Açılım Kemalizmin Enkazını Temizlemektir


Yazar Mustafa İslamoğlu, Açılım, Kürt Sorunu ve Ergenekon gibi gündemdeki konularla ilgili ilk kez Özgün Duruş`a konuştu. `Kemalizm aslında Apoizm’in ebeliğini yaptı` diyen İslamoğlu`ndan çok çarpıcı açıklamalar…

Açılım süreci ve gelinen son nokta ile birlikte Müslümanların açılım konusundaki sorumluluklarını unutmuşluk halleri ve sanki bu gelişmelerin kendileri üzerine bir etkiye sahip olamayacağı zehabı gerçekten düşündürtmelidir. Hâlbuki güvenlik eksenli bir siyasallıktan siyasal eksenli bir siyasete uzanan bu yol, en çok Müslümanların sorunlarını çözmeleri konusunda umutlu kılmalıydı. Hâlbuki yaşamın pasif nesnesi olma yerine hayatın aktif öznesi olmak en çok Müslümanlara yaraşır. Aralarındaki çatışma ve tefrikaları bir tarafa bırakarak bu güne kadar bir türlü çözümleyemedikleri temsiliyet sorununu da vahdete ulaşarak gerçekleştirebilirler.

Biz tüm bu sorunları, bugüne kadar ortaya koyduğu ilmi birikimi ve aydın sorumluluğuyla örneklik teşkil eden Mustafa İslamoğlu ile konuştuk. Her zaman olduğu gibi çok çarpıcı tespitlerde ve yaraya neşter vuran yorumlarda bulundu. Zevkle okuyacağınıza inandığım bu söyleşi, umarım gerekli ilgiyi yeterince bulacaktır…

Demokratikleşme süreci ciddi umutlarla başladı. Ama bu süreç uzadıkça bu sürece yönelik sağdan ve soldan ciddi tepkiler oluştu. Müslüman aydın ve âlimlerinin bu konudaki yaklaşımları sınırlı ve kamuoyuna yansımadı. Siz Müslüman bir âlim ve aydın olarak bu siyasal süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bismillahirrahmanirrahim… Öncelikle bugünü anlamak için dünü bilmek lazım. Dün ne oldu sualine kısaca bir göz atarak sorunuza cevap vermek istiyorum. Laiklik sopası Müslümanları dövmek, ulusçuluk sopası da Kürtleri dövmek için icat edildi. Yani sistemin iki sopası var: biri laiklik diğeri de ulusçuluktur. Birincisi ile Müslümanları, diğeri ile de Kürtleri dövdüler. Hem Kürt hem de Müslüman olanlar ise iki sopayı birden yediler. Dolayısıyla oradan başlayalım; süreç başından beri böyle değildi. Mesela Lozan’da yapılan bir azınlık tarifi var ki, o tarifin altına imzamızı atarız. Yani bize o tarifi yaptırmış olsalardı biz de ancak öyle bir tarif yapardık. Zaten İngilizler, azınlığı kavim, ırk üzerinden tanımlamaya kalkınca öncelikli olarak buna karşı çıkan Ankara Hükümetidir. Ecnebilere kabul ettirilen bu tarifi ilk ihlal eden de yine kendileri oldu. Dolayısı ile Lozan’da yapılan tarif eğer devlet siyasetinin temelini teşkil etseydi, her şey o tarife göre yürüseydi bugün bu problemi yaşamayacaktık.

Kemalist proje bir tasfiye projesi olarak değerlendirilebilir mi?

1919-1921 tarihleri arasında 14 tane Türk isyanı var

Elbette. Kemalist mühendislik projesi aslında başından beri muhalefetin tasfiyesi üzerine kurulmuştur. Çünkü otoriter olan bu dil daha sonra totalitarizme evrildi.  Bu dilden dolayı da muhalefetin her türü tasfiye edildi. Birinci meclis bunun için tasfiye edildi. İkinci meclis bunun için tasfiye edildi. Hilafet muhalif bir unsur olarak görüldüğü için tasfiye edildi. 1925’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bunun için tasfiye edildi. Şeyh Said isyanı gerekçe gösterilerek memlekette ne kadar muhtemel muhalefet varsa bunun için tasfiye edildi. Daha önceki isyanlarda olduğu gibi daha sonraki isyanlarda da bu bir fırsat olarak kullanıldı ve Kemalist kadrolara muhalif ne kadar unsur var hepsi tasfiye edildi. 1919-1921 arasında tam 14 tane Türk isyanı var: Hart (Bayburt) isyanı, 1. Düzce isyanı, 2. Düzce isyanı, Çorum isyanı, 1. Yozgat isyanı, 2. Yozgat isyanı, Zile isyanı, Konya isyanı, 1. Bozkır isyanı, 2. Bozkır isyanı, 1. Aznavur isyanı, 2. Aznavur isyanı ve daha başkaları…  Dolayısı ile sadece Kürtler isyan etti, bilmem bu kaçıncı Kürt isyanıdır sözlerini duyuyoruz. Bu doğru değil. Yarısı söylenen hakikat, yalanın en sinsi olanıdır. İşte Türk isyanları da var.

Takriri sükûn kararı tarihi bir kırılmadır

Resmi tarihe göre bunlar isyan kabul edilebilinir ama gerçekten sizce de öyle mi?

Hepsinin özüne baktığımız zaman aslında isyan falan yok. İsyan ettir sonra tasfiye et. Bu da bir proje. Mesela Takrir-i Sükun gibi ancak “devlet terörü” ile izah edebileceğimiz korkunç bir zulüm kanununun çıkabilmesi için Şeyh Said olayı gibi bir olaya ihtiyaç vardı. Şeyh Said isyanı” deniyor değil mi? Değil, işin aslına bakarsanız ortada isyan falan yok. Binlerce insanın canına mal olan ve Takrir-i Sükun gibi bir vandalizme gerekçe kılınan olayın başlangıcı şöyle: Şeyh, Piran köyünde bir akrabasının düğününe davetlidir. Düğün alayına bazı kaçaklar da karışır. Jandarma düğün evini kuşatarak düğünün ortasında kaçakları almak ister. Bu aslında oranın büyüğüne hakarettir. Doğu’da böyle bir şey yapmak, o törenin büyüğüne “Seni sevenlerinin içinde aşağılamak istiyorum” demektir. Şeyh tabiatıyla reddeder ve der ki “Düğünden sonra gelsinler, kaçakları kendi elimle vereyim, ama düğün içinde adam almaları şeref ve haysiyetimi çiğnemektir!” İşte adını “isyan” koydukları şey bu açık tahrik sonucu başlar. İsyan adı konularak “tenkile” girişilen diğerlerinin sebebi de buna benzer. Takrir-i Sükun gibi bir kanun, ancak böyle bir bahaneyle çıkar. 1920lerdeki o Lozan ruhu dediğimiz ruhu tamamen iptal eden bir yaklaşımdır, Takrir-i Sükûn kanunu. Takrir-i Sükûn kanununun özü bir ulus yaratma üzerine kurulmuştur. Tabii bir ulus yaratmak istiyorsanız “Allah’ın yarattığı milletleri, kavimleri de yok edeceksiniz”. İşin bir de yabancı boyutu var. Kemalizm’i taşeron olarak kullanan yabancı patronlar halka yaslanan bir rejim istemiyorlardı. Peki, niye istemediler? Eğer halka yaslansaydı bu rejim o zaman kendilerine yaslanamazdı. O yüzden halkla problemli olabilecek her çıkışa destek verdiler. Mesela Şeyh Said isyanı devam ederken, Kemalistler İngiltere ile pilot eğitimi anlaşması imzaladılar. Yani bu kadrolar da farkına varmadan, kendilerini kullananlar hesabına halkla aralarına kan davası sokacak her meseleye yardımcı oldular. Ama maalesef bugün bunun sıkıntısını yaşıyoruz.

Anasırı İslam içinde Türkler ve Kürtler birlikte vardılar

Kimlik inkârı politikası mühendisliğe dayalı yeni rejimin temel politikası ilan edildi. Bu kimlik inkârı öyle bir noktaya vardı ki, daha Lozan’da azınlık tarifi yaparken Kürtler ile Türkleri aynı potaya koymuştu Lozan heyeti. Zira Türkler ve Kürtleri ‘anasırı İslamiyye’ olarak tanımlayan Atatürk’ün kendisi idi. “Anasır-ı İslamiyye” ile başlayan söylem, daha sonra adliye vekili Mahmut Esat Bozkurt’un: ‘bu ülkede Türk olmayanın bir tek hakkı vardır, o da Türk’e köle ve hizmetçi olma hakkıdır’ sözüne gelip dayandı? Bu uzun atlama nasıl yapıldı.  Bu kırılma başından itibaren saydığım şeyler üzerinden gerçekleşti. Ve tabii olarak arkasından da tenkil politikası geldi. Tenkil Arapça bir kelimedir, “ibret-i âlem bir ceza” demektir. Problem görülen tüm noktalar kaşındı. Orada yara yokken yara açıldı. Kanayan yara üzerinden de ibreti âlem bir ceza verildi. Nihayetinde 70lere gelindiğinde –Kürtler açısından- baktılar ki bu meseleyi böyle halledemeyecekler. Yani kimliği inkâr ettikçe, Kürt kimliği kendisini daha fazla dayatmaya başladı. Bu kez sistem politika değiştirdi. Yeni politika, Kürtleri laikleştirme politikasıydı. Ve örgüt kurduruldu. Örgütü içerden teslim aldılar. Ayrıca çok ilginçtir bugün DTP (PKK)nin kaleleri MSP döneminde MSP’nin kaleleriydi. Ne değişti? Daha ilginç bilgiler de var. 1974 Kıbrıs savaşı zamanında Diyarbakır’dan gönüllü olarak savaşa katılmak isteyenlerin sayısı İzmir’den katılmak isteyen kişi sayısından fazladır. Oradan buraya nasıl geldik? Aslında bunu sorgulamak lazım…

Bu hale gelmesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

PKK kontrolden çıktı

Ben Kemalizm’in Apoizm’i rahminde döllediği kanaatindeyim. Yani Kemalizm aslında Apoizm’in ebeliğini yaptı. Sonunda bir frenkeştayn’a dönüştürdüler. Bunu doğururken bunun böyle olacağını beklemedikleri gibi böyle olmasını da istemezlerdi. Kürtleri laikleştiririz ve Eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın dediği gibi, ‘bu ülkeye bir Kürt muhalefet gerekiyorsa onu da biz getiririz’ mantığı idi bu. Fakat PKK kontrolden çıktı ve başka ellere geçti. Bu sefer uluslararası aktörler, ABD ve AB gibi beynelmilel güçler devreye girdi. En sonunda Körfez Savaşından sonra Amerikan’ın sıkışması ile birlikte Türkiye’nin rol çalması gündeme geldi. Şöyle oldu: Türkiye’ye bir rol verdiler, Türkiye onların verdiği rolden de bir rol aldı. Fakat hükümet akıllı davranıp verdikleri ile yetinmedi, bir de rol çaldı. “Yeni Osmanlı” söylemlerine haklı çıkaracak mevzi bazı çıkışlar işte o “çalınan rolün” sonucuydu. Hükümetin hem aldığı hem de çaldığı rol üzerinden işte günümüzdeki açılım noktasına geldik…

Kürt sorunu olarak gündeme oturan ve sürecin çözümüne katkı yapması gereken Kürt aydınları ve milliyetçi unsurları, daha çok çözümsüzlüğe yönelik düşünce ve eylemlerde bulunuyorlar. İstisnalar elbette var. Fakat Müslümanların bu Kürt sorununda cesaretli şeyler söylemesi zamanı geldi geçiyor. Sizin çok öncelerden 1990lı yıllarda görüşlerinizi cesaretle dile getirdiğinizi biliyoruz. Bu son Kürt açılımı sürecini nasıl yorumluyorsunuz? Tabii ki bıraktığınız noktadan devamla…

Açılım Kemalizm’in enkazını temizlemektir

Aslında açılım, Kemalizm’in enkazını temizlemekten başka bir şey değildir. Bu işin Türkçesi budur. Açılıma Türk ve Kürt Ergenekonu direniyor. Demin özetlediğim süreçten 1970lerdeki kırılmayı esas alırsak eğer, aslında laikleştirdikleri Kürtlerle baş edemez oldular. Dolayısıyla çözümsüzlüğü savunanlar, çözümsüzlükten nemalananlardır. Onların içinde Kürtler de var, Türkler de var. Bir kısım Türklerle bir kısım Kürtlerin savaşı, giderek muvazaalı ve danışıklı bir dövüşe dönüşüyor. Birbirini savaşarak var ediyorlar. Savaşan Kürtler sayesinde Türkiye’de beyaz Türk egemenliği sürüyor. Beyaz Türkler geniş Müslüman yığınlar üzerindeki vesayet rejimlerinin devamını bu savaşta görüyorlar. Bu düşman kardeşler, birbirlerinin yağında kavrulup gidiyorlar. Olay bu açıdan oldukça karmaşık.  Bakıyorum Ataistler kadar Apoistlerin de kafası karışık. Hatta sadece kafalar karışık değil duygular da karışık. Çünkü duyguları da kirlettiler.

Arınmanın ve çözümün yolu nedir sizce?

İki halkın ruh kökü birdi. Bundan hiç kimsenin tereddüdü yok, halen de yok. Bu kökten kopanlar çözümsüzlüğe katkı sundular. Ruh kökünden kim koptuysa çözümsüzlüğe katkı sunanlar onlar oldu. Çözümsüzlüğe kim katkı sunduysa iki halkın tek olan ruh kökünden kopanlar da yine onlar oldu. 1992 yılında Mazlum Der’in Ankara’daki Kürt Forumu’nda ‘Kürt Sorununa İslami Çözüm’ diye bir tebliğ sundum. Ondan mahkûm da olduk. Orada söylediklerim bugün aynen gerçekleşti. Ve oradaki çözüm tekliflerimde bugünkü Açılım’ın hedefleriyle birebir örtüştüğünü görüyorum.

Tekliflerinizi bugün bize de özetler misiniz?

Orada hatırladığım kadarıyla şuna benzer teklifler yapmıştım:

1- İnkâr politikalarını terk edin!

2- Şiddeti dışlayın! Yani şiddetin kategorik olarak dışlanması gerekir. Hem devlet ve hem de örgüt şiddetinin dışlanması…

3- Dinin birleştiriciliğine sığının!

4- Yaraları sarın!

5- Özgürlüklerin önünü açın!

6- 1920 ruhuna geri dönün!

7- Her türlü zulme son verin!

Ben buna benzer şeyler teklif etmiştim. Dolayısıyla bugün de bakıyorum, acaba eklenecek ne var diye düşündüğümde ben şahsen başka bir şey göremiyorum.

Açılım meselesinde Diyanet devreye sokulmalıydı

Yani Açılım keşke Ergenekon temizliğinden sonra olsaydı daha iyi olurdu. Böylesine sağdan soldan yara almazdı. Bu sualinizde Müslüman bir âlim ve aydın olarak neler söylersiniz diyorsunuz ya; Açılım sürecinde DİB’nın (diyanetin) doğru kullanılmadığı kanaatindeyim.  Diyanet’i bugüne kadar darbeciler de dâhil herkes kullandı. Minberleri, mihrapları herkes kullandı. Fakat en ihtiyaç duyulduğu bu günkü günde, İslam’ın birleştirici söylemine sarılınmadı.  Birlik, beraberlik, vahdet, bu gün savunulması gerekir. Bunun savunulacağı en iyi yer camilerdir, mihraplardır, minberlerdir. Ve bu birlik ve vahdet en güzel imamların, müftülerin, vaizlerin ve âlimlerin ağzına yakışır. Ama görüyorum ki Diyanet adeta yok, yani bu süreçte herhangi bir vazife üstlenmiş değil.

Müslüman aydın ve âlimlerin kafası karışık

Müslüman âlimler ve aydınlar arasında da kafası karışık olanlar var. Ben onu görüyorum. Hatta sıradan bir karışıklık değil ciddi bir karışıklık bu. Yani bu taktik ve stratejik bir karışıklık değil, çok temel bir karışıklık. Bu bana Özal’a bakıştaki yamukluğu hatırlatıyor.  Özal döneminde de kimi İslamcılarımız, hatta İslamcı üstatlar, İslamcı ağabeylerden bazıları şimdi hatırlıyorum, acayip bir muhalefet yürüttüler.  Peki, dönüp baktığımızda ne oldu? Onlar mı haklı çıktı, yoksa gerçekten Özal mı haklı çıktı? Özal’ın attığı o temeller olmasaydı bu gün bu bağırsak temizliği nasıl yapılabilirdi? Baksanıza çanak çömlek patladı. Meğer koca memleketin altını fosseptik çukuruna çevirmişler. Çukuru açınca milletin burnunun direğini kıracak kokular çıktı ve daha çıkacak olanlar da geride…

Genelde İslamcıların, özelde İslamcı aydın ve ağabeylerin problemi ne?

Müslümanların siyasi basiret zaafı var

Maalesef elini ve kalbini taşın altına koymayan bazı İslamcılarımız dışarıdan gazel okumayı daha çok seviyorlar. Ve bu noktada ben siyasi basiretsizlik görüyorum. Ciddi bir siyasi basiret zaafı var. Olayı ait olduğu bütün içinde okuma körlüğü yaşanıyor. Geçmişte yaşananlardan ibret alınmamışa benziyor. Bir perspektif ve kıraat zafiyeti var. Hasan el Basri’ye Hazreti Hüseyin’in katillerinden biri gelir ve der ki ‘üstat pire kanının hükmü nedir?’ Aslında bu sorunun maksadı gündem saptırmaktır. Zira soruyu soran adam Hz. Hüseyin’in katillerindendir. Hasan Basri bu zavallıya şu tarihi cevabı verir: “Hüseyin’in kanı ellerine bulaştığı halde sen bana pire kanının hükmünü mü soruyorsun?” Biz, Müslüman âlim, önder ve aydınlarda bu basireti görmek istiyoruz. Siyasi basiret görmek istiyoruz. Çok ilginçtir, özür dileyerek söylüyorum,1960 darbecileri memleketin namusunu paymal ettiler. Fakat o dönemde İstanbul müftülüğü yapan –ismini vermeyeyim- bir âlimimizden 1960 darbecileri Adnan Menderes için sevgilisi var diye recm (taşlama) fetvası alıyorlar. Daha sonra bu hocamız darbeciler eliyle Diyanet İşleri Başkanlığına getirildi. Şu garabete bakar mısınız? Recmedilmesi gerekenler Adnan Menderes için zamanın âliminden recim fetvası alıyorlar. Bu siyasi basiretsizliktir. Bu basiretsizliğin benzerini ben günümüzde de görüyorum. Onun için herkes basiretle hareket etmeli. Bir ilkemiz vardır: Hepsi elde edilemeyen şeyin hepsi terk edilmez. Siyaset kumar değildir. Ya hep ya hiç olmaz. Siyaset mümkün olanı yapma sanatıdır. Siyaset akide gibi siyah ve beyaz değildir. Grinin tonları üzerinde oynanan bir oyundur ve memleketin rengi biraz daha ağaracaksa, duamız ve desteğimiz orada olmalıdır. Bu söylediklerimle eyyamcılığı ve Makyavelizmi karıştırmamak lazımdır.

Hesabi değil hasbi olmak lazımdır

Ak Parti ve kurmayları bu açılımı Türkiye’nin büyümesi açısında elzem görüyor. Müslüman aydınların ise bu noktada liberal tezlere mahkûm bir görüntü vermesi söz konusu, siz bu noktada neler söylemek istersiniz?

Öncelikle şunu söylemeliyim, siyaset basirettir. Müslüman meseleye basiretle bakmalı. Herkesin bir hesabı olduğunu görüyorum. Hangi anlamda? Net bir tavır koymayan, karışık davranan birçoklarına bakıyorum içerden bir hesabı var. İktidardan beklentisi var. Veya ne bileyim şahsi husumeti var. Karnının şişi var vs. vs. Bu bana sağlıklı gelmiyor. Öncelikli olarak hasbi olmak lazım. Çözüm konusunda bir şey söyleyecekse ve Allah’ın sözüne tesir vermesini istiyorsa kişi önce hasbi olmalıdır.  Ve bu konuda bir şey söylerken bir Müslüman, ibadet vecdi içinde söylemelidir. ‘Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker’ çerçevesinde söylemelidir. Marufu emretmek, ortak aklın doğru dediği, şer’i şerifin doğru dediği şeyse, hiç kimseden korkmadan, kınayıcının kınamasından korkmadan bunu söylemeliyiz. Eğer ortada bir münker varsa; onu yapan kim olursa olsun, -ister babamız, ister kardeşimiz olsun- bizim vazifemiz onu nehiy etmek olmalıdır. Bunlar ibadettir. Bu olayda bakıyorum nefisler konuşuyor, bizim mahallede de nefisler konuşuyor. Çeşitli hamuleler var, çeşitli arka planlar var. Bazılarının sözü yüreklerinden çıkmıyor sanki, karınlarından çıkıyor. Sonra da sözlerinin duyulmadığından ve sözlerinin tutulmadığından şikâyet ediyorlar. Konuştukları yer nefisleri olunca buna şikâyetleri de olamaz. Bu yüzden de, Allah o söze tesirini halk etmiyor.

Bir can daha ölmesin diye bu açılım projesi desteklenmeli

Bir masum daha ölmesin, bir anne daha ağlamasın, bir hukuk daha çiğnenmesin diye bu proje desteklenir. Şu şunun için yapıyor, bu bunun için yapıyor, şurasında şu eksiklik var, burasında bu yamukluk var… Doğru, hepsi doğru! Ararsan bir çok kusur bulursun. Ben de görüyorum.  Ama buna takılmanın faydası nedir? Bu, hak ve hayır için duamıza engel olmalı mıdır? Böyle bir proje bir fırsat olarak bu milletin önüne gelmişken biz Tanzimat’tan bu tarafa birikmiş sorunları bu projenin sırtından mı halledeceğiz? Bu insafla bağdaşır mı? Bu vicdanla bağdaşır mı? 86 yılın önümüze yığdığı sorunları, biz bu proje üzerinden mi halledeceğiz? Tüm varlığıyla canhıraş çaba gösteren bir avuç insan üzerinden ve kısa bir zaman diliminde mi halledeceğiz? Bu sorunlar halledilmiyor diye bu insanlara kızmaya hakkımız var mı? Aylardır silahlar susmuştu. Memleket rahat yüzü görüyordu. Şiddet döngüsü kırılıyordu. Şeytan’a lanet yerine insana rahmet dilemek yok mu?

Güvenlik eksenli politikalara geri dönüş aleyhimizedir

Son çıkışın en önemli boyutu şudur: Türkiye güvenlik eksenli politikadan çıkıp siyaset eksenli politikaya dönmesi… Bu en önemlisi, çünkü bu ülkenin güvenlik eksenli politikasından zarar gören biz Müslümanlarız. Bu memlekette benim ibadetim bile onların güvenliğine takılıyor. Bacımın başörtüsü onların güvenliğine takılıyor. Çünkü canı sıkıldığında, suyun gözünden içen kurdun aşağıdan sulanan kuzuya dediği gibi ‘suyumu bulandırdın’ der. Nitekim biz bu belayı geçmişte yaşadık. Dolayısıyla açılımın en büyük karı, bu ülkenin güvenlik eksenli politikadan vazgeçip siyasi eksenli politikaya geçmesiydi. Bu sebeplerle ben açılımın desteklenmesi hayır olur diyorum.

Reşadiye baskını bir provokasyondur

Tokat Reşadiye’de hain bir pusuda yedi asker katledildi. Üç gün gecikmeyle PKK olayı üstlendi. Bu olay açılımı nasıl etkiler?

Ben Reşadiye’deki pusunun bir provokasyon olduğuna kesin inanıyorum. O pusuda tetiği çeken ele bakmak bizi yanıltır. Akıllı olan kuklalara değil kuklacıya bakar. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Tetiği çeken ellerin bulunması hiçbir şey ifade etmiyor, o ellerin sahibinin ipini tutan ellerin bulunması gerektiğini düşünüyorum. Yoksa bu ülkede taşeron bulmak veya tetikçi bulmak hiç de zor değil. Tıpkı 33 er olayında olduğu gibi. Reşadiye’deki olay karanlık ve puslu bir olaydır.

Askeri vesayetin mazereti terördür

Eğer siz terör mazeretini aradan çekerseniz askeri vesayet rejimi son bulacaktır. O zaman “Terörden kimler nemalanıyor?” sualimin cevabı kendiliğinden çıkıyor. Açılım; Anayasa Mahkemesi ile örgütün çapraz atışına maruz kaldı. Gerçekten DTP’nin kapatılma kararı Açılıma sıkılmış bir kurşun oldu. Onun için Ergenekon PKK’yı koruyor. Bakıyorsunuz mahkeme kararlarında uyumlu siyaset yapanlara siyasi yasak gelirken aşırı söylemlere sahip olanların önü açılıyor. Aslında kapatma kararı PKK’nın önünü açma kararıdır desek yeridir. Bu tip olaylara pirim vermeksizin daha da olabileceği hesaba katılarak açılım ısrarla devam ettirilmelidir.

Bu bir kurtuluş savaşıdır

Çünkü bu bir kurtuluş savaşıdır. Bu ikinci kurtuluş savaşı değildir maalesef! Bu ilk kurtuluş savaşıdır. Eğer bu ülke gerçek bir kurtuluş yaşayacaksa, Tanzimat’tan bu yana bağırsaklarını ilk defa bu kadar temizleme cehdi göstermesi sayesinde olacaktır. Bunu başardık, başardık, eğer başaramazsak bugüne kadar elde ettiğimiz kazanımlarımızın tümü gider diye bir endişem var…

Böyle bir tehlike de var. DTP’nin kapatılması ve genel olarak parti kapatmaları üzerine neler söylemek istersiniz? Ak Parti yeterince tepki gösterdi mi?

DTP kapatılmadı, PKK açıldı

DTP kapatılmadı, PKK açıldı demiştim. Siyasete getirilen her yasak aslında şiddete getirilen teşvik pirimidir. Bu ülkede siyaset alanının genişlemesi milletin alanının genişlemesidir, siyaset alanının daralması ise milletin alanının daralmasıdır. Bunun bir formül gibi ezberlenmesi lazımdır. Onun içinde bu memlekette Müslümanlar her ne yapıyorlar ise yapsınlar, siyaset alanının genişlemesi için çalışmalıdırlar. Siyaset alanını genişleten her projeye destek vermelidirler. Siyaset alanını daraltan her girişimi reddetmelidirler. DTP’nin kapatılması, siyaset alanını genişletir mi daraltır mı? Elbette ki daraltır. Partiyi kapatarak bir kitleyi daha siyaset dışına taşımış olursunuz. Kaldı ki kapatıldı da ne oldu? Bir levha indi öbür levha takıldı. Yani biraz da komedi oluyor. Bunun böyle olacağını en ücra köşedeki kişi biliyor da, bu kararı verenler bilmiyor mu? Peki, o zaman bu noktada kapatma kararının şiddetin önünü dolaylı olarak açmak olduğunu düşünürsek, yanlış mı düşünmüş oluruz? Ak Partinin burada yeterince tepki göstermediğine katılmıyorum.

Ak Partinin içindeki bazı unsurlar Ak Partiyi de kapatmak isterler

Ak Parti içinde bazı unsurlar var. Onlar hep vardı. Onlar sadece direnmiyorlar, belki de Ak Partinin kapatılmasına da çalışıyorlar. Yani ben Truva atlarının her yerde olduğunu düşünüyorum. Ak Partinin kapatılmasına parti içinden sessiz kalanların, DTP’nin kapatılmasına ses vermesini nasıl beklersiniz? Bu noktada ben Başbakanın ve Ak Parti kurmaylarının ilkesel olarak doğru bir duruş sergilediklerini görüyorum. Kaldı ki Ak Partinin kapatılması davasında DTP’nin verdiği tepkiyi de hatırlıyoruz. Onların verdiği tepki Ak Partinin bu davada verdiği tepkiye göre çok daha komikti ve utanç vericiydi. Oysa kendileri üzerinde sallanan bir demokles kılıcıydı Ak Parti kapatma davası.

Müslüman cemaatler arasındaki irtibatsızlık ve yön birliğinin olmamasını, hatta zaman zaman çatışmalarını ve bunun giderilme yolları hakkında ne düşünüyorsunuz? Ayrıca Müslümanların bir temsiliyet sorunu olduğu da tartışılmazdır…

Bugün ümmet olarak yaşadığımız parçalanma çok vahimdir

Bu bir soru olsaydı cevaplardım. Bu bir sorun, sorunlar ise cevaplanarak çözümlenemiyor maalesef. Hakikaten bu gün ümmet olarak yaşadığımız parçalanma ve bölünme tarihte belki de hiç olmadığı kadar vahim sonuçlar üretiyor. Bugün Müslümanların en büyük problemi nedir diye sorsanız, “tefrikadır” derim. Bugün Müslümanlara yapılacak en büyük ikram nedir diye sorsanız, “vahdettir” derim. Ümmeti tefrikadan kurtaracak ve onları vahdete iletecek her türlü çaba ve gayretin gözleri, elleri ve ayakları öpülmelidir derim. Eğer vahdet yoksa temsil problemi kendiliğinden doğar. Çünkü mahşerin dört atlısı gibi herkes hakikatin elindeki parçası ile övünmeye başlar. Kur’an’ın ifadesi ile ‘Kullu hizbin bi-ma ledeyhim ferihun’ (her hizip kendi elindeki ile övünmeye başlar). Ve hakikatin bütününü temsil ettiğini düşünür. Çünkü hakikate ait olmak yerine hakikate sahip olmaya kalkar.

Hakikat mülkiyet değildir

Hakikat mülkiyet değildir. Hakikat kimsenin mülkiyetine geçmez ki. Hakikate sahip olmaya çalıştığınız da sahip olduğunuz yerden hakikati böler, parçalar ve kırarsınız. Ama hakikate ait olmaya çalıştığınızda bir bütüne ait olduğunuzun şuuruna varırsınız. Bir bütüne ait olduğunuzun şuuruna vardığınızda işte o zaman vahdet şuuru gerçekleşir, ümmet şuuru gerçekleşir ve fedakârlık yapabilirsiniz. O zaman sizin gibi düşünmeyenlere tahammül  göstermekten öte zenginlik olarak bakabilirsiniz. O zaman kardeşlerinizin farklılıklarını, bizim bahçenin farklı çiçekleri ve kokuları diye görürsünüz. Ama öbür türlüsü kapalı havza toplumları üretir. İçine kapanır, kendisini kutsar başkasını yok sayar. En kötüsü de budur ve aslında bu bir iç cinayettir. İçinde cinayet işlemeyen adam eliyle cinayet işleyemez. Yüreğiyle önce cinayeti işler sonra onu eline bulaştırır. Dolayısıyla yüreğindeki harita parçalanmadan dışarıdaki harita parçalanmaz. Tersi de geçerlidir. İçimizdeki haritayı bütünleştirmeden dışımızdaki haritayı bütünleştiremeyiz.

Şu an tefsir yazılıyor

Tefsir tadında bir gerekçeli meal hazırladınız. Meal hakkında gelen tepkiler var mıdır? Bunun bir tefsire dönüşmesini bekleyebilir miyiz? Ayrıca günümüz meal çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Abdulaziz Bey kardeşim, bu müstakil bir söyleşinin konusu olacak çapta bir şey. Ama şunu söyleyeyim ki meal-i şerif yayınlandıktan sonra beklediğimin üstünde bir geri dönüş oldu. Elhamdülillah, 16 yıllık brüt, 11 yıllık net çalışmanın yorgunluğunu bu sayede unuttum. Meal-i şerifin ulaştığı insanlarda yaptığı etkiyi gördüm ya, Rabbimden daha ne isteyebilirim ki. Tabi bu arada tepkiler de aldım. Olumlu tepkiler ve eleştiriler aldım. Beni zenginleştiren, beni artıran, bana katkısı olan eleştirilerdi. O eleştirileri öptüm, başımın üstüne koydum ve meal-i şerifte ilgili yerlere yerleştirdim. Fakat bunun yanında eleştiri değil karalamalar, saldırılar, saygısızlıklar ve kadirbilmezlikler gördüm. Arkasında karanlık kampanyalar da gördüm. O zaten beklediğim bir şeydi. Onun için o hiç garip gelmedi. Ben sadece “Yarabbi hayırlı işlerimizde sen bizi muvaffak et, eğer kusurumuz, hatamız, eksiğimiz varsa ki mutlaka vardır, onları da sen affet ve bize izale etme imkanı bahşet!” diye dua ettim. Meal-i şerifi elbette ki böyle bırakmayacağız. Zaten meal küçük bir tefsirdir. Onun bir de büyük tefsiri olacak, yazılıyor. İnşallah dua buyurun! Rabbim onu tamamlayabilecek kadar bir ömür bağışlasın. Özetle: O tefsir yazılıyor şu anda…

Çok teşekkür ederiz hocam, Allah razı olsun!

Söyleşi: Abdulaziz Tantik / Özgün Duruş

Reklamlar

2 responses to this post.

  1. Posted by Yadigar Çortay on Ocak 10, 2010 at 3:31 pm

    Aklını kullanmayan veya kullanamayanların akıldan nasipsizlerden yegane farkı,bu dünyada ve öbür dünyada hesaba çekilebilir olmalarıdır.Bununla birlikte ticaretleri,siyasetleri,şehadetleri ve nikahları geçersizdir.Eşari anlayışın günümüzdeki temsilcilernden birinin yukarıdaki ifadeleride aklı kullanmamanın veya bilebile böyle davranmanın bariz bir örneğidir,geçersizdir;gayrımeşrudur.ABD.,İngiltere,İsrail ortak projesi olan “BOP” veya “GOP” dan habresiz gibi davranan bu gibilerin “EŞBAŞKAN” ları görmeleri ve başta TÜRKİYE olmak üzere bütün İSLAM ÜLKELERİNDE olup bitenleri de akıl veya KUR’AN felsefesiyle analiz etmeleri mümkün değildir…Xaten bunun için gayrı meşrudur.

  2. HZ İSA PEYGAMBER BABASIZ DEĞİLDİR
    { 9 Mart 2010 }
    { 5 defa okundu. }

    Hz İsa peygamberin babasız olması ile ilgili Kuran’da hiçbir ayet yoktur. Bu anlayış Hıristiyanlar tarafından uydurulmuş bir inançtır. Zaten İslam toplumlarındaki Kuran’a dayanmayan sözlerin büyük bir kısmı ya Yahudilerin uydurduğu ya da Hıristiyanların uydurduğu hikâyelerdir.

    Daha önce de belirttiğimiz gibi bir şeyin doğru olması için şu dört hasletin uyum içinde olması gerekir demiştik. (Kur’an, ilim akıl ve pratik hayat)

    Şimdi Kur’an da geçen Hz İsa ile ilgili ayetlerden Hz İsa peygamberin babasız doğduğuna dair bir sonuca varabilecek miyiz?

    3/35- Hani İmran’ın karısı: “Rabbim, karnımda olanı, ‘her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen” demişti.

    3/36- Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: “Rabbim, doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım.”

    3/37- Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya’yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: “Meryem, bu sana nereden geldi?” deyince, “Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir” dedi.

    3/38- Orada Zekeriya Rabbine dua etti: “Rabbim, bana Katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları işitensin” dedi.

    3/39- O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: “Allah, sana Yahya’yı müjdeler. O, Allah’tan olan bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve Salihlerden bir peygamberdir.”

    3/40- Dedi ki: “Rabbim, bana gerçekten ihtiyarlık ulaşmışken ve karım da kısırken nasıl bir oğlum olabilir?” “Böyledir” dedi, “Allah dilediğini yapar.”

    3/41- (Zekeriya) “Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver.” dedi. “Sana alamet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O’nu tesbih et.” dedi.

    3/42- Hani melekler: “Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve âlemlerin kadınlarına üstün kıldı,” demişti.

    3/43- “Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rükû edenlerle birlikte rüku et.”

    3/44- Bunlar, gayb haberlerindendir; bunları sana vah yediyoruz. Onlardan hangisi Meryem’i sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kur’a atarlarken sen yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin.

    3/45- Hani melekler, dediler ki: “Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. O, dünyada ve ahrette ‘seçkin, onurlu, saygındır’ ve (Allah’a) yakın kılınanlardandır.”

    3/46- “Beşikte de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır. Ve O Salihlerdendir.”

    3/47- “Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken, nasıl bir çocuğum olabilir?” dedi. (Fakat) Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona “ol” der, o da hemen oluverir.”

    3/48- “Ona Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek.”

    3/49- İsrailoğulları’na elçi kılacak. (O, İsrailoğulları’na şöyle diyecek:) “Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir ayetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah’ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah’ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda sizin için kesin bir ayet vardır.”

    3/50- “Benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Allah’tan korkup bana itaat edin.”

    3/51- “Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na ibadet edin. Dosdoğru olan yol işte budur.”

    3/52- Nitekim İsa, onlarda inkârı sezince, dedi ki: “Allah için bana yardım edecekler kimdir?” Havariler: “Allah’ın yardımcıları biziz; biz Allah’a inandık, bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şahid ol” dediler.

    3/53- “Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve elçiye uyduk. Böylece bizi Şahinlerle beraber yaz.”

    3/54- Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır.

    3/55- Hani Allah, İsa’ya demişti ki: “Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, seni Kendime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkâra sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.”

    3/56- “İnkâr edenleri ise, dünyada ve ahrette şiddetli bir azapla azarlandıracağım. Onların hiç yardımcıları yoktur.”

    3/57- “İman edip Salih amellerde bulunanların ecirleri eksiksiz ödenecektir. Allah, zalim olanları sevmez.”

    3/58- Bunları Biz sana ayetlerden ve hikmetli zikirden (Kuran’dan) okuyoruz.

    3/59- Şüphesiz, Allah Katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona “ol” demesiyle o da hemen oluverdi.

    Şimdi Hz İsa ile ilgili geniş açıklama yapan bir surede geçen ayetleri de aktardıktan sonra konu ile ilgili yorumumuza geçelim.

    19/16- Kitap’ta Meryem’i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti.

    19/17- Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril’i) göndermiştik, o da, düzgün bir beşer kılığında görünmüştü.

    19/18- Demişti ki: “Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma).”

    19/19- Demişti ki: “Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım).”Dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken” dedi.

    19/21- “İşte böyle” dedi. “Rabbin, dedi ki: -Bu Benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır).” Ve iş de olup bitmişti.

    19/22- Böylelikle ona gebe kaldı, sonra onunla ıssız bir yere çekildi.

    19/23- Derken doğum sancısı onu bir hurma dalına sürükledi. Dedi ki: “Keşke bundan önce ölseydim de, hafızalardan silinip unutuluverseydim.”

    19/24- Altından (bir ses) ona seslendi: “Hüzne kapılma, Rabbin senin alt (yan)ında bir ark kılmıştır.”

    19/25- Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş-taze hurma dökülüversin.”

    19/26- Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: “Ben Rahman (olan Allah)’ a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.”

    19/27- Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: “Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yaptın.”

    19/28- “Ey Harun’un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın, utanmaz (bir kadın) değildi.”

    19/29- Bunun üzerine ona (çocuğa) işaret etti. Dediler ki: “Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?”

    19/30- (İsa) Dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. (Allah) Bana kitabı verdi ve beni peygamber kıldı.”

    19/31- “Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekâtı vasiyet (emr) etti.”

    19/32- “Anneme itaati de. Ve beni mutsuz bir zorba kılmadı.”

    19/33- “Selam üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım gün de.”

    19/34- İşte Meryem oğlu İsa; hakkında kuşkuya düştükleri “Hak Söz”.

    19/35- Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değil. O Yücedir. Bir işin Olmasına karar verirse, ancak ona: “Ol” der, o da hemen oluverir.

    İşte Kur’anda Hz İsa ve Meryem hakkında geçen ayetler bunlardır. Ayetlere dikkat ettiğimiz zaman Hz İsa’nın babasız olduğunu ima eden bir ayet yoktur. İnsanların bugüne kadar ki ağızlarına doladıkları “Hz İsa babasızdır” sözü Hıristiyanların uydurdukları bir sözdür. Şimdi Kur’an dan naklettiğimiz bu ayetlerden Hz İsa’nın babasının olmadığı ile ilgili bir anlam var mı? Bunu Kuran’ın kendi bütünlüğünde o konunun ilminde akla ve pratik hayata ters düşmeden güçlü bir mantık ölçüsü içerisinde incelemeye çalışalım.

    İnsanların Hz İsa hakkında söylediklerini zan ve tahminle konuştuklarına karşılık Kur’an” şüphesiz Allah katında İsa’nın durumu âdemin durumu gibidir. Onu topraktan yarattı sonra ona ol demesiyle o da hemen oluverdi.” Kuran’ın sanatsal bir üslupla anlattığı olaylar insanlar tarafından algılanamadığından neticesi düzgün olmayan bir anlayış ortaya çıkıyor. Temeli düzgün atılmayan bir bina düzgün yapılamadığı gibi temeli düzgün olmayan bir dinin neticesi de düzgün olmaz.
    Bakınız Kur’an Hz İsa’nın yaratılışını âdeme benzetirken âdemin nasıl yaratıldığını izah ediyor.

    22/5: Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, Biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir akak’tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.”

    23/12 – Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.

    23/13- Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.

    23/14- Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir.

    23/15- Sonra bunun ardından siz gerçekten ölecek olanlarsınız.

    İşte Kur’an mümin ve haç surelerinde geçen ayetlerde “ol dedi mi oluverdi” ayetini böyle açıklıyor. Yani bir insanın oluşabilmesi için erkek sperminin kadın rahminde yumurtalıkla alaka kurarak orada belirli aşamalardan geçtikten sonra ancak doğuyor ve yeni bir hayatla karşılaşıyor.

    Bakınız ayetleri çok iyi tahlil ettiğimiz zaman öyle olduğu anlaşılır.
    “ Ona ruhumuzu göndermiştik, O da düzgün bir beşer kılığında görünmüştü.”

    Bu ayet orada ruh kelimesinin ne anlama geldiğini anlamakla ancak anlaşılabilir. Dikkat edilirse, Peygamberlerin özelliklerinden biri de yanlışlık yaptıkları zaman vahiyle düzeltilirler. Diğer insanlarda böyle bir haslet yoktur.

    Vahyin gözetimine giren her insan, Düzeltilmiş bir beşerdir. Vahyin kontrolüne giren peygamberler de kendi istek ve arzularına göre yaşamaz ve söylemez.

    53/3” O hevadan konuşmaz o ( söyledikleri vahyolunmakta olan vahydır.)

    Allah’ın kedi ruhundan üflediği ve onu kutsal ruhla desteklediği, bir peygamber Hz. Meryem karşısına dikiliyor. Ve konuşmalar başlıyor.

    19/18:” Demişti ki: “Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma).”

    Genelde müfessirler Hz Meryem’in karşısına gelen kişinin Cebrail olduğunu söylemişlerdir. Bu anlayış hem Hıristiyan âlemini teslis(üç Allah) inancına götürerek bu inanç Hz İsa’nın babası yok anlayışıyla İslam müfessirlerine sıçramıştır.

    Hz Meryem’in karşısına gelen Cebrail değil Allah’ın peygamber olarak gönderdiği bir elçidir.

    19/19: Demişti ki: “Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım).”
    Şimdi yine gelen elçinin bir peygamberin bir erkek çocuktan söz ederek müjdelemesi bize birçok şeyleri çağrıştırıyor.

    33/23:” Mü’minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.

    Dikkat edildiği zaman hep ayetler hem birbirleriyle çelişkisiz bir halde dizilmiş hem de birbirleriyle diyalog halindedir. Erkek adamın verdiği söz neymiş Kuran’dan ona bir bakalım.

    7/172:” Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidiler kılmıştı: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demişti de) Onlar: “Evet (Rabbimizsin), şahid olduk” demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.

    İşte Kur’an da bahsedilen ve sözünde duran erkek adam ve çocuk bu. Allah’tan başka rab kabul etmeyen, ölümü, dirimi, hayatı Allah’a ait olan adamlardır.

    Yine konumuza dönecek olursak Allah’ın gönderdiği ruh; bir elçi olan peygamberdir. Her peygamber kendinden öncekileri doğrular ve tasdik eder ve kendinden sonraki gelecek olan peygamberi müjdeler.

    İşte elçinin müjdelediği erkek çocuk insanlara bir ayet ve bir belge olan Hz İsa’dır. Bakınız Hz İsa da gelecek olan bir peygamberi nasıl müjdelemektedir.

    61/6:” Hani Meryem oğlu İsa da: “Ey İsrail oğulları, gerçekten ben, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi “Ahmed” olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim” demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: “Bu, açıkça bir büyüdür” dediler.

    Demek ki bu gelen elçi Rastgele bir elçi değil Allah’ın bildirmesiyle geleceği bilebilen gayıptan haber verebilen bir elçidir..
    Yine elçi ile Hz Meryem arasında konuşma devam ediyor.

    19/20”O benim nasıl erkek bir çocuğum olabilir. Bana hiçbir beşer dokunmamışken. Ve ben azgın utanmaz (bir kadın)değilken dedi.”
    Kur’an burada toplumun Hz Meryem hakkındaki yanlış düşünce ve anlayışından onu temizleyip arındırıyor. Bir de asıl önemli olanı da Hz Meryem’in Topluma karşı yabancılaşması idi.

    19/21”İşte böyle dedi Rabbim dedi ki bu benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılmak için,(bu Çocuk olacaktır.) ve iş de olup bitmiştir.

    Kur’an her halde O Elçinin evliliğinden söz ederken, Düğünün nasıl geçtiğini kaç kişi ile düğün yapıldığını, Kimlerin düğüne davet edilip edilmediğini, Yatak odasının kaç katlı olup olmadığını, Anlatacak değildir.

    Bakınız olupbitti. Ol Dedi hemen oluverdi ifadesini kullanıyor arkasından,

    19/22: Böylelikle ona gebe kaldı, sonra onunla ıssız bir yere çekildi.

    Soruyorlar, Allah isterse babasız çocuk meydana getiremez mi? Elbette Allah dilediğini dilediği gibi yaratır. Kuran’ın kendi bütünlüğü içerisinde olayları eşyanın yapısına akıla ve pratik hayatla özdeşleştirdiğimiz zaman Allah’ın Evrene koyduğu yasayla uyuşmaz çelişki meydana gelir.

    Eğer öyle her şeyde bir intizam ve kural olmasaydı kâinat fesada uğrardı. Şimdi Kur’an da geçen altı kalın çizgilerle çizilmesi gereken olmazsa olmazları belirleyen bazı ayetleri konu içerisinde nakletmeye çalışalım.

    22/47:” Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar; Allah, vadine kesin olarak muhalefet etmez. Gerçekten, senin Rabbinin Katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.”

    Allah evrene bir yasa koymuştur. Bu yasa kesinlikle doğal seyri içerisinde işler durur. Dünya dönmez diyenlere onlar dönmez dese de Galileo’nun dediği gibi döner durur.

    30/30: “Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.”

    İşte bu ayet insanlardaki geleneksel bir din anlayışını kökünden söküp atarak Hz İbrahim’in oluşturduğu bir din anlayışına insanları davet ediyor. Israrla devamlı üzerine basa basa vurguladığım din anlayışı Allah’ın yarattığı varlıklarla gönderdiği vahiylerin çatışmadığı bir din anlayışıdır.

    İşte Allah insanların üreme biçimlerini izah ederken bir erkek ve bir dişiden olduğunu söylüyor. Ve bununla ilgili bir yaratış biçimi koyduğunu vurgularken Hz İsa’nın babasız ve erkeksiz meydana geldiği inancı İbrahim dinini fıtrat dinini kökünden söküp atıyor.

    30/43: “Öyleyse sen, Allah’tan (bir takdir olarak) geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmeden önce, yüzünü dimdik ayakta duran dine çevir. O gün parça parça bölünecekler.”

    Deveye demişler ki; boynun neden eğri, o da demiş ki nerem doğru ki, demiş. Aynen onun gibi bugünkü toplumun algıladığı yaşadığı din de öyle değil mi? Sadece Hz İsa’nın babasız doğduğu inancı değil, daha sayılamayacak kadar yanlışlıklarla dolu bir din anlayışı ortada dolaşmaktadır. Onları ilerde inşallah zamanı geldikçe izah etmeye çalışacağım.

    Peygamberlik dönemi devam ederken toplumların sorunlarını, helallerini ve haramlarını Allah kesin olarak seçtiği elçiler aracılığı ile bildiriyordu. Fakat bunlar peygamberler öldüğü zaman peygamber söyledi denilip de peygamber söylemediği halde toplumlarda yanlış bir din anlayışı oluşturulmuştur.

    Şimdi de Kur’an ortada olduğu halde orijinalliği bozulmamış ve bozulmayacak bir şekilde Allah’ın korunması altında olduğu halde Kur’an da ki söylenenleri değil, Kuran’ın dışında hikâyeler ve yalan hadislerle İslam’da da bahsedilen dinin yozlaştığı görülmüştür. İşte Tevrat ve İncil’in bozulduğu gibi Kur’an sız olan İslam dini de bozulmuştur.

    Kur’an bir zikir ehlinden bahsetmektedir. Kuran’ın bahsettiği bu zikir ehli eşyanın esrarını düşünen, çözen ve kendi sahasında uzman olanlardır. Dünyadaki hangi konu ile ilgili bir ilim dalı varsa onların adı hep zikir ehlidir. Bir doğruya ulaşmak için onların hangisi ile ilgili bir bilgi edinilecekse o konu ile ilgili uzmana sorulduğu zaman doğru bir bilgi alınır. peygamberler vahyin dışında bilmediği bir konu hakkında bilgi edinecekleri zaman onlar da Allah tarafından zikir ehline yönlendiriliyorlardı.

    3/159: “Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”

    Düşünüldüğü zaman peygamberler bazılarını söylediği gibi eğer o konularda ihtisas görmemişse bir doktor, bir piskolok veya bir astronomi uzmanı değildir. O Allah’ın vah yettiği dışında hiçbir şey bilmez.

    Bakınız din ve yaşam biçimi otorite haline gelmiş Hz Süleyman peygamber kendine tabi olmuş halkın dışında değişik inanç ve yaşam biçimlerine sahip olan yabancılardan ordu kurarak düşman karşısında güçlü bir hale gelmeyi başarıp zafer kazanmıştır.

    27/17: “Süleyman’a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı.”

    Başka ayetlerde de;

    34/12: “Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgâra (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırırdık
    .
    34/13-Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. “Ey Davut ailesi, şükrederek çalışın.” Kullarımdan şükredenler azdır.”

    Akıllı insan hem kendi aklını kullanan hem de başkalarının aklından istifade etmeyi bilen insandır.bir işe kendi gücü yetmediği zaman başkalarını da devreye sokarak o işin üstesinden gelebilir. Bununla ilgili bir kıssa aklıma geldi.

    Filozof Beybaba anlatıyor; toygar kuşu diye bir kuş varmış. bu kuş o kadar küçükmüş ki deve kuşu yumurtasının içine filin geçtiği yol üzerine bir yuva yapmış. Hem de yavruları da varmış. Bir gün Toygar kuşu yavrularına yem bulmaya çıktığında filin yolu üzerinde bulunan yuvayı fil çiğnemiş. Toygar kuşu da filin önüne hazır olup, demiş ki “sen benim yuvamı büyük olduğun, kibirlenip büyüklendiğin için mi çiğnedin?”.

    Filde “evet” diyor. Toygar kuşu da ben senin hesabını görürüm deyip ayrılıyor. Ve saksağan ile karganın yanına varıyor. Başından geçenleri onlara anlatıyor. Saksağan ve karga duruma çok üzüldüklerini fakat yapacak bir şeylerinin olmadığını söylüyorlar. “Kocaman file biz ne yaparız” deyince toygar kuşu diyor ki; “siz beninle gelin ben ne dersem onu yerine getirin” filin yanına geldiklerinde gözlerini oyun diyor.

    Kargayla saksağan filin gözlerini oyuyorlar. Filin gözleri kör olunca bulunduğu yerden ayrılamıyor. Oradaki otlarla yiyeceklerle yetiniyor. Fil o kadar susuyor ki bu sefer su içeceği zaman toygar kuşu bir nehrin kenarına gidiyor, kurbağalara başından geçenleri anlatıyor. Kurbağalar iyi ama “biz kocaman file ne yapabiliriz ki” diyorlar.

    Toygar kuşu diyor ki “filin gözleri görmüyor, filin çevresinde de büyük bir uçurum var o uçuruma varacaksınız ve ötmeye başlayacaksınız. Filde orada su var sanacak ve uçurumdan aşağıya yuvarlanıp geberecek. Böylece onun şerrinden kendimizi koruyacağız diyor. Toygar kuşunun dediği gibi yapıyorlar. Fil kurbağaların öttüğü yerde su var sanıp yürüdüğü zaman, uçurumdan yuvarlanıp yere yatıyor.

    Toygar kuşu üzerine çıkıyor “ey fil sen büyüksün gururlusun öylemi?” diyor. “Allah gururlanıp kibirlenenleri sevmez, bak benim gibi küçücük Toygar kuşunu büyülttü, yücelti senin gibi gururlanıp kibirlenen fili devirerek yere yatırdı” diyor.

    Gördüğünüz gibi aklı kullanmak ne büyük sanılan şeyleri devirip küçük hale getirebiliyor. Yine tekrar konumuza dönelim.

    Şimdi ilme, Kuran’a ve pratik hayata baktığımız zaman Hz İsa’nın babasının mutlaka olduğunu, babasız asla bir çocuğun olmayacağını öğrendik. Şimdi de Hz İsa’nın babasının kim olduğunu tespit etmeye çalışalım.

    Kur’an da geçen Hz İsa ve Hz Meryem ile ilgili ayetlerde Hz Meryem’in diyalog kurduğu elçi İslam dünyasının algıladığı gibi bir melek değil insanlarla Allah arasında olan bir elçidir. Yani Hz Meryem’in kocasının bir peygamber olduğu kesindir. Ben Hz İsa’nın babasının Zekeriya peygamber olduğunu söylemem benim yorumumdur. Doğrusunu Allah bilir. Devem edecek……
    kuranianlamametodu.blogsopot.com
    alirizaborazan@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: