Giyinme Ve Süslenme Bahsi / Diyanet İlmihali


ihanim-hijapstil-112

Canlılar içinde insana özgü bir davranış olan giyinmenin, örtünme ve güzel görünme şeklinde iki temel gayeye
matuf olduğu görülür. Esasen tabii bir ihtiyacı ve yönelişi ifade eden örtünme ve süslenmenin dini ilgilendirme­si, insanların bu konuda taşıdığı zaafların, sapabilecekleri aşırılıkların ve olumsuz etkileşimlerin insanın aslî yapı ve kimliğini, cinsler ve insanlar arası münasebetlerin dengesini bozabileceği endişesidir. Bunun için de İslâm dininde, esasen serbesti ve mubah oluş temel kural olmakla birlikte, insanların zaaf ve temayüllerinin sapma noktasına varmasını ve toplumsal bünyenin bozulmasını önlemek maksadıyla örtünme ve süslenme ile ilgili bazı temel ölçüler ve kısıtlamalar getirilmiş, bunun dışında insanların kendi zevk, im­kân ve kültürlerine göre giyinip kuşanmasına imkân verilmiştir. Bu yüzden de giyinme, örtünme ve süslenme konusunda fıkıh kültüründe yer alan bilgi ve önerilerin bir kısmı dinî metinlere dayalı hükümler iken bir diğer kısmı İslâm toplumlarının bu çerçevede oluşan ve asırlar boyu süregelen geleneği­ni, bilgi birikimini ve hayat  tarzını yansıtır.

A) Örtünme

Genellikle, örtünmenin bütün canlılar arasında sadece insana mahsus bir meziyet olduğu söylenir ve bu doğrudur. Bazı uç ve münferit yönelişler hariç tutulursa çıplaklık her dönemde toplumsal vicdan ve sağduyu tarafından arsızlık ve hayasızlık olarak görülmüştür. Bununla birlikte birey ve toplum­lar örtünme konusunda öteden beri farklı din ve kültürlerin, moda, dış tesir, yabancılaşma ve toplumsal çözülme gibi değişik sebep ve tesirlerin sonucu farklı ölçü ve anlayışlara sahip olmuştur. Bunun için de kılık kıyafet ve ör­tünme konusunda, bölgeler hatta aynı din ve ülke mensupları arasında farklı çizgilere rastlanması şaşırtıcı olmamaktadır.

İslâm dininin örtünme emri, ferdin ruh sağlığını, fıtrî yapı ve onurunu, toplumun genel ahlâkını koruma, cinsler ve insanlar arası münasebetlerde dengeyi gözetme, insan haysiyetine yakışır bir cinsî hayat ve aile hayatı kurma gibi çeşitli gayelere yöneliktir. Örtünmede erkekle kadının farklı hü­kümlere tâbi olması da iki ayrı cinsin yaratılış özellikleri gözetilerek yapılmış bir ayırımdır.

Vücudun açılması, gösterilmesi ve bakılması dinen haram olan yerlerine ve organlarına dinî literatürde avret tabir edilir. Setr-i avret tabiri erkek ve kadının namaz dışındaki örtünme vecîbesini de belirtmekle birlikte daha çok namaz esnasında belli uzuvların örtülmesini ifadede kullanılır. Namazda avret yerinin örtülmesi dinî bir görev ve namazın geçerlilik şartı olduğu gibi, namaz dışında da yine dinî bir vecîbe niteliğindedir. Ancak örtünmenin sınırı cinslere ve arada mahremiyetin (evlenme engeli sayılacak derecede yakınlığın) bulunup bulunmamasına göre farklılık taşıyabilir. Bunun için de fıkıhta ör­tünme; namazda örtünme, yakınlara ve yabancılara karşı örtünme şeklinde üç ayrı açıdan ele alınabilir.

Erkeğin namazda örtülmesi gereken yeri ile namaz dışında erkeklere ve karısından başka kadınlara karşı avret yeri, göbek ile diz kapağı arasında kalan bölgedir. İslâm âlimlerinin çoğunluğunun görüşü bu olup avret yerinin sının ve derecelendirilmesi konusunda aralarında bazı görüş farklılıkları vardır.

Kadınların kadınlara ve mahremlerine yani aralarında devamlı evlenme engeli bulunan erkek akrabasına karşı avret yeri, Hanefî ve Şâfîîler’e göre erkeğin erkeğe karşı avret yeri gibidir. Mâliki ve Hanbelî mezheplerinde ağırlıklı görüş, kadının mahremi erkekler yanında el, yüz, baş, boyun, kol, ayak ve baldır hariç bütün vücudunun avret olduğu ve örtülmesinin gerekti­ği yönündedir.

Kadının yabancı erkekler yani mahremi olmayan erkekler karşısında avret yeri yüzü, el ve ayaklan hariç bütün vücududur. Bu Hanefî mezhebi­nin görüşü olup diğer fıkıh mezheplerine göre kadının ayakları da avrettir. Ebû Yûsuf’tan, kadının dirseklere kadar kolunu avret saymayan bir görüş de rivayet edilir. Erkek ve kadının namazda ve namaz dışında örtünmesiyle ilgili fıkhın klasik doktrininde yerleşik görüş özetle böyledir.

Erkeğin ve kadının örtünmesiyle ilgili Kur’an’da ve Sünnet’te yer alan hükümlere gelince; Kur’an’da konunun ilke bazında ve ahlâkî bir referansla ele alındığı ve özellikle kadınlar için bazı hükümler getirildiği, sünnette de ilâve bazı kurallardan söz edilip bazı ayrıntıların verildiği görülür. Kur’an konuyla ilgili olarak, erkeklerin gözlerini harama bakmaktan sakındırmaları, ırzlarını korumaları istenmekle birlikte [100]namazda veya namaz dışında hangi uzuvlarını örtmeleri gerektiğinden söz edilmez. Aynı âyette ve devamında kadınların da namus ve iffetlerini korumaları, harama bakmak­tan gözlerini sakındırmaları istenir ve ilâve olarak, “Görünen kısımlar müs­tesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları, babaları… hariç başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar” hükmü yer alır. Bir başka âyette de [101]kadınların bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman “dış örtülerini üstlerine almaları” istenir ve bunun “onların tanınması ve incinmemesi için en emin yol” olduğu bildirilir.

Erkeğin ve kadının namus ve İffetlerini korumaları ve kadının örtünmesi gereğinden söz eden bu âyetlerde, örtünme için belli bir şekil şartı ve model önerilmediği görülür. Bu sebeple de Kur’an’ın bu anlatımından yola çıkarak kadınların ancak çarşaf ve peçe ile dışarı çıkabileceği, yabancı erkeklerin yanında ağız ve burnunu örtmesi, hatta bir gözünü kapatması gerektiğini söylemek isabetli olmaz. Dikkat edilirse konuyla ilgili Kur’an âyetleri, kadın ve erkeğin fitneye ve şüpheye sebep olmayacak, karşı cinsin arzusunu kışkırtmayacak, ağır başlılığını koruyacak tarz ve biçimde örtünmesini iste­mektedir. Bundan, vücut hatlarını gösterecek kadar dar ve ince elbiselerin giyilmesinin doğru olmadığı sonucu çıkar. Buna karşılık erkeklerin şalvar, kadınların etekleri yerlerde sürünen uzun etek ve pardösüler giymesi dinin gereği olarak değil de kişisel tercih ve zevk olarak görülmelidir.

Hz. Peygamber’in sünnetinde de örtünmenin dinî ve ahlâkî cephesi sü­rekli vurgulanmış, giyim ve kuşamda sadelik, tabiilik ve temizlik tavsiye edilmiş, elbisenin vücudun hatlarını belli etmemesi ve içini göstermemesi üzerinde durulmuş, cinsler arası farklılık ve diğer din mensuplarına benze­meme ilke olarak benimsenmiş, erkek ve kadının örtünme sınırlarıyla ilgili olarak da fıkıh doktrinindeki görüşlere kaynaklık yapacak birtakım ölçü ve açıklamalar yer almıştır. Meselâ bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Cehennemliklerden iki sınıf vardır ki, ben onları dünyada görmedim: Birin­cisi ellerindeki öküz kuyruğu gibi kırbaçlarla halkı kırbaçlayan kimselerdir. İkincisi giyinmiş çıplak, kalçasını oynatarak, kırıtarak, salınarak yürüyen, başları deve hörgücü gibi kadınlardır. Bunlar cennete giremezler, onun ko­kusunu da alamazlar. Halbuki onun kokusu çok uzun mesafelerden alınır.” [102]Bir başka hadiste de Resûl-i Ekrem ince bir elbise giymiş olan baldızı Esmâ’ya

“Ey Esma! Bulûğa erdikten sonra kadının -yüz ve ellerine işaret ederek- şu ue şundan başka yerlerinin görülmesi doğru olmaz” buyurmuştur. [103]Sünnette yer alan belirleme­lerde o günkü toplumun telakkilerinin, bölgesel şartların ve toplumsal ahlâ­kın belli bir payı bulunmakla birlikte, örtünme hadisesi ağırlıklı olarak insan tabiatıyla ve cinsler arası iletişim ve etkileşimle ilgili bir konu olduğundan konunun evrensel ve kalıcı boyutu da ihmal edilemez ölçektedir.

Hz. Peygamber ve Hulefâ-yi Râşidîn döneminden itibaren de, müslü-manlar, aralarında ayrıntı sayılabilecek bazı farklılıklar bulunmakla birlikte Resûlullah tarafından getirilen ölçü ve açıklamaları bütün asırlarda ve böl­gelerde belli hatlarıyla korumuş ve yaşatmışlar, örtünmeyi ahlâkî ve insanî olduğu kadar dinî bir vecîbe olarak da görmüşlerdir. Örtünmenin iffet ve namusu korumak, tanınmayı ve incinmemeyi sağlamak gibi bazı hikmetleri, yani olumlu sonuç ve yararlan bulunduğu doğru olsa bile örtünme vecîbesi­nin böyle bir gayeye kilitlenerek açıklanması, bu gayenin bulunmadığı veya başka yollarla elde edildiği durumlarda örtünmenin gerekmeyeceği görüşü doğru olmaz. Bunun için de, şekil ve ayrıntı yönüyle mahallî ve kültürel bazı özellikler ve farklılıklar taşıması dinen müsamaha ile karşılanmış olsa bile, esas itibariyle örtünmenin dinin emri ve gereği olduğu hususunda müslümanlar arasında bir görüş ayrılığı zuhur etmemiştir.
B) İpekli Elbise Ve Kumaş Kullanımı

İslâm her alanda olduğu gibi giyim kuşamda da itidal esasını getirmiş, Kur’an’da sıklıkla ölçülü hareket etmek, aşırılığa, lüks ve gösterişe kaçma­mak tavsiye edilmiş, Hz. Peygamber de hayatı boyunca daima şık, temiz, sade ve güzel giyinmiş ve bunda da her zaman için itidali korumuştur. İs­lâm’ın giyim ve kuşama kural olarak müdahale etmediğini, bu konuda kişi­lerin zevk ve tercihlerine Önem verdiğini, sadece zorunlu ve gerekli gördüğü müdahaleleri yapmakla yetindiği bilinmektedir. Bunun için de, dinin giyin­me ile ilgili kısıtlamaları sınırlı sayıda kalmıştır. İşte bu kısıtlamalardan biri de ipeğin kullanımında erkekler için bazı yasakların getirilmiş olmasıdır.

Peygamberimiz altın ve gümüşün kullanımında olduğu gibi ipeğin giyim ve kullanımında da, kadınlar için daha toleranslı davranırken erkekler için bazı sınırlamalar getirmiştir. İnsanın altın, gümüş, inci, ipek gibi kıymetli maden ve eşyaya düşkünlüğü sebebiyledir ki Kur’an’da cennet hayatının tasvirinde bu öğeler sıklıkla kullanılır. [104]Dünyada ipeğin kullanımına gelince, Kur’an’ın lüks ve israfı, gösteriş ve böbürlenmeyi yasaklayan genel hükümleri dışında doğrudan ipeğin giyilmesini ve kullanımını konu alan özel bir ifadesi yoktur. Hadislerde ise ipekle ilgili erkeklere mahsus bazı ka­yıt ve yasaklamalar getirilmiştir. Ancak bu konudaki sınırlamaları, ipeğe ait özel bir hüküm olarak almak yerine dinin, giyim kuşamla, altın ve gümüşün kullanımıyla, yeme içme ve tüketimle alâkalı diğer ilke ve hükümleriyle bir­likte ele almak ve bunları İslâm’ın genel amaç ve prensiplerinin bir parçası veya örneklendirmesi olarak değerlendirmek daha isabetli görünmektedir.

İpekli elbise giyme ve ipekli kumaş kullanma ile ilgili hadislerin başlıcaları şöyle sıralanabilir:

1. “İpeği dünyada giyen ahirette giyemeyecektir.” [105]

2. Sahabeden Huzeyfe, Medâin’de bulunduğu bir sırada içmek için su istemiş, o bölgenin ileri geleni ona gümüş bir kapla su getirince de, kabı elinden fırlatmış ve Hz. Peygamber, “Altın, gümüş, ipek ve dîbâc dünyada onlar için, ahirette sizin içindir” buyurdu demiştir. [106]

3. “İpek ve altın ümmetimin kadınlarına helâl, erkeklerine haramdır.” [107]

4. Sahabeden Berâb. Âzib şöyle demiştir:

“Hz. Peygamber bize yedi şeyi emretti, yedi şeyi de yasakladı. Hastaları ziyaret etmeyi, cenazenin arkasından

gitmeyi, hapşırara iyi dilekte bulunmayı, yemini yerine getirmeyi, mazluma yardım etmeyi, davete icabet etmeyi ve selamı yaymayı emretti. Altın yüzük kullanmayı, gümüş kaptan içmeyi, eyerlerin üzerine konan ipek örtü (meyâsir) kullanmayı, ipek ile nakışlanmış kumaş (kassî) kullanmayı, ipek (harîr), kalın ipekli kumaş (istebrak) ve erişi ue argacı (çözgüsü ve atkısı) ipek olan kumaş (dîbâc) giyinmeyi yasakladı.” [108]

5. Hz. Ömer, satılmakta olan bir ipek elbise görmüş ve Hz. Peygamber’e

“Yâ Resûlellah! Şu elbiseyi satın alsan da, hem sana gelen heyetleri kabul sırasında, hem de cuma günleri giysen!” demişti. Resûl-i Ekrem,

“Bunu ancak nasipsizler giyer” buyurmuştur. Hz. Peygamber, bu olaydan bir müd­det sonra Ömer’e ipek bir elbise göndermiş, Ömer,

“İpek elbise konusunda o söylediklerinden sonra bana ipek elbise mi gönderiyorsun” diyerek şaşkınlı­ğını ifade edince Resûlullah,

“Ben bunu sana satasın ya da birine veresin diye gönderdim” buyurmuştur. [109]

6. Ali b. Ebû Tâlib şöyle bir rivayette bulunmuştur:

“Hz. Peygamber, bana ipek bir elbise göndermişti. Ben bunu giyerek dışarı çıktım. Hz. Peygamber’in yüzünde kızgınlık ifadesini görünce elbiseyi hanımlar arasında paylaştırdım”. [110]

7. Berâ b. Âzib şöyle bir olay nakletmiştir:

“Hz. Peygamber’e ipek bir el­bise hediye edilmişti. Biz bu elbiseye dokunuyor ve güzelliğine duyduğumuz hayranlığı dile getiriyorduk. Hz. Peygamber

“Siz buna çok mu güzel diyor­sunuz! Sa’d b. Muâz’ın cennetteki mendilleri bundan daha hayırlıdır” buyur­du.” [111]

8. Ebû Osman en-Nehdî şöyle bir olay nakletmiştir:

1. “Biz Utbe b. Ferkad ile Azerbaycan’da bulunduğumuz sırada bize Ömer’den bir mektup geldi. O mektupta, -işaret ve orta parmağını göstererek- şu kadarlık miktar hariç, Hz. Peygamberin ipeği yasakladığı yazılıydı. Anladığımız kadarıyla şu kadarcık miktar  sözüyle  elbise  üzerinde  bulunan  alâmeti   (alem)   kastediyordu.”[112]

9. Hz. Peygamber’e ipek bir ferace hediye edilmişti. Hz. Peygamber bu­nu giydi ve namaz kıldı. Sonra ondan pek hoşlanmamış bir biçimde üzerin­den çıkararak

“Bu müttakilere yakışmaz” buyurdu.” [113]

10. Bir rivayette de Hz. Peygamberin, Züheyr ve Abdurrahman’a ya­kalandıkları cilt hastalığı sebebiyle ipek elbise giyme hususunda ruhsat ver­diği haber verilir. [114]

îslâm bilginleri, ipekli kumaş kullanımı ile ilgili görüşlerini çoğunlukla bu hadislere dayandırmışlardır. Bilginlerin çoğunluğu, söz konusu hadislerden hareketle ipek giymenin erkeklere haram olduğunu ileri sürmüşlerdir. İbnü’l-Arabî, ipek giymenin hükmü ile ilgili olarak, çeşitli durumlara göre, on kadar görüş bulunduğunu ifade etmiştir.

Hanefî mezhebinin üç büyük imamı (Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed) erkeklerin, savaş durumu dışında ipek giymesinin caiz olmadığı görü­şündedir. Ebû Hanîfe’ye göre bu hüküm savaş durumu için de geçerlidir. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise, savaş durumunda ipek giyilebilir. Şu var ki bu iki imam, ipeğin savaş durumunda giyilebilmesi için, bedeni silâha karşı koruyacak sağlamlıkta olmasını şart koşmuşlardır. Yine üç Hanefî i-mama göre, ipeğin atkısı veya örgüsü ipek değilse, savaş durumu dışında giyilmesinde bir beis yoktur. İmam Mâlik’ten meşhur görüş, ipeğin erkeklere savaşta da caiz olmadığı yönündedir.

Şâfıî âlimlerinden Nevevî bu konuda şu açıklamayı yapar: “İpek, istebrak, dîbâc ve kassî giymek erkeklere haramdır. Kişinin bunu böbürlenmek amacıyla giymesiyle başka amaçla giymesi arasında fark yoktur. Fakat bir deri hastalığı sebebiyle giymişse bu takdirde haram değildir. Kadınların ipek giymesi ise mubahtır”. Nevevî bu görüşü bilginlerin çoğunluğuna nisbet et­tikten sonra, ipeğin erkeklere de mubah olduğunu ileri sürenlerin bulundu­ğunu, bu arada İbnü’z-Zübeyr’in ipeğin gerek erkeklere gerekse kadınlara mubah olduğu kanaatini taşıdığını belirtmiştir. Öte yandan, çocuklara bay­ram günlerinde ipekli elbise giydirilmesinde bir beis olmadığını ifade eden Nevevî, bu yasağın sırf ipekli kumaşlar için geçerli olduğunu, ipeği daha fazla olmamak kaydıyla ipek karışımı kumaşların giyilebileceğini kaydeder. [115]

Hanbelî âlimlerden İbn Kudâme, Ahmed b. Hanbel’den gelen bir rivayete göre, ipek giymenin iyi geldiği bir hastalığın bulunması halinde ipek elbise giymenin caiz olduğunu, Mâlik’in bu durumda bile ipek giymeye ruhsat vermediğini belirtmiştir. İbn Kudâme ipeğin savaşta giyilmesi ile ilgili olarak da şunları söyler:

“Bu konuda Ahmed’den iki rivayet vardır. Birinci ve kuv­vetli olan rivayete göre, savaşta ipek giymek mubahtır. Çünkü ipeğin ya­saklanış sebebi, gösteriş yapma, böbürlenme ve fakirlerin kalplerinin kırılmasıdır. Savaş durumunda gösteriş yapma, böbürlenme kınanmış değildir”. İbn Kudâme, başka bir şey ile karışık dokunmuş ipek konusunda ise şunu kaydeder:

“Haram olan, saf ipektir. Başka bir şeyle karışık dokunmuş ku­maşta, ipeğin oranı daha fazla olmadığı sürece bu kumaştan yapılan elbise­nin giyilmesinde bir sakınca yoktur.” [116]

Netice itibariyle, İslâm bilginleri ilke olarak erkeklerin ipekli elbise giy­mesinin caiz olmadığında hemen hemen görüş birliğinde olup, bu ilkenin nasıl uygulanacağında ve hangi durumlarda erkeklere ruhsat tanınacağında farklı görüş ve ölçülere sahiptir. Meselâ, fakihlerin çoğunluğu savaş dışında, bir hastalığın tedavisi, soğuktan korunma, koruyucu hekimlik açısından gerekli görülme gibi bir ihtiyaç ve mazeretin bulunması halinde erkeklerin ipek giyebileceği, fakat ipek kumaştan yapılmış yorgan, döşek, minder, halı, kilim gibi eşyanın kullanımının da erkekler açısından giyinme hükmünde olduğundan caiz olmadığı görüşündedir. Ebû Hanîfe ile bazı Mâlikî fakihleri ise hadislerdeki yasağın ipekli kumaşın sadece giyilmesine mahsus bir hü­küm olduğu, bu sebeple de ipeğin giyim dışı kullanımının caiz olduğu görü­şündedir. Azınlıkta olsa da bazı âlimler ipekli kumaş giymenin hem kadın­lara hem erkeklere haram veya ikisine de helâl olduğunu söylemektedirler. [117]

İpekli Elbise içinde kılınan namazın hükmü. Hanefiler’e göre, ipekli elbise içinde kılınan namaz sahih olup iadesi gerekmez. Ancak ipekli elbise ile namaz kılmak mekruhtur. Ayrıca bu şahıs, giyilmesi yasak olan bir şeyi giydiği için de günah işlemiş olur. Şâfıî, Ebû Sevr ve bir rivayette Mâlik,

“Bu kişi o anda ipekten başka bir elbise bulma imkânına sahip ise, namazı he­men iade etmelidir” demişlerdir.

Hz. Peygamber’in, Ömer’e ipek bir elbise gönderip, Ömer’in şaşkınlık ifade eden sözleri üzerine,

“Ben onu sana giyesin diye değil, satıp yararlanasın diye gönderdim” buyurmuş olmasından hareketle bilginlerin çoğunluğu, ipekli eşyanın alınıp satılmasının ve hediye edilmesinin caiz olduğu sonucu­na varmışlardır. Aynı şekilde Hz. Peygamber, Hz. Âişe’nin satın aldığı üze­rinde resimler bulunan perdeyi kaldırtmış fakat yaptığı satım sözleşmesine ilişmemiştir. Bu iki uygulamadan hareketle kullanılması mekruh olan şeyle­rin ticaretinin mubah olduğu sonucu çıkarılmıştır.

Hadislerin genel içeriği göz önüne alınınca ipeğin lüks harcama kabul edildiği, böbürlenme ve övünmeye vesile olduğu ve bu sebeple de fakirlerin kalbinin kırılmasına yol açtığı için yasaklandığı anlaşılabilir. İpekle ilgili olarak Hz. Peygamber tarafından yerleştirilmeye çalışılan anlayışın, toplu­mun zengin ve fakir üyeleri arasında çatışmanın engellenmesine yönelik ve belirtilen yasağın bu açıdan önemli bir tedbir olduğu dikkatten uzak tutul­mamalıdır. İpeğin o dönemin en şatafatlı ve lüks giysilerinden olduğu düşü­nülürse bu durum daha iyi anlaşılır.

Konuya ilişkin hadislerin bütününden anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber ipekli giymeyi yasaklamakla hem müslümanlan dünya nimetlerine gereğinden fazla dalıp âhireti unutmaktan korumak, hem de toplumda diğer insanların, özellikle üzerini örtecek bir parça elbiseyi bulmakta zorlanan fakir kimselerin rencide olmasını, toplumda lüks ve israfın yaygınlaşmasını önlemek iste­miştir. Bu itibarla yasağı ipeğe ait özelliklere bağlamak ve sadece onunla ilgili olarak gelmiş sert bir yasak şeklinde anlamak yerine, müslümanları sade giyinmeye özendiren, lüks ve israftan, gösterişten, başkalarını rahatsız edici boyuttaki tüketimden kaçınmaya yönlendiren bir tavsiye ve tedbir olarak yorumlamak daha isabetli gözükmektedir. Buna göre, günümüzdeki aşırı tüketim araç ve usulleri de dolaylı olarak, bu nevi dinî emir ve tavsiye­lerin kapsamına girmiş olmaktadır.
Süslenme Ve Estetik Müdahaleler

Allah, insanı ve insanı çevreleyen varlıkları hayranlıkla seyredilmeye değer bir ahenk ve güzellik içinde yaratmış, insanı da estetik duygusuyla donatarak onu güzel görünmeye,  güzele ve güzelliğe meftun kılmıştır. Kur’an’da Allah’ın dünyayı ve gökyüzünü çeşitli güzelliklerle süslediği, in­sanoğlu için dünyada birçok güzelliğin yaratıldığı, cennetin de hayal ötesi güzelliklerle dolu olduğu sıklıkla hatırlatılır. Ancak Kur’an bütün bu nimet ve güzelliklerin geçici olup Allah’ı tanımaya, O’na şükredip kulluk etmeye vesile olduğu takdirde bir anlam kazanacağını, insanın dünya haya­tının güzellik ve nimetlerine dalıp Allah’ı unutmasının, O’na nankörlük etmesinin de affedilmez bir yanlışlık olduğunu önemle vurgular. [118]İslâm bu çerçevede güzelliği, estetik değerleri, süsü ve süslenmeyi, insanın bu konudaki temayülünü tabii karşılamakla birlikte, gerek fert gerekse toplum açısından bazı kayıtlar getirmiş, bazan da yukarı­da sözü edilen bilincin ve dengenin korunmasını istemiştir.

Kur’an’da “Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve güzel rızıkları kim ha­ram kıldı? De ki; onlar dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde mümin­lerindir” [119]buyurulmuş, insanın temiz ve güzel olması istenmiş, iyi ve güzel şeylerin helâl, kötü ve çirkin şeylerin ise haram kılındığı ifade edilmiştir. [120]Hz. Peygamber de, güzel gi­yinme hakkında vârid olan bir soruya “Allah güzeldir, güzelliği sever” [121]buyurarak cevap vermiş, kendisi de şahsi hayatında daima temiz ve düzenli olmuş, sade ve güzel giyinmeyi, güzel koku sürünmeyi teşvik etmiştir. Buna karşılık, Kur’an’da kadınların yabancı erkeklere ziy­netlerini ve güzelliklerini göstermeleri, yolda bunu teşhir edecek hatta his­settirecek şekilde yürümeleri kınanarak[122], süslenme ve güzelliğin yabancılara karşı cinsel çekicilik ve uyan aracı olarak kullanılması yasak­lanmıştır. Hz. Peygamber de kadınları ev içinde kocalarına karşı güzel olma­ya, süslenmeye teşvik etmiş, fakat süslenmede ve ziynet eşyası kullanımın­da aşırılığa, lüks ve israfa kaçmayı yasaklamıştır. Erkeklerin ipek ve altını giyim, takı ve süs aracı olarak kullanmasını yasaklaması da benzeri bir an­lam taşır.

İnsanın fıtrat ve doğuştan taşıdığı tabiî güzellik ve yapıyı çeşitli duygu ve akımların sonucu olarak değiştirmeye yönelmesinin ve bu amaçla yapa­cağı her türlü estetik ve tıbbî müdahalenin, giyim kuşam ve süslenmenin de İslâm’da hoş karşılanmaydı, temelde insanların beden ve ruh sağlığını, or­tak tabii ve ahlâkî değerlerini korumayı amaçlar.

İslâm insana özel bir önem vermiş, ilk yaratılış amacından başlamak ü-zereT dünya hayatından Ölüm ve ölüm ötesine, bireysel yaşantısından sosyal etkinliklerine, ruh ve duygu âleminden beden ve şekline kadar hayatının her aşaması ve yönü ile ilgilenmiş, onu saygın ve şerefli mevkide görmek iste­miştir. Nitekim Kur’an’da “insanın yeryüzünde halife olmak üzere yaratıldığı”[123], “çeşitli nimetler, imkânlar ve güzelliklerle donatıldığı, en güzel suret ve sîrette, ölçülü ve dengeli bir biçimde yaratıldığı” [124]bildirilmekte, çeşitli telkin ve tedbirlerle insan hayatı, insanın aklî, ruhî ve bedenî güzellikleri korunmak istenmektedir.

Allah insanları en güzel şekilde, dengeli, ahenkli bir surette yaratmakla kalmamış, insanlara mâkul ve mutedil ölçüler içerisinde süslenmelerine, güzelliklerini korumalarına, güzel görünmelerine de izin vermiş, hatta bunu teşvik etmiştir. Kur’an’daki “Ey Âdem oğulları, her mescide gidişinizde ziy­netlerinizi takınız, yiyin için fakat israf etmeyin…” hitabı[125], Hz. Peygamberin de “Allah güzeldir, güzelliği sever” buyurması bu anlamdadır. Buna karşılık, insanın yaratılıştan gelen özellik ve şeklini değiştirmeyi, fıtratı bozmayı hedef alan tasarruf ve müdahaleleri yasaklamış, yaratılışı değiştir­menin şeytanın emrine uyma olacağı bildirilmiştir. [126]

Burada vücudun fıtrî yapısına müdahale ve onda bazı tasarruflarda bu­lunma şeklinde tezahür eden davranışlar birkaç alt başlık altında incelen­dikten sonra konuya ilişkin ortak ölçü ve kurallara işaret edilecektir.
Saçla İlgili Tasarruflar

Sahih hadis kitaplarının hepsi, Hz. Peygamber’in dökülen saçın yerine saç eklemeyi ve ekletmeyi yasakladığını rivayet ederler. Nitekim Buhârî ve Müslim’in rivayetine göre, ensardan bir câriye evlendikten sonra hastalan­mış ve saçı dökülmüştü. Ailesi ona takma saç bağlamak istediler ve bunu Resûlullah’tan sordular. Hz. Peygamber bunun üzerine, “Allah, saç ekleyene ve eklettirene lanet etsin” buyurarak bunu yasakladı. [127]Aynı şekilde, ensardan bir kadın oğlunun evlenmek üzere olduğunu, saçının da bir hastalık sebebiyle döküldüğünü, düğün önce­si başına saç ekletmek istediğini açıklayarak durumu Hz. Peygamber’e arzetti. O da, “Allah (başına) saç ekleyene ve eklettirene lanet etsin” buyurdu. [128]Hadis kitaplarında sahabe arasında benzeri olayların ve taleplerin oldu­ğu, fakat hepsinde de Resûlullah’ın, saça saç eklemeyi, dökülmüş saçın yerine başkasının saçını takmayı yasakladığı rivayetleri vardır. Hadislerde geçen lanetin, kuvvetli bir yasaklama üslûbu olduğunu belirten islâm hu­kukçuları da, erkek veya kadının ister hastalık ve saç dökülmesi sebebiyle, isterse güzellik kastıyla saçına saç eklemesini, basma başkasının saçını (peruk) takmasını caiz görmemişlerdir. Çünkü bunda hem tabii ve fıtrî şekli değiştirme hem de karşısındaki insanlara genç ve farklı görünerek onları yanıltma vardır. Bu sebeple insan saçı haricinde ipek, iplik, yün vb.den pe­ruk takmayı da, aynı şekilde fıtratı değiştirme ve insanları aldatma bulundu­ğu için, caiz görmeyenler vardır. Çoğunluk ise bunu caiz görür. Ancak dinen necis sayılan kıl ve tüylerden yapılan peruğun kullanılmasının ise caiz ol­madığı belirtilmiştir.

Hadislerdeki yasağı, insanın herhangi bir cüzünü kullanmanın insanoğ­luna hürmeten caiz olmayışı illetiyle açıklayanların görüşünden ziyade, bu yasağı, Allah’ın yarattığı şekli değiştirme ve insanlan aldatma illetine da­yandıranların görüşü daha isabetli gözükmektedir. Böyle olunca kullanılan malzeme ne olursa olsun, bir erkeğin veya kadının başına saçtan veya gö­rünüş olarak saça benzeyen bir maddeden peruk takmasının Hz. Peygamber tarafından hoş karşılanmadığı; ancak, saçı dökülen kimsenin tedavi ile bunu önlemesinin veya yeniden saç bitmesini sağlamasının caiz görüldüğü söyle­nebilir.

İslâm öncesi dönemde kadınlar, kocalarının ölümü ve savaş gibi du­rumlarda bir elem ve musibet ifadesi olarak saçlarını kazılırlardı. İslâm bu âdeti yasaklamış, Hz. Peygamber de kadınların saçlarını kısaltabileceklerini fakat tıraş edip kazıtmalarının doğru olmadığını belirtmiştir.

Yine hadislerde, o dönemde daha çok hıristiyanlar arasında yaygın olan bazı saç tıraşı şekilleri, muhtemelen İslâm ümmetinin kişilik zaafına uğra­maması, onur ve izzetini koruması gibi amaçlarla tasvip edilmemiştir. [129]

Saçta ağaran kılları yolmaya gelince, Hz. Peygamber bu konuda “Ak saçlarınızı yolmayın, saç ve sakalını müslüman olarak ağartan kimse için o saç ve sakal kıyamet gününde nur olacaktır” buyurmuşlardır. [130]Bu sebeple de İslâm bilginleri, bir kimsenin saçındaki ağaran kılları yolmasını genelde mekruh saymışlar, evlenmek üzere olan bir kimse­nin ise bu şekilde daha genç görünmesinin haram derecesinde mekruh oldu­ğu belirtilmiştir.

Saç boyamaya gelince, Hz. Peygamber saçları bembeyaz olmuş bir sahâbîyi görünce,

“Şu beyaz saçların rengini bir şey ile (boyayıp) değiştiriniz. Fakat siyaha boyamaktan kaçınınız” buyurmuştur. [131]O dönemde yaşlı yahudi ve hıristiyanlar saç ve sakallarını boyamazlardı. Bunun için de Hz. Peygamber, “Yahudi ve hıristiyanlar (saç ve sakallarını) boyamaz. Onlara muhalefet ediniz (de boyatınız)” buyurmuştur. [132]Ancak burada bir emirden ziyade ruhsat ve müsaade söz konusudur.

Konuyla ilgili hadisleri değerlendiren İslâm bilginleri saçın siyah dışında­ki renklerle boyanmasını, kına ile boyanmasını kural olarak caiz görmekle birlikte, üçüncü şahısların yanlış anlamasına ve aldanmasına yol açacağı için saçların siyahla boyanmasının cevazında mütereddit davranmışlardır. Kadınların saçlarını siyaha boyatması ise umumiyetle caiz görülür.

Kaş Alma-Kıl Yolma

Kadına nisbetle yüz, güzelliğin aynası ve odak noktasıdır. Yaratılışın gü­zelliği de onda tezahür eder. Allah her şeyi olduğu gibi yüzü de cemalinin bir tecellisi olarak ahenkli, dengeli ve mükemmel yaratmıştır. Gerek bu anlayışın esas alınması, gerekse Hz. Peygamber’den rivayet edilen bazı hadis­ler sebebiyle, yüzdeki kılları yolmanın, kaşları inceltme (aldırma) ve kirpik­leri uzatmanın şer’î hükmü İslâm âlimlerini bir hayli meşgul etmiştir.

Hz. Peygamber bir hadislerinde, “Allah yüz tüylerini yolan ve yolduran ka­dına lanet etsin…” buyurmuş olup[133], bu yasağın hangi nevi fiilleri kapsadığı İslâm hukukçuları arasında tartışma konusu olmuştur.

Çoğunluğa göre kadının, kocası için ve onun izniyle yüzünde biten kıl­ları alması, makyaj yapması, hatta kaşını düzeltmesi/inceltmesi caiz olup hadisteki yasak, kadının dışarı çıkmak için yüz kıllarını yolması ve kaş al­dırması ile ilgilidir. Mâlikîler de dahil bir grup âlim ise, bunu yaratılışı değiş­tirme olarak değerlendirdiğinden her ne surette olursa olsun caiz görme­mekte veya mekruh görmektedir. Hadiste yasaklanan kıl koparmayı, yüzde sonradan biten ve yüzü çirkinleştiren yüz kıllarını koparma değil de, kaşları inceltmek veya yukarı kaldırmak için kaş kıllarını yolma olarak anlamak daha doğru görünmektedir.

Hadiste gerek saç ekleme ve boyama, gerekse yüz kıllarını yolma hak­kında varit olan yasak, yaratılışı değiştirme, insanları aldatma, farklı gö­rünme gibi gayelerle yapılan sunî müdahalelerle ilgilidir. Yoksa saçları bit­meyen veya anormal bir şekilde dökülen kimsenin, erken yaşta saçı ağaran, yüzü/vücudu anormal bir şekilde kıllanan çocuğun tıbbî müdahale ile, ilâçla veya ameliyatla tedavi olup normal bir yapıya kavuşturulmasında bir sakın­canın olmadığı açıktır. Günümüzde yanlış ve bilinçsiz bir şekilde kullanılan ilâçların, tabiat dengesindeki bozuklukların vücudun hormonal dengesini de bozduğu ve bazan bu tür tedavi ve müdahaleleri kaçınılmaz kıldığı aşikârdır.
Vücutta Kalıcı İz Bırakan Tasarruflar

Dövme (veşm) yaptırma, Hz. Peygamberin hadislerinde şiddetle yasak­lanıp lanetlenmiş[134], İslâm bil­ginleri de bunu, Allah’ın yarattığı şekil ve surette kalıcı değişiklik meydana getirdiği için caiz görmemişlerdir. Hatta başta Şâfiîler olmak üzere bir grup âlim, dövme yapılan yerde biriken kanın necis, pis olduğunu, dövmeyi yok etmenin vacip olduğunu da ilâve ederler.

Dişlerin güzellik için törpülenerek seyrekleştirilmesi de (teflîc) hadiste ya­saklanmıştır. [135]Bu sebeple İslâm âlimleri tedavi kastı olmaksızın sırf güzellik için dişlerin seyrekleştirilmesini Allah’ın yaratışını değiştirme olarak tanımlayıp caiz görmezler. Çünkü döv­me, dağlama, dişleri seyrekleştirme gibi tasarruflarda tedaviden çok estetik görünüm, yaratıldığı şekil ve sureti düzeltme/değiştirme maksadı hâkimdir. Buna karşılık fakihler, dişlerin gümüşle, hatta altınla bağlanarak sağlamlaştırılmasını tedavi ve ihtiyaç noktasından değerlendirdiği için caiz görmüşler­dir. Ağız ve diş sağlığının korunması için yapılan tedaviler, diş dolgu ve kaplamaları da böyledir.

Kızların kulaklarının küpe için delinmesi de, süslenme hakkının kapsa­mında mütalaa edilerek caiz görülmüştür

Estetik Ameliyat

Teknoloji ve cerrahî tıptaki gelişmelere paralel olarak günümüzde gide­rek yaygınlık kazanan ve tedaviden ziyade vücudun dış görünüşünü güzel­leştirmeyi amaçlayan estetik ameliyatlar hakkında, klasik fıkıh literatüründe özel bir açıklamanın bulunmayışı gayet doğaldır. Ancak vücuda yapılan estetik veya tıbbî müdahalelerle ilgili yukarıdaki hadislere ilâve olarak sün­nette ve fıkıh kültüründe yer alan bazı açıklamalar bu konuya ışık tutacak niteliktedir.

Hz. Peygamber döneminde Urfece adlı sahâbînin savaşta burnu kopmuş, yerine gümüşten sunî bir burun yaptırmıştı. Ancak bu gümüş burnun koku yapması üzerine Hz. Peygamber bu sahâbînin altından burun yaptırmasına müsaade etti. [136]Burada Allah’ın yarattığa şekli değiştirme değil ihtiyacın bulunması ve tedavi amacı söz konusudur.

Klasik dönem fakihlerinin muhtemel ve farazi olaylar üzerine yaptığı açıklamalar dikkate alınırsa, onların vücut üzerinde yapılacak tasarruflarda tedavi kastının, ihtiyaç veya zaruretin bulunmasını esas aldıkları görülür. Nitekim doğuştan fazla bir uzvu, meselâ parmağı, dişi kestirmeyi, yaratıldığı hal ve şekli (hilkat) değiştirme değil, hilkate, normale dönüş ve bir zarann izâlesi olarak değerlendirdiklerinden caiz görürler. Bu nevi müsaadelerden anlaşıldığına göre, bir kimsenin kendini toplum içerisinde aşağılık komplek­sine iten, manen eziyet görmesine ve aşağılanmasına yol açan fazlalıkların ve şekil bozukluklarının, yanıkların, şaşılığın vb.nin giderilmesi tedavi ma­hiyetinde olup caizdir. Çünkü buna ihtiyaç vardır ve hilkati değiştirme yasa­ğının kapsamına girmemektedir.

Halbuki günümüzde oldukça yaygın olan estetik cerrahî müdahalelerin önemli bir kısmi; burun, çene, kulak, göğüs, bacak gibi uzuvların daha güzel görünüp, sahibini daha genç göstermeyi sağlama gayesine matuftur. Yaşlanma ile ciltte meydana gelen kırışıklıkların giderilmesi, yüz cildinin geril­mesi; hareketsizliğin, aşırı beslenmenin, hormonal dengesizliğin, ırsiyetin yol açtığı aşırı şişmanlığın giderilip vücut yağlarının ameliyatla alınması gibi estetik ameliyatlarda, tedaviden ziyade estetik duygusu, insanlar arasında daha genç, dinç ve güzel görünme gayesi hâkimdir. Bu da, hadislerde belli örnekler üzerinde dile getirilen hilkati değiştirme, Allah’ın yarattığı şekil ve sureti bozma ve değiştirme (tebdil ve tağyir), insanları aldatma yasağı çerçe­vesine girmektedir.

Vücut üzerindeki tasarruflar, özellikle estetik cerrahî müdahalelerle ilgili olarak şu kural ve ölçüler zikredilerek genel bir değerlendirme yapılabilir:

1. Vücut üzerinde tasarrufa, estetik cerrahî ve müdahaleye ancak bir tür tedavi olarak tıbbî ihtiyaç ve zaruret halinde başvurulmalı, bu ölçünün dışı­na çıkılmamalıdır.

2. Daha kolay ve basit başka bir yol ve usulün bulunmaması gerekir.

3. Gaye aslî hilkati değiştirmek olmamalı, doğuştan (genetik olarak) taşı­dığı özellik ve şekli, yaşın ve tabiatın icabı vâki olan gelişmeleri değiştirme kastı taşımamalıdır.

4. Hile, aldatma ve yanlış anlamaya yol açmamalı, böyle bir amaç taşı­mamalıdır.

5. Karşı cinse benzeme kastının da bulunmaması gerekir.

6. Müdahalenin yapılmasının galip zanna dayanan bir yararı, yapılma­masının da fiilî ve halen mevcut bir zararı bulunmalıdır.

Altın Ve Gümüş Kullanımı

Çok sade bir hayatın hâkim olduğu toplumlardan en karmaşık ve geliş­miş toplumlara kadar, insanlar her devirde sanata, güzele ve estetiğe eğilim göstermişler, güzel giyinmek ve güzel görünmek istemişlerdir. Bu Allah’ın insana yaratılıştan gelen bediî zevkler ve güzellik duygusu bahşetmiş olma­sının tabii bir sonucudur. İslâm da insanın ruhunda saklı bu fıtrî temayül ve duyguyu tabii karşılamış, ancak her şeyde olduğu gibi bunda da mâkul ve mutedil ölçüler getirmiştir. İslâm’ın bu olumlu yaklaşımı, tabii ve fıtrî bir din olmasının, bazı sınırlama ve ölçüler getirmesi de toplumda denge kurmayı ve bu dengeye uygun sosyal yapıyı ve beşerî ilişkileri korumayı hedefleyen sosyal bir din olmasının icabıdır.

Kur’an’da sıklıkla Allah’ın yeryüzünü insanlara tahsis ettiğinden, in­sanlar için birçok güzellik yarattığından söz edilir; Allah’ın yaratıp insanoğlu için hazırladığı bu güzelliklerin bilinip takdir edilmesi, kullanılıp şükredilmesi istenir. Dünya hayatının güzellikleri, cennet nimetleri olarak da sıklıkla altın ve gümüşten söz edilir. [137]Hz. Peygamber de daima temiz ve düzenli olmayı, güzel görünmeyi öğütlemiştir. Ancak her devrin yaygın ziynet eşyası olan altın, gümüş ve ipekli elbise giyme ile ilgili bazı sınırlamalar da getirmiştir. Kadınların yaratılışı gereği süslenmeye olan ihtiyaç ve eğilimlerinin fazla olması sebebiyle onlara bu. Enes b. Mâlik diyor ki:

“Hz. Peygamber bir gün gümüş bir yüzük takmıştı. İnsanlar da gümüş yüzük yapıp taktılar. Resûlullah yüzüğü çıkarıp atınca insanlar da çıkarıp attılar.” [138]
Altın Ve Gümüş Ziynetin Kullanımı

Altın ve gümüşün ziynet eşyası olarak kullanımı yalnızca kadınlar için caizdir. Yukarıdaki hadislerin açık hükümlerinden birisi bu olduğu gibi, bu husus İslâm âlimleri arasında da tartışmasızdır. Altın ve gümüş ziynetin kadınlar için caiz görülmesi onların yaratılışlarına uygunlukla, fıtraten gü­zelliğe ve süslenmeye düşkün oluşlarıyla açıklanır. Ancak bu konuda onlar da lüks ve israfa kaçmama, bu ziynetleri yabancılara karşı gösteriş ve cinsî cazibe aracı olarak kullanmama gibi bazı kısıtlamalara tâbidir.

Altın ve gümüş ziynetin erkeklere yasaklanması, hem erkeğin fıtrat ve karakteriyle hem de toplumda sosyal adaletin ve barışın tesisi, âtıl sermaye­nin ekonomiye kazandırılması gibi birçok önemli amaçla alâkalı bir husustur.
Altın Ve Gümüş Ev Eşyasının Kullanımı

İslâm bilginleri, altın ve gümüş kaplardan yemek yemenin ve bir şey iç­menin haram olduğunda görüş birliğindedir. Sadece Muâviye b. Kurre’nin altın ve gümüş kaplardan yiyip içmeyi haram saymadığı, yine Zahirî mez­hebinin kurucusu Dâvûd b. Ali’nin, altın ve gümüş kaplardan bir şey içme­nin haramlığı konusunda çoğunluğu teşkil eden bilginlerle aynı görüşte ol­makla birlikte, bu kaplardan yemek yemeyi haram saymayarak cumhurdan ayrıldığı bilinmektedir.

Yeme içme dışındaki diğer kullanımlar konusunda çoğunluğun görüşü aynıdır. Yani cumhur, altın ve gümüşün (abdest alma gibi) yeme içme dışın­daki kullanımlarını da yeme içmeye kıyas ederek bunun da haram olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna göre, altın ve gümüşün kap, yazı gereci, ev eşyası vb. şekillerde kullanımı, mezhep imamlarmca erkek ve kadınlara haram görülmüştür. Ancak, son dönem âlimlerinden Şevkânî yasağın sadece altın ve gümüş kaplardan yeme içmeye ait olduğunu, diğer kullanımların buna kıyas edilemeyeceği görüşündedir.

Altın Ve Gümüş Eşya Bulundurma

Hadislerde altın ve gümüş kap kaçağın kullanımının yasaklanması, dar bir yorumla sadece yeme içme amaçlı kullanımının yasaklandığı, orta bir yorumla ev eşyası olarak kullanımının yasaklandığı şeklinde anlaşılabilir. Bu yasağın geniş bir yorumla, altın ve gümüşün ev eşyası olarak bulundu­rulmasını da içerdiği ileri sürülebilir mi? İmam Muhammed, üzerinde oturmamak ve uyumamak şartıyla süs eşyası olarak evde altın ve gümüşten yapılmış ve üzerine de ipek örtü serilmiş sandalye, koltuk bulundurulmasın­da beis görmezken Ebû Hanîfe, üzerine oturulmasında ve yatılmasında da bir sakınca görmez. Hanefî hukukçular bu görüşün delili olarak, bazı sahâbî ve tabiîlerin bu yöndeki uygulamaları ile, “De ki: Allah’ın kullan için çıkar­dığı ziyneti haram kılan kimdir…” [139]âyetini zikretmişlerdir. Bu müsamahalı yaklaşımın sebebi, bu tür işlemlerin dar anlamda “kullanma”dan çok “ziynet” kavramına girdiği yönündeki görüşleridir.

Mâlikîler, Şâfıüer ve Hanbelîler, Hanefîler’den farklı olarak altın ve gü­müş kapların ve diğer eşyanın evde bulundurulmasını, sonuçta bunların kullanılmasına yol açacağı düşüncesiyle altın ve gümüş ev eşyasının edinilmesini de (evde bulundurulmasını) haram kabul etmişlerdir. Hatta Şâfıîler, hadisin zahirinden hareketle ticaret maksadıyla dahi olsa altın ve gümüş ev eşyasının edinilmesinin haram olduğunu belirtmişlerdir. Çünkü ipekten farklı olarak, altın ve gümüş kabın kullanımı kadın erkek ayırımı olmaksızın her­kes açısından yasaktır. Ancak altın ve gümüşü kadınların süslenme eşyası (ziynet) olarak kullanmaları helâl görülmüştür.

Gerek zaruret gerekse ihtiyaç gerekçesiyle bazı durumlarda altın ve gü­müşün kullanılması caiz görülmüştür. Bu hükümler şöylece özetlenebilir: Düşen bir dişin yerine veya herhangi bir suretle dişlerin arasında mevcut olan açıklığı kapamak için altın veya gümüşten diş yapılması, yine kesilen burnun yerine altın veya gümüşten burun yapılması, kısaca altın ve gümü­şün tedavi amacıyla kullanılması fakihlerin çoğunluğu tarafından caiz görülmüştür. Ebû Hanîfe, gümüş kaplamalı kaptan içmeyi ve abdest almayı, gümüş kaplamalı eyer kullanmayı ve gümüş sırmalı sedire oturmayı caiz görmüştür. Mâlikîler, kılıç ve mushafta altın ve gümüş kullanılmasını caiz görmüşler, kılıç ve mushaf dışında ise altın veya gümüşle süslenmiş eşyanın kullanılmasını haram saymışlardır. Yine Ebû Hanîfe, maddesinde altın veya gümüş karışımı bulunan kapların kullanımını da caiz görmektedir.

Altın ve gümüşün yaygın kullanım maddeleri haline getirilmesine fakihlerin karşı çıkmalarının temelinde israf ve lüks kullanıma engel olma düşüncesinin yattığı bilginlerin çoğunluğunca ifade edilmektedir. Bu gerekçelendirme (ta’lîl) doğru kabul edildiği takdirde, günümüzde, özellikle gümü­şün bu açıdan fazla bir değeri kalmadığı noktasından hareketle, gümüş kapların kullanılmasının artık caiz olduğu fakat çok daha değerli maddeler­den yapılmış kapların kullanılmasının, israf ve lüks gerekçesiyle, doğru ol­madığı şeklinde bir sonuca gitmek mümkün olabilir. Ne var ki bu gerekçe­lendirme üzerinde tam bir fikir birliği sağlanamamıştır. Nitekim Şevkânî, bu gerekçelendirmenin doğru olmadığını, şayet doğru olsaydı, altın ve gümüş­ten daha değerli olan şeylerden yapılan kaplan kullanmanın da haram ol­ması gerekeceğini, halbuki bunu söyleyen hiçbir âlim bulunmadığını ifade etmektedir. Şevkânî yasağın illeti olarak “cennet ehline benzeme”yi göster­mekte ise de, bu kabul edilemez. Çünkü cennet ehline benzeme durumu, bir işin yasak olması sonucuna götürseydi, müslümanlann asırlardır meşru sayarak yapageldikleri birçok şeyi de terketmeleri gerekirdi.

Şurası unutulmamalıdır ki İslâm, toplumun her kademesindeki fertlerin zenginlik, fakirlik gibi sosyal statüleri açısından bir tatmin ölçüsü getirmiş, meselâ kazanma hususunda çaba göstermesine rağmen fakir durumda olanlara, sabrettikleri takdirde mükâfat ve kurtuluşa ereceklerini müjdelemiş, diğer taraftan zengin olup toplumun gelir seviyesi düşük kesimlerine zekât ve sadaka yoluyla değer aktarımı yapan ve yardım eden kişilerede mükâfat ve kurtuluş vaad etmiştir. Ancak zenginin, zenginliğini fakiri rahatsız ede­cek şekilde ve onu içinde bulunduğu tatmin ortamından uzaklaşmaya sevkedecek derecede kullanarak lüks ve israfa dalmasını da hoş görmemiş­tir. Elbette daha çok kazanan daha iyi şartlarda yaşayacaktır. Ancak toplum kesimleri arasında hiç değilse ortalama hayat standardı açısından bir denge ve uyum sağlanamamışken, meselâ, bir toplumda çoluk çocuğunun asgari gıda ihtiyacını karşılayacak geliri teminde zorluk çeken, tahsil yapmak iste­yen çocuğuna bu imkânı sağlayamayan kişiler varken, şatafatlı ve görkemli bir hayat sürmenin, İslâm’ın ilke ve öğretileriyle bağdaşmayacağı söylenebi­lir. Hadislerdeki yasaklama ve İslâm âlimlerinin bu konuda gösterdiği tavır da bu gayeye yönelik bir hassasiyet ve tedbir olarak görülmelidir.
Altın Yüzük

Yukarıda anılan ilgili hadislerden hareketle bilginlerin çoğunluğu altın yüzük kullanmanın erkeklere haram olduğunu söylemişlerdir. Bununla bir­likte sayılan az da olsa, erkeklerin altın yüzük kullanmasının mubah olduğu görüşünde olan âlimler de vardır. Bunlar hadislerde geçen yasağı belli illet ve gayeye bağlamakta, ayrıca bazı sahâbîlerin altın yüzük kullandığına ve buna Hz. Peygamberin de izin verdiği görüşünde olduklarına ilişkin rivayetleri de [140]kullanmaktadırlar.

Gerek hadislerde gerekse âlimlerin sözlerinde geçen yüzük (hâtem) keli­mesi daha ziyade kaşlı ve biraz da kabaca olan bir yüzüğü anlatmaktadır. Bu itibarla, günümüzde nişan yüzüğü olarak adlandırılan halkanın takılma­sının hükmünü de ayrıca belirtmek gerekir. Bu hususta merhum Kâmil Miras’ın izahlarını kısaltarak buraya almakta yarar vardır: “Yüzüğün yapılış ve kullanış tarzında örfün büyük etkisi vardır. Eski zamanlarda kullanılan kaba yüzükler gitgide zarifleşmiş ve bugün artık, nişan halkaları istisna edilirse, erkekler yüzük takmayı neredeyse terketmişler ve hatta yüzük takmak ayıp sayılır olmuştur. Bu itibarla şu sebep ve delillere dayanarak altın nişan hal­kası kullanmak mubah sayılabilir;

a) Bir kere, altın yüzük kullanma çoğun­luk tarafından haram görülse bile bunun mubah olduğunu söyleyenler de vardır,

b) İmam Muhammed övünme ve böbürlenme kastı olmaksızın altın ve gümüş kapları süs eşyası olarak kullanmanın caiz olduğunu ve bunun nimeti gösterme anlamına geleceğini söylemiştir. Nişan yüzüğü de övünmek için değil, teberrüken ve hatıra olarak takıldığına göre aynı şekilde mubah olması gerekir,

c) Âlimler, erkeklerin esas itibarıyla gümüş yüzük kullan­malarının bile, bir zaruret ve bir lüzum üzerine mubah olduğunu, bunun dışında kullanılmasının anlamsız olduğunu söylemişlerdir. Nişan yüzüğü kullanımında da örften kaynaklanan bir zaruret bulunduğu açıktır,

d) Altının kullanılmasının haramltk sebebi, israf ve övünme vesilesi yapılmasıdır. Hal­buki günümüzde bir halkanın ekonomik değeri israf sayılacak bir durumda değildir.” [141]

Kâmil Miras’ın hareket noktası ve sonuçlaması yerinde olmakla birlikte bir hususa daha işaret edilebilir. O da, eğer müslümanlar, nişan halkası ola­rak altını değil de yaygın olarak gümüşü tercih etmeye başlamıslarsa, yani artık bu durum örfleşmişse, bu teamüle uymak daha doğru kabul edilebilir. Ancak, yine de altın nişan halkası takanlar varsa bunlara haram işleyenler ya da bile bile hadise aykırı davrananlar gözüyle bakılmaması herhalde da­ha doğru olur. Öte yandan altın ve ipeğin âlem (nişan ve rozet) olarak kulla­nılmasının başta Hanefîler olmak üzere bir kısım fakihlerce caiz görüldüğü­nü de burada hatırlamak gerekir.
Altın Süsleme

Hanefî ekolünde, mescidi süslemek, ona saygı gösterme anlamında de­ğerlendirildiği için, mescidlerin altın suyu, ahşap vb. gibi şeylerle tezyin edil­mesinde bir sakınca görülmemiş; fakat paranın bu tür şeyler için değil, fakir­ler yararına harcanması daha faziletli görülmüştür. Nitekim, Mescid-i Harâm’a nakledilen malları gördüğünde Ömer b. Abdülazîz, “Miskinler ve fakirler direklerden daha muhtaç” diyerek, o malların fakirler için sarfedilmesinin Mescid-i Haram için sarfedilmesinden daha faziletli olduğuna dikkat çekmiş­tir. Hanefîler, mescid için yapılacak süslemenin, mescide ait paradan yapıl­maması gerektiğine işaret etmişler, hatta mescidin işlerine bakan kişinin (kayyım) mescidin parasından süsleme için harcaması halinde, bir görüşe göre bu parayı tazmin edeceği ileri sürülmüştür.

İslâm’ın lüks, israf ve gösterişin önlenmesi, toplumda sosyal adaletin ve barışın kurulması ve harcamalarda bu gayeye öncelik verilmesi yönündeki genel ilkesi, altın ve gümüş ev eşyasının kullanımıyla ilgili özel yasağı göz önünde bulundurulursa, özelde altın süslemeler, genelde yüksek maliyetler içeren ihtişamlı ve lüks harcamalar konusunda dinin tavsiyesini, İslâm bil­ginlerinin tavrını kestirmek zor olmaz. Öte yandan teori böyle olsa bile, İslâm ülkelerinin dünyada toplam ekonomik gelir ve gelişme yönüyle bir hayli gerilerde olduğu, buna karşılık servet dağılımı, tüketim ve yaşam standardı yönüyle fertler arasında uçurumların bulunduğu da acı bir gerçektir. Böyle olunca müslümanların, İslâm’ın altın ve gümüşün kullanımına getirdiği sı­nırlamalarda simgeleşen tavır ve gayesini iyi anladığı ve bunu hayata geçir­diği söylenemez. Bu konuda fertlerin dindarlığına ve her türlü aşırılıktan ve gösterişten uzak kalma kararlılığı göstermesine ihtiyaç bulunduğu gibi top­lumsal sağduyunun oluşturulması ve bu yönde yasal düzenlemelere gidil­mesi de büyük önem taşımaktadır.
Saç Sakal Ve Bıyık

İslâm’ın inanç, ahlâk, ibadet ve muamelât alanında getirdiği hükümler, öngördüğü kural ve tavsiyeler müslümanlarca öteden beri bir bütün olarak algılanmakta, günlük ve sosyal hayatla ilgili şekil ve muhteva bile çoğu defa bu bütünün bir parçası olarak mütalaa edilmektedir. Öte yandan Kur’an âyetlerinin ve risâleti boyunca Hz. Peygamber’in sıklıkla üzerinde durduğu konulardan birisi de, müslümanların fert ve toplum olarak belli bir kimlik kazanmaları, kendi şahsiyetlerini korumaları ve kendilerine güven duyma­ları olmuştur. Çünkü bu, müslümanların bütünleşmesi, belli bir siyasal orga­nizasyona gidip devlet kurması ve millet olması kadar, kendi inanç ve iba­detlerini, değer ve özelliklerini korumaları açısından da önemlidir. Bu itibarla Kur’an, müslümanlara ısrarla birlik ve bütünlük içinde olmalarını, müşrik ve gayri müslimleri dost edinmemelerini, onlarla gayri îslâmî bir kültürün etkisi altında kalmayı kaçınılmaz kılacak şekilde sıkı bir ilişkiye girmemelerini tavsiye ederken Hz. Peygamber de müslümanlan, itikadı ve ahlâkî alanda olduğu gibi kılık ve kıyafet, şekil ve merasim yönünden de müşriklere, gayri müslimlere benzememeye davet ve teşvik etmiştir. Bunlar, çevredeki kültür ve medeniyetlerle, din ve kavimlerle iç içe yaşayan o dönem müslümanlarına ayrı bir kimlik ve özellik kazandırıp, onların kendi içerisinde bütünleş­melerini sağlamaya yönelik önlemlerdir.

Daha önce geçtiği üzere Hz. Peygamber, Ehl-i kitabın yaşlılarının saçla­rını boyamadığından bahisle müslümanların onlara muhalefet edip saçlarını boyamalarını tavsiye etmiş, yine müşrik ve Mecûsîler’e muhalefet için bı­yıklarını kısaltıp sakallarını uzatmalarını emir ve tavsiye etmiştir. Meselâ Resûlullah’ın, “Bıyığınızı kısaltınız, sakalınızı uzatınız”[142], “Bıyıklarınızı kırpınız, sakalları uzatınız. Mecûsîler’e muhalefet ediniz”[143], “Müşriklere muhalefet ediniz, sakalları çoğaltınız, bıyıkla­rı kesiniz”[144], “Bıyığından almayan bizden değildir” gibi hadisleri [145]hemen hemen bütün sahih hadis kitaplarında yer almakta olup temelde bu gayeye matuftur.

Bu ve benzeri hadisleri, Hz. Peygamber’in ve ashabının şekil ve tatbika­tını esas alan sonraki dönem İslâm bilginleri, sakal bırakmanın ve bıyığı kesmenin dinî karakterde bir emir ve İslâm’ın şiarı olup olmadığı, sakalı kesmenin de haram ve günah olup olmadığı konusunda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Özetle ifade etmek gerekirse fakihlerin çoğunluğu sakalı tıraş etmenin haram olduğu görüşündedir. Şâfıîler’den Gazzâlî, Râfîî, Nevevî, Mâlikîler’den Kâdî İyâz gibi bilginler ise sakalı tıraş etmenin haram değil mekruh olduğunu söylemiştir.

Ebû Davud’un hadislerini şerheden Hattâbî, Hz. Peygamber’in on şeyin fıtrattan olduğunu bildirip bunlar arasında sakal bırakmayı da sayan hadisi­nin şerhinde âlimlerin çoğunun buradaki fıtratı “sünnet” mânasında aldığını kaydeder. Devamında da bu hasletlerin, bu arada sakal bırakmanın, bizim uymamız ve yaşatmamız gereken Hz. Peygamber’in sünnetlerinden olduğu­nu ifade eder. [146]Buradaki sünnet tabiriyle de teklifi hükümler arasında yer alan sünnetin değil de âdet ve davranış biçimi anla­mıyla sünnetin kastedilmiş olması gerekir.

Sakalı tıraş etmenin haram olduğunu söyleyen bilginler, yukarıda zikre­dilen hadislerdeki emirleri bağlayıcı dinî bir emir olarak almış, Hz. Peygam­ber ve sahabenin fiilî uygulamasını da böyle yorumlamışlardır; ilâve olarak Kur’an’da Hz. Peygamber’e uymayı emreden âyetlerin her konuda olduğu gibi sakal bırakma konusunda da ona ittibâyı kapsadığı, sakalın müslümanin şiarı olduğu kanaatindedirler; ayrıca sakalı tıraş etmenin kadınlara benzemek ve Allah’ın yarattığı şekil ve sureti bozmak olduğunu, bu yöndeki ya­sağın sakalı tıraş etmeye de şâmil olduğunu belirtirler.

Bıyığa gelince, hadislerde bıyıkların kısaltılması, kırpılması veya tıraş edilmesi emirleri vardır. Sahabeden bıyığını kisaltanlar da, tıraş edenler de mevcuttur. Âlimler, bıyığın derince kırkılmasını, üst dudağın gözükecek şekilde alttan alınmasını tavsiye ederler. Şüphesiz ki bıyığın bu şekilde kesi­lip tıraş edilmesi, sağlık ve temizlik açısından da önemlidir.

Hz. Peygamberin genelde saçlarını omuzlarına dökülecek şekiide bırak­tığı, bazan da saçını kısalttığı veya kazıttığı bilinmekle birlikte klasik dönem İslâm bilginleri sakal konusunda gösterdikleri yaklaşımı bu konuda sürdür­memişler, Resûl-i Ekrem’in saç şeklini örfî karakterde bir davranış ve kişisel bir tercih olarak görmüşlerdir. Bunun için de fıkıh literatüründe, bütün müslümanların Hz. Peygamber’e tâbi olarak saçlarını uzatması ve bunun dinî içerikli bir görev sayılması yönünde güçlü bir vurguya rastlanmaz.

Ancak bazı muasır âlimler, sakal ve bıyık konusundaki sünneti, Hz. Peygamber’in diğer giyim kuşam şekli gibi tabii ve örfî sünnet olarak ta­nımlamakta ve bunun bir âdet meselesi olduğunu, dinî bir karakter taşıma­dığını belirtmektedirler.

Şaç, sakal ve bıyık konusunda sahih hadis kitaplarında yer alan riva­yetleri ve fakihlerin bu hadisler etrafında ürettiği yorumları sosyal zeminden, kültürel arka plandan ve gelenekten ayırarak anlamak neredeyse imkânsız­dır. Hz. Peygamber’in bir sünnetinin terkinin niçin mekruh değil de haram olarak nitelendirildiği ancak öyle bir yaklaşımla iyi anlaşılabilir. Öncelikle ifade etmek gerekirse, dinde haram istisnaî ve arızî bir hüküm olup ancak açık ve katî delille sabit olur. İslâm âlimlerinin “haram” kelimesini çoğu zaman “sakıncalı”, “doğru değil”, “mekruh”-gibi anlamlarda da kullandıkla­rı, müslüman toplumlarda yaygın eğitim ve yönlendirmenin sağlanmasında ve kamuoyu oluşturulmasında dinî kavramların sıklıkla, hatta ölçüsüzce kullanıldığı da bilinmektedir. Böyle olunca, fıkıhçılann lafzî yorum kuralları­na dayanarak sakalı tıraş etmeye veya bıyığı uzatmaya teknik ve metodolo­jik anlamda “haram” demelerini ihtiyatla karşılamak, hadislerde geçen ifa­deleri bir davranışın teşvik edilmesi veya önlenmesi yönünde güçlü vurgular olarak anlamak gerekir.

Öte yandan, İslâm’ın şekil ve suretten ziyade mâna ve muhtevaya önem verdiği, şekli de bu mânayı koruduğu sürece gözettiği aşikârdır. Ayrıca müslümanların her devirde kimlik ve izzet sahibi olması, gayri müslimlere karşı onurlu ve kendine güvenli olması, kendi kültür, örf ve geleneklerini yaşatmaları, müslüman toplumların birlik ve bütünlüğü, dış etkilere karşı direnci açısından fevkalâde önemlidir. Sakal ve bıyıktan, giyim ve kuşamdan,eğlence ve sanattan, şehirleşme ve ev düzenine kadar müslümanların ayn bir üslûp ve geleneğinin olması, onlara bu sosyal şahsiyeti kazandırabilecek olumlu unsurlardır. Bu itibarla, sakal ve bıyığı da, risâletin gereği dinî bir sünnet ve alâmet olarak vâcip-haram çizgisine oturtmak yerine, yukarıda söz konusu edilen amacı gerçekleştirmede olumlu katkısı olabilecek örfî ve kültürel bir unsur olarak değerlendirmek ve bu konuda daha müsamahalı düşünmek mümkündür.

Sakal ve bıyık konusunun müslümanlar arasında bir ihtilâf ve itham ko­nusu olması, İslâm kardeşliğini ve müminlerin birlik ve dayanışmasını ze­deler. Hz. Peygamber’in sünneti olduğu için sakal bırakan kişiye saygı gös­termek ve bu hareketinin övgü ve ecre lâyık bir davranış olduğunu kabul­lenmek ne kadar gerekli ise, bu konuda farklı düşünen, daha esnek ve hoş­görülü davranan kimselere de saygılı olmak o kadar elzemdir. Aksi takdirde, şekil üzerindeki tartışmalar, müslümanların dinin özü ve içeriği, temel ilke ve gayeleri üzerinde yoğunlaşmasını önleyen, dikkatlerini dağıtan ve bir bakıma hedef saptırması yapan bir özellik taşımış olacaktır.
Kolonya Ve Alkollü Madde Kullanımı

Kolonya, günümüzde bilhassa güzel koku ve temizlik gibi amaçlarla yaygın bir kullanıma sahip alkol ihtiva eden sıvı bir madde olup genelde patates, kamış, mısır gibi maliyeti düşük ham maddelerden veya diğer sen­tetik yollarla üretilmekte ve içerisindeki alkol oranı ayarlanabilmektedir. XVII yüzyıldan itibaren Avrupa’da kullanılmaya başlayan ve bugün yay­gınlaşıp genişleyerek büyük bir sanayi oluşturan kolonya ve bu kapsama giren parfüm, deodorant, sprey vb.nin dinî hükmüyle ilgili tartışmanın sebe­bi ise, bu maddelerin az veya çok alkol ihtiva etmekte oluşudur.

Daha önce temas edildiği üzere, İslâm dini sarhoşluk veren nesnelerin bu maksatla (sarhoş olma) kullanılmalarını kesin olarak yasaklamıştır. “Müskirat” kelimesiyle ifade edilen “sarhoşluk veren nesne”lerin bazılarında ihtilâflar var ise de şarap ve ondan mâmül olan içkilerin içilmesinin haram olduğunda ittifak vardır. Bunların dışında kalanların sarhoş olmak maksa­dıyla içilmesinin haram olduğu da ittifakla sabittir. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, ne maksatla olursa olsun sarhoş edici içkilerin azmin da, çoğunun da içilmesi haramdır. Böyle olunca, içerisinde alkol bulunan kolon­yanın ve benzeri maddelerin sarhoş olmak maksadıyla içki olarak kullanıl­masının haram olduğu ve İslâm dininin sarhoş edici içkilerle ilgili genel ya­sağının içerisine girdiği açıktır.Kolonyanın içilmesi dışında temizlik, serinleme, güzel koku gibi değişik amaçlarla kullanılması hususunda ise farklı görüşler vardır. Bu farklı görüş­lerin kaynağı ise, sarhoş edici özellik taşıyan içkilerin bizzat kendilerinin necis olup olmadığı tartışırı asıdır. Bu husustaki görüşler şöylece özetlenebilir:

Bazı fakihler karşı görüşte olmakla birlikte İslâm bilginlerinin büyük ço­ğunluğuna göre şarap necistir; namazın sıhhatine engeldir. Şarap dışında kalan ve içildiği zaman azı veya çoğu sarhoşluk veren şeylerin necis oldu­ğuna dair bir delil yoktur. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’un anlayışlarına göre bunlar necis değildir; sarhoşluk için içilmeleri haramdır, fakat elbiseye veya namaz yerine dökülmeleri halinde namazın geçerliliğini etkilemez.

Çağımızın büyük bilginlerinden Muhammed Hamdi Yazır bu hususu şöyle ifade ediyor: “Meselâ; üzerine şarap, şampanya ve arak, konyak dö­külmüş olanlar herhalde yıkamadıkça namaz kılamazlar. Lâkin, üzüm şara­bından mâmül olmayan ispirto, bira ve şâir müskirat içilemezse de elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza mâni olur diye iddia edilemez”. [147]

Yukarıda özetlenen bilgilerden anlaşıldığı gibi şarap dışındaki alkollü iç­kiler bizzat necis olmayıp, içilmeleri haramdır. Fakat elbiseye veya namaz yerine dökülmeleri namazın sıhhatine mâni değildir. Kolonya da bu hükmün içerisine girer. İçmemek kaydıyla değişik amaçlar için kullanılmasında Ha­nefî mezhebine göre bir sakınca yoktur.

Fakat kolonyayı da necis çerçevesinde mütalaa eden Şafiî mezhebine göre hem içilmesi hem de kullanılması haramdır.

Özetle ifade etmek gerekirse, günümüzde genelde temizlik, hijyen ve gü­zel koku amacıyla kullanılan ve alkol ihtiva eden kolonyayı şer’î bir hüküm olan “necis” kavramının kapsamına dahil edip kullanımını haram saymak, vücuda ve elbiseye döküldüğünde namazın geçerliliğine engel olacağını söylemek, bu konudaki mevcut hüküm ve yasakların genel hareket noktası ve amacı göz önünde tutulursa, isabetli gözükmemektedir. Kolonyayı yuka­rıda sözü edilen amaçlarla kullanmanın, alkollü içkilerin tüketimini teşvik ettiği, kolaylaştırdığı veya buna vesile olduğu da söylenemez. Dinde asıl yasaklanan, şarabın, alkolün, uyuşturucu maddelerin sarhoşluk ve keyif amacıyla kullanılması olup bu yasağı ihlâle vasıta ve yardımcı olabilecek yol ve durumlar da, arada sebep-sonuç münasebeti kurulabildiği sürece mezkûr yasağın ikinci derecede kapsamı içinde düşünülmelidir.
[100] en-Nûr: 24/30.
[101] el-Ahzâb: 33/59.
[102] Müslim, “Libâs”, 125.
[103] Ebû Dâvûd, “Libâs”, 31.
[104] bk. el-Kehf: 18/31; el-Hac: 22/23; el-Fâtır: 35/33; ed-Duhân: 44/53; el-İnsân: 76/12-31.
[105] Buhârî, “Libâs”, 25; Müslim, “Libâs”, 2; Tirmizî, “Edeb”, 1.
[106] Buhârî, “Libâs”, 25.
[107] Buhârî, “Libâs”, 30.
[108] Buhârî, “Libâs”, 45; Müslim, “Libâs”, 1.
[109] Buhârî, “Libâs”, 25, 30.
[110] Buhârî, “Libâs”, 30.
[111] Buhârî, “Libâs”, 26.
[112] Buhârî, “Libâs”, 25.
[113] Buhârî, “Libâs”, 12.
[114] Buhârî, “Libâs”, 29.
[115] Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim, XIV, 32-33, 38.
[116] İbn Kudâme, el-Mugnî, I, 588-590.
[117] bk. Âl-i İmrân: 3/14; el-Hicr: 15/16; en-Nahl: 16/8; el-Kehf: 18/7; el-İnsân: 76/11-22.
[118] el-Kehf: 18/46; el-Hadîd: 57/20.
[119] el-A’râf: 7/32.
[120] el-Mâide: 5/4-5; el-A’râf: 7/31-160.
[121] Müs­lim, “îmân”, 147
[122] en-Nûr: 24/31.
[123] el-Bakara: 2/30.
[124] el-Beled: 9/3-9; el-Mülk: 65/23; el-İnfitâr: 82/6-8; et-Tîn: 95/4.
[125] el-A’râf: 7/31.
[126] en-Nisâ: 4/119.
[127] Buhârî, “Libâs”, 83; Müslim, “Libâs”, 117.
[128] Müslim, “Libâs”, 115.
[129] bk. Müslim, “Libâs”, 113; Ebû Dâvûd, “Tereccül”, 14.
[130] Ebû Dâvûd, “Tereccül”, 17.
[131] Müslim, “Libâs”, 79.
[132] Müslim, “Libâs”, 80.
[133] Buhârî, “Libâs”, 84; Müslim, “Libâs”, 120.
[134] Buhârî, “Libâs”, 85-87; Müslim, “Libâs”, 119
[135] Buhârî, “Libâs”, 86; Müslim, “Libâs”, 119.
[136] Tirmizî, “Libâs”, 31.
[137] Âl-i İmrân 3/14; el-Kehf 18/31; ez-Zuhruf 43/71.
[138] Buhârî, “Libâs”, 47.
[139] el-A’râf: 7/32.
[140] bk. Nesâî, “Zînet”, 46.
[141] Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, IV, 288-289.
[142] Buhârî, “Libâs”, 64.
[143] Müslim, “Taharet”, 16.
[144] Müslim, “Taharet”, 16.
[145] bk. Buhârî, “Libâs”, 63-65; Tirmizî, “Edeb”, 6.
[146] Me’âlimü’s-sünen, I, 44.
[147] Hak Dini Kur’an Dili, I, 762-763.

Reklamlar

2 responses to this post.

  1. benim aradıgım tekbir konu onu bulana kadar zaten kafam karıştı bu sizin hem işiniz hemde din üzerine olan bilgileriniz bizde öğrenmek için çabalıyoruz ama ben hiç bişey anlamadım bunları tek tek ulaşa bileceğimiz şekilde daha açık olarak tıkladığımızda ulaşa bileceğimiz gibi yazsanız olmazmı ben şimdi sorumun cevabına ulaşabilmek için bütün bu üsteki kitaplarımı karıştıracam yani bunun ne anlamı kaldı ozaman……….

  2. Posted by düşünce kahvesi on Ocak 24, 2012 at 8:41 pm

    tam anlamadım ama daha detaylı derdinizi anlatırsanız yardımcı olabileceğime inanıyorum. altta indislerle verilen kaynaklardır.hatta şöyle bir yardımda bulunayım, internette ekitap şekşinde bulunan fıkıh kitaplığı isminde bir ekitap var. onda istediğinizi bulabileceğinize inanıyorum.

    saygılarımla.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: