefi en yüksek doruk noktasındadır. Buna düşmanları bile şahitlik ederlerdi. Bu yüzden o zamanlar düşmanı olan Ebu Süfyân, Bizans hükümdarınının huzurunda bu şekilde tanıklıkta bu­lunmuştu.[98]. En şerefli kavim onun kavmi, en şerefli kabile onun kabilesi ve en şerefli aile onun ailesidir

Soy kütüğü şöyledir: Muhammed-Abdullah-Abdülmuttalib-Hâşim-Abdümenâf-Kusay, Kilâb-Mürra-Kâ’b-Lüey-Gâlib-Fihr-Mâlik-en-Nadr, Kinâne-Huzeyme-Müdrike-İlyâs-Mudar, Nizâr-Mead-Adnan [99]Buraya kadar olan kısmı doğru olarak bilinmekte ve bu konuda neseb uzmanları arasında görüşbirliği sağlanmışolup asla ihtilaf bulunmamakta­dır. Adnan’dan yukarısında ihtilaf edilmiştir. Ama Adnan’ın İsmail (a.s.) soyundan geldiğinde neseb uzmanları arasında ihtilaf yoktur. Sahabe, tâbi-ûn ve onlardan sonraki neslin âlimlerince doğru kabul edilen görüşe göre (babası Hz. İbrahim tarafından Allah yolunda -Ş.Ö.) kurban edilmek iste­nen Hz. İsmail’dir.

Kurban edilmek istenen Hz. İshak’tı görüşü ise yirmiyi aşkın sebepten ötürü asılsızdır. Şeyhülislâm İbn Teymiye’nin —Allah ruhunu mukaddeseylesin— şöyle dediğini işittim: Bu görüş Ehl-i Kitap’tan devşirilmiştir. Oy­sa onların kendi kitaplarının açık ifadesine göre de asılsızdır. Zira orada; “Allah, İbrahim’e bekâr —bir metine göre biricik— oğlunu kurban etme­sini emretti.” deniyor. Müslümanlarla birlikte Ehl-i Kitap da İsmail’in onun bekâr evladı olduğunda şüphe etmezler. Bu görüş sahiplerini aldatan, elle­rindeki Tevrat’ta geçen “Oğlun İshak’ı kurban et.” ifadesidir. Bu ilâve onların tahrif ve yalanlanndandir. Çünkü: “Bekâr ve biricik oğlunu kur­ban et” sözüyle çelişmektedir. Ancak yahudiler îsmailoğullarımn bu şerefi­ni çekemedikleri için ve bu şerefin araplara değil kendilerine ait olmasını istediklerinden kendilerine çekmeyi ve üzerine konmayı arzu ettiler. Oysa Allah ihsanını ancak lâyık olana verir. Allah Teâla annesine Hz.İshak’ı ve onun oğlu Yakub’u müjdelediği halde “Kurban edilen İshak’tır.” de­mek nasıl mümkün olabilir? Allah Teâlâ müjdeyi getirmek için Hz. İbra­him’e gelen meleklerin ona: “Korkma. Biz Lût kavmine gönderildik.” de­diklerini aktarır ve hemen ardından şöyle buyurur: “Bu sırada onun (ibra­him’in) hanımı ayakta idi, güldü. Biz, ona îshak’ı ve İshak’m arkasından (torunu) Yakub’u müjdeledik.[100] Şu halde Allah’ın ona bir çocuğu ola­cağını müjdeleyip sonra arkasından kurban edilmesini emretmesi olmaya­cak bir şeydir. Şüphe yok” ki, Yakub (a.s.) müjdeye dahildir. Söz içinde müjdenin İshak ve Yakub’u içerisi birdir. Sözün dış görünüşü ve akışı budur.

Soru: Sizin dediğiniz gibi olsaydı âyette geçen “Yakub” kelimesi “İshak” üzerine atfedildiğinden mecrur olurdu. Bu durumda kıraat, Ya­kub kelimesinin (gayri munsarıf olduğu için) fethah okunması suretiyle ger­çekleşirdi ki, anlam “…ve Yakub’u tshak’in arkasından müjdeledik.” şek­linde olurdu.

Denilirse ki: İkinci müjde onun peygamberliğinin müjdesidir. Bin di­ğer ifade ile baba emre karşı sabredip evlat da Allah’ın emrine teslim olun­ca buna karşılık Allah, peygamberlik vererek onu mükâfatlandırdı.

Cevap: Müjde hepsinin zatının, varlığının ve peygamber olmasının müj­desidir. Bu yüzden”Peygamber olarak” kelimesi mukadder bir hal olmak üzere nasb olmuştur. O zaman anlam “Peygamberliği mukad­der olarak İshak’ı müjdeledik.” şeklinde olur. Müjdelemenin esas olan için yapılmasını bir yana bırakıp fazlalık gibi olan ilinti bir hale bağlanması imkânı yoktur. Böyle bir söz olamaz. Aksine peygamber olacağı müjdesi veriliyorsa onun var olacağı müjdesinin verilmesi daha uygun ve daha lâyıktır.

Hem şüphe yok ki, kurban edilen çocuk Mekke’de idi. Bu sebeple İsmail ve annesinin başlarından geçenleri hatırlatması ve Allah’ın zikrini gerçekleştirmesi için nasıl ki Safa ve Merve tepeleri arasında koşma (sa’y),şeytan taşlama Mekke’de icra edilecek ibadetlerden kilınmışsa, aynen bu şekilde kurban bayramında kurban kesimi de orada yapılacak ibadetlerden kılınmıştır. Malumdur ki, Mekke’de bulunanlar İshak ile annesi değil, İs­mail ile annesi idi. Bu nedenle kurban kesim yeri ve zamanı, yapımına İbrahim ile İsmail’in iştirak ettikleri Beytullah’a bitişiktir. Mekke’deki kur­ban kesimi, zaman ve mekân itibariyle yapımı İbrahim ve oğlu İsmail’in elinde gerçekleşen Beytullah’m ziyaretini tamamlayıcı niteliktedir. Şayet ço­cuğun kurban edilmesi teşebbüsü Ehl-i Kitab’ın ve onlardan tahsil görenle­rin iddia ettikleri gibi Şam’da olsaydı, kurban ve kurban kesimi Mekke’de değil Şam’da olurdu.

Bir diğer husus, Allah Teâlâ kurban edilen çocuğu halım (yumuşak huylu) diye adlandırdı. Çünkü, Rabbine itaat için teslimiyetle kendisinin kurban edilmesine rıza gösterenden daha yumuşak huylu bulunmaz. Oysa İshak’ı andığında onu alîm ( = çok bilgi sahibi) diye adlandırdı. Allah Teâ­lâ buyuruyor ki: “İbrahim’in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi? Hani onun yanma girdikleri vakit: Selâm, demişlerdi de o da: Selâm, (için­den de bunlar) tanınmamış bir grup (kim olabilir?) demişti… (Misafirler): Korkma dediler ve onu çok bilgin bir oğulla müjdelediler.[102]. İşte bu oğul şüphesiz İshak’tır. Çünkü hanımından olmadır ve kendisine evlat müjdele­nen de hanımıdır. İsmail ise cariyeden olmadır. Hem İbrahim ve hanımı yaşlanmışlar ve artık çocuk sahibi olmalarından ümit kesilmiş olmalarına rağmen çocukla müjdelenmişlerdi. İsmail’de durum bunun aksinedir. Çün­kü o, anne ve babası bu duruma gelmeden önce doğmuştu.

Bir başka husus, Allah Teâlâ’nın insanlığa koyduğu bir âdet vardır. Çocukların bekâr olanlarının sevgileri anne ve babalan katında, bekâr ol­mayanlardan daha fazladır. İbrahim (a.s.) Rabbinden çocuk isteyip Allah da ona çocuk bağışlayınca İbrahim’in (a.s.) kalbinden bir parça o çocuğun sevgisine takılı kaldı. Oysa Allah Teâlâ onu dost edinmişti. Dostluk ise mahbubun sevgide birlenmesini ve o konuda onunla başkası arasında or­taklık kurulmamasını icabettiren bir makamdır. Çocuk babanın kalbinin bir bölümünü tutup işgal edince, dostun kalbinden onu söküp atması kıs­kançlığı geldi; mahbubun kurban edilmesini emretti. Bu emir üzerine onu kurban etmeye kalkışınca da Allah sevgisi onun katında çocuk sevgisinden daha büyük oldu. Bu durumda dostluk, ortaklık şaibelerinden kurtuldu ve artık kurban etmede bir fayda kalmadı. Çünkü fayda ancak ona azmetmekte ve bu işte nefsin karar kılmasındadır. İstenen hasıl olunca, emir yürürlükten kaldırıldı ve kurban edilecek çocuğa bedel fidye verildi. Dost rüyaya sadakat gösterdi, Rabbin muradı hasıl oldu.

Malumdur ki, bu imtihan ve denetleme sırf ilk çocukta oldu. Zaten birincide olmayıp sonraki çocukta olacak değil ya! Hem sonraki çocukta, kurban edilmesini emretmeyi gerektirecek bir dostluk rekabeti de sözkonu-su değildi. Bu apaçıktır.

Hem dost İbrahim’in (a.s.) hanımı Sâre, Hâcer’i ve oğlunu en katı bir tavırla kıskandı. Çünkü o bir cariye idi. İsmail’i doğurup da babası onu sevince Sâre’nin kıskançlığı arttı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Sâre’nin kıskançlık harareti yatışsın diye, Hâcer ile oğlunu uzaklara götürüp Mekke arazisinde yerleştirmesini Hz. İbrahim’e emretti. Bu, Allah Teâlâ’nın şef­kat ve merhametindendir. Durum böyleyken Allah Teâlâ nasıl onun oğlu­nun kurban edilip de cariyenin oğlunun oîduğu hal üzere bırakılmasını em­retmiş olabilir? Allah’ın ona merhameti, ondan zararı uzaklaştırması ve ona iyilikte bulunması yanında artık bundan sonra cariyenin oğlunu bıra­kıp nasıl onun oğlunu kurban etmeyi emreder? Aksine O’nun yerinde hik­meti, cariyenin çocuğunun kurban edilmesini buyurmayı icabettirmiştir. İş­te o zaman o cariye ve çocuğuna karşı hanımefendinin yüreği sızlar ve kıskançlıktan doğan katılık merhamete dönüşür; bu cariye ile çocuğunun bereketi ona görünür ve Allah’ın cariye ile çocuğunu azıksız bırakmadığını görür. Hem böylece Allah kullarına, daraltmanın ardından yaptığı iyiliği, zorluğun ardından verdiği lütfü ve Hâcer ile oğlunun uzaklık, yalnızlık, gurbet, çocuğunu kurban edecek kadar teslimiyet konularındaki sabırları­nın neticesinin; onların bıraktığı izlerin ve ayaklarının çiğnediği yerlerin inanan kullar için kıyamet gününe kadar nasıl hac ve ibadet yerleri haline getirildiğim göstermiş olur. İşte bu Allah Teâlâ’nın; ezildikten, zillete uğra­tıldıktan ve kırıldıktan sonra, kendisine iyilikte bulunmak suretiyle yaratık­larından dilediği kişiyi yükseltme konusundaki kanunudur. Allah Teâlâ bu­yuruyor ki: “Biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilenlere iyilikte bulunalım, on­ları liderler ve varisler yapalım.[103] Bu Allah’ın bir îütfudur, dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir. [104]

1— Doğumu ve Yetişmesi:

Maksada dönüp Hz. Peygamber’in (s.a.) sîretini, sünnetini ve ahlâkını anlatmaya devam edelim. Hz. Peygamber’in (s.a.) Mekke’nin merkezinde Fil hâdisesinin cereyan ettiği sene doğduğunda hiç ihtilaf yoktur. Fil hâdi­sesi, Allah’ın Peygamberine ve evine sunduğu bir armağandır. Yoksa fil sahipleri ehl-i kitap ( = kitaplı) hristiyanlardı ve onların dini o zamanki Mekke halkının dininden daha hayırlı idi. Çünkü Mekkeliler putperest idiler. Al­lah, ehl-i kitaba karşı onlara, Mekke’den çıkan Peygambere (s.a.) bir ar­mağan, bir irhâs[105] ve Beytullah’a saygı olsun diye insan katkısı bulunma­yan bir yardımda bulundu.

Babası Abdullah, Allah Rasûlü (s.a.) ana rahminde iken mi vefat etti, yoksa doğumundan sonra mı vefat etti? Bu konuda iki ayrı görüş ortaya! atılmıştır. Allah Rasûlü (s.a.) ana rahminde iken babasının vefat etmiş ol­ması, bu iki görüşün en doğru olanıdır. İkinci görüşe göre doğumundan yedi ay sonra vefat etmiştir. İhtilafsız, annesi oğlunun dayılarını ziyaret edip Medine’den dönerken Mekke ile Medine arasındaki Ebvâ denilen yer­de vefat etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) o vakit daha yedi yaşına basmamıştı.

Bakımını dedesi Abdülmuttalib üstlendi. Dedesi vefat ettiğinde Allah Rasûlü (s.a.) sekiz yaşlarında idi. O vakit Hz. Peygamber’in (s.a.) altı ya­hut on yaşında olduğunu söyleyenler de vardır. Sonra bakımım amcası Ebu Tâlib üstlendi. Onun bakımı sürekli oldu. Hz. Peygamber (s.a.) on iki yaşına bastığında amcası onu Şam yolculuğuna çıkardı. O zaman dokuz yaşında olduğunu söyleyenler de vardır. İşte bu gidişte Rahip Bahîra onu gördü ve yahudilerden ona bir zarar gelir korkusuyla amcasına onu Şam’a götürmemesini emretti. Bunun üzerine amcası onu kölelerinden biriyle Mek­ke’ye gönderdi. Tirmizî’nin kitabında[106]’ ve daha başka kitaplarda amcası­nın, Hz. Peygamber’in (s.a.) yanında Bilâl’i gönderdiği kaydedilmişse de bu açık bir yanlıştır. Çünkü o zamanlar Bilâl belki mevcut değildi. Olsabile ne amcası ile, ne de Ebu Bekir ile birlikte idi. Bezzar bu hadisi Müs-necTinde kaydetmiş, ama amcası onunla birlikte Bilâl’ı gönderdi dememiş aksine “Bir adam gönderdi” ifadesini kullanmıştır.

Yirmi beş yaşına varınca bir ticaret kervanı ile Şam yolculuğuna çıktı. Busrâ denilen yere kadar varıp geri döndü. Döndükten sonra Huveylid’in kızı Hatice ile evlendi. Evlendiğinde Hz. Peygamber’in {s.a.) otuz yahut yirmi bir yaşında olduğunu söyleyenler de vardır. Hatice kırk yaşında idi. O ilk evlendiği kadın ve ilk ölen hanımıdır. Onun üzerine başka birini nikâhlamamıştır. Cebrail, Rabbinden ona selâm getirdiğini söylemesini Hz. Peygamber’e (s.a.) emretti'[107].

Sonra Allah, ona halveti ve Rabbine ibadet etmeyi sevdirdi. Hirâ Ma­ğarasında halvete çekilir, orada pekçok geceler ibadet ederdi[108]. Putlar­dan ve toplumunun dininden nefret ettirildi. Onun nazarında bunlardan daha iğrenç bir şey yoktur.

Tam kırk yaşına ulaşınca üzerinde peygamberlik nuru panldadı. Allah Teâlâ ona, elçiliği görevini lütfetti. Yarattığı insanlara peygamber olarak gönderdi, ona seçkin bir şeref ve saygınlık kazandırdı ve kendisi ile kulları arasında onu kendi emîni kıldı. Peygamberlik ile görevlendirildiği günün pazartesi olduğunda ihtilaf yoksa da, hangi ayda peygamber olduğu konu­sunda görüş ayrılıkları çıkmış; kimisi: “Fil hâdisesinin cereyan ettiği sene başlangıç itibar edilen takvime göre 41 senesinin Rebiulevvel ayının seki­zinci gününde” demiştir ki, bu çoğunluğun görüşüdür. Kimisi de: “Hayır bu olay Ramazan’da idi” demiştir. Bunlar bir âyette geçen: “Kur’an’ın indirildiği Ramazan ayı…[109] ifadesini delil gösterekek: “Allah Teâlâ ona ilk olarak peygamberük görevini lütfettiğinde Kur’an’ı indirdi.” diyorlar. Yahya es-Sarsarî’nin de içinde bulunduğu bir grup bu görüşü savunmakta­dır. Yahya es-Sarsarî[110] , nûn kafiyeli şiirinin bir beytinde diyor ki:

“Kırk yaşına geldiğinde Ramazan’da ondan peygamberlik güneşi doğ­du.”

Birinci grup diyor ki: Kur’an’ın Ramazan’da indirilmesi, Kadir gece­sinde Beytü’I-îzzet’e bir kerede toptan indirilmesidir. Sonra buradan olay­lara göre 23 senede parça parça indirilmiştir.[111]

Bir grup da diyor ki: Kur’an o ayda indirildi, yani onun şanının yücel­tilmesi, onda orucun farz kılınması için indirildi.

Kimileri de: İlk olarak peygamberlik görevi Recep ayında başlamıştı, diyorlar.

Vahyin Geliş Şekilleri:

Allah Hz. Peygamber’e (s.a.) vahiy mertebelerinden pek çoğunu ta­mamladı:

1. Sadık rüya: Vahyin başlangıcı bu şekilde idi. Hz. Peygamber (s.a.) ne rüya görse sabah aydınlığı gibi gerçekleşirdi.

2. Hz. Peygamber (s.a.) görmeksizin, melek onun zihnine ve kalbine yerleştirirdi. Nitekim kendisi buyuruyor ki: “Ruhu’I Kudüs (= Cebrail) hiç kimsenin rızkım tamamlamadan kesinlikle ölmeyeceğini zihnime üfledi. Al­lah’tan sakının ve rızık talebi konusunda iyi davranın. Rızkın yavaşlığı ve gecikmesi sizi, Allah ‘a isyan ederek onu talep etmeye sevketmesin. Çün­kü Allah katmdakiler ancak O’na itaatla elde edilir. [112]

3. Melek, Hz. Peygamber’e (s.a.) bir erkek suretinde görünür; onunla konuşur ve Hz. Peygamber (s.a.) de onun söylediklerini bellerdi. Bu mer-tebede zaman zaman sahabiler de meleği görürlerdi.[113]

4. Zil sesi şeklinde gelirdi ki, bu şekli Hz. Peygamber’e (s.a.) en ağırj geleniydi. Melek ona iyice sokulur, öyle ki, soğuğu şiddetli bir günde bile| alnından ter boşanırdı'[114]. Hatta eğer deve üzerinde ise devesi yere çöker-! di[115] Bir keresinde uyluğu, Zeyd b. Sâbit’in uyluğu üzerinde iken ona( vahiy bu şekilde gelmişti, o kadar ağırlık çökmüştü ki, neredeyse Zeyd’in; bacağı ezilecekti.[116]                                                                                    !

5. Hz. Peygamber (s.a.) meleği yaratıldığı asıl suretinde görür, melek; Allah’ın vahyedilmesini istediği âyetleri ona vahyederdi. Allah’ın Necm sû­resinde (âyet: 7,13) belirttiği gibi bu şekil iki kere meydana gelmişti[117]..

6. Göklerin üstünde iken Allah’ın, Mi’rac gecesi ona namazın farz kılınması ve benzeri hususları vahyettiği şekil.

7. Hiçbir melek aracılığı olmaksızın Allah’ın ona bildirmek istediği şeyleri tıpkı İmrân oğlu Hz. Musa’ya söylediği gibi doğrudan doğruya söy­lemesi. Bu mertebe Hz. Musa için Kur’an’ın kesin nassı ile sabitken, bizim Peygamberimiz (s.a.) için gerçekleştiği ise İsrâ olayının anlatıldığı hadiste geçmektedir.

Bazıları sekizinci bir mertebe olarak Allah’ın ona hiçbir perde, hiçbir engel bulunmadan karşı karşıya konuşmasını ilâve etmektedirler. Bu, Hz. Peygamber (s.a.) Rabbi Tebâreke ve Teâlâ’yı gördü, diyenlere göredir. Bu konu ise —her ne kadar sahabenin çoğunluğu hatta hepsi (Hz. Peygam­ber’in (s.a.) Rabbini gördüğünü söyleyen yanılmıştır diyen -Ş.Ö.) Hz. Âişe ile aynı görüşü paylaşmış olsalar da— selef ve halef arasında tartışmalı bir konudur. Osman b. Saîd ed-Dârîmî sahabenin (Hz. Âişe’nin görüşün­de) icmâ ettiklerini aktarmaktadır. [118]

2— Sünnet Olması:

Bu konuda üç görüş ortaya çıkmıştır:

Birinci görüş: Hz. Peygamber (s.a.) sünnetli ve göbeği kesik doğmuş­tur. Bu konuda Ebu’İ-Ferec İbnu’l-Cevzî’nin el-Mevzûât’ta kaydettiği an­cak sahih olmayan bir hadis vardır. Bu konuda hiçbir sağlam hadis yok­tur. Bu şekil doğma Hz. Peygamber’e (s.a.) has bir özellik değildir. Çünkü pek çok insan sünnetli doğmaktadır.

el-Meymûnî anlatıyor: Ebu Abdillah (Ahmed) b. Hanbel’e, bana soru­lan “Bir sünnetçi bir çocuğu sünnet etse, işi tam beceremese ne yapmalı?” sorusunu yönelttim, şöyle cevapladı: “Sünnet edilen kısım haşefenin yarı­sından daha yukarıya taşmışsa yeniden sünnet etmez. Çünkü haşefe kalın­laşır. Her kahnlaştığında sünnet edilen kısım yukarı çıkar. Şayet sünnet edilen kısım yarıdan az ise yeniden sünnet etmesi gerektiği görüşündeyim.”

“Peki yinelenmesi çok zor olur, yinelenmesinde bir zarar gelmesinden korkulursa?” dedim, “Bilmiyorum.” cevabını verdikten sonra bana dedi ki: “burada bir adam var. Sünnetli bir oğlu dünyaya geldi. Bundan dolayı çok üzüldü. Ona: Allah senin rızkını karşılamışsa buna neden üzülüyor­sun? dedim.” Beytü’l-Makdis’te muhaddis olan arkadaşımız Ebu Abdillah Muhammed b. Osman el-HalîIî kendisinin bu şekilde doğduğunu, ailesinin onu sünnet etmediğini bana söyledi. Halk, bu şekilde doğan çocuk için:

“Onu ay sünnet etti” der ki, bu onların hurafelerindendir.

İkinci görüş: Süt annesi Halirne’nin yanında iken melekler kardığı gün sünnet edilmiştir.

Üçüncü görüş: Dedesi Abdülmuttalib, doğumunun yedinci günü onu sünnet etti, bir yemek ziyafeti verdi ve ona “Muhammed” adını koydu.

Ebu Ömer İbn Abdilber diyor ki: Bu konuda müsned-garîb bir hadis vardır. Senedi ve metni şöyledir: Ahmed b. Muhammed b. Ahmed-Muhammed b. İsâ-Yahya b. Eyyûb el-Allâf-Muhammed b. Ebu’s-Serî el-Askalânî-Velîd b. Müslim-Şuayb-Atâ el-Horasânî-İkrime-îbn Abbas: “Ab­dülmuttalib, doğumunun yedinci günü Hz. Peygamber’i (s.a.) sünnet etti, bir yemek ziyafeti verdi ve ona Muhammed adını koydu.”[119] Yahya b. Eyyub diyor ki: “Bu hadisi araştırdım, îbn Ebi’s-Serî dışında karşılaştığım hadisçilerden hiçbirinde bulamadım.” Bu konu iki büyük adam arasında tartışma konusu haline geldi. Bunlardan birisi olan Kemâleddin b. Talha, Hz. Peygamber’in (s.a.) sünnetli doğduğu konusunda bir eser yazdı ve bu eserde ne gemi, ne yuları olan hadisleri topladı. Kemâleddin İbnü’1-Adîm ise ona reddiye yazmış ve bu reddiyesinde Hz. Peygamber’in (s.a.) Arap âdeti üzere sünnet edildiğini ve bu âdetin bütün Araplar arasında yaygın olmasının bu konuda belli bir nakil bulunmasına ihtiyaç göstermediğini açıklamıştır. En iyi bilen Allah’tır. [120]

3— Süt Anneleri:

1- Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe[121]. Hz. Peygamber’i (s.a.) günlerce emzirdi. Oğlu Mesrûh’un sütü ile hem Hz. Peygamber’i (s.a.) emzirdi, hem Abdullah b. Abdülesed el-Mahzûmî’yi ve hem de Hz. Peygamber’in (s.a.) amcası Hamza b. Abdülmuttalib’i emzirdi. Bu süt annenin müslüman olup olmadığı tartışmalıdır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

2- Sonra onu Halime es-Sa’diyye, oğlu Abdullah’ın sütünden emzirdi. Abdullah, Haris b. Abdüluzzâ b. Rifâa es-Sa’dî’nin çocukları olan Üneyse ve Cüdame’nin kardeşidir. Cüdame’nin diğer adı ise Şeymâ’dır. Hz. Pey-gamber’in (s.a.) süt annesi ve babasının müslümanhkİarı tartışmalıdır. Şu halde doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Halime, onunla birlikte önceleri Allah Rasûlünün (s.a.) azılı düşmanı olup da sonra Fetih senesi Islâmiyeti seçen ve iyi bir müslüman olan amca oğlu Ebu Süfyan b. Haris b. Abdül-muttalib’i de emzirdi. Amcası Hz. Hamza, Sa’d b. Bekir oğulları arasında süt çocuğu idi. Onun annesi, Allah Rasûlünü (s.a.) süt annesi Halime’nin yanında bir gün emzirdi. O halde Hz. Hamza, iki yönden, hem Süveybe ve hem de Halime es-Sa’diyye cihetinden Allah Rasûlünün (s.a.) süt kar­deşidir. [122]

4—  Dadıları:

1- Annesi Âmine: Vehb b. Abdimenâf b. Zühre b. Kilâb’m kızıdır.

2- Süveybe.

3, 4- Halime ve kızı Şeymâ: Şeymâ Hz. Peygamber’in (s.a.) süt karde­şidir, annesi ile birlikte Hz. Peygamber’e (s.a.) dadılık yapardı. Hevâzin heyeti içinde Hz. Peygamber’in (s.a.) huzuruna çıkarıldı. Hz. Peygamber (s.a.) onun hakkına riâyet için ridâsını yere serdi ve üzerine oturttu.

5- Habeşli, saygın ve faziletli hanım Ümmü Eymen Bereke. Bu hanım (cariye olduğundan) babasından, miras kalmıştı ve onun dadısı idi. Hz. Pey­gamber (s.a.) onu, peygamber âşığı Zeyd b. Harise ile evlendirdi. Bu evli­likten Üsâme dünyaya geldi. Hz. Peygamber’in (s.a.) vefatından sonra Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, Ümmü Eymen’in huzuruna girdiler. Ağlıyordu. Dediler ki: “Ey Ümmü Eymen! Neden ağlıyorsun? Allah katında var olan­lar O’nun Peygarnber’i için daha hayırlıdır.*’ Cevap verdi: “Elbet biliyo­rum ki, Allah katında var olanlar, O’nun Peygamber’i için daha hayırlıdır. Ben ağlıyorsam göğün haberi (yani vahiy) kesildiği için ağlıyorum.” Bu sözleriyle onları ağlamaya tahrik etti; onlar da ağladılar.[123] [124]

5— Peygamber Oluşu ve İlk Vahiy:

Allah, onu kırk yaşının başında peygamber olarak gönderdi. Bu yaş kemâl ( = olgunluk) yaşıdır. Peygamberlerin bu yaşta görevlendirildikleri söylenmektedir. “Hz. İsa, otuz üç yaşında iken göğe yükseltildi” sözüne gelince, bu sözün muttasıl senedle aktarılan bir rivayeti bilinmediğinden böyle bir şeyi kabullenmek zorunlu değildir.

Allah Rasûlünün (s.a.) peygamberliği ilk olarak rüya şeklinde başladı. Gördüğü her rüya mutlaka sabah aydınlığı gibi gün yüzüne çıkardı[125]. De­niliyor ki: Bu rüya dönemi altı aydır. Peygamberlik müddeti yirmi üç sene­dir. Şu halde bu rüya peygamberliğin kırk altıda biridir. En iyi bilen Allah’tır,

Sonra Allah Teâlâ ona peygamberlik lütfetti. Hirâ mağarasında bu­lunduğu bir sırada melek geldi. Kendisi halvete çekilmeyi severdi. İlk gelen âyetler: “Yaratan Rabbinin adıyla oku…” diye başlayan Alâk sûresinin ilk âyetleridir. Bu, Hz. Âişe[126] ile çoğunluğun görüşüdür.

Câbir ise: “İlk inen âyetler: ‘Ey bürünen! Kalk da uyar…”diye başla­yan Müddessir sûresinin ilk âyetleridir.” diyor[127]. Şu sebeplerden ötürü doğrusu Hz. Âişe’nin görüşüdür:

1- Hz. Peygamber’in (s.a.), meleğin ilk gelişinde “Ben okuma bilmem” sözü daha önce hiçbir şey okumadığını gösterir açık bir ifadedir.

2- Sıra itibariyle okumayı emir, uyarmayı emirden öncedir. Çünkü için­den okuduğunda, okuduğu şey ile uyardı. O halde Allah ona önce okuma­yı emretti, sonra ikinci defa okuduğu ile uyarmayı emretti.

3- Câbir hadisinde geçen “İlk inen âyetler: ‘Ey bürünen! kalk da uyar… diye başlayan Müddessir sûresinin ilk âyetleridir” sözü, Câbir’in sözüdür. Hz. Âişe ise, Hz. Peygamber’in (s.a.) başından geçen olayı doğrudan doğ­ruya kendisinden aktararak haber vermektedir.

4- Delil olarak ileri sürülen Câbir hadisinde, daha Müddesir sûresi inmeden önce Hz. Peygamber’e (s.a.) meleğin geldiği açıkça ifade edilmek­tedir. Çünkü bu hadiste Hz. Peygamber (s.a.) diyor ki: “…Başımı kaldırdım, ne göreyim! Bana Hirâ’da gelen melek orada değil mi? Derhal aile­min yanına döndüm. Beni örtünüz! Üzerimi kapatınız! dedim. Bunun üze­rine Allah: ‘Ey bürünen! Kalk da uyar…1 âyetini indirdi.” Oysa Hz. Pey­gamber (s.a.) Hirâ’da kendisine gelen meleğin: “Yaratan Rabbinin adıyla oku…” âyetini getirdiğini haber vermiştir. Şu halde Câbir hadisi Müddes-sir sûresinin daha sonra geldiğini göstermektedir. Onun görüşü değil, riva­yeti hüccettir. En iyi bilen Allah’tır.

Davetin Aşamaları:

1- Peygamberlik,

2- Yakın akrabalarını uyarması,

3- Kavmini uyarması,

4- Kendisinden önce hiç bir uyarıcının gelmediği bir kavmi, yani bü­tün Arap milletini uyarması,

5- Zamanın sonu (olan kıymete) kadar davetinin ulaştığı bütün cinleri ve insanları uyarması.

Bundan sonra Hz. Peygamber (s.a.) üç sene insanları Allah Teâlâ’ya gizlice davet ederek bekledi. Sonra “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve müşriklerden yüz çevir” âyeti[128] inince davetini herkese ilan etti. Kavmi açıktan açığa ona düşmanlık gösterdi. Ona ve müslümanlara karşı yapılan eza şiddetini artırdı ve nihayet Allah onlara iki kez (Habeşistan’a) hicret etme izni verdi. [129]

6-  İsimleri:

Hz. Peygamber’in (s.a.) isimlerinin hepsi övgü isimleridir; sırf şahsı belirleyici olsun diye konmuş özel isimler değildir. Onda var olan, medhe-dilmesi ve olgunluğunu icap ettiren birtakım sıfatlardan türetilmiş isimler­dir. Bunlardan bazıları:

1- Muhammed: En meşhur ismidir. Tevrat’ta bu ismiyle açık bir şekil­de anılmıştır. Nitekim bu hususu: Cilâu’l-Efhâm fiFazli’s-Salât ve’s-Selâm ala Hayri’l-Enâm adlı eserimizde açık ve kesin delille açıkladık. Bu kitabı­mız, anlattığı konu itibariyle eşsiz, faydalarının çokluğu ve bolluğu bakı­mından da benzeri daha önce yazılmamış bir eserdir. Bu kitapta Hz. Pey-gamber’e (s.a.) salât ü selâm getirme konusunda gelen hadisleri aktardık ve sahih, hasen ya da malul olanlarını açıkladık. Malul olaniarındaki illetleri yeteri kadar açıkladıktan sonra sırasıyla; bu duanın esrarengiz yönleri­ni, şerefini ve içerdiği hüküm ve faydalarını, Hz. Peygamber’e (s.a.) sala-vat getirilecek yer ve mahalleri de açıkladık. Daha sonra bunlardan ne kadarının gerekli olduğu, ilim adamlarının bu konudaki görüş ayrılıkları, aeırlıklı olanların tercihi, çürük olanların çürüklüklerinin gösterimi konu-l tanrıdan söz ettik. Kitabın okunup incelenerek öylece karar verilmesi anla-| tımından üstündür.

Sözün özü, onun ismi, ehl-i kitabın inanan kesiminden her âlimin bül görüşe katılacağı bir tarzda, Tevrat’ta Muhammed olarak açıkça geçmektedir.!

2- Ahmed: Sözünü ettiğimiz kitapta anlattığımız bir sırdan dolayı Hz.| İsa, onu işte bu isimle anmıştır.

3- Mütevekkil, 4- Mâhî, 5- Haşir, 6- Âkıb, 7- Mukaffî, 8- Nebiyyü’t-Tevbe, 9- Nebiyyü’r-Rahme, 10- Nebiyyü’l-Melhame, 11- Fâtih, 12- Emin.)

Bu isimlere şunlar da ilâve edilebilir: Şâhid, Mübeşşir, Beşîr, Nezîr, Kasım, Dahûk, Kattâl, Abdullah, es-Sirâcü’1-Münîr, Seyyidu Veledi Âdem, Sâhibu Livâu’1-Hamd, Sâhibû’l-Makâmi’l-Mahmûd… vs. Çünkü onun isim­leri övgü sıfatları olursa her sıfatından bir ismi olur. Ancak ona has, yahut onda çoğunlukla bulunup da kendisinden onun için bir isim türetilen vasıf­la; müşterek olup da bu yüzden ona mahsus bir isim olmayacak vasfın arasını ayırmak gerekir.

Cübeyr b. Mut’im diyor ki: Allah Rasûlü (s.a.) bize, kendisinin isim­lerini şöyle sıraladı: “Ben Muhammed’i m. Ben Ahmed’im. Ben Mâhî’yim: Allah küfrü benimle mahvedecektir. Ben Haşir’im: İnsanlar benim önüm­de haşrolunacaklardır. Ben Âkıb’im: Benden sonra peygamber gelmeye­cektir.'[130]

Hz. Peygamber’in (s.a.) isimleri iki türlüdür:

1) Ona has olup başka peygamberlerin kendisine ortak olmadıkları. Muhammed, Ahmed, Âkıb, Haşir, Mukaffî ve Nebiyyü’l-Melhame… gibi.

2) Anlamında başka peygamberlerin ortak olup da ancak onda kemâli bulunan isimler. Ona has olan kısmı aslı değil, kemâl derecesidir. Rasûlul-lah, Nebiyullah, Abdullah, Şahid, Mübeşşir, Nezîr, Nebiyyu’r-Rahme, Nebiyyu’t-Tevbe… gibi.

Şayet ona; Sâdık, Masdûk, Raûf-Rahîm… vb. gibi vasıflarından her-biri alınarak bir ad konacak olsa isimleri iki yüzü aşar. İşte “Allah’ın bin ismi, Hz. Peygamber’in (s.a.) de bin ismi vardır.” sözünü söyleyenler bu

anlamı kasdetmislerdir. Bunu söyleyen Ebu’I-Hattâb b.Dıhye [131]olup isimlerden maksadı vasıflardır. [132]

7__ İsimlerinin Açıklanması:

Muhammed: “Hamide” kökünden gelen “Hammede” fiilinden türe­tilmiş ism-i mef’ûl ( = edilgen çatı)dür. Övgüyle karşılanacak huyları çok olana “Muhammed” denir. Bu yüzden “Mahmûd” kelimesinden daha mü­balağalıdır. Zira “Mahmûd” kelimesi asıl kökü üç harfli olan (-sülâsî mücerred) fiilden türetilmiş; “Muhammed” kelimesinin ise mübalağa ifade etmesi için harfleri artırılmıştır. O halde “Muhammed” övülen diğer in­sanlara göre daha çok övülen, yüceltilen demektir. Hem onun, hem dinin ve hem de ümmetinin Tevrat’ta ifade edilen övülmüş üstün niteliklerinin çokluğundan dolayı olacak ki, —Allah daha iyi bilir ya— bu yüzden Tev­rat’ta bu adla anılmıştır. Hatta övülen niteliklerinin çokluğundan dolayı Hz. Musa (a.s.) bu ümmetten olmayı temenni etmiştir. Bu anlama şahid olacak hususları orada (yukarıda adı geçen eserde) anlattık. Ayrıca işi ter­sine çeviren, Hz. Peygamber’in (s.a.) Tevrat’taki adının Ahmed olduğunu söyleyen Ebu’l-Kâsım es-Süheylî’nin[133] yanılgısını da açıkladık.

Ahmed: “Ef’ale” vezninde ism-i tafdîldir (yani ismin daha üstünlük, en üstünlük bildiren halidir -Ş.Ö.). Bu da yine “hamd” kökünden türetil-, mistir. Fail ( = etken çatı) mi, mef’ûl (edilgen çatı) mü anlamında olduğun-j da insanlar görüş ayrılığına düşmüş; kimisi, fail anlamında olduğunu yanij onun Allah’a hamdedişi, diğerlerinin hamdedişinden daha fazladır, anla-j mına geldiğini söylemiştir. Bu durumda anlamı:  “Rab-I bine hamdedenlerin en çok hamdedenidir.” olur. Bu görüşü şundan tercih ediyorlar: İsm-İ tafdîl, gramer kaidelerine uygun ( = kıyası) olarak mef’ûlj ( = nesne) üzerinde gerçekleşen fiilden değil, fail ( = özne)in yaptığı fiildenj türetilir.

  1. Şayet    geçişli    olarak    kalsa   idi denirdi. Çünkü bu fiil, bir mef’ûle doğrudan doğruya, bir başkasına ise geçişlilik hemzesi ile geçişlidir. Araplar mef’ûle geçişlilik sağlayan hemze-ile geçişli kıldıklarında diğerine ise lâm ile geçişli kıldılar. İşte bu durum; ism-i tafdîl ile fiil-i taaccüb, mef’ûl üzerinde gerçekleşen fiilden değil, failin yaptığı fiilden türetilirler, demelerini icap ettirmiştir.

Ötekiler bu konuda onlara karşı gelerek diyorlar ki: İsm-i tafdîl ile fiil-i taaccübün hem failin yaptığı fiilden, hem de mef’ûl üzerinde gerçekle­şen fiilden türetilmeleri caizdir. Bunun Arapçada çok kullanımı caizliğinin en açık delillerinden di r. Arap:”Şu şeyle ne kadar da meşgul oldu!” der ki, buradaki “eşgale” “şugile = meşgul oldu” kelimesinden gelmekte olup “meşgul” anlamındadır. Aynı şekilde Araplar:  “Şu şeye ne kadar meftun oldu!” derler ki buradaki “Şu şeye meftun oldu, gönlünü kaptırdı” cümlesinde olduğu gibidir ve “Gönlü kaptırılmış” anlamındadır ki, bu yalnız ve yalnız mef’­ûl için kurulmuştur.”O bana ne kadar sevimli!” derler ki, bu da mefûlün fiilinden ve sana mahbûb olmasından bir taaccübdür.”O bana ne kadar menfur!” ve “O bana göre ne kadar kızılan biri!” cümleleri de böyledir.

Burada Sîbeveyh’in (v.180/796) sözünü ettiği meşhur bir mesele var­dır: Hoşlanmayıp nefret eden sen isen: “Ona ne kadar buğ-zettim!”; seven sen isen: “Onu ne kadar sevdim!” ve kızan sen isen: “Ona ne kadar kızdım!” dersin. Ama nefret edilen sen isen:  “Ona göre ben ne kadar menfur biriyim!”; kızı­lan sen isen:  “Ona göre ben ne kadar kızılacak biriyim!” ve sevilen sen isen:  “onun tarafından ne kadar sevilen biri­yim!” dersin. Böylece mef’ûl üzerinde gerçekleşen fiilden taaccüb eden sen olursun. O halde “lâm” ile olan fail içindir; “ilâ” ile olan mef’ûl içindir. Nahivcilerin (gramercilerin) çoğunluğu bu şekilde sebep gösterip değerlen­dirmiyorlar. Sebep olarak söylenen —Allah daha iyi blir ya— şudur: “Lâm”, anlam itibariyle fail içindir. Meselâ: “bu kimin?” sorusuna”Zeydin” cevabı verilir, lâm ile getirilir. “İlâ” ise anlam itibariyle mef’ûl içindir.  “Bu kitap (yahut mektup) kime ula­şacak?” sorusuna cevaben: “Abdullah’a”dersin. Bunun sırrı şudur: Aslında “lâm” mülkiyet ve bir şeye aidiyet (= ihtisas) bildirmek içindir. İstihkak ise ancak mâlik ve hak sahibi olan faile aittir. “İlâ” ise gayeye (sona) eriş ifade eder. Gaye, fiilin icap ettirdiği şeyin sonudur ve mef’ûle daha lâyıktır. Çünkü fiilin icap ettirdiği şeyin tamamındandır. Şâir Kâ’b b. Züheyr’in Hz. Peygamber (s.a.) hakkında söylediği şu beyitler mef-ûlün fiiline taaccüb örneklerindendir:

“Artık o, kendisiyle konuştuğum vakit benim gözümde -daha önce bana: ‘Sen yakalanıp öldürüleceksin’ denildiğinden— peşpeşe inlerin sıra­landığı Asser vadisindeki korulukta mesken edinmiş yatıp duran arslanla-

rın kralından daha korkulacak halde idi.[134]

Buradaki  kelimesi “korktu” kelimesinden değil  “korkuldu” kelimesinden gelmektedir ki”korkunç ve tehlikeli yer” anlamındadır. Aynı şekilde:  “Zeyd ne kadar çılgın!” cümlesindeki  kelimesi de “delirdi, çıldırtıldı” kelimesinden gelmektedir ki  “deli, çarpılmış, çıldırtılmış” anlamın­dadır.  Bu Kûfelilerin ve onlara katılanların görüşüdür.

Basralılar diyorlar ki: Bunların hepsi kaide dışıdır, itimad edilemez. Bunlarla kîdeleri altüst edemeyiz. Araplar arasında kullanıldığı kadarıyla kalmaları gerekir.

Kûfeliler diyorlar ki: Bunun gerek nesir, gerekse nazım şeklinde arap-ların konuşmalarında çokça rastlanması, kaide dışı olduğunu söylemekten bizi ahkoyar. Zira kaide dışı olan, onların kullanımlarına ve konuşmala­rında sık sık geçene aykırı düşen demektir. Bu ise onlara aykırı düşmemek­tedir. Sizin, fiilin “feule” vezninde olması gerektiği ve bu vezne aktarıldığı, şeklindeki düşünce ve yorumunuza gelince, bu delilsiz bir söz söylemedir ve keyfîliktir. Tutunduğunuz hemze ile geçişlilik sağlama deliline gelince,, bu konuda iş sizin savunduğunuz gibi değildir. Bu yapıda hemze geçişlilik için değil, yalnızca taaccüb ve tafdîl ( = üstün tutma) anlamını göstermek içindir. Meselâ “fail” kelimesindeki elif, “mef’ûl” kelimesindeki mim ve vâv harfleri; iftiâl veznindeki ve mutavaat için olan vezinlerdeki tâ harfi ve bunlara benzer asıl kökü üç harfli olan fiile, yalın halindeki anlamından fazla bir anlam taşıdığım göstermek için getirilen ilâve harfler gibidir. İşte bu hemzeyi çeken, fiilin geçişli kılınması değil bu sebeptir.

Hem Araplar şu cümleleri kullanırlar:  “Ona ne dir­hemler verdi!” ve  “Ona ne elbiseler giydirdi!” Buradaki

taaccüb fiilleri “verdi” geçiş “giydirdi” fiillerindendir. Anlam bozulacağından dolayı “el uzatıp almak” anlamındaki  ke­limesine aktarılıp sonra ona geçişlilik hemzesi getirildiğini düşünmek doğru olmaz. Çünkü taaccüb atv’dan yani el uzatıp almaktan değil, i’tâ’dan ( = vermekten) kaynaklanmaktadır. Ondaki hemze, taaccüb ve tafdîl hem-zesidir ve fiilindeki hemzesi hazfedilmiştir. Şu halde bu hemzenin geçişlilik için olduğunu söylemek doğru olmaz.

Diyorlar ki: vb. örneklerde olduğu gibi Iâm ile geçişli yapılmıştır, sözünüze gelince; burada lâm’ın getirilmesi, söylediğiniz gibi fiilin lâzım (-geçişsiz) olmasından kaynaklanmıyor. Fiil, tasarruftan ( = çekimden) men olunmakla zayıfladığı ve fiillerin yollarından dışarı bir yola sevkedilip görev ve amelini ifadan zayıf kaldığı için destek olarak Iâm getirilmiştir. Nasıl ki ma’mûlü (yani i’rabında etkili olduğu kelime) kendisinden Öce geldiğinde ve yan cümle olduğunda fiil Iâm ile takviye edilir, tıpkı aynı şekilde burada da Iâm ile takviye edilmiştir… Gördüğünüz gibi tercih edilecek görüş budur.

Artık maksada dönelim. Diyoruz ki: “Ahmed” kelimesinin takdiri, birincilerin görüşüne göre: “İnsanların Rabbini en çok hamdedeni” şeklinde; bunların görüşüne göre ise “Övülmeye insanların en lâyık ve en münasibi” şeklindedir. Bu durumda anlam itibariyle “Muhammed” gibi olur. Ancak aralarındaki fark şudur: “Muhammed” kelimesi, “övülen nitelikleri çok olan”; “Ahmed” kelimesi ise “O övülen, başka övülenlerden daha üstündür.” anlamındadır. Şu hal­de çokluk ve nicelik bakımından “Muhammed”, özellik ve nitelik bakı­mından da “Ahmed”dir. Hz. Peygamber (s.a.), lâyık olan öteki insanlar­dan daha çok övülmeye lâyık ve diğerlerinin lâyık olduğundan daha üstün övgüye lâyıktır. İnsanların yaptığı en çok ve en üstün övgüler ona yapılır. Böylece her iki ismi de mefûl üzerinde gerçekleşmektedir. Bu, hem onu övgüde daha edebî ve daha yerinde ve hem de anlam itibariyle daha mü­kemmeldir. Şayet fail anlamı kastedilmiş olsa, “Hammâd” yani çok ham-deden adı verilirdi. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.), Rabbine en çok hamde-den insandır. Eğer Rabbine hamdetmesi gözönüne alınarak “Ahmed” ismi verilmiş olsa “Hammâd” adının konması şüphesiz daha münasip olurdu. Nitekim ümmeti bu adla anılmıştır.

Mütevekkil: Sahih-i Buhârî’deki bir rivayette Abdullah b. Amr diyor ki: Tevrat’ta Hz. Peygamber’in (s.a.) şu şekilde anlatıldığını okudum: “Mu­hammed, Allah’ın rasûlüdür. Kurumdur, rasülümdür. O’na Mütevekkil adını koydum. Ne kabadır, ne katı kalblidir ve ne de çarşıda, pazarda bağırıp çağırır. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Aksine affeder, bağışlar. Ça­rpıtılmış dini onunla düzeltip insanlar: “Lâ ilahe illallah” deyinceye kadar asla onun canını almayacağım.”[135]. Hz. Peygamber (s.a.) bu isme en lâ­yık insandır. Çünkü dini düzeltmek, yerleştirmek yolunda Allah’a göster­diği tevekkülde hiç kimse ona ortak olamaz.

Mâhî, Haşir, Mukaffî ve Âkıb isimlerine gelince; bunlar Cübeyr Mut’im’in aktardığı hadiste açıklanmıştır.

Mâhî: Allah’ın kendisiyle küfrü mahvedeceği kişi demektir. Küfür, Hz. Peygamber (s.a.) ile mahvedildiği kadar hiçbir kimse ile mahvedilmemiştir. O, peygamber olarak görevlendirildiğinde —Ehl-i Kitab’dan arta kalanlar dışında— yeryüzünde yaşayanların hepsi kâfir idiler. İnsanlar ya putperest­lerden, gazaba uğramış yahudilerden, sapık hristiyanlardan, ne Rab ne âhiret tanıyan materyalist sâbiîlerden; ya da yıldızlara tapanlardan, ateşperestler­den, peygamberlerin getirdikleri şeriatları tanımayan ve kabullenmeyen fi­lozoflardan oluşmaktaydı. Allah Teâlâ bunları Rasûlü ile mahvetti ve Al­lah’ın dini her dine galip geldi. O’nun dini gece ve gündüzün ulaştığı yere (yani dünyanın her yerine) ulaştı. O’nun daveti, güneş ışınlarının yayılışı gibi bütün bölgelere yayıldı.

Haşir: Bu kelimenin kökü olan “haşr”, katlamak ve bir araya getir­mek anlamındadır. İnsanlar onun önünde haşrolunacaklardır. Sanki o, in­sanları hasretmek için peygamber olarak görevlendirilmiştir.

Âkıb: Peygamberlerin en sonuncusu olarak gelen. O’ndan sonra pey­gamber gelmeyecektir. Çünkü Âkıb kelimesi “âhirden sonuncu’/ anlamın­dadır. O, mühür gibidir. Bundan dolayı kayıtsız şartsız Âkıb diye ad aridı-nlmıştır. Yani peygamberlerin ardından en son olarak gelen.

Mukaffî: Yine aynı anlamdadır. Kendisinden Öncekilerin izlerini kapa­tan anlamına gelmektedir. Allah, onunla daha önceki peygamberlerin izle­rini kapatmıştır. Bu kelime  “izlemek, geride kalmak” kökünden türetilmiştir. Bir kimse birinden geri kaldığı zaman ( tâ ) “Ondan geri kaldı “Ondan geri kalır” denir. ( .-Başın ense kısmı” ve”Beytin kâfiyesi” sözleri de buradan gelmektedir. O halde Mukaffî: Kendisinden önceki peygamberleri takip edip onların mühürleyi-cisi ve sonuncusu olan demektir.

Nebiyyü’t-Tevbe (Tevbe Peygamberi): Allah’ın kendisi ile yeryüzü hal­kına tevbe kapısını açtığı kimse demektir. Allah onların tevbelerini, ondan önceki yeryüzü halkına benzeri nasip olmayan bir tarzda kabul etti. Hz. Peygamber (s.a.) en çok af dileyen ve tevbe eden insandı. Hatta bir tek oturumda yüz kere şöyle dediğini saymışlardı: “Rabbim! Beni bağışla, tev-betnizi kabul et. Doğrusu tevbeleri kabul eden ve günahları bağışlayan an­cak Sen’sin.”[136]

Derdi ki: “Ey insanlar! Rabbiniz Allah’a tevbe edin. Zira ben, günde yüz kere Allah’a tevbe ederim.”[137]. Aynı şekilde onun ümmetinin tevbesi diğer ümmetlerin tevbelerinden daha mükemmel, kabulü daha çabuk ve yapılması daha kolaydır. Onlardan öncekilerin tevbeleri ı güç işlerdendi. Hatta İsrâiloğullarının buzağıya tapmalarının tevbesi, kendilerini öldürmekti. Bu ümmete gelince, Allah Teâlâ katında bir üstünlüğe sahip olduklarından dolayı Allah, onların tevbelerini pişmanlık ve günahı terketmek saymıştır.

Nebiyyü’l-Melhame (Savaş Peygamberi): Allah’ın düşmanları ile cihad etmek görevi verilen demektir. Hiçbir peygamber ile ümmeti, Allah Rasülü (s.a.) ile ümmetinin yaptığı cihad kadar asla cihad yapmamışlardır. O’nun ümmeti ile kâfirler arasında meydana gelen ve meydana gelecek olan bü­yük savaşların benzerleri ondan önce hiç görülmemiştir. Zira O’nun üm­meti, birbirini kovalayan asırlar boyunca yeryüzünün her tarafında kâfirle­ri öldürmüşler ve onlara öyle savaşlar açmışlardır ki, kendilerinden başka hiçbir ümmet bunu yapmamıştır.

Nebiyyu’r-Rahme (Merhamet Peygamberi): Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği peygamber demektir. Allah, O’nun sayesinde mü’min, kâfir demeden bütün yeryüzü halkına merhamet etmiştir. Mü’minler, merhametten en çok nasib alanlardır. Kâfirlere gelince, onların ehl-i kitap olanları onun gölgesinde, onun eman ve güvencesinde yaşamışlar; O’nun ve ümme­tinin öldürdüğü kâfirler ise O’ndan dolayı derhal cehenneme atılmışlar ve böylece, sırf ahiretteki azaplarının şiddetini artıran uzun hayattan kurtul­muş oldular.

Fâtih: Allah’ın kendisiyle, kilitlenmiş hidayet kapısını açtığı kimse de­mektir. Allah, O’nunla kör gözleri, sağır kulakları ve kapalı kalpleri açtığı ve O’na kâfirlerin ülkelerini fetih nasib etti. O’nunla cennetin kapılarını açtı. Faydalı ilmin ve salih amelin yollarını O’nunla gösterdi. O halde O’­nunla dünya ve âhireti, kalbleri, kulakları, gözleri ve ülkeleri açtı.

Emîn: Varlıklar dünyasında bu isme en lâyık olan O’dur. Vahiy ve din konularında Allah’ın kendisine güvendiği kimse O’dur. O, hem gökte-kilerin ve hem de yerdekilerin güvendiği şahıstır. Bundan dolayı peygam­berlikten önce O’na “el-Emîn” derlerdi.

Dahûk-Kattâl (Çok gülen-çok öldüren): Bu iki isim birbiriyle iç içedir; biri diğerinden ayrılmaz. Zira Hz. Peygamber (s.a.) mü’minlerin yüzlerine karşı çok tebessüm eder ve onlara yüzünü ekşitmez, kaşlarını çatmaz, öf­kelenmez ve sert davranmazdı. Allah düşmanlarını ise perişan eder,.bu konuda hiç kimsenin kınamasından çekinmezdi.

Beşîr: İtaat edene sevap müjdesi veren, Nezîr: İsyan edeni a2apla k< kutan. Allah, kitabının pekçok yerinde O’nu, kendisinin Kulu olarak a landirmıştır:

“Allah’ın kulu, O’na dua etmek için namaza durduğunda neredey üzerine örtülüyorlardı. “[138]

“Hakkı bâtıldan ayırdeden Kur’ân’ı kuluna indiren Allah yücelercesidir.[139]

“O anda Allah artık kuluna vahyedeceğini vahyetti[140]”Kulumuza indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe ediyorsanız…[141]

Sahih bir hadiste Hz. Peygamber’in (s.a.) şöyle buyurduğu aktarıl­maktadır:  “Ben, kıyamet günü, Âdemoğullarının efendisiyim ( = Seyyidu veled-i Âdem).  Bunda övünç yok. “[142]

Allah, O’nu, aydınlatan bir kandil, es-Sirâcu’l-Münîr[143]ve ziyası ya­nıp ışık veren bir kandil, es-Sirâcu’l-Vehhâc[144]olarak adlandırmıştır. Mü­nir; Vehhâc’ın aksine yakmaksızın aydınlatan, ışık veren demektir. Veh-hâc’da ise bir tür yakma ve yanma anlamı vardır. [145]

8— Birinci ve İkinci Hicret:

Müslümanlar çoğalıp kâfirler onlardan korkmaya başlayınca Hz. Pey-gamber’e (s.a.) yaptıkları ezâ ve müslümanlara verdikleri işkence şiddetini artırdı. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) müslümanların Habeşistan’a hicret etmelerine izin verdi ve: “Orada bir hükümdar vardır. Onun yanında in­sanlara zulüm yapılmaz,” buyurdu. Müslümanlardan 12 erkek, 4 kadın oraya hicret etti. Aralarında Hz. Osman b. Affân da vardı. Yola ilk çıkan Hz. Osman idi, Allah Rasûlü’nün (s.a.) kızı olan hanımı Rukiyye de bera­berinde idi. Müslümanlar Habeşistan’da en iyi şartları içeren bir yerde yer­leştiler. Kureyş’in müslüman olduğu haberi kendilerine gelince —ki bu ha­ber yalandı— Mekke’ye geri döndüler. (Yolda) durumun olduğundan daha şiddetli bir hal aldığı haberi kendilerine ulaşınca bir kısmı geri döndü. Bir grup ise Mekke’ye girdi; Kureyş’in pek şiddetli bir eziyeti ile karşılaştılar. Şehre girenler arasında Abdullah b. Mes’ûd da vardı..

Sonra Hz. Peygamber (s.a.) ikinci kez müslümanlara Habeşistan’a hicret izni verdi. Bunun üzerine —şayet, şüpheli olmakla birlikte aralarında Am-mâr var ise— 83 erkek ve 18 kadın oraya hicret ettiler ve Necâşî’nin yanın­da iyi bir şekilde yerleştiler. Bu durum Kureyş’e ulaşınca derhal harekete geçip Necâşî’nin yanında onları tuzağa düşürmek amacıyla Amr İbnü’1-Âs ve Abdullah b. Rabîa başkanlığında bir heyet gönderdiler. Allah, onlar tuzaklarını kursaklarında bıraktı. Bunun üzerine Allah Rasûlü’ne (s.a,) vdlr dikleri eziyet şiddetlendi; onu ve ailesini Ebu Tâlib’in vadisinde (yahut mî hailesinde) üç sene —bir görüşe göre iki sene— kuşatma altına aldıla'”. Hz. Peygamber (s.a.) kuşatmadan çıktığında 49 —bir görüşe göre de 48-^-yaşında idi. Bundan birkaç ay sonra Amcası Ebu Tâlib 87 yaşında öld Vadide iken Abdullah b. Abbas dünyaya geldi. (Ebu Tâlib’in ölümü üzefl ne) kâfirler ona şiddetli eziyet verdiler. Bundan kısa bir süre sonra da ha­nımı Hz. Hatice vefat etti. Kâfirlerin ona verdikleri eziyet şiddetini artırdı. Bunun üzerine Allah Teâlâ yoluna davet için Taife gitti. Günlerce (on gün) orada kaldı. Hiç kimse davetini kabullenmedi. O’na eziyet ettiler, memleketlerinden kovdular ve yol kenarlarına iki sıra olup onu taşladılar. Öyle ki topukları kana bulandı. Allah Rasûlü (s.a.) onlardan ayrılıp Mek­ke’ye döndü. Yolda hristiyan Addâs ile karşılaştı. Addâs ona inanıp tasdik etti. Yine yolda iken, Nahle denilen yerde kendisine Nasîbîn halkından yedi kişilik bir cin grubu gönderildi ve bu cinler Kur’an’i dinleyip müslü­man oldular'[146]’. İşte bu yolculuğu esnasında Allah, “dağların meleğini” gönderip ona uymasını ve şayet isterse Mekke’nin iki büyük dağını (Ebu Kubeys ve Ahmer dağlarını) kavminin üzerine geçirmesini emretmiş, o ise: “Hayır. Onlara yumuşak davranılmasını, mühlet tanınmasını istiyorum. Belki Allah, onların sulblerinden kendisine ibadet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak tutmayacak kimseler çıkaracaktır[147]demişti. Yolda iken şu Sonra Mut’im b. Adiy’in emanında Mekke’ye girdi. Daha sonra da ruhu ve bedeniyle Mescid-i Aksâ’ya gece götürüldü (İsrâ hâdisesi). Oradan göklerin ötesine bedeni ve ruhu ile Allah Teâlâ’ya çıkarıldı (Mi’râc hâdise­si). Allah, onunla konuştu ve ona namazları (beş vakit namazı) farz kıldı. Bu yalnız bir kere oldu. Görüşlerin en doğrusu budur. Kimisi: “Bu hâdise uykuda olmuştu.”, kimisi: “Hz Peygamber (s.a.) gece götürüldü, denir; uykuda yahut uyanıkken oldu, denilmez.” kimisi: “İsrâ hâdisesi Beyt-i Mak-dis’e kadar uyanıkken, oradan göğe ise uykada gerçekleşti.”, kimisi: “İsrâ hâdisesi biri uyanıkken, biri uykuda olmak üzere iki kere oldu.” ve kimisi de: “Hz. Peygamber (s.a.) İsrâ hâdisesini üç kere yaşadı.” diyor. Bu hâdi­senin peygamberlikten sonra olduğunda görüşbirliği vardır.

Şerîk’in rivayetinde[148]bu olayın Hz. Peygamber’e (s.a.) vahiy gelme­den önce gerçekleştiği yer almaktadır ki, bu, Şerîk’in İsrâ olayım aktarır­ken yaptığı sekiz hatadan biri ve onun yanlış anlaması olarak değerlendiril­miştir'[149]Bu rivayeti kimileri: “Uykuda olan İsrâ vahiy gelmeden önce, uyanıkken olan İsrâ ise peygamberlikten sonra idi.” diye yorumlamaya kalkışırken, kimileri de: “Buradaki vahiy, mukayyeddir, (yani belli özel ve sınırlı anlamı vardır -Ş.Ö.) yoksa peygamberliğin başlangıcı olan mutlak vahiy değildir. Maksat, Hz. Peygamber’e (s.a.) İsrâ olayı hakkınaa vahiy gelmeden, daha önceden haber vermeksizin, ansızın Hz. Peygamber’in (s.a.) isrâ buyurulduğudur.” demektedirler. En doğrusunu Allah bilir.

Mekke’de kaldığı sürece kabileleri Allah Teâlâ’ya davet ediyor ve ken­disini her hac mevsiminde onlara arzediyor, Rabbinin elçiliğini yapabilmesi için kendisini barındırmalarını istiyor, dileğini yerine getirirlerse cennete gideceklerini söylüyordu. Hiçbir kabile çağrısını kabul etmedi. Bu işi Al­lah, Ensâr’a bir şeref olarak sakladı. Allah Teâlâ dinini açığa çıkarmak, va’dini yerine getirmek, Peygamberine yardım etmek, Allah sözünü yücelt­mek ve düşmanlarından intikam almak isteyince —kendilerine bir şeref bah­şetmek dileğiyle— Ensâr’ı, O’na gönderdi. Hz. Peygamber (s.a.) hac mev­siminde onlardan altı —bir görüşe göre sekiz— kişilik bir grubun yanına yaklaştı. Mİna’da Akabe denilen yerde başlarını tıraş ediyorlardı. Yanları­na oturdu. Onları Allah’a davet etti ve onlara Kur’an okudu. Onlar da Allah ve Rasûlünün davetini kabul edip Medine’ye döndüler. Kavimlerini İslâm’a davet ettiler. Aralarında İslâm yayıldı. Allah Rasûlünün (s.a.) adı geçmeyen hiçbir Ensâr evi kalmadı. Medine’de ilk defa içinde Kur’an oku­nan mescid Züraykoğuiları Mescidi’dir.

Sonra ertesi sene aralarında ilk altıdan beş kişinin de bulunduğu 112 erkekten oluşan bir Ensâr grubu geldi. Allah Rasûlüne (s.a.) Akabe’de’ gelecek sene buluşmak üzere bîat ettiler; sonra Medine’ye döndüler. Ertesi yıl 73 erkek, 2 kadın Hz. Peygamber’e (s.a.) geldiler. —bunlar son Akabe grubu oluyorlar— Allah Rasülü’ne (s.a.) kadınlarını, çocuklarını ve kendi­lerini korudukları şeylerden O’nu da korumak üzere bîat ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) ile arkadaşları onların yanlarına göçtüler. Allah Rasûlü (s.a.) bu son Akabe grubu arasından 12 nakîb ( = temsilci) seçti.

Allah Rasûlü (s.a.) arkadaşlarının Medine’ye hicret etmelerine izin verdi. Bunun üzerine birbirini takiben, bölük bölük yola çıktılar. Bir görüşe göre ilk çıkan Ebu Seleme b. Abdülesed el-Mahzûmî, bir görüşe göre de Mus’ab b. Umeyr’dir'[150]Gelenler Ensâr evlerinde konuk oldular. (Ensâr adını alan! bu Medineli müslümanlar) hicret edenleri yanlarında barındırdılar, onlara yardım ettiler. Böylece İslâm Medine’de yayıldı.

Sonra Allah, Rasûlünün (s.a.) hicret etmesine izin verdi. Hz. Peygamber (s.a.) Rebîülevvel —bir görüşe göre Safer— ayında pazartesi günü Mek­ke’den yola çıkti[151]O zaman 53 yaşında idi. Beraberinde Ebu Bekir es-Sıddîk ve Ebu Bekir’in kölesi Âmir b. Füheyre vardı. Kılavuzları Abdullah b. Uraykıt el-Leysî idi. Hz. Peygamber (s.a.) İle Hz. Ebu Bekir, Sevr ma­ğarasına girip orada üç gün kaldılar. Sonra sahil yolunu tuttular. Rabîü-levvel ayının 12. gecesi pazartesi günü —bu konuda farklı görüşler ileri sürenler de vardır— Medine’ye ulaşınca, Medine’nin üst taraflarında Kubâ denilen yerde Arnr b. Avf oğullarının konuğu oldu. —bir görüşe göre Gül­süm b. el-Hidm’in, diğer bir görüşe göre de Sa’d b. Hayseme’nin konuğu olduğu ileri sürülmüşse de birincisi daha meşhurdur—. Hz. Peygamber (s.a.) onların yanında 14 gün kaldı ve Kubâ Mescidini tesis etti. Sonra cuma günü yola koyuldu. Salim oğullarına vardığında cuma vakti girdi. Yanın­daki yüz müslümanla birlikte onlara cuma namazını kıldırdı. Sonra da de­vesine binip yola koyuldu. İnsanlar, kendilerinin yanında konuk olması için onunla konuşmaya ve devesinin yularını tutmaya başladılar. Bunun üzerine: “Yolunu açın. Zira o, nerede duracağı hakkında gerekli emri al­mıştır.” buyurdu[152]. Deve bugünkü Mescid-i Nebevî’nin bulunduğu yerin yakınına çöktü. Burası Neccâr oğullarından Sehl ve Süheyl adında iki ço­cuğun hurma kuruttukları bir yerdi. Devesinden inip Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin evine konuk oldu. Sonra hurma kurutulan bu yerde arkadaşlarıyla beraber kendi eliyle hurma dalları ve kerpiçten kendi mescidini yaptı[153]. Sonra da mescidin yanına kendisinin ve hanımlarının odalarını yaptı. O’nun odasına en yakın olanı Hz.Âişe’nin odasıydı. Yedi ay kaldıktan sonra Ebu Eyyûb’-un evinden kendi evine taşındı.

Habeşistan’daki arkadaşlarına Medme’ye hicret ettiği haberi ulaşınca onlardan otuz üçü geri döndü. Bunlardan yedisi Mekke’de hapsedildi. Geri kalanlar Medine’ye varıp Allah Rasûİü’ne (s.a.) katıldılar. Sonra (Habeşis­tan’daki müslümanlardan) orada kalanlar Hayber savaşının olduğu hicre­tin yedinci senesi bir gemi ile hicret ettiler.[154].

9— Çocukları:

İlki, Kâsım’dır. Hz. Peygamber (s.a.) onunla künyelenmiştir. (Ebu’l-Kâsım diye). Daha küçük çocuk iken öldü. Hayvana binecek, uslu deve üzerinde gezinecek çağa gelinceye kadar yaşadığı da söylenmektedir.

Sonra Zeyneb dünyaya gelmiştir. Kâsım’dan daha büyük olduğu da söylenmektedir. Sonra Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma dünyaya gel­miştir. Herbiri hakkında “Diğer iki kızkardeşinden daha büyüktü” diyen­ler vardır. İbn Abbas’tan gelen bir rivayete göre, Rukiyye üç kızın en bü­yüğü ve Ümmü Gülsüm onların en küçüğüdür.

Sonra oğlu Abdullah dünyaya geldi. Abdullah, peygamberlikten sonra mı, önce mi dünyaya geldi? Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları peygamberlikten sonra dünyaya geldiği görüşünün doğru olduğu­nu söylemişlerdir. Tayyib ve Tahir, o mudur, yoksa ondan ayrı iki çocuk mudur? Bu konuda da iki görüş ortaya atılmıştır. Doğrusu bu iki isim onun lâkablarıdir. En doğrusunu bilen Allah’tır.

Bu çocukların hepsi Hz. Hatice’dendir. Hz. Peygamber’in (s.a.) on­dan başka bir hanımından çocuğu dünyaya gelmemiştir.

Sonra Medine’de, hicretin sekizinci senesinde Mısır yerlisi bir hamım olan cariyesi Mariye’den oğlu İbrahim dünyaya geldi. Oğlunun dünyaya geldiğini azadlı kölesi Ebu Râfi’ müjdeledi; Hz. Peygamber (s.a.) de ona bir köle bağışladı. İbrahim daha sütten kesilmeden bebek iken öldü. Cena­ze namazının kılınıp kılınmadığı konusunda iki ayrı görüş ileri sürülmüştür.

  1. [156]

10—  Amcaları:

1- Allah’ın ve Rasûlünün aslanı, şehidlerin efendisi Abdülmuttaîib oğ­lu Hz. Hamza, 2- Abbas, 3- Ebu Tâlib: Adı Abdümenâf’tır, 4- Ebu Le-heb: Adı Abdüluzzâ’dir, 5- Zübeyr, 6- Abdülkâbe, 7- Mukavvim, 8- Dırâr, 9- Kuşem, 10- Muğîre: Lâkabı Hacel’dir, 11- Gaydâk: Adı Mus’ab’dır; Nevfel olduğu da söylenmiştir. Bazıları bu listeye Avvâm’ı da ilâve etmek­tedir. Bunlardan yalnızca Hz. Hamza ve Hz. Abbas müslüman olmuşlardır. [157]

11—  Halaları:

1- Safiyye: Zübeyr b. Avvâm’m annesidir, 2- Âtike, 3- Berra, 4- Ervâ, 5- Ümeyme, 6- Ümmü Hakîm el-Beyzâ. Bunlardan Safiyye müslüman ol­muştur. Âtike ve Ervâ’nın müslüman olup olmadıklarında ihtilaf edilmiş, bazıları Ervâ’nın müslüman olduğunu doğrulamışlardır.

Amcalarının en yaşlısı Haris, en küçüğü ise Hz. Abbas’tır. Hz.Ab-bas’ın nesli devam etti ve yeryüzünü çocukları doldurdu. “Me’mûn zama­nında onun soyunun nüfus sayımı yapıldı. Altı yüz bine ulaştıkları görül­dü.” denmişse de bunda —açıkça görüldüğü üzere— bir abartma sözkonu-sudur. Aynı şekilde Ebu Tâlib’in de soyu devam edip çoğaldı. Haris ile Ebu Leheb’in de soyları devam etti. Bazıları Haris ile Mukavvim’in, bazı­ları da Gaydâk ile Hacel’in aynı şahıs olduklarım söylemişlerdir. [158]

[98] Buharî’de (1/6) bir zamanlar Peygamber düşmanı olan Ebu Süfyan’dan rivayet edilen uzunca bir hadiste deniyor ki: “Hirakl bana ilk olarak; İçinizde nesebi nasıldır? diye sordu; ben de: O, aramızda soylu birisidir, cevabını verdim,”
[99] Bu isimler silsilesi arasında “oğlu” anlamına gelen “bin” kelimesi vardı. Gerek duy­madığımız için onu yazmazdık. Bu silsiledeki her önceki isim, bir sonrakinin oğlunun ismidir.
[100] Hûd, 11/70. Kıraat imamları “Ya’kûb” kelimesinin son harfinin harekesi ne olacağı konusunda ihtilaf etmişler ve İbn Kesîr, Nâfı, Ebu Amr, Kisâî, Âsım’ın râvisi Ebu Bekir “Ya’kûbu” şeklinde ref ile; İbn Âmir, Hamza, Âsım’ın râvisi Hafs “Ya’kûbe” şeklinde nasb ile okumuşlardır. Zeccâc diyor ki: Ya’kub’un ref inde İki vecih vardır: 1- Muahhar mübteda olmak üzere, anlamı başta imiş gibi verilir. O zaman anlam şöyle olur: “İshak’m arkasından o kadının Ya’kûb (adlı oğlu) dünyaya geldi.” 2-“İshak’ın arkasından o kadının Ya’kûb (adlı oğlu) sabit oldu” Nasb üe okuyan ma­naya yüklemiştir. Mana: O kadına İshak’ı bağışladık ve yine o kadına Ya’kûb’u ba­ğışladık.
[101] Saffât: 37/103-112.
[102] Zâriyât, 51/24-25,28.
[103] Kasas, 28/5.
[104] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/69-73.
[105] îrhâs: Peygamberlik döneminden önce peygamberlerde beliren harikulade haller. Me­selâ, Hz. Peygamber’in (s.a.) doğduğu yıl Kabe’yi yıkmaya gelen Ebrehe, komutanlı-ğındaki Yemen ordusu filleriyle saldırıya geçince Allah, Ebabil kuşlarını göndermiş ve kuşlar askerlere küçük küçük taşlar atmış ve böylece Yemenliler emellerine ulaşa­mamışlardır.
[106] Tirmizî, 3624. Senedi sahihtir. Hafız İbn Hacer, el-fcâbe’de diyor ki: Hadisin râvileri sikadır. Ebu Bekir ile Bilâl’ın bu hadiste adlarının geçmesi sağlıklı değildir. Hadisi Bezzâr, Müsned*mde; “Amcasıyla birlikte bir adam gönderdi” metniyle rivayet edi­yor.  Bkz. tbn Kesîr, el-Bidâye, 2/285-286.
[110] Şeyh Cemaleddin Ebu Zekeriyya Yahya b. Yusuf b. Yahya es-Sarsarî. Sarsar dat’a iki fersah uzaklıkta bir köy adıdır. es-Sarsarî, lügat bilginidir ve güzel vardır. Divanı ve methiyeleri dillerde dolaşmaktadır. Kendi asrında Hassan b. gibiydi. 656/1258 senesinde Tatarlar Bağdat’a girdikleri gün onu Öldürdüler
[111] İbn Cerîr (2/144) ve Hâkim (Müstedrek, 2/530): “Onun Kadir gecesi indirdik” âyeti­nin tefsiri konusunda İbn Abbas’ın şunları söylediğini rivayet ederler: “Kur’an Kadir gecesinde bir defada toptan dünya semasına indirildi. Yıldızların mevkisinde idi. Al­lah, Peygamberine (s.a.) birbiri ardınca oradan indirdi. Allah Teâlâ buyuruyor ki: “İnkâr edenler: Kur’an, ona bir defada toptan indirilseydi ya! derler. Oysa biz onu senin kalbine yerleştirmek için bu şekilde azar azar indirir ve onu ağır ağır okuruz.” (Furkân, 25/32). Bu rivayetin isnadı sahihtir. Hâkim sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de ona katılmıştır. Süyûtî de ed-Dürru’l-Mensûr’da (6/370) kaydetmiş ve ayrıca tbn Dureys, tbn Münzir, İbn Ebî Hatim, İbn Merdûyeh ve Beyhakf nin —DelâiCds— de rivayet ettiklerini ilâve etmiştir.
[112] Hadis, şu şahidleri sayesinde sahihtir: 1- Ebu Nuaym, el-Hıiye, 10/26-27, Ebu Üma-me’den: Senedindeki Ufeyr b. Ma’dân zayıf râvi, diğerleri sikadır. el-Heysemî bunu Mecmau’z-ZevâicTde (4/72) kaydetmiş ve Taberanî’nin de el-Kebîr’de rivayet ettiğini belirterek Ufeyr b. Ma’dân’dan dolayı illetli olduğunu söylemiştir. 2- Hâkim, 2/4, İbn Mes’ûd’dan; 3- İbn Mâce (2144), İbn Hibbân (1084 ve 1085), Hâkim (2/4, 4/325), Ebu Nuaym (el-Hılye, 3/156 ve 157, 7/158) Câbir’den; 4- Mecmau’z-Zevâid’dt (4/71) kaydedildiğine göre Bezzâr, Huzeyfe’den bu konuda hadis rivayet etmişlerdir. Şu hal­de hadîs, bunlarla sahihlik derecesine ulaşmaktadır.
  1. [114] Buharı, 1/2, 59/6; Müslim, 2333; Ahmed, 6/158, 163, 257; Mâlik, 1/202; Nesâî, 2/146.J 147, 149; Tİrmizı, 3638: Hârİs b. Hişâm, Allah Rasûlüne (s.a.) sordu: “Ey Allah’ıni Rasûlü! Vahiy sana nasıl gelir?” Allah Rasûlü (s.a.) şöyle cevap verdi: “Bazı zaman-) tar zil sesi şeklinde gelir. Bu bana en fazla güçlük verenidir. Melek benden ayrıldığın-?. da söylediğini bellemiş olurum. Kimi zaman melek bana bir adam suretinde görünür.l Bana söyler, ben onun söylediklerini bellerim.” Hz. Âişe diyor ki: “Çok soğuk bir\ günde vahiy gelirken onu gördüm. Melek, O’ndan ayrıldığında alnından ter boşanı-\ yordu.”
[115] Ahmed, 6/118: Hz.Âişe diyor ki: “Hz. Peygamber’e (s.a.) devesi üzerinde vahiy gel-\ diği zaman deve boynunu yere kor ve hareket edemezdi.” Hâkim (2/505) bu hadisij sahih saymış, Zehebî de ona katılmıştır ki, dedikleri gibidir. Ayrıca Ahmed’in (6/455)3 Esma Binti Yezîd’den ve Abdullah b. Amr’dan rivayet ettiği iki şahid hadis vardır.!
[117]    Müslim, 177. Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: “Bu iki yer dışında Cebrail’i yaratıl-} dığı suret üzere görmedim. Gökten indiğinde gördüm, cisminin büyüklüğünden gökle\ yer arasını kapatmıştı. ” Ahmed b. Hanbel, İbn Mes’ûd’dan rivayet ettiği hadiste açık-? lamıştır ki: Birincisi, Hz. Peygamber’in (s.a.) Cebrail’den asıl yaratıldığı surette ken-J dişini göstermesini istediğinde; ikincisi Mi’rac’da. Tirmİzî (3274) ise Hz. Âişe’nin şöy-İ le dediğini rivayet eder: “Muhammed, Cebrail’i sadece iki kere asıl suretinde gördü.jj Bir kere Sidretü’I-Müntehâ’da, bir kere de Ecyâd’da.”
[118] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/74-78.
[119] Muhammed b. Serî hakkında Ebu Hâtım: “Hadiste gevşek” ve Ibn Adiy: “Çok hata eder” demişlerdir. Velid b. Müslim ise tedliscidir. Burada da Muan’an rivayet etmek­tedir. Şu halde haber sahih değildir.
[120] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/78-79.
[121] Buharî, 67/20: Urve anlatıyor: Süveybe, Ube Leheb’in cariyesi idi ve Ebu Leheb onu âzâd etmişti. Süveybe, Hz. Peygamber’i (s.a.) emzirmiştir. Ebu Leheb ölünce, ailesin­den birisi onu rüyada perişan bir halde gördü ve “Neyle karşılaştın?” diye sordu. Ebu Leheb de: “Sizden ayrıldıktan sonra hiç rahat yüzü görmedim. Ancak bir kere­sinde bana Süveybe’yi âzâd etmiş olmamdan ötürü —başparmağının altındaki çukur­luğu göstererek— şurası dolusu su verildi.” dedi.
[122] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/79-80.
[123] Müslim, 2454.
[124] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/80.
[125] Buharı,  1/3.
[126] Buharı, 65/1 {Nisa), 1/3, 60/21, 91/1; Müslim, 160; Tirmizî, 3636; Ahmed, MOsrted, 6/153, 232.
[127] Buharı, 65/1 {Müddessir), 65/1 (Alâk), 1/3, 59/6; Müslim, 161; Ahmed, 3/306, 392.
[128] Hicr:  15/94.
[129] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/81-82.
[130] Buharı, 65/1 (Saf), 61/17; Müslim, 2354; Tirmizî, 2842; Ahmed, 4/80, 81, 84. Hadi­sin sonundaki “Benden sonra peygamber gelmeyecek” cümlesi, râvilerden birinin Âkıb kelimesinin anlamını açıklamasıdır. Müslim ve Ahmed’deki rivayete göre Ma’mer di­yor kî: Zührî’ye: “Âkıb, ne demektir?” diye sordum; “kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan demektir”, cevabını verdi. Müslim’deki bir başka rivayette: “Ben kendisinden sonra hiçbir kimsenin gelmeyeceği Âkıb’im” ve Tirmizî’deki rivayette ise: “Kendisinden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek olan Âkıb, benim” denmektedir.
  1. Muhammed   Ebu’I-Hattâb   îbn   Dıhye   el-Kelbî (544/1149-633/1235), Endülüs’teki Belensiye halkından edebiyatçı tarihçi ve hadis ha­fızı bir zattır. Danye kadılığına görevlendirildi. Merakeş, Şam, Irak ve Horasan’ı gez­di, dolaştı, Mısır’da yerleşti. Âlimler ve imamlar hakkında çok sert laflar ederdi. Bu yüzden bazı çağdaşları onunla konuşmaktan uzaklaştılar ve onun nesebinin Dıhye’ye ulaştığının yalan olduğunu söyleyerek: “Dıhye el-Kelbî’nin nesli devam etmedi” dedi­ler. Kahire’de vefat etti. Eserlerinden bazıları: el-Mutrib min Eş’arî Ehli’l-Mağrib, Nihayetü’s-Sûl fi Hasâisi’r-Rasûl, et-Tahrir fî Mevtidi’s-Sirâci’l-Münîr… vs.
[132] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/82-84.
  1. Ahmed   el-Has’amî   es-Süheylî (508/1114-581/1185). Endülüs’teki Malaka’dan olup lügat ve siyer âlimidir. Malaka’-da doğdu. 17 yaşında kör oldu. Mükemmel şiirler söylemeye başladı. Adı Merakeş sultanının kulağına ulaştı; sultan onu çağırtıp ikramda bulundu. Vefat edinceye kadar orada kitaplarını yazıp durdu. Süheyl, Malaka köylerindendir. Bazı eserleri: Îbn Hişam’m es-Siretii’n-Nebeviyye’sinin şerhi olan er-Ravdu’l-Unf, el-fzah ve’t-Tebyîn limâl Übhime min Tefsîri’t-Kitâbi’l-Mübîn, Netâicu’i-Fikr… vs.
[134] Kâ’b b. Züheyr, Divan, s.21.
[135] Buharı, 65/3 (Fetih), 34/54; Ahmed, 2/174.
[136] Tirmizî, 3430; Ebu Davud, 1516; tbn Mâce, 3814; Ahmed, 2/84. İsnadı sahihtir. İbn Hibbân (2459) sahih olduğunu söylemiş ve Tirmizî: “Bu hadis hasen-sahihtir” demiştir.
[137] Müslim, 2702; Ebu Davud,   1515.
  1. ~
[139] Furkân, 25/1.
[140] Necm, 53/10.
[141] Bakara, 2/23.
[142] Tirmizî, 3618; İbn Mâce, 4308; Ahmed, 3/2. Hadisin metninin tamamı şöyledir: “Ben, kıyamet günü âdem oğullarının efendisîyim, bunda övünç yok. Hamd sancağı elimde olacaktır; bunda övünç yok. O gün Adem ve diğer bütün peygamberler benim sanca­ğım altında toplanacaklardır. îlk defa yerden ben çıkartılıp diriltileceğim;
bunda övünç yok,” Biri dışında râvileri sikadır. Bu hadisin, Ahmed’de (3/144) Enes’ten ve Übey b. Kâ’b’dan (5/138) rivayet edilen iki şahid hadisi vardır; bunlar sayesinde sahihlik derecesine ulaşır.
Ayrıca bu hadisi Buharı (İsrâ, 65/5) ve Müslim (194) de buna benzer bir metinle rivayet etmişlerdir. Müslim’deki (2278) bir başka metin şöyledir: “Ben, kıyamet günü âdemoğullarının efendisiyim. îlk defa yerden ben çıkartılıp diriltileceğim, tik şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olan benim.”
[143] Ahzâb, 33/46.
[144] Nebe, 78/13.
[145] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/84-92.
[146] İbn Cerîr, Tefsir’inde (26/30) “Hani Kur’an’/ dinleyecek bir grup cinni sana yönelt­miştik…” (Ahkâf: 46/29) âyetinin açıklaması sadedinde İbn Abbas’ın şöyle dediğini aktarır: “Bu cinler, Nasîbîn halkından yedi nefer idi. Allah Rasûlü (s.a.) onları, kendi kavimlerine elçi olarak gönderdi.” Rivayetin senedi hasendir.
[147][147] Buharî, 59/6, 97/9; Müslim, 1795. Bu hadis, uzunca bir hadisin bir bölümüdür. Met­nin tamamı şöyledir: Hz. Âişe —Allah ondan razı ofsun— Hz. Peygamber’e (s.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü! Uhud savaşının yapıldığı günden daha zor bir gün geçirdin mi?” diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.) de anlattı: Evet, senin kavminden başıma böylesi bir şey geldi. Onlardan karşılaştığım şeylerin en zoru Akabe günü idi. Kendimi İbn Abdi Yâleyl b. Abdikülâl’e arzetmiştim. İsteğimi kabul etmedi. Düşünceli, dalgın ora­dan ayrıldım. Ancak ta Karnu’s-Seâlib’te kendime geldim. Başımı kaldırdım. Bir de ne göreyim! Beni bir bulut gölgelemekte değil mi? Baktım, Cebrail orada. Bana ses­lendi: “Allah (c.c.) senin kavminin sana söyledikleri sözü ve sana verdikleri cevabı İşitti. Dağlar meleğini, onlara yapılmasını istediğin şeyi emredip yaptırman için sana gönderdi.” Hz. Peygamber (s.a.) devamla diyor ki: Dağlar meleği bana seslenip selâm verdi. Sonra: “Ey Muhammed! Allah, kavminin sana söyledikleri sözü işitti. Ben. dağlar meleğiyim. İstediğini emretmen için Rabbin beni sana gönderdi. Dilersen, (Mekke vadisinin kenarlarındaki) şu İki yalçın dağı onların üzerine kapatırım.” dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ona şu karşılığı verdi: Umuyorum ki Allah, onların soytarından yalnız Allah’a ibadet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak tutmayacak kimseler çıkaracaktır.”meşhur duayı yapmıştı:  “Allah’ım! Gücümün zayıflığından, çaresizliğim­den Sana yakınıyorum.,. Bazıları bu duaya “Tâif Duası” adını vermektedir. Duanın tamamı şöyledir; “Allah’­ım! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü yalnız sana yakmı­yorum, ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Sen ezilenlerin, hor görülenlerin Rabbİsin. Beni kime bıraktın? Bana saldıran uzak bir düşmanın eline mi, yoksa işimi kendisine teslim ettiğim yakın bir dostun eline mi? Yeter ki bir gazabın olmasın bana; aldırmam çektiklerime. Ancak şuna inanıyo­rum ki, senin affın geniştir bana. Gazabına uğramaktan yahut öfkeni hak etmekten gökleri ışıklandıran, karanlıkları aydınlatan, dünya ve âhiret işlerini ıslah eden yüzü­nün nuruna sığınırım. Hoşnut kalacağın kadar sana memnuniyetimi sunarım. Güç de senin kuvvet de senin.” Mecmau’z-Zevâid’de (6/35) kaydedildiğine göre bu hadisi Taberanî, Abdullah b. Cafer’den rivayet etmiştir. Râvilerî sikadır. Ancak İbn İshak’m tedlisi vardır.
[148] Şerik b. Abdullah b. Ebu Nemr: Künyesi Ebu Abdillah’dır. Medinelidir. Doğru, fakat hata yapan bir râvidir. Buhari’nin Sahih’inde rivayet ettiği İsrâ hadisinde çelişkilere düşmüş, hadisi yanlış bellemiş, iyi zabtedememiştir.
[149] Hafız Ibn Hacer, Fethu’l-Bârî’dt (13/399) diyor ki: “O’na vahiy gelmeden önce” sözünü Hattabî, İbn Hazm, Abdülhak, Kadı lyâz ve Nevevî inkâr etmiştir. Nevevî’nin ifadesi şöyledir: “Şerîk’in bu rivayetinde âlimlerin İnkâr ettikleri yanlışlıklar var. Biri­si, ‘O’na vahiy gelmeden önce’ sözüdür. Bu bir hatadır. Bu konuda ona hiç kimse katılmamıştır. Âlimler, namazın İsrâ gecesinde farz kılındığında icmâ etmişlerdir. Na­sıl vahiyden önce namaz farz ktfınabilir ki?!” Diğer yanlışlıklar için bk. a.g. yer.
[150] Buharı, 63/46. Hadisin Berâ b. Âzib’ten gelen metni şöyledir: “İlkönce bize (Medine’­ye) Mus’ab b. Umeyr ile îbn Ümmü MektÛm, sonra Ammâr b. Yâsir ite Bilâl geldi. Allah onlardan razı olsun.”
[151] Hicret olayı Sahih-i Buharî’de (63/45) uzunca bir hadiste rivayet edilmektedir.
[152] Beyhakî, Delâil’de Enes’ten şu hadisi aktarır: Allah Rasûlü (s.a.) Medine’ye girdi. Biz şehre girince Ensâr erkeğiyle kadınıyla gelip hepsi de: “Bize buyur, ey Allah’ın Rasûlü!” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.}: “Deveyi bırakın. O nereye gideceğine dair emir almıştır.” buyurdu. Deve Ebu Eyyûb1 un kapısında çöktü… Bu hadisin senedinde geçen İbrahim b. Sırma’yı Dârekutnî zayıf sayarken İbn Maîn onun yalancı olduğunu söylüyor. İbn Adiy ise: “Onun hadislerinin umumunun sened ve metni münkerdir.” diyor. Beyhakî —ibn Kesîr’in el-Bidâye’de (3/202) kaydettiğine göre -ed-Delâil’dç, Saîd b. Mansûr- Attâf b. Halid- Sadık b. Musa- Abdullah b. Zü-beyr senediyle şu hadisi rivayet eder:
Allah Rasûlü (s.a.) Medine’ye geldi. Devesi Cafer b. Muhammed’in evi ile Hasan b. Zeyd’in evi arasına çöktü. Halk, O’na gelip hepsi de: “Ya Rasûlullah! Bizim evimi­ze buyur” dediler. Devesi kalkıp yürümeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): “Serbest bırakın O nereye gideceğine dair emir almıştır.” dedi. Sonra deve O’nu götürdü, minberin yerine kadar geldi; oraya çöktü. Sonra iyice yerleşti. Orada insanların eğleştikleri, gölgelenip serinlendikleri bir gölgelik vardı. Allah Rasûlü (s.a.) devesinden oraya indî, gölgeye oturdu. Ebu Eyyûb gelip: “Ya Rasûlullah! Evim sana en yakın ev. Yükünü benim eve taşı.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.): “Peki” dedi ve yükünü eve taşıdı. Sonra bir adam gelip: “Ya Rasûlullah! Nerede kalıyorsun?” diye sordu. “Kişi, yükü nerede ise oradadır.” karşılığını verdi. Bk. îbn Sa’d, Tabakât, 1/236-237.
[153] Buharı, 63/45; Müslim, 3/1623.
[154] Buharı, 64/36. Ebu Musa el-Eş’arî anlatıyor: Biz Yemen’de iken Hz. Peygamberin (s.a.) yola çıktığını haber aldık. Birinin adı Ebu Bürde, diğerininki Ebu Ruhm olan iki kardeşimle —Ben onların küçüğü idim— kavmimden birkaç kişiyle yahut elli üç ya da elli iki adamla —buradaki tereddüt râvidendir— O’nun yanına gelmek için mu­hacir olarak yola çıktık. Bir gemiye bindik. Gemimiz bizi Habeşistan’daki Necâşî’ye çıkardı. Orada Cafer b. Ebu Tâlib ile karşılaştık. Hep birlikte dönünceye kadar onun­la birlikte kaldık. Hayber fethinde Hz. Peygamber (s.a.) ile karşılaştık. Halktan bazı­ları, bize —gemi ile gelenlere— “Sizi geçtik, sizden önce hicret ettik.” diyorlardı. Bizimle birlikte gelenlerden ve hicret edenler arasında Necâşî’ye hicret eden Esma Bİn-ti Umeys, Hz. Peygamber’İn (s.a.) hanımı Hafsa’yı ziyarete gitti. Esma orada iken Hafsa’nın yanına (babası) Hz. Ömer geldi. Hz. Ömer, Esmâ’yi görünce: “Bu kim?” diye sordu. Hafsa: “Umeys’in kızı Esma” dedi. Hz. Ömer: “Şu Habeşli, şu denizci ha?” dedi. Esma: “Evet” dedi. Hz. Ömer: “Biz sizden önce hicret ettik. Biz, Allah Rasûİü’ne sizden daha lâyığız.” dedi. Bunun üzerine Esma öfkelendi ve dedi ki: “Ha­yır, hayır. Vallahi siz, Allah Rasûlü ile birlikte îdiniz. Açınızı doyurur, cahilinize öğüt verirdi. Biz ise Habeşistan’da uzak ve şartları hiç de iyi olmayan bir memlekette, bir ülkede idik. Hepsi Allah için, Rasûlullah için!… Allah’a yemin ederim ne zaman bir yemek yesem, ne zaman bir su İçsem hep işkence gördüğümüz, hayatımızdan endi­şe ettiğimiz zamanlarda Allah Rasûİü’ne (s.a.) söylediğim sözü hatırlardım. Bunu, Hz. Peygamber’e (s.a.) anlatacağım. Vallahi, ne yalan söyleyeceğim ne çarpıtacağım, ne de bir ilâve yapacağım.” Hz. Peygamber (s.a.) gelince Esma: “Ey Allah’ın Pey­gamberi! Ömer şöyle şöyle söyledi.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.): “Peki sen ne de­din?” diye sordu. “Şöyle şöyle söyledim.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.): “Bana sizden daha lâyık değil. O ve arkadaşları bir tek hicret yaptılar. Siz gemr halkı ise iki hicret yaptınız…” buyurdu.
İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/92-97.
[155] Buharı, 78/68. Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: Hz.•Peygamber (s.a.) ruhunu teslim ettiği rahatsızlığı esnasında Hz. Fâtıma’yı çağırdı. Ona birşey fısıldadı. Fâtıma ağladı. Son­ra onu çağırdı. Yine birşey fısıldadı. Bu sefer Fâtıma güldü. Bunu ona sorduk. Dedi ki: “Vefat ettiği bu hastalığı esnasında ruhunu teslim edeceğini fısıldadı, ben bunun üzerine ağladım. Sonra ailesinden kendisinin peşinden ilk gelecek kimsenin benim ol­duğumu fısıldayıp haber verince güldüm.” Buharî’nin bir rivayetine göre Hz. Pey­gamber (s.a.) ona: “Sen, cennet halkının kadınlarının yahut, mü’minlerin kadınları­nın hanımefendisi olmayı İstemez misin?” demiştir. Sahih-i Müslim’de (1759/54) Hz. Âİşe’den geien bir hadîste: “Hz. Fâtıma, Allah Rasûlünden sonra altı ay daha yaşa­dı.” deniliyor.
[156] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/97-98.
[157] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/99.
[158] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/99.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: