Kurtarıcı akımlar / Ali Bulaç


alibulac

Osmanlılar peşpeşe toprak kaybetmeye başlayınca bir çıkış yolu aramaya koyulurlar. Ortaya çeşitli fikirler atılır. Bu trajik süreçte Balkanlar elimizden çıkmış ve Hıristiyan unsurlar herkesten önce imparatorluktan ayrılmıştır.

Milliyetçi akımların takip ettiği kronolojye baktığımızda şöyle bir güzergahın takip edildiğini görüyoruz: İlk milliyetçi akımları başlatıp imparatorluktan ayrılmak isteyenler Balkan kavimleri; Yunanlılar, Bulgarlar ve Arnavutlar. İkinci sırada Osmanlıcık veya İslamcılıkla imparatorluğun kurtulacağına inanmayan Osmanlı iktidar elitleri. Üçüncü sırada Arap milliyetçileri gelir. Son sırada Kürt milliyetçileri yer almaktadır ki, bugün bizi derinden etkileyen Kürt sorunu bir yönüyle 19. Yüzyıl Osmanlı’sında başlayan süreçte geç kalmış bir milliyetçiliğe tekabül eder.

Ben Kürt sorunu ile yaşadığımız son milliyetçi travmayı da atlattıktan sonra, küresel zamanın ruhuna uygun olarak İslam ümmeti temelinde bölgesel bir entegrasyona doğru gidebileceğimizi zannediyorum. Dolasıyıla sorunlarımızın önemli bir bölümü hala tarihte yatmaktadır, geriye dönüp bakmadıkça bugünü anlamamız kolay olmamaktadır.

II. Abdülhamit, orta vadede Ortadoğu’nun da elimizden çıkacağını, Kafkaslar üzerindeki etkimizi kaybedeceğimizi hesap edip, eğer anasır-ı İslam Anadolu’ya sığınırsa, hiç değilse burada kendini tahkim etmesi gerektiğini düşünür ve bu yöndeki tedbirlere yönelir. Abdulhamit’in temel stratejiisi iki hedefe yöneliktir: Biri, mümkün olduğunca devletin çöküşünü geciktirmek, diğeri bu zaman zarfında maddi ve sosyal bakımdan imparatorluğu takviye etmek. Bir ihtimal devlet bu sayede çökmeyebilir. Allahu a’lam, ama Abdulhamit tahttan indirilmeyip İslamcılarla sağlıklı bir diyalog ve işbirliği içinde olsaydı devlet çökmeyebilirdi.

Bu kaos ortamında Osmanlı  aydınları arasında ortaya çıkan ilk ve en önemli ideoloji Osmanlıcılıktır. Osmanlıcıların hareket noktası, ittihad-ı anasır ve imtizac-ı akvam teşkil eder. Osmanlıcılar, imparatorluğun içerisindeki farklı unsurları birleştirmek ve birbirine yakınlaştırmak suretiyle, bir pota veya kulvar içerisinde yaşayabilir hale getirmek istemektedirler.

Osmanlıcılığın dışında sözü edilmeye değer en önemli fikri ve siyasi akım İslamcılıktır. O günkü Müslümanlar da, Abdülhamit gibi, Balkanların elimizden çıkacağını, doğuda Ermeni nüfusun yoğun olduğu vilayet-i sittenin bir problem çıkaracağını düşünüyorlar. İslamcılara göre, hiç olmazsa Kafkasya ve Ortadoğu’daki Müslüman kavimleri bir arada tutmak mümkün olabilir, bunun da yolu İslam’dan geçer. Bediüzzaman dâhil, o günkü İslamcıların aşağı yukarı ana fikri bu. İslamcılığı formüle edenler, İslam içerisinde farklı unsurlar olduğunu ve bu unsurların birliğini ve birlikteliğini (İttihad-ı anasır-ı İslam) savunmak icap ettiğini; bunun da ancak ortak payda diyebileceğimiz Müslümanlıkla olabileceğini söylüyorlar.

Üçüncü önemli akım Türkçülüktür. Türkçülük akımıyla ilgili şu hususun altını çizmek önemlidir: Akımın belli başlı savunucuları Osmanlı içerisinden değil; Yusuf Akçora, Zeki Velidi Togan, Ahmet Ağaoğlu, Sadri Maksudi gibi zatlar Kafkaslardan ve Asya’dan gelmişlerdir. Nasıl ilk modernleşmeyi Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Mısır münevverleri başlatmışsa, etnik ve laik temelde ilk olarak milliyetçiliği başlatanlar, formüle edip imparatorluk içinde savunanlar da Kafkaslardan gelen yazarlar olmuştur.

Bu önemli bir noktadır. Çünkü Osmanlı münevverleri ve siyasi elitleri henüz milliyetçi ideolojilere sıcak bakmıyorlar, sıcak bakmamaları doğaldır, öyle de icap eder. Ellerinde bir imparatorluk var; imparatorluk içinde hem gayrimüslimler hem de Müslümanlar bir arada yaşamaktadır; etnik temelde milliyetçiliği savunmak, farklı din ve etnik grupların ayrışmasına yol açar.

Bunların öne çıkardıkları  iki önemli kavram var:

1)Türkçecilik. Ömer Seyfettin’den başlamak üzere milliyetçi ideolojiyi savunanların ilk üzerinde durdukları zemin dildir. Türkçüler Divan edebiyatını şiddetli bir biçimde eleştirip bu edebiyatın sarayın, havassın edebiyatı olduğunu, hiçbir zaman halkın dili olmadığını iddia ediyorlar. Servet-i Fünun edebiyat metinleri ağdalıdır, kimse bundan bir şey anlamaz, Türkçülere göre bir dil bile değildir. Dil, halkın konuştuğu dil, yani Türkçe olmalıdır deyip “Türkçecilik ” akımını savunuyorlar.

2) İlk defa Türkçüler, “vatan” kavramını, Fransız İhtilali’nin ideolojik çerçevesi içerisinde tanımlıyorlar. Bu şekilde tanımlanan “yeni” vatan fikri, hem Osmanlıcılara hem de İslamcılara yabancıdır; bu yüzden gerek Osmanlıcıların gerek İslamcıların “vatan” fikrine pek itibar etmedikleri görülür. Benzer şekilde Osmanlı literatüründe  II. Meşrutiyet’e, İttihat ve Terakki’nin iktidara gelişine kadar, “ırk” kavramı da zayıftır. Bu kavram Cumhuriyetin ilanından sonra önem ve itibar kazanıyor. Bu sayede Türk ırkı temelinde yeni bir Türk milliyetçiliği, Türk kimliği teşekkül etmiş oluyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: