Secde Suresi / Bahaeddin Sağlam


secde

Bismillahirrahmanirrahim

( Mekke’de nâzil olmuştur, 30 âyettir.)

[Sûreye Secde isminin verilmesinin sebebi, ortasında secde âyetinin bulunmasından ziyade, sûrenin gerçek bir secde edişin bütün alt yapısını, özellikle 15. âyette tam ve net bir şekilde izah etmesidir.]

1. Âyet: “Elif, Lam, Mim”

Bu kesik harfler, derin işârî manalara baktırmakla beraber, harflerin sayısal değerlerinden bunların vahye ve vahyin etkinlik sürecine baktığı anlaşılıyor. Şöyle ki: Bu “Elif lam mim” kapalı olarak 71 eder. Telaffuzlu haliyle 272 eder. Kur’ân’da 7 kere geçmektedir. Her iki şekilde toplam olarak 497 ve 1904 eder. İslâm vahyinin ilk 300 yıllık tam etkinliğine ve 500 yıllık nisbî etkinliğine ve bu son dönemde yeniden vahyin sırlarının açılmasına bakar. Bunun bir delili de    “Kitabın indirilişi” deyiminin “indiriliş” (tenzil) ifadesinin 497 etmesidir. (Muhakemat, 8. Mukaddime’ye bakınız!)

2. Âyet: “Kitabın indirilişi, asla şüphe içermez; O bütün âlemlerin (özellikle insanların) Rabbi olan Allah’tandır.”

“Tenzil” (indiriliş) kelimesi, vahyin yağmur ve diğer nimetlerin inişi gibi ekstra ve evrensel bir nimet olduğunu bildirir. Yoksa fizikî bir nesne gibi gökten iniyor, manasında değildir.

“Kitap” düzen, yasa, bilgi, medeniyet, kültür manalarını ifade eder. Ki sıradan bir hayvan olan insanoğlu bu nimetin kendisine inmesiyle yeryüzünün mutlak idarecisi olmuştur; yani bütün varlıkların üstünde Allah’ın vekili olmuştur.

[ Bu “kitap” deyimi, kelimenin sayısal değeri olan 423 ile bu manaları uzaktan uzağa çağrıştırır.]

“O, asla şüphe içermez.” Çünkü şüphe bilginin, hesabın, yasa ve hukukun tabiatına aykırı bir tedirginlik ve belirsiz bir kuruntudur.

“İçinde” kelimesi de der ki; onu anlayanlar ve dikkatle inceleyenler için, içinde şüphe yoktur. Yoksa uzaktan gazel okuyanların şüpheleri olabilir. Ama bu onun ciddiyetine bir nakise değildir.

“Çünkü o, bütün varlıkları, özellikle her biri bir âlem olan insanları geliştiren Rabb-ül âlemînden gelmedir.”

[Yani bu kitap, bu vahiy eğer sağlıklı bir şekilde insanları geliştiriyorsa ve bu geliştirmenin iki temel direği olan zıtları dengeliyorsa ve lokal olmayıp, evrensel ise; onun bu özellikleri gözle görünebiliyorsa, demek onda şüphenin yeri yoktur.]

“Âlemler”  kelimesini tefsircilerin çoğu, değişik varlık boyutları, diye yorumlamışsa da Kur’ân’ın dizaynından anlaşılan birinci mana, bunun “insanlar” demek olduğudur. Çünkü her bir insan başlı başına bir âlemdir.

[Bu 2. âyet, önce Rubûbiyet ve âlem kelimelerini, sonra umumilik ve yasa ifade eden kitabı ve ekstra bir ikramı ifade eden “tenzil” kelimelerini, daha sonra içyapıyı ve yüzeysel şüpheyi karşılaştırarak iki yapının mahiyetini ve bütün bunların terbiyedeki önemli fonksiyonlarını gösterir. Bu 2. âyet 30 harfiyle, 30 âyetlik olan bu sûrenin de bir hulâsası gibi duruyor.]

3. Âyet: “Yoksa o insanlar, Muhammed bunu uydurdu mu? diyorlar. Hayır! Kesinlikle, o gerçeğin ta kendisidir. Seni geliştirme ve terbiye için gönderen Rabbinin bir yasasıdır. Ki senden önce kendilerine uyarıcı (geliştirici) peygamber gelmeyen toplumları uyarasın. Ki başarı hedeflerine varsınlar (hidayet bulsunlar).”

“İftira” uydurma, fire, sahte, doğal olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek demektir. Hâlbuki bu kitap ve vahyin bu indirilişi, insanların gelişmeden boşu boşuna ölmelerini ve israf olmalarını önleyen, onları geliştiren bir realitedir. Ki başta Arap toplumu olmak üzere nice kavimler, böyle bir sağanak suya muhtaçtırlar. Demek böyle ciddi bir ihtiyacı doyuran bir kitap, iftira olamaz; tam tersine o ancak ve ancak gerçeğin bizzat kendisi olabilir.

[Gerçek hedefe varmak,  tam başarılı olmak manasına gelen “HDY” kök kelimesi zirvenin bir sembolü olan 19 sayısına eşdeğer olduğu gibi; ”yehtedûn” (hidayet bulsunlar) kelimesi de 475                                (19×25) eder.]

“Kavmen” nekre olarak geldiği ve “uyarılmayan” sıfatı ile umumileştiği için, biz burada sadece bu “kavmen” kelimesine Araplar diye meal vermedik. Zaten ayetin dizaynından anlaşılan, Araplar gibi kendilerine elçi gelmeyen bütün toplumların buna muhatap olduğudur. Peki, bu mesaj, bu elçilik, bu başarı bilgisi nedir? diye zihinler sorunca; bunun ardından gelen 4. âyet tam ve tatmin edici bir cevap veriyor. Şöyle ki:

4. Âyet: “Allah tapılmaya layık yalnız kendisi olan sonsuz soyut varlıktır ki; gökleri (metafizik âlemleri) ve yeri (fizik âlemleri) ve aralarındakileri (yarı fizik-yarı metafizik canlılar âlemlerini) altı günde şekillendirip somut olarak görünendir.”

“Yani bu şekillenme ve somutlaşma sadece O’nun bir tek görüntüsüdür. O’nun özgün varlığı ise, soyuttur. Bu değişik âlemleri manevi soyut buyruğu ile yönetir. Hiç bir ortağı ve aracısı yoktur.”

“Bu durum küçük bazda içinizde de mevcuttur. Sizin bunu hatırlamanız gerekirken, neden idrak etmiyorsunuz?!”

4. Âyetin kelimeleri:

“Allah” Tapılmaya lâyık tek varlık; yani sonsuz ve soyut varlık, sadece O’dur.

“Ellezi” O ki, eşyaya form ve şekil vermekle yani yaratmakla bilinir.

“Halk” maddeye form ve şekil vermek demektir. Yaradılışın sayısız şekilleri manasına gelen bu kelime 730 eder. Bu sayı, çokluğun ve kesretin işaretidir. “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak” mealindeki hadiste görüldüğü gibi…

“Semavat” Yüksek, yüce idare merkezleri ki, genellikle metafizik boyutlar ile ifade edilir.

“Yer” Küre; yani fizikî olan her şey demektir. ‘Aralarındakiler’ fizik ve metafizik arası olan bütün canlı nesneleri ifade eder.

“Altı günde” Müfessirler genellikle bütün evrenin altı günde (dönemde) yaratıldığını söylemişlerse de, Fussilet sûresinden anlaşılan bunun böyle niceliksel bir sayı olmadığıdır. Yani bu sayı evrensel ve her zaman olan bir yasayı bildirir. Şöyle ki: Fizik–metafizik ve ara form olan her şeyin biri kaos, diğeri kozmos yani düzensiz ve düzenli iki günü (dönemi) vardır. Fizik varlık için iki gün; metafizik varlık için de iki gün, aralarındakiler için de iki gün; toplam 6 eder. Yedinci gün stabillik ve tabiatın istirahat günüdür.

“Arş” Evvela padişahın tahtı; oradan padişahın idare ettiği bütün memleket, oradan Allah’ın idare ettiği bütün evren manalarına terfi eden özgün bir deyim ve kelime…

“Bir otorite altında bulunan soyut ve somut bütün âlemler ve onların yönetimi kendisine aittir; elbette O’nun ortağı ve aracısı yoktur.”

İnsanoğlu ise bu sonsuz varlığa entegre olup ona bağlanırsa, içindeki ebedilik yazılımını gerçekleştirirse, yok olmaktan, parçalanmaktan kurtulur; 3. ayette anlatılan gerçek başarı ve var olmayı elde etmiş olur. Haliyle bu gerçeklik, insanın kavrayabileceği ilmî bir delil ister; işte delil olarak size 5. âyet:

5. Âyet: “O, emrini (buyruğunu) gökten yere yönlendirir. Sonra bu emir, saydıklarınızla miktarı bin yıl olan bir günde O’na döner.”

[Bu 5. âyette emir, yer ve sema, emrin geriye dönüşü, “ileyhi” deki zamir ve miktarı elli bin sene olan bir gün olmak üzere, ciddi bir açıklama isteyen beş anahtar kavram var. Biz burada bu anahtar kelimeleri açıkladıktan sonra, topluca ayetin maksut manasına bakacağız. Şöyle ki:

“Emir” Allah’ın buyruğu demektir. Fakat bu buyruğu Arapça ve İbranice bir söz olarak anlamamak gerekir. Allah’ın evrendeki işleyen emirleri daha çok, ışık, enerji ve birer yazılım olan mukadderat, manyetik etkiler, ruh ve melek şeklinde tecelli eder. Mesela Dünya’mızın manyetik merkezi Kuzey Kutbundan Güney Kutbuna yaklaşık olarak bin senede döner. Ki bu döngü, dünyanın jeolojik dönemleri içinde çok kısa bir gün ( dönem ) sayılır.

Evet kimyanın 114 elementi ve bunların bileşimleri ve etkileşimleri birer ilahi emirdir ki, kâinat fabrikasını çalıştırıyor.

“Sema” Gök… Saffat sûresinin tefsirinde  ayetlere dayanarak izah ettiğimiz gibi, semavat (gökler) geçmiş ve geleceği de içine alan metafizik boyutlar manasına gelirken; sema, atmosfer ve uzay manalarında kullanılmıştır. “Yer” ise, birinci mana olarak bütün somut küreler, bazen de küremiz veya belirli bir memleketin toprağı manasında kullanılmıştır.

“İleyhi” deki zamiri eğer semaya irca edersek, emrin yükseliş ve dönüşünün manası şu olur:

“Uzaydaki yapılar ve mesafeler o kadar çok uzundurlar ki, ancak bin seneler (ve ışık yılları) ile ifade edilebilirler.”

Eğer zamir, Allah’a râci ise, mana şöyle olur:

“Her bin senede, her önemli dönemde yaratılan işler, şu şehadet âleminden tamamıyla silinir,                     “Allah’ın katı” ile ifade edilen metafizik âleme, kayıtlı bir bilinç ve mukadderat olarak yansırlar.”

“Emir” kelimesi Kur’an’da vahiy manasına da gelir. Bu takdirde, her din ve medeniyet, bin yıl sonra yıkılır, gayb âlemine karışır, manasına gelir. “Mimma teuddûn” (saydıklarınızdan) ifadesi 611 eder, vahyin başladığı döneme ve o tarihin bir dönüm noktası olduğuna işaret eder. “Bin yıl” ifadesi de önemli bir emir olan İslâm’ın 500 yıl Araplarla, 500 yıl Türklerle olan egemenliğini hatırlatır. Ve şu hadis-i şerifin de manasını gösterir: “Ümmetim istikamet üzere giderse bir gün (bin yıl) yaşar. İstikamet üzere gitmezse, yarım gün (500 sene) yaşar.”

6. Âyet: [Evet Allah sonsuz saf bilgi ve bilincin ifadesi olan bir varlıktır. Fakat esma ve sıfatlarını diyalektik âlemde (zıtlar dünyasında)  böyle gösterir.]

“Çünkü metafizik ve fizik alemleri tamamıyla bilen sadece O’dur.” (Yani fizik ve metafizik bütün varlık ve formlar O’nun  o sonsuz olan bilinç ve bilgisinin somut şekilleridir.)

“O Azizdir, sonsuz güç ve varlık sahibidir. Fakat Rahim olduğundan birer yansıması olan olayları ve formları, sınırlı ve istifadeye elverişli olarak yaratır.”

7. Âyet: “Yani O, o sonsuz kudretiyle sayısız şeyleri yaratır. (Onlara şekil verir.) Ve ekstra rahmetiyle onlara inayet buyurur, o formları ve eşyaları güzelleştirir. Bu iki kanun üzere topraktan insanın yaradılışını bir model olarak yapmıştır.”

[İnayet, güzelleştirme ve ilgilenme manasına gelen bu âyet, yaradılış surecinin evrimle olduğunun açık delilidir. (16. Söz’e bakınız.)]

8. Âyet: “Sonra onun tohumunu zaif bir suyun hulâsasından yapar.”

Bu 8. âyet, 7. âyetin atf-ı tefsiridir. Yani Allah, su sayesinde canlılık modellerini, toprak elementlerinden süzülen meni hücrelerine çıkartır. Ve 9. âyette anlatılan dölleme süreciyle, o modelleri tamamlar; ve tekrarlar.

[Bu iki ayet ve sonra gelen 9. âyet evrensel ve konu ile ilgili bütün zamanları kuşatan ve sürekli olan yaratmadan söz etmekle beraber, 7. âyet insanoğlunun ilk evriminin model olmasının yedi milyon yılına işaret ettiği gibi; 8. âyet de 8. milyon yılında, insanın çok zaif ve gıda zincirinin en alt basamaklarında olan durumunu; 9. âyet de insanın son evrim sürecindeki gelişmesini, güçlenmesini, soyut kavramları öğrenmesini bildirmek için “mazi” fiilleri ile ifade edilmişlerdir.]

Müfessirler bu evrim sürecini bilmediklerinden, GENOM’u bulan Francis S. Collins Efendi de Arap dilinin özelliklerini bilmediği için, Kur’ân’ı mitolojik bir kitap olarak göstermişler. Bu ayetleri, tarihsel bir Âdem’de olup biten şeyleri anlatıyor, diye algılamışlar. Ve bu yabancı zat, neticede sanki Kur’ân bilime aykırı bir durum arz ediyor, diye işi sorgulamıştır.

Hâlbuki Kur’an, zaman üstü kanunları, özellikle ahiret ve diriliş kanunlarını daima geçmiş kip ile ifade eder. Bunun Kur’andaki misalleri yüzlercedir. Çünkü geçmiş kip, gerçeklik ve somutluk ifade eder.

9. Âyet: [İnsanın bugünkü halinin, gelişmesinin son durumunu anlatır. Yani:]

“Sonra o nesli (tohumu) düzenler; yani içine ruhunu üfler. Yani size işitme, gözler ve düşünce merkezleri yapar.”

Burada yedi önemli gerçeğe dikkat etmemiz gerekir:

1) [8. âyet insanın tohumundan söz ediyor. Ve atıf edatı hariç 23 harftir. İnsan tohumunun yarısı olan 23 kromozomun anadan; diğer yarısının da babadan geldiğine ve bunların tek başına işe yaramadığına, zaif ve değersiz olduğuna işarettir. 9. âyet ise 46 harftir. Döllenmiş ve düzenlenmiş, tohumun tamam olma hali olan 46 kromozomlu yapısına işaret eder.]

2) [Bu 9. âyette “düzenledi” kelimesi, insanın bugünkü 9. aylık yaradılışına baktığı gibi; son dokuzuncu milyonda olan evrimsel düzenlenmesine de bakar.]

3) [Demek tesviye ve düzenleme, önemli ve ciddi bir program, yazılım ve ruh olan DNA’nın tamamlanması demektir. Bu iş, daha çok aşk, sevgi ve ruhani bir eylem ve havaî durumu taşıyan seks ile olduğundan, “Allah ona ruhunu üfledi,” ifadesi kullanılmıştır.]

4) [Yani DNA tamamlanmazsa, aşk ve ruhanî boyut içine üflenmezse, cenin bir et yığını olarak büyüse de; işitme, görme ve düşünce merkezleri yaratılmaz, meydana gelmez. İşte hem bu gerçek gözlemden ve hem de gramere göre atıf ve bağlaçlar, açıklayıcı mahiyette olduğundan, bu manaya kesin mana, diye bakabiliriz.]

5) [“İçine ruhunu üfledi” ifadesi, insanın DNA’sı içine, (diğer bütün türlere aykırı olarak) soyut manaları, soyut kavramları anlayacak bir kortex’in genleri yerleştirilmiştir, manasına gelir. İnsan bu genler sayesinde soyut şeyleri algıladığı gibi, inanır, kendisine gelen vahyin farkına varır, mükemmel bir varlık olur. Soyut algı merkezleri manasına gelen “ef’ide” kelimesi 91 eder, kemal ve malik kelimeleriyle eşdeğerdir. İnsanın mülkiyet kavramı ile, eşyaya isim koymakla, onlara sahip çıkmakla evrimin zirvesine çıktığını hatırlatır.]

6) “Çok az şükrediyorsunuz; yani nimetleri çok az yerli yerinde kullanıyorsunuz!”

[Bu 9. âyetin sonunda geçen “çok az” manasına gelen “kalilen” kelimesinin sayısal değeri 171                       (19×9) eder. İnsanın bu 9. süreçteki nankörlüğüne ve şükürsüzlüğüne işaret eder.]

7) Bu ayette çok önemli bir deyimin, (Onun içine ruhunu üfledi) ifadesinin önemli ve gerçek ikinci bir yorumu:

“Evet Allah, sonsuz, soyut ilmî varlığıyla insanın şu maddi kafasına ve onun derin algı merkezleri manasına gelen kalbine vahiy ve ilham gerçeğini ikram ettiği gibi; evrenin sonsuz sibernetik yapısının tetiklemesiyle de, insanın beyninde soyut ve sonsuz gerçekleri idrak edecek bir yapı, bir zirve sonucu ihsan etmiştir.”

İnsanın işitme, görme ve düşünce merkezlerinin yapısı, bu ilahî ve fıtrî iki vahiy çeşidiyle bire bin geliştiğinden, âyet yemek-koklamak duyularını bırakıp, işitme, görme ve düşünce duyularına vurgu yapmıştır.

Evet insan, işitip itaat etmede, görüp gözlemlemede ve özellikle soyut düşüncelerde zirve ve halife olduğundan bu üç duyuya dikkat çekilmiştir. Evet cinsellikte ve cinselliğin başka bir yönünü ifade eden yemek ve koku almakta hayvanların çoğu, insandan çok daha fazla gelişmişlerdir.

10.  Âyet: “İşte o kâfirler, insanı sadece hayvanî ve maddî bir varlık olarak algıladıklarından; “Biz toprak (arz) içinde kaybolduğumuz zaman mı, yeni bir yaradılış içinde olacağız?” dediler.”

“Evet, o kâfirler, geliştirmek ve mana elde etmek için zıtları birbiriyle terbiye eden Rablerinin huzuruna geleceklerini inkâr ettikleri için böyle söylüyorlar.”

[Evet, insan madde ile mananın, soyut ile somutun, toprak ile zamanın, dünya ile ahiretin,  birlik ile diyalektik yapının sırlarını bilirse, Allah’ı ve O’nun en temel va’di olan ahireti inkâr edemez.]

11. Âyet: “Kâinatın öz varlığı olan yazılımlara ve onların ekstra bir şekli olan vahye dayanarak  de ki: “Sizin özünüzü, ruhunuzu, bilinç ve yazılımdan ibaret olan varlık dosyanızı korumakla görevli olan ölüm meleği  sizin ruhunuzu alıyor. Sonra bu zıtlar içinde sizi terbiye eden Rabbinizin katında ( ahirette)  somut olarak da şekil alıp dirileceksiniz.”

12. Âyet: “Bu süreci tanımayan, dolayısıyla büyük suçlar işleyen o mücrimleri keşke görseydin; onları bu şekilde terbiye eden Rablerinin katında nasıl başlarını eğdiklerini…”

“Onlar, ey Rabbimiz, bugün gördük ve işittik; sen bizi dünyaya geri döndür, yararlı işler yapalım. Biz artık inanıyoruz! diyeceklerini işitseydin.”

13. Âyet: “Evet eğer isteseydik herkesin hedefe varacak şekilde kazanmasını meşiet kanunumuza bağlardık. Fakat bu kazançtan çok daha önemli olan imtihan ve hakkaniyet kanunu gereği söz vermişim: Cehennemi insanların ve cinlerin çoğuyla dolduracağım diye…”

[İmtihan ve hakkaniyet yasası diğer yasalara göre adeta bir mucize gibi kaldığından Allah, o gerçeği direkt kendine isnat ediyor. Bu âyet kemiyet-keyfiyet kanununun ifadesidir. 13. Lem’a’ya bakınız!]

14. Âyet: Bu hakkaniyet kanununun sonucu olarak bu çoğunluğa: “Siz bu gerçek gün ile karşılaşacağınızı unuttuğunuz için sıkıntı azabını tadın; biz dünyada sizi bu halde bırakıyoruz!”

“Ayrıca yaptıklarınızın cezası olarak ahirette de ebedi bir azabı tadın! diyeceğiz.”

[Bu son üç ayette on altı kelime, gayet açık olarak işaret ediyorlar ki, kâinatta absürtlük, anlamsızlık ve başıboşluk yoktur. Şöyle ki:

1) Peygamberin metafizik duru-görüşü, 2) Suçluluk gerçeği, 3) Utangaçlık realitesi ve gösterdiği gerçek, 4) Metafizik âlemlerin varlığı, 5) İşitme, görme ve inanma duyuları, 6) Meşiet ve yasaların varlığı, 7) Hidayet ve başarının varlığı, 8) İmtihan ve hak etme gerçeği, 9) Zevk ve unutkanlık duyuları, 10) Ahiretteki ebedilik ve dünyadaki diyalektik yapı…

15. Âyet: “Evet inanmamak, imtihanı kaybetmek onların suçu idi! Çünkü: Ancak, âyet ve belgelerimiz kendilerine hatırlatıldığında hemen secdeye kapananlar (sonsuz soyut bir gerçeklik içinde fani olanlar) o âyetlere inanır.”

“Ve Rablerine tesbih ve hamd ederler. (Yani O’nun sisteminde çirkinlik, absürtlük ve anlamsızlık olmadığını bildikleri gibi, bu rububiyet sisteminin sonsuz nimetler içerdiğini de görüyorlar.)”

[Tesbih, temizlik ve kutsallık ifade eder. Hamd de nimetleri ve güzellikleri gösterir.]

[Peki, neden bunlar görüyor da, diğerleri görmüyor?] “Çünkü bu müminler kibir ve büyüklük taslamazlar.” (Yani sonlu ile sonsuz gerçekleri karıştırmazlar.)

16. Âyet: “Namaz ve amel için kalkarlar, yataklara yapışmazlar. Korku ve umut dengesi içinde yalvarırlar. Allah’ın onlara verdiklerinden muhtaçlarla paylaşırlar. ”

[Namaz manevi bir ibadet, infak maddi bir ibadet… Dua ise hem maddi hem manevi bir ibadet…]

17. Âyet: “Hiç kimse, böyleler için saklanmış olan tatmin edici göz aydınlığını bilmez. Bu ödül ve aydınlık onlara bir ihsan olduğu gibi; onların daha önce yaptıklarının da bir karşılığıdır.”

18. Âyet: “Evet varlığın değerlerini ve yasalarını bilen, o değerlere inanan, onlara göre yaşayan mümin kişi ile, bütün o değer ve yasaları çiğneyen fâsık kişi bir mi olur? Bunlar asla eşit olamazlar.”

19. Âyet: “İman eden ve o imana uygun yararlı işler yapanlar, (uzayın aşırı sıcak ve soğuğuna karşı) sığınak cennetlerine sahip olacaklar. Bu nimet, onların daha önce yaptıklarına karşılık olarak onlara ikram edilecektir.”

20. Âyet: “O iman ve değer yasalarını çiğneyenler ise, onların sığınağı ancak ateş olacaktır. Onlar o ateşin içinden çıkmak istedikçe, içine iade edilirler. Ve onlara: Daha önce yalanlamakta olduğunuz ateşin azabını tadın! denilir.”

21. Âyet: “Bütün bu hak etmelere rağmen şefkat tokadı olarak, büyük azaptan önce onlara dünya azabını tattırırız ki, doğruya dönsünler.”

22. Âyet: “Ve Rabbinin geliştirici âyet ve belgeleriyle uyarıldığı halde, başta kabul edip sonra o ayet ve belgelerden yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Biz gerçekten, nimetlerimize hakaret edip cürüm işleyenlerden intikam alırız.” (O nimetleri onlara nıkmet yaparız!)

[20. ayette geçen “azâbül-ednâ” dünya azabına özellikle 20. asrın azaplarına bakar.

22. âyet materyalistlere ve maddi–kaba hayat anlayışlarına ve bu materyalizm sıtması sayesinde bütün nimetlerin kendilerine nıkmet ve cehenneme dönüştüğüne işarettir. 22 sayısı maddeye sembol olduğu gibi; âyetin harfleri de (3 x 19 =57) olmakla, 19’lu cehenneme bakar.

Bu materyalistler, din sadece şahsi bir korkudur, medeniyette rolü yoktur, diyorlar. Fakat başta Musa ve İbrahim medeniyetleri olmak üzere gerçek medeniyet ve gerçek hayat, din ile başlamıştır.]

23. Âyet: “Evet gerçekten biz Musa’ya Kitap (hukuk, bilgi ve medeniyet) verdik. Bu Kitabın bir daha sana gelmesinde sakın şüphe etme! Musa’nın Kitabı Benî İsrail ( dindar medeni bir millet ) için hidayet ve başarı rehberi olduğu gibi, bu sana gelen Kur’ân sayesinde de nice Benî İsrailler (dindar medeni toplumlar) doğacaktır.”

[Bu ayet indiğinde sahabeler 30–40 kişi idiler. İşte bu ayet numarası ile 23 yıllık vahiy sürecine işaret ettiği gibi, 57 harfiyle de materyalistlerin o cehennemî hayatına mukabil, Rahmaniyet sayesinde Müslümanlar için cennetmisal bir hayatın olacağına da bakar. İki 57’nin birbirine karşı olması çok ilginçtir.

Benî İsrail, Yahudilerin özel ismi değildir. Başta Yahudiler olmak üzere, dindar–medeni her millet için kullanılan bir sıfattır. Medeni demek, sabır ve bilgi ile hayatın olumsuzluklarını yenenler, manasına gelir. Dindar ise, gerçeklik ve iman ve hukuk ile ebedi bir hayatı hak edenler, demektir. Tevrat’tan ve Kur’ân’dan anlaşılan şu ki, İslam Tarihi içinde Abbasîler ve Osmanlılar bu sıfatı hak etmişlerdir.]

24. Âyet: “Biz, sabrettikleri zaman yani bir zorlukla karşılaştıkları zaman; onlardan, emir ve yasalarımızla işi idare eden yöneticiler yaptık. (Medeniyet) Onlar ayetlerimize kesin olarak inanıyorlardı. (Dindarlık) ”

25. Âyet: “Fakat bütün bu gibi temel değerlere rağmen imtihan gereği olarak bu İsrail Oğulları, aralarında çok çok ihtilaf ettiler. İşte bu ihtilaf daha çok imtihan ve ahirete baktığından seni (ey Muhammed) imtihan için gönderen Rabbin, kıyamet günü, onların ihtilaf ettiği o konular hakkında aralarında hükmünü verecektir.”

[İslam ümmetinin, bütün temel değerlere rağmen, Hz. Muhammed’den 25 sene sonra içine düştüğü ihtilafa işaret eder, bu 25. ayet.]

[Bu sûre, özellikle bu son iki ayet, peygamberliğin mahiyetine, dirilişin kanuniyetine, ölmüş olan Musa ve Benî İsrail’in Muhammed ve İslâm ümmeti olarak dirilişine baktığı gibi, bu gelen 26. ve 27. ayetle de bu gerçekleri ispat ediyor.]

26. Âyet: “Bu İsrail oğulları, bu Mekke müşrikleri, hiç mi anlamadılar: Onlardan önce nice çağları helak ettik. Onlar, şimdi o eskilerin harabe şehirlerinde dolaşıyorlar. Bu gerçeklikte nice belgeler vardır.

Neden bu insanlar bu belge ve gerçeklere kulak asmıyor?!”

27. Âyet: “Bu insanlar görmüyorlar mı? Biz kuru toprağa su sevk ederiz. Onunla her çeşit ziraat çıkartırız. Hayvanları ve kendileri onlardan yerler.
Neden bu insanlar bunu görmüyor?!”

28. Âyet: “Bu tarihî, dinî ve biyolojik ahiret dosyası ne zaman açılacaktır? Eğer söylediğiniz gibi gerçek ise? diye soruyorlar.”

29. Âyet: “Vahiy gerçeğine dayanarak de ki: Bu hayatlar, bu serüvenler, imtihan hakikatine dayandığı için, o dosyanın açıldığı gün kâfirlerin iman etmesi onlara fayda vermeyecektir. Onlara mühlet de verilmeyecektir.”

30. Âyet: “Sen kıyamet gününe kadar bu şekilde inanmayacak olanlardan yüz çevir. Ve bekle gör! (Sakın onlar bu takdirde nasıl sorumlu olur? deme!) Çünkü onlar da seni gözetleyip bekliyorlar.”

BEŞ NOT OLARAK
BU SÛRENİN TEFSİRİNE BİR EK

1) Rivayette var ki; bir dönem gelecek tek bir secde, dünya ve içindekilerden daha üstün olacaktır.

Galiba o secde, bu sûredeki sonsuzluk gibi manaları bilip yaşamak demektir.

2) Bütün somut varlıkların, manalarını ifa edip soyut sonsuz âlem içine defnedilmeleri yani bu görünen âlemden göç edip, gözlerden gizlenmeleri, asıl evrensel secde sayılır.

Yani varlıklar somut şekilleriyle Allah’ın emrini ikame ettikleri gibi, bir boyutuyla, soyut olan ölümleriyle de evrensel secdeye katılırlar.

3) Hz. Muhammed’e hitaben söylenilen “intazir” (bekle gör!) kelimesinin sayısal değeri 1551 eder. Bir nevi umumî ölüm ve kıyamet tarzında gerçekleşen önemli bir secdeye işaret eder.

4) Hz. Aişe’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Muhammed’in ahlakı ve kişiliği Kur’ân’ın tâ kendisi idi.”

İşte size bu Secde sûresindeki 10–15 uygulama! Acaba sizce Kur’ân’ın gösterdiği Muhammed ile bugünkü Müslümanların hayal ettiği Muhammed arasında ne kadar uçurum var?!

5) 26. âyetin, geçmiş kavimlerin mukadderatını hatırlatıp işitmeye ve ilgimize dikkati çekmesi, 27. âyetin, canlı dünyayı gözlerimiz önüne sermesi, 28. ayetin düşünce ve inancımıza, imtihan ve insanlığa vurgu yapması, 9. âyette anlatılan gerçeklerin (işitme, görme ve düşüncenin) hatırlanması ve yaşanılması için önemli bir pratiktir.

2. BİR EK
SON BEŞ AYETİN BİRER NÜKTESİ

1) 26. âyet eski medeniyetlerden ve yıkılmış harabelerinden ibret alma dersini sem’ ve işitmeye havale etmesi, işaret ediyor ki; ilerde bazı cisimleri konuşturmak mümkün olacaktır. Taş plak ve CD’lerin asıl malzemesi olan silisyum elementi, bunun mümkün olacağını gösterir. Veya o eskilerin bilgisi ancak rivayet yoluyla bize ulaşır, demektir. (Doğruyu ancak Allah bilir.)

2) 27. âyetin sudaki ve canlılardaki ibret dersini görmeye havale etmesi ise, canlılar dünyasında, özellikle DNA’da daha çok acayip şeylerin görüneceğini gösteriyor.

3) 28. âyetin 30 harf olması işaret ediyor ki; kâfirler sadece ahireti sorgulamıyorlar. Belki, Allah’ı, hakkaniyeti, imtihan ve kazancı, peygamberliği ve 30 ayet olan bu sûrede vurgulanan diğer hakikatleri, inkâr ediyorlar. “Bunlar doğru ise, ne zaman olacaktır?” diye paradoksal bir soru soruyorlar.

Âyet; bütün bu gerçeklere “feth” (açılım) demekle ikili sibernetik yapının özelliğiyle bütün bu hakikatlerin açılacağını ve eğer insanoğlu evrendeki bu maddi–manevi sonsuz sibernetik yapıyı bilirse, bunların gerçekliğini ve gerçekleşme vaktini bilir, diye söylüyor.

4) 29. âyetin 46 harfi de bu bilgilerin başta insanın kromozomlarında görüneceğine bir işarettir. Fakat ayet “O gün imtihan ve hak etme hakikati kalkacağından kâfirlerin iman etmesi artık onlara bir fayda vermeyecektir.” diye açıkça uyarıyor.

Ayrıca, “yevmül-feth” deyimi, Mekke’nin fethini de çağrıştırır. Ve işaret eder ki; Mekke’nin fethinde inananların bir kısmının imanı geçerli değildir. Çünkü başka çareleri kalmamıştı. Ve                                “Mecburen inanmanın makbul olmadığı” dinin temel bir kaidesidir.

Kur’ân, Hucurat sûresinde böyleler için şöyle diyor: “Müslüman olduk, diye sana minnet ediyorlar. De ki: İslam ümmetine girmeniz bir minnet olamaz. Asıl Allah size imanı nasip etti, diye size minnet eder. O da eğer imanınızda doğru iseniz.” (Hucurat, 17)

“Bedevi Araplar dediler ki: Biz iman ettik. Sen vahyin gayb diline dayanarak de ki: “ Hayır siz iman etmiş değilsiniz. Siz sadece biz teslim olduk, deyin. İman henüz kalbinize girmiş değildir.”                           (Hucurat, 14)

Ve Yasin sûresinde açıkça, Mekkelilerin bir kısmının iman etmeyeceği, bildiriliyor.

5) “Artık sen onlardan yüz çevir”  deyimindeki “Yüz çevir” emri 1071 eder. Hz. Muhammed ve İslam o tarihte yüzünü (ilgisini) Araplardan Türklere çevirdi, diye remzeder. İfadenin tamamı 1316 eder. Bu da bu ilginin Osmanlıyla tam şekil aldığına işarettir.

Eğer Rumî olursa, bu tarihte (1900) İslâm’ın Türklerden de yüz çevirdiğini ve “intazir”  (1551) bekle emriyle beklemede kaldığını bildirir. “Onlar da bekliyorlar”  ifadesi de 1792 eder ki, Türklerin İslam’dan soğumalarının tarihidir.

Demek Kur’ân’ın mucizelikleri o kadar çok ki; karşısında ancak hayret secdesi edilebilir. Sihirbazların Musa’nın mucizesine karşı secde ettikleri gibi…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: