Bağdat aşktır / Kani Çınar


“Bağdat’tan Selama Duruyor Kuşlar” – 1985/Ocak/Karanlık

Dostum,

Geceyle düştük. Çölde vaha. İçinden ırmak geçen şehirlerin en güzeli olduğunu görüp bilmemiz için sabaha ve gün ışığına ihtiyacımız yok. Işıklarla yunan, yıkanan ve paklanan bir şehir burası. Karanlık tarihinin aksine gecesi gündüz Bağdat. Hani arabadan iner inmez bir nefes çekerek havasını koklar, ciğerlerine doldurursun ya ;hatta biraz da kapatarak gözlerini o kokusundan bilmek istersin ya dostum, Bağdat, bu nefese sığmayacak kadar hoş ve latif bir “merhaba” ile akmıştır yüreğine. Ben Bağdat aşktır desem, hangisine ihanet ettiğimi ve hangisini nakıs bıraktığımı bilemem.

Birkaç gönlü gamlının dışında uyuyanlar yavaş yavaş birbirlerine ne olduğunu, nereye gelindiğini soruyor ve peş peşe ağızlarda “Burası Bağdat” yankılandıkça titriyorum. Keşke sen de burada olsaydın demeyeceğim, tamam, mazeretin kabul edildi ve lakin sensiz bu yolculuk içime bir türlü sinmiyor dostum. İmam-ı Azam Camiinin hemen bitişiğindeki parkta duruyoruz. Sanki yanımda sen duruyorsun, sanki senle konuşuyorum, sanki işaret ettiğim yerin altında yatan İmam’ın kabrine selam ile yaklaşan ikimiziz. Camie ikimiz giriyoruz.

Gülümseyenler, somurtanlar, uyuyanlar, Kur’an okuyanlar, namaz kılanlar ve yatanlar… Evet, yatanlar. Birer örtü, ince birer battaniye çekip horul horul uyuyanlar. Avizelerden yayılan binlerce ışık uykulu gözlerimize hücum ediyor. Anılar var ışıklarda. Saddam ve Humeyni. Savaş. Kan ve birbirini boğazlayan Müslümanlar. Kan ve şiddet. Kan ve kin. Bağdat ve İmam-ı Azam. İmam-ı Azam ve masumun ölümü, şahadet.

Huzurdayım. Her şey ile mesafe koyuyorum arama. Ebu Hanife ile diz dizeyim. Söz yok. Sükût var. Bir ben varım bir büyük insan… Bir şimdiki zaman var bir yüzlerce önce zaman. Velakin su yine su gibi akıyor, zulüm yine zulüm gibi bakıyor. Mazlum yüreklerin serinliği göğeriyor ufuktan. Bağdat. Türküsünü yitirmiş şehir.

… / …

Bağdat savaşın orta yerinde. Basra cayır cayır yanıyor. Yol üstünde mevziler ve nöbet tutan askerler. Ama askerler dahil halk dahil çok enteresan bir rahatlık söz konusu. Bağdat’ın tarih boyu böyle fırtınaları çok atlatması mı rahat olmaya itiyor halkı, her yereasılmış her bucağa sokuşturulmuş dev Saddam posterleri mi itimat telkin ediyor anlaşılmıyor. Çarşı pazarda paran varsa her şeyi alabiliyorsun. Otobüste ön koltuklarda oturanların boyları neredeyse tavana değecek gibi geliyordu da umursamıyordum. İki şeye, bu dikkatsizliğim yüzünden hayret içinde kaldım. Birincisi oturma yerlerine birçok battaniye dizmişler ve onun üzerinde seyahat etmişler. Bağdat’a kadar bilmem kaç kat battaniye üzerinde, bir nevi taht yapmışlar otobüsün adi koltuklarını. Bu battaniyeler İmam Azam’a çok yakın çarşıda bir anda satılıverdi sahipleri tarafından. Bir ise beşe diyeyim ticaretin oranını sen hesaplayıver. Sevgili dostum ikinci kez hayrete düşüşüm elma sebebiyledir. Rengi, kalitesi, lezzeti hiç önemli olmayan bildiğimiz elma. Battaniye tüccarlarına sair otobüs halkı da iştirak ederek gerek sırf burada satmak için getirdikleri gerekse yol sırasında ağızlarını tatlandırmak için dişlemeyi düşündükleri yol azıklarını müthiş rağbet üzerine bir anda satıverdiler. Küçük dil filan kalmadı bende. Tecrübe bu imiş. Kendime sordum, “bir daha gelecek olsan aynı şeyi sen de yapar mısın, hazırlıklı gelir misin?” diye. Yapar mıyım sence? Evet, asla. Alan memnun satan memnun da olsa o manzara pek hoş değildi. Gelir ve elmalar getirirsem and olsun özellikle çocuklara hediye edip simsiyah gözlerinin ışıltısına hayran hayran bakacağım.

Gözler demişken can dostum Bağdat bir Bağdatlının gözleri için dahi görülesi bir şehir diyeyim de merak içinde kalasın. Buraları görmeden önce bende hakim olan düşünce ile gördüklerim karşısında yine ıskaladığımı anladım. Bizim İstanbul, Konya, Erzurum, Kayseri ne ise burası da halkın yaşam tarzı ve giyim kuşamı bakımından aynı. Örtülüler daha fazla o kadar. Açık bayanlar kadar çarşaflı bayanlar… Mekân sınırlaması yok. Rahatlar ve gözleri çok güzel. Bağdat’ta yaşayıp da şair olmamak muhal. Fuzuli boş yere aşmamış çağları. Hülagü kahrından ve öfkesinden altını üstüne boş yere getirmemiş Bağdat’ın. Güzel Bağdat. Hatta bir afet. Ocağa ateş düşürecek raddede bir afet. Hiç heveslenme dostum. Başka söz alamazsın ağzımdan. Ben bu kadar diyeyim sen neye yorarsan yor.

Şehrin kendisi kadar tarihi süreci de enteresan. Abbasi Halifesi Mansur, Dicle ve Fırat ırmaklarının birbirine yakın aktığı ve bir kanalla birleştiği noktada, yeni bir yönetim merkezinin yapımını başlatır 762’de. Mansur yeni başkentine ‘barış şehri’ anlamında (cennet yani) Medinetü’s-Selam adını verir

Şehrin merkezinin, tahkim edilmiş hemen hemen 2,5 kilometre çapındaki muazzam bir daire olarak yaptırdığından söz edilir. Bu çember, eşit aralıklı dört kapıyla bölünüyormuş ve her kapıdan bir dizi suru delerek merkezi bir meydandaki saraya dek uzanan geniş, taş kaplı bir yola çıkılıyormuş. Bağdat’a –belki de halifenin huzuruna kabul edilmek için– gelen bir yolcu, önce 20 metre uzunluğunda bir kale hendeğinden, sonra da 10 metre kalınlığında olduğu kayıtlarda belirtilen bir dış surdan geçiyormuş. Surun içindeyse, ikinci bir suru çevreleyen halka biçimli geniş bir açıklığı kat ediyormuş. Ana savunma duvarı olan bu surun temeli 45 metre kalınlığında, yüksekliğiyse 30 metre imiş. Ana surun içinde, yolcuyu başka bir açıklık bekliyormuş; ama bu alanda, dükkanlar ve pazar tezgahlarına ayrılmış iki yanı arkadlı bir yolun üzerinden geçiyormuş. Ana caddeler, civardaki camileri ve hamamları içermek üzere tasarlanmış oturma bölgelerine uzanan özenle yerleştirilmiş sokaklara açılıyormuş. Kent merkezine doğru yoluna devam eden yolcu, üçüncü bir surun içinden geçiyor ve nihayet Bağdat’ın en iç çemberine giriyormuş. Halifenin sarayı burada imiş; üzerinde, yüksekliği 45 metre olan kocaman yeşil bir kubbe, onun üstünde de bir atlı heykeli varmış. Sarayın bitişiğinde, halifenin camisi, saltanat ailesinin evleri ve önemli yönetim birimlerinin büroları bulunurmuş.

Fark edebileceğin gibi hep rivayet zamanı ile bitiyor fiiller. Dicle taşkınları, istilalar, sair afetler bugün için eski şehirden bir iz bırakmamış bizlere.

İmam-ı Azam Ebu Hanife’den başka Kadiriler için çok önemli bir isim olan Abdulkadir Geylani’nin türbesi de Bağdat’ta. Kanuni, Irak seferi sırasında Mimar Sinan’a Geylânî için bir külliye yaptırmış. Tipik Osmanlı mimarisi. Ziyaret ettik, dua ettik ve bir Sinan eserine dahi şahidlik ettik. Ayrıca Şiilerin imamlarından İmam Kazım’ın da türbesi bu şehirde. Kazımiye Külliyesi (Musa Kâzım Külliyesi) diye zikrediliyor Hz.Ali’nin neslinden olup Şiîlerin VII. İmamı olan Musa Kâzım ile torunu Muhammed Cevad’ın (Şiîlerin IX. imamı) türbeleri burada. Muhteşem bir mimarisi var külliyenin. Kale şeklinde görünen külliyenin dış duvarları tuğladan yapılmış, üzeri mermerle kaplanmıştır. Bu duvarlar aynı zamanda avlu etrafında sıralanan hücrelerle üst kattaki galerilerin de dış duvarları durumundadır. Külliyeye -kuzey dışında- üç yönden 3 taçkapıyla girilmektedir. Taçkapılar, yapı olarak birbirinin aynısıdır. İç tarafta, sivri kemerli kapı üstünde, yüksek kuşatma kemerine kadar uzanan ve kaş kemerle sona eren süsleme panoları yer almaktadır. Kemerlerin iki yanındaki bölümler dörder sıralı; alt ve üsttekiler sivri kemerli sathî nişlerle teşkilâtlandırılmıştır. Üst kemer boşluklarında bütün iç cepheyi saran ayet kitabesi mevcuttur. Taçkapıların iki yanında üst katlara çıkılan merdiven kapılarıyla merdivenleri aydınlatan pencereler bulunmaktadır. Tıpkı Ma’ruf El Kerhi Külliyesi’nde olduğu gibi, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in türbesinde olduğu gibi, Necef’te Hz. Ali ve benzeri külliyelerde de olduğu gibi minareler, kubbeler altınla kaplanmış, sandukalar bir kafes içerisinde, kimi gelip bez, çaput bağlıyor, kimi ağıtçılara (Hz. Hüseyin’in katlediliş hikâyesini söylüyor bir adam ve etrafında dizi dizi kadın kendilerini parçalayarak ağlıyorlar) bakıp ağıta eşlik ediyor, kimi de kibrit kutusu büyüklüğünde bir taşa secde ederek namaz kılıyor. Bu taşın izi çıkıyor alınlarına. Hz. Hüseyin’in kanı değdiğine inanılıyor. Binbir gece masallarının Bağdat’ı, Binbir Gece Masalları’nda anlatılan refahın doruğuna Halife Harun Reşit döneminde ulaşmış.

Bizden bir Bağdat vardı karşımızda. Bizden bir şehir. Çarşaflı, açık, sakallı, yeşillikler içerisinde, bir nev’i kozmopolit bir şehir. Kah İstanbul kah Konya… Sokakları ile insanları ile… Bir şey sorup da yardım etmeyeni olmayan bir Bağdat. Savaş, ister istemez her yerde. Hissediliyor. Sıkıntı olsa da Bağdatlılar hayatlarını devam ettiriyorlar. Başka ne çareleri var sanki? Her yer Saddam… Devasa posterler. Bir bakıyorsun komutan, bir bakıyorsun minicik bir kızın başını okşuyor. Halkın beleğine kazınan Saddam manzaraları… hemen tamamı Japon arabaları sular gibi akıyor Bağdat caddelerinde. Caddeleri bakımlı, düzenli, geniş… Alt ve üst geçitler trafiği rahatlatıyor. Hafızalarımızda güzellikleriyle kalan bir Bağdat. Elveda deyip vedalaşıyoruz.

Dostum,

Bizim Bağdat’tan bize kalanlar ile çıkıyoruz. İstikamet Kerbela. Mevla nasip ederse oradan da bir mektup bırakacağım posta kutuna. Ben gelmeden mektuplarım gelsin ki nergisi gibi yollara eğilerek bekleyesin beni.

4. Murad haşmetiyle selam ediyorum Bağdat kapısından.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: