Aydınlanma’nın İslam’a düşmanlığı


080820091305096176569

Haber Merkezi / TIMETURK

Britanyalı düşünür Ziyauddin Serdar Aydınlanma ve İslam ilişkisini konu alan önemli bir yazı kaleme aldı. Gilad Atzmon’un önsözüyle işte o yazı…

Ziyauddin Serdar – İslam’ın Gölgelenişi (Gilad Atzmon’un önsözüyle)

Yahudi ideolojisi ve kimliği üzerinde on yıl boyunca çalıştıktan sonra şu sonuca vardım ki; Yahudi kimliği, politikası ve ideolojisi ‘kendine hayran olmanın’ farklı farklı versiyonları olarak okunabilir. Bir Siyonist kendisini güçlü ve gaddar olduğu için sevebilir (Sabra ve Şatilla) ve Yahudi bir solcu da kendisini ‘hümanist’ ve ‘hoşgörülü’ olduğu için sevebilir; fakat her nasılsa o solcu daima ‘Yahudi’ kimliği içerisinde yaşamak ve mücadele etmek ister (Filistin için ‘Yahudiler’, Barış için ‘Yahudiler’, Siyonizm’e karşı ‘Yahudiler’ v.b.). Yahudi ideolojisinin, siyasetinin ve kimliğinin ‘kendine hayranlık’ hastalığına yakalanacağını ve diğerlerine karşı kin gütmeye neden olacağını kavramam birkaç yıl aldı. Siyonist düşüncenin özünü ‘komşundan nefret ettiğin kadar kendini sev’ cümlesinin teşkil ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Yahudi ideolojilerin diğer formları ise nefret konusunda daha ılımlı olabilir; fakat genelleme yapacak olursak hepsi de ayrımcılığa olan pozitif eğilimleri sayesinde bir diğerine çok benzemektedir.


‘Özgürlük’, ‘hürriyet’, ‘akıl’ ve ‘liberal düşünce’ kavramlarını öven Aydınlanma ise siyasal pratiğe döküldüğünde aslında Yahudi ideolojisinden pek farklı değil. Daha doğrusu, bu aydınlanma ideolojisi kendini merkeze koyan ve üsten bakarak ‘seçilmiş’ (ilerlemeci olarak nitelendirilen) ve ‘gelişmemiş’ (gerici olarak nitelendirilen) arasında ayrımcılık yapan yöntemin bir diğer formu.

Aydınlanma özünde antroposentriktir; çünkü insanı kainatın en önemli varlığı kabul eder. Bu yüzden aydınlanma ideolojisini benimseyenler kendine hayran olan insan gruplarının farklı kollarıdır. Burada tabii ki insandan kastımız akılcı olduğu ve özgürleştiği için kendini seven varlıklardır. Yine kastettiğimiz insan, kendisinin evrenin özü olduğuna inanan insandır. Bunu aklımızın bir köşesine koyarsak, son iki yüzyılda Batı’da farklı farklı ‘kendine hayran’ kesimler arasında meydana gelen tartışmaları boşuna yapılmış tartışmalar olarak niteleyebiliriz.

Aydınlanma ilerlemeci (aydınlanmış) ve gerici (öteki) arasında bir ayrım yaratmak için vardı. Aydınlanmacı düşünürler ‘‘sömürgeciliği aklayacak mantıklı bir izah getirmek için çok çalıştılar.’’ Neo-muhafazakar düşüncenin, dogmatik ve müdahaleci sekülerizmin, acımasız teknolojinin arkasındaki güç işte bu Aydınlanmacı ruhtur. Bu yüzden eğer kendimizi ve gezegenimizi seviyorsak, cesurca davranıp Aydınlanmacı ve kendine hayran ideolojilerimizle yüzleşmek bizim için en anlaşılabilir çözüm olacaktır. Zira ‘Aydınlanan kişi’ atom bombası atarak, kaplama bombardımanı yaparak, ortak yaşam adına kitlesel katliamlar yaparak, ekolojik felaketlere ya da küresel ısınmaya sebep olarak ya da demokrasi ve özgürleşme adına cinayetler işleyerek insanlığı tehlikeye atmaktadır. Öyle ya da böyle, tüm bu iyi organize edilmiş soykırımlar ve tahripkar tsunamilerin arkasında daima Aydınlanmacı bir ideoloji yer almaktadır.

Ziyauddin Serdar tarafından kaleme alınan aşağıdaki makale, İslam ve işte bu ölümcül Batı ideolojisi arasındaki zıtlaşmayı tanımlaya çalışan felsefi bir çabadır. Serdar önde gelen Britanyalı entelektüellerden biridir ve bazıları onu önemli bir İslam düşünürü olarak da tanımlar. Serdar bu makalesinde medeniyetler çatışması tezine ‘öteki’nin perspektifinden başarılı bir şekilde meydan okuyor.

Gilad Atzmon

Gilad Atzmon Siyonizm karşıtı ünlü Yahudi sanatçıdır.

İslam’ın Gölgelenişi

Aydınlanma nedir? Aydınlanma, Avrupa için yararlı olmuş olabilir; fakat dünyanın geri kalanı ve özellikle de İslam dünyası için tam bir felaket olmuştur. Özgürlük, hürriyet, akıl ve liberal düşüncenin tarafında durmalarına rağmen Aydınlanmacı düşünürler Batı-dışı toplumları her zaman akılcı olmayan, gelişmemiş, ahlaken çökük ve sömürüye müsait olarak görmüştür. Bu ‘düşünsel miras’ bugün hala bizimledir ve aynı zamanda neo-muhafazakar düşünce, dogmatik sekülerizm ve bilimcilik kisveleri altında başarılı bir şekilde de idame edilmektedir.

Aydınlanmacı düşüncenin kilit isimleri arasında yer alan Voltaire, de Montesquieu, Volney ve Pascal gibi isimler için Avrupa, insanlık kaderinin ve Batılı insanın merkezi demektir. Bu düşünürler sömürgeciliği meşrulaştırmak için çok çalışmışlardır. Ortaçağ imajlarını, İslam’a ve Peygamberine duyulan korkuyu ve endişeyi rasyonalize etmişler – bu durum Pascal’ın Pensees adlı eserinin Muhammed’e (s.a.s) adanan bölümünde çok açıktır – ve bunları İslam’ın kendisinde var olduğunu iddia ettikleri gericiliğin kanıtı olarak göstermişlerdir. Aynı zamanda, Müslümanların bilime olan katkılarını bilinçli bir şekilde göz ardı etmiş, İslam ve Avrupa arasındaki tüm entelektüel bağlantıları koparmışlardır. Aydınlanmacı düşünürlerin bu Avrupa-merkezciliği, İslam’ı Batı ile olan ve günümüze kadar gelen kendine münhasır yüzleşmesiyle baş başa bırakmıştır.

Hıristiyan aleminin Roger Bacon ve John Wycliff gibi 13. ve 14. yüzyıl düşünürleri için İslam sadece pagan ve düşman bir imparatorluktu. Bu isimlerle karşılaştırıldığında, Aydınlanmacı düşünürler İslam’ı en azından bir medeniyet olarak görmüşlerdir. Fakat onlara göre de bu medeniyetin temellerinde geri kalmış bir toplum, gelişmemiş politik kurumlar ve dini inançlar vardı. Örneğin, Voltaire, Muhammed ve Fanatizm adlı eserinde İslam’ı sert ve düşmanca bir şekilde aşağılayabilmişti. Essai sur les moeurs (Ahlak üzerine denemeler) adlı eserinde ise Voltaire daha dikkatli bir dil kullansa da İslam hakkındaki yargısı değişmemişti ve İslam’ı fanatizm, anti-hümanizm, irrasyonalizm ve iktidara ulaşma arzusu ile bir tutmaya devam etmişti. Fakat ona göre Müslümanlar birkaç iyi özelliğe de sahiptir: Müslümanlar İslam’ın esnek cinsel standartları sayesinde daha fazla hoşgörülü olabilmiştir ve bu dinlerinin daha doğal gözükmesine vesile olmuştur. İsa Mesih iyi bir peygamberken, Hıristiyanlar hoşgörüsüz olabilmişler; fakat Müslümanlar kötü peygamberlerine rağmen hoşgörülü olabilmişlerdir. İşte Voltaire, İslam ve Müslümanlar hakkındaki derin önyargılarıyla ancak bu şekilde akıl yürüterek barışabilmişti.

Dine karşı savaş açan tutumlarına rağmen Aydınlanmacı düşünürler Hıristiyanlığı medeniliğin standart bir seviyesi, tüm dinlerin de normu olarak görmüşlerdir. Aslında, Ortaçağ Hıristiyanlığının hiç tam olarak tanımlanmadığı için her zaman belirsiz olan, ama aynı zamanda Hıristiyan değerlerinin evrensel bir normu olan doğal hukukunu da insan davranışının standardı olarak kabul etmişlerdir. İslam, Hıristiyanlığın anti-tezi olarak kalmış; bu yüzden Volney, Les Ruines adlı eserinde ‘Muhammed, Musa ve İsa’nın yaralarının üzerinden politik ve teolojik bir imparatorluk yaratmayı başarmıştır.’ diyebilmiştir. Hatta eserin bir bölümünde bir imam ‘Muhammed’in yasaları’ hakkında vaaz verirken ‘Allah, Muhammed’i yeryüzünün halifesi kılmıştır. O, dünyayı ona yasalarına inanmayanları sabırla itaat altına alması için vermiştir.’ demekte ve Volney, Hz.Muhammed’i ‘Merhametli bir Tanrı’nın cinayet ve katliamdan başka bir şey öğretmeyen peygamberi’ ve ‘adaletin her türlü tecellisini şoka uğratan’ bir hoşgörüsüzlük ve kibirlilik ruhu olarak tanımlamaktadır. Volney’in iddiasına göre Hıristiyanlık da irrasyonel olabilir, fakat bu din daha merhametli ve naziktir; ama İslam bilime karşı her daim üstten bakan bir tavra sahiptir. Fakat, Volney ve diğer Aydınlanmacı düşünürlerin bilim ve felsefeye dair bilgilerinin çoğunu el-Farabi, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd’den aldıklarını düşündüğümüzde bu iddianın oldukça garip kaçtığını söylemek zor olmasa gerektir.

Aydınlanma akılla, akılcılıkla çok içli dışlı olmuş olabilir ama İslam söz konusu olduğunda Aydınlanma’nın zirvedeki isimleri maalesef gerçekle pek ilgilenmemişlerdir. Söz konusu Aydınlanmacı düşünürler aynı zamanda hiç utanç duymadan felsefi ve bilimsel bilgilerini ise İslam’dan öğrenmişlerdir. Aydınlanma’nın alamet-i farikası sayılan liberal hümanizmin de kaynağının İslam’da mevcut olduğu da bir diğer gerçektir. Yani liberal hümanizm klasik İslam düşüncesindeki ‘adab’ hareketine – ki bu hareket de insan olmanın gerektirdiği ahlakiliğe vurgu yapar – dayanır. İslam, sadece hukuk, ilahiyat, tıp ve felsefe fakülteleri içeren üniversite gibi kurumlarla hukuk ve hümanizmi öğreten sofistike bir sistem geliştirmemiştir. İslam, aynı zamanda dilbilgisi, retorik, şiir, tarih, tıp ve ahlak felsefesi ile hümanist kültürün oluşmasını sağlayacak mekanizmaların olduğu bir müfredat, bir çalışma kursu içeren incelikli bir öğretim metodu da geliştirmiştir. Söz konusu mekanizmalar ise akademik kurumlar, edebi gruplar, kulüpler, içinde entelektüellerin ve okumuş insanların barındığı diğer zümrelerdir.

Adab edebiyatı ve kurumları aslında İslam’da aydınlanmanın ta kendisiydi. Bu yüzden İslam’a akılcılık konusunda bir eleştiri getirilemez; çünkü akıl İslam’ın dünya görüşünün tam merkezindedir. Akıl, vahyin öteki tarafıdır ve Allah Kur’an’da her ikisini de ‘Allah’ın ayetleri’ olarak tanımlar. Yani Müslüman bir topluluk ikisinden biri olmadan sağlıklı işleyemez. Her ne kadar İslam dünyasında var olan aklın ve ilmin arka plana itilmesi gerçeği karşısında Müslümanlar aklanamaz ise de, aslında sömürgeciliğin Müslüman topluluklarda adab kültürünü bilinçli politikalarla yok ettiği de bir gerçek.

Fakat Aydınlanma Avrupası, ders kitapları da dahil tüm adab sistemini silip süpürdü. Ama aynı zamanda, bu Aydınlanma’nın kaynağı ‘gelişmemiş bir kültür ve medeniyet’in ürünü olduğu için saklanmalıydı. Bu yüzden klasik Arapça yerini başka bir klasik dile bırakmalıydı, Latince’ye. Böylece Avrupa’daki İslami düşüncenin izleri sistematik bir şekilde silinmiş oldu. Özellikle Aydınlanma dönemi düşünürlerinin büyük çabaları sayesinde, Voltaire’in yaşadığı dönemden 1980’lere kadar, Avrupa’da İslam’ın felsefe, bilim ve öğreti alanında kayda değer hiçbir şey üretmediği şeklinde genel bir sanı vardı.

İslam’ın ve Avrupa’nın hiçbir ortak noktası olmadığını iddia eden, İslam’ı Batı’nın sadece kara bir gölgesi olarak lanse eden, liberal sekülerizmin tüm insanlığın kaderi olduğunu ilan eden Aydınlanma mirasıyla gazetelerimizde, televizyonlarımızda, edebi ve akademik dünyamızda ve tabii ki siyaset arenamızda her gün karşılaşıyoruz. Francis Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ hipotezinin, Samuel Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezinin ve neo-muhafazakar ‘Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin kaynağında işte bu miras yatıyor. Aslına bakarsanız, John Ralston Saul’un 1992’de yayınlanan harika kitabının ismini kullanacak olursak, ‘Voltaire’in Piçleri’ bugün işkenceleri, askeri müdahaleleri, batı hegemonyasını ve İslam ile Müslümanları şeytanlaştırmayı meşrulaştırmakla meşgul. Kısacası Aydınlanma akılcılık üzerine çok büyük oynamış ve kazanmış olabilir; ama – Saul’un da gayet ikna edici bir dilde söylediği gibi – anlamdan ve ahlaktan yoksundur.

Bu yüzden ayağa kalkıp, Aydınlanma’yı selamlamadığım için beni bağışlayın.

Ziyauddin Serdar Balti Britanya: Britanya’nın Asya Tecrübesi Üzerine Yolculuk (Granta) adlı kitabın yazarıdır.

Bu makale timeturk.com için Ersen Akyıldız tarafından tercüme edilmiştir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: