Modern beden siyaseti


Bu hafta Yazar Nazife Şişman’la modern ve post modern dönemlerde insan bedeninin, cinsiyetin, çocukluğun… evrildiği anlamları konuştuk. Bir özgürlük hareketi olarak başörtüsü mücadelesinin feminist söylemin kurguladığı kadın özgürlüğü mücadelesinden farkını vurgulayan Şişman seküler toplumsal yapının insan yaşantısındaki tezahürlerine ayna tuttu.

Aynur ERDOĞUN: İnsanın bedenine verdiği ontolojik anlama göre hem bireysel hayatlar hem toplumsal hayat şekilleniyor. İnsanlık tarihine baktığımızda insanın bedenine verdiği anlamın, bedenin ruhun mezarı sayıldığı anlayıştan insanın kendini bedenden ibaret saydığı modern anlayışa doğru evrildiğini görüyoruz. Şimdi ise birey zaten her şeyiyle sahip olduğunu kanıksadığı bedenini kesip biçiyor, şekillendiriyor. Bu estetik operasyonlar insanın beden algısında nasıl bir değişime karşılık geliyor?

Nazife ŞİŞMAN: Estetik operasyonlar kusursuz beden arayışının bir göstergesi. Biliyorsunuz geçen yıl  ölümüyle de medyanın ilgi odağı olan Michael Jackson, hem kusursuz beden arayışının hem de post modern bedenin bir sembolü idi. Ne beyaz ne zenci, ne yetişkin ne çocuk, ne erkek ne kadın…  Kendi kendini yeniden inşa eden melez bir kimlik. Bunun bir adım  ötesi ise, ne makine ne insan diyebileceğimiz bir melezlik.

Bugün biz estetik operasyonların çok ötesinde bedeni metalaştıran başka bir takım gelişmelerin tehdidi altındayız. Organ ticareti, kiralık annelik, insan bedeni üzerinde uygulanan deneyler ve DNA patentine izin veren biyoteknolojiler… Bu teknolojiler bedenin bir parçasını  bütüne yabancılaştırıyor ve diğer parçalarından bağımsız bir şekilde tanımlıyor. Yani bir organı o bedenden, o insan tekinden, o şahıstan bağımsız bir birim olarak tanımlıyor. Tüm bunlar bedenin metalaşmasına imkan hazırlayan gelişmeler. Çünkü  bir şey, başka bir şey karşılığında değiştirilebiliyorsa, meta haline gelmiş demektir.

Bu metalaştırma, ekonomik olarak güçlülerin hayatta kalmak için kendilerinden daha elverişsiz koşullardakilerin bedenlerini bir yedek organ deposu olarak görmeleriyle sonuçlanıyor. Biliyorsunuz bugün tüm dünyada bir organ mafyası var.

“Tanrının ihsanı olan beden”den, insanın kendi kendini inşa ettiği tıp teknolojisinin nesnesi olan beden anlayışına geçiş, her halde birdenbire gerçekleşmedi? Nasıl bir süreç  var bu değişimin arkaplanında?

Bugünkü  beden teknolojileri, Batı modernleşmesinin ve sekülerleşmesinin bir ürünü. Bu yüzden bu gelişmeleri Batı modernleşmesi içinde bir yere yerleştirmek gerekiyor. Böyle olunca da beden ve ruh ayrımının modern versiyonu için Descartes’i anmak gerekir. Descartes’in homo sapiens’i ruh ve beden olarak ikiye ayırması sonucunda ruh kiliseye, beden de bilime adanarak tam bir ‘güçler ayrımı’ gerçekleştirildi. Bacon’dan itibaren doğa üzerinde hakimiyet kurma idealini benimseyen modern bilim, tıp alanında da kendisini gösterdi. Bilgi artık bir düşünceye dalma serüveninden ibaret değil, bir güçtü. Bu sebeple tıp ilmi, insan bedeninin ‘tıbbi bilimsel bilgi’ ile kontrol altına alındığı bir güce dönüştü.

MODERN DÖNEMDE HALKIN SAĞLIĞI DEVLETİN SAĞLIĞIDIR

Salgın hastalıkların tedavisi, hijyen, aşılar, karantinalar vs. bedenin sağlık için kontrol altına alınmasına neden oldu. Bu da modern devletin iktidar kurgusunun merkezine yerleştirdi, sağlık ve cinsellik gibi konuları. M. Faucault modern devletin bu düzenleyici teknolojilerini, biyo-iktidar ve anatamo-siyaset kavramları eşliğinde ele alır. Maden ocaklarındaki işçilerin çalışma saatlerinin sınırlanması, yerel idarelerin çöplerle ilgilenmeye başlaması, su ve yiyeceğin kalitesinin kanuna bağlanması, sahip olunacak çocuk sayısının belirlenmesi…  Halkın sağlığı ile devletin sağlığı arasında doğrudan ilişki kurmanın bir sonucudur. Yani beden, modern müdahaleci hükümetin el attığı son kaledir.

Ama bugün modern müdahaleci hükümetin ötesinde bireylerin “seçim” meselesi haline de gelmedi mi beden? İlk başta bahsettiğiniz Michael Jackson örneği ve cinsiyet seçimini mümkün kılan biyoteknolojiler, bedeni doğrudan doğruya bir inşanın nesnesi kılmıyor mu?

Evet, bu “seçim”i mümkün kılan teknolojik gelişmeler oldu yirminci yüzyılın son çeyreğinde. Beden hem plastik hem de biyonik bir özellik kazandı. Çünkü insan vücuduna artık pek çok protez yerleştirilebiliyor. Piller, yapay kalp kapakçıkları vs. Tıptaki gelişmeler bununla da sınırlı değil, beden organ nakilleri sayesinde aynı zamanda komünal yani ‘ortak’ bir hale de geldi. Gen teknolojisindeki son yenilikler, klonlama gibi bir takım uygulamalar sonucunda bedenden bir mühendislik ürünü olarak bahsetmek mümkün. Her şeyden önemlisi, beden artık bir ‘seçim’ meselesi. Sperm ve yumurta bankalarından istenilen özelliklerde adaylar belirlenip istenen özellikte bir rahim kiralanarak bir bebek sahibi olmak imkan dahilinde.

İnsan “üretiliyor” adeta…

On dokuzuncu yüzyılda Darwin teorisi ve onu takip eden evrimci biyoloji ile birlikte insan-hayvan arasındaki fark ortadan kalkmıştı. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde biyoteknolojide ve gen mühendisliğinde elde edilen gelişmeler ise artık makine-insan arasındaki sınırı belirsiz hale getirdi. Biyonikler, yapay zeka, genetik kopyalama, genetik müdahaleler vs. neredeyse insanın sınırlarının tartışıldığı bir döneme getirdi insanlığı. Bu gelinen noktada, bedenin hiçbir ‘aşkın’  bağlantısı olmaksızın kendi kendini aşması, ölümsüzlük iddiası ile kendisini yeni baştan inşa etmesi gibi ciddi sorunlar söz konusu.

Dona Haraway “A Cyborg Manifesto” başlıklı makalesinde biyomedikal teknolojilerin bizi modernliğin ötesine, siborgların ve hibridlerin post modern dünyasına götüreceğini söylemişti yıllar önce. Bugün onun önceden söylediklerini uygulamalı olarak müşahede ediyoruz.  Bedeni, varoluşsal bir veri ya da Tanrı’nın bir ihsanı olmaktan çıkaran ve bedenin sınırlarını tartışmaya açan bir vasat var önümüzde.

Diğer taraftan tıpta yaşanan gelişmelerin insan sağlığına olumlu katkıları  da var. Modern tıbbı, böyle bir sonuçtan yola çıkarak mahkum etmemiz haklı  bir tavır mı?

Tabii ki böyle bir hüküm belli açılardan haksızlık olur. Kabul etmeliyiz ki tıp teknolojisi pek çok hastalığın tedavisini buldu. Ve insanlar, hayat ve ölüm üzerindeki kontrollerinin arttığını düşünmeye başladılar. Ama bu kontrol esnasında özellikle Müslümanların hayat, ölüm gibi konuları kendi itikadi yaklaşımları  ve terminolojileri açısından da ele almaları gerekiyor. Mesela ‘emanet’ bu çerçevede mutlaka gündeme gelmesi gereken bir kavram. Çünkü insanın yaratılışına, bu dünyadaki yerine ilişkin varoluşsal sorulara cevap teşkil eden bir kavram, “emanet”.


BEDEN İNSANA EMANETTİR

Allah’ın göklere ve yere tevdi ettiği ve onların kabul etmekten kaçındığı  emaneti insan yüklenmiştir. Emaneti, her şeyin gerçek sahibinin iradesi doğrultusunda kullanıp kullanmayacağı insanın imtihanıdır. Yani kişinin bedeni, her istediğini uygulayabileceği bir mülk değil, Allah’ın rızasına uygun kullanmak üzere ona verilen bir emanettir. Nitekim Kur’an’da Ahiret günü bütün organların kişi için şahitlik edeceği bildirilir. Bu sebeple organ naklinden kök hücre tedavisine, estetik operasyonlardan tüp bebeğe kadar pek çok konuyu sadece pratik düzeyde değil özellikle teorik düzeyde, metafizik, felsefi, dini, etik düzeylerde tartışmamız gerekiyor.

Beden algımız cinselliğe verdiğimiz anlama da yansıyor. Modern bilim bedeni tanımlarken cinsellik algımızı  da şekillendiriyor. Cinsel sınırlar gittikçe genişliyor ama diğer taraftan bir anlam daralması  da mı yaşanıyor, ne dersiniz?

Cinsellik ve cinsler arası ilişki insanlık tarihi boyunca gerilimli bir alan olmuştur. Bu alanın düzenlenmesi, dinlerin, toplumsal sistemlerin temel meselelerinden biridir. Modern dönemde Tanrı’nın kadınlar ve erkekler için bir yol çizdiği inancı terk edildi. Bu konudaki düzenleme topluma bırakıldı. Modern müdaheleci devlet cinselliğin toplumsal düzenlenişini belirleyen nihai merci oldu.

Fakat geç  modern dönemde, cinsellikle üreme arasındaki bağ zayıfladı.  İlk defa 1978’de gerçekleştirilen tüp bebek bu sürecin ilk habercisiydi. Cinselliğin evlilik dışında yaşanması gereken bir deneyim olarak kodlanması da paralel bir gelişmeydi. “Evlilik aşkı öldürüyor” klişesi bu kanaatin en popüler ifadesi. Sorumluluk gerektirmeyen cinselliğin merkeze yerleşmesi sonucunda cinsellik ve aile arasında bir boşanma yaşanıyor, Bauman’a göre. Bu boşanma, evliliğin temel dayanaklarından birini ortadan kaldırıyor ve aile ocağının dağılmasını hızlandırıyor. ‘Aile içi tecavüz’ terminolojisinin tedavülde oluşu bile evlilik ve cinsellik arasındaki bağın yok sayılmasıyla bağlantılı olarak değerlendirilebilir.

MODERN İNSAN KENDİNİ CİNSELLİKLE GERÇEKLEŞTİRİYOR

Günümüzde cinsellik, benliğin keşfinde, kişinin kendi hakikatini yorumlayış sürecinde önemli bir araç olarak görülüyor. Marifet’ün-nefs’in yerini bugün benlik keşfi almış durumda. Kendini ontolojik olarak “bilme”, “kendini bilen Rabbini bilir” şeklinde özetlenen irfani yolculuğun adeta muadili gibi cinsel deneyim bugün modern toplumda. Hem bir kendini keşif, hem de kendini gerçekleştirme aracı. Bu nedenle deneyim ve haz biriktirme şeklinde özetlenebilecek bu arayış, en fazla marjinal ya da sapkın diye nitelenen alanlarda kendisini gösteriyor. Haz biriktirerek, deneyim biriktirerek benliğini keşf etmek, kendini gerçekleştirmek isteyen modern insanın, homoseksüelliği de bu keşif ve gerçekleştirmeyi sağlayacak önemli bir araç olarak görmesi, anlaşılabilir bir hale geliyor böylece.

Cinsel özgürlük tartışmaları hem Batıda hem yeni bir olgu olarak Doğuda kürtaj gibi, AIDS gibi konulara dayanmış durumda. Bu noktada devreye dinler giriyor. Kürtaj gibi dar bir çerçevede cinsel özgürlük ve dinin sınırları  tartışmaları yapılıyor. Metaforik olarak kürtaj üzerinden konuşacak olursak özgürlüğün  ölçüsü nedir, biz bedenimize ne kadar sahibiz?

İkinci dalga feminist hareketi “bedenimiz bizimdir” ifadesini, çocuk doğurma zorunluluğundan kurtulmak adına bayraklaştırmışlardı. Onlar kendi bedenlerinin bir uzantısı kabul ettikleri ceninin yaşamına son vererek biyolojilerine mahkum olmaktan kurtulmayı, kadın özgürleşmesi için ön şart kabul ediyorlardı. Bedenleriyle ilgili her tür kararı ancak kendilerinin verebileceğini, ne ataerkil kültürün ne devletin bu konuda herhangi bir müdahalesi olmaması gerektiğini savunuyorlardı. Cenini de bedenlerinin bir parçası olarak kabul ettiklerinden, onunla ilgili nihai kararı, sadece ve sadece kendilerinin vermesi gerektiğini iddia ediyorlardı. Kadın hareketi için kürtaj, ‘tercih’in (choice), yani özgürlüğün sembolüydü adeta.

Günümüzde sperm bankası kanalıyla çocuk sahibi olanlar da aynı argümandan hareket ediyorlar. Cenini kendi bedenlerinin bir uzantısı olarak kabul ettikleri için bu konuda babaya, doğacak çocuğa, topluma, devlete, insanlığa hiç bir şekilde söz hakkı düşmeyeceğini söylüyorlar.

BEDENİMİZ  ÜZERİNDE TASARRUF HAKKIMIZ SINIRLI

Görüldüğü  gibi, bu mesele sadece kürtajla sınırlı değil. Aşırı bireyci yaklaşım, üreme, sperm döllemesi ya da kopyalama konusunda “mutlak üreme özgürlüğü hakkı” şeklinde bir iddiaya yol açmıştır. Bu iddiaya göre, üreme ile ilgili kararlar hiç kimseyi ilgilendirmez ve kişi istediği şekilde üreme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Klonlama, öjeni, çoklu yumurta ve sperm döllemesi, hayvan ve insan genlerini karıştırma vs. gibi her konuda bunun sadece kişiyi ilgilendirdiği şeklinde bir iddia bu. Çağdaş üreme hakları, bireycilik anlayışına uygun bir şekilde insanların hangi çocuğa sahip olup hangisine sahip olmayacaklarına karar vermekte özgür olmalarını savunur. Oysa bu durum, hem toplumu, hem devleti ilgilendirir, hem de gelecek nesilleri ilgilendirmesi bakımından ahlaki bir konudur.

Bedeni üzerindeki tasarruf hakkının emanet ilkesi gereği sınırlı olduğuna inanan Müslümanlar olarak, çağdaş üreme hakları üzerinde, biyoteknolojinin ve gen mühendisliğinin ahlaki boyutu üzerinde düşünmeliyiz. Çünkü neslin, nesebin ve fıtratın sıhhati bize emanet.

Siz her çağın ayrıcalıklı bir yaş  dönemi olduğunu söylüyorsunuz kitabınızda. Eski dönemlerden bugüne bu eğilim yaşlılıktan çocukluğa doğru…  Bize “bugünün çocukları  yarının yaşlıları” dendi hep. Çocukluğun ayrıcalıklı olmasının nesi kötü?

Geç modern dönemin ayrıcalıklı yaş grubu çocukluk derken iyi-kötü  değerlendirmesinin ötesinde, içinde yaşadığımız vasatı  anlamaya yönelik bir tespit yapmaya çalışıyorum. Çocukluğun ayrıcalıklı  yaş dönemi olması, ailenin örgütlenişini, kadınların rollerini, tüketim ekonomisinin şekillenişini vs. pek çok şeyi etkiliyor.

Mesela çocuk merkezli aile nasıl olur?

Günümüzde aile, çocuk merkezli olmakla kalmıyor. Adeta münhasıran çocukların arzularını tatmin eden bir kurum haline geldi. Üst orta sınıf ve üst sınıf ailelerde çocuklar ayrı bir toplumsal kesimdir artık.  Aileye düşen görevse bu toplumsal kesimin tüketimden azami derecede faydalanmalarını garanti altına almak. Onlara yüksek standartlar sağlamak için kul köle olan anne-babalardan oluşan bir toplumsal kesim var. “çocuklar her şeyin en iyisine layık” anlayışı, çocukları kapitalizm çarkının hızlandırıcısı olarak konumlandırıyor ailede.

Burjuva toplumlarının ilk dönemlerinde aile çocuğa korunaklı, yumuşak bir ortam sunan, bu nedenle kadının annelik rolünü aşırı vurgulayan bir yapı olarak tanımlanmıştı. Bugün sadece çocuğa korunaklı  bir ortam sunan bir kurum değil, aile. Çocuğun ‘ben’inin ve ‘bencilliği’nin beslendiği bir kurum. Ayrıcalıklı yaş dönemi olmasının sonuçlarından biri bu.

Çocuklar nasıl kapitalizm çarkını hızlandırır, açar mısınız?

Kapitalizmin vahşi yüzü kendisini çocuklar üzerinde de gösteriyor. Bir tarafta orta ve üst sınıfın korunaklı ortamında yetişen bencil çocuklar ve aileleri yer alıyor. Diğer tarafta ise sokakta yaşayan çocuklar, savaş kurbanları, onlu yaşlarında çetelere katılan, uyuşturucu bağımlısı çocuklar… Ama bu manzara gözlerden uzak tutuluyor. Bu yüzden pek çok kimse sadece kendi çocuğuna iyi anne-baba olmayı fetişleştiren bir körlükle bakıyor dünyaya.  İyi anne babalık da paket program halinde sunuluyor: iyi ekonomik imkanlar sağlamak ve çocuğun “ben”ini ve “bencilliğini” pedagojik talimatlar eşliğinde besleyip şişirmek.

BAŞÖRTÜSÜ  BİR KADIN HAKKI DEĞİLDİR

Başörtülü  kadınlar modern hayat için bir tehlike olarak görülerek önleri kesilmeye çalışılırken diğer taraftan özgürlük mücadelesinin de özneleri olarak görülebiliyorlar. Seküler başörtüsü mücadelesinin ekseni “erkek zulmüne karşı” olmaya doğru evriliyor. Kimileri kendini “İslamcı feminist”  diye tanımlıyor. Feminist söylem başörtülü  kadınlara özgürlük getirir mi?

Seküler başörtüsü  mücadelesi nitelemeniz bu konuda çok isabetli. Başörtüsü  yasaklarına karşı geliştirilen dil, ciddi savrulmalar sergiliyor. Son birkaç yıl içinde başörtüsünün bir kadın hakkı  olduğunu, kendisini feminist olarak tanımlamayanlar bile telaffuz etmeye başladı. Hatta bu iddia öyle bir noktaya vardı ki bu konuda sadece kadınların konuşabileceğini söyleyenler oldu. Bazı  erkek siyasetçilerin ve aydınların başörtüsü üzerinden siyasal güç devşirme çabası, elbette böyle bir eleştiriyi hak ediyor. Ancak başını örtenler kadınlar olduğu için bu meselenin sadece kadınların meselesi olduğu sonucuna varmak, cinsiyetçi bir tavır alışla açıklanabilir ancak.

Halbuki başörtme dînî bir uygulama olduğuna göre, sadece kadınlar başını  örtüyor olsa da Müslüman erkekleri ilgilendirir. Bir adalet talebi olması sebebiyle de erkek olsun kadın olsun, Müslüman olsun olmasın haktan yana olan herkesi. Bu sebeple başörtüsü bir “kadın hakkı” ya da “kadın sorunu” olmadığı  gibi “kadın kadına” konuşulacak bir mesele de değildir.

Ama belli bir süredir, başörtüsü yasaklarına karşı  çağdaş kültürde önemli bir yer tutmaya başlayan “ayrımcılık” söyleminden, özellikle de “kadına karşı ayrımcılık”  söyleminden güç devşirme çabasına rastlıyoruz.

Aslında yasak taraftarlarının ve karşıtlarının söylemlerinin birbirine karıştığı  alanlardan biridir bu. Çünkü tam tersi noktadan fikir yürüten ve kadın haklarını korumak üzere başörtüsü yasağını  savunanlar da var. Fransa’daki başörtüsü tartışmalarında kadın haklarını savunan bazı gruplar, başörtüsünün baskıcı niteliği üzerinde durmuşlardı. Devlet de yasakla kadınları baskıcı bir uygulamaya karşı koruduğu iddiasındaydı.  Çünkü Müslüman kadınları kurtarma meraklısı  Batılıların gözünde başörtüsü, kadının erkek karşısında ikincil kabul edilmesinin, eve kapatılmasının, ezilmesinin, ikinci eş olmasının velhasıl İslam’la irtibatlandırılan pek çok olumsuz uygulamanın da sembolü.  Bu nedenle söz konusu kadınlar ve laik devletler, başörtüsünü yasaklayarak Müslüman kadınları bütün bu olumsuzluklardan kurtardıklarını iddia ediyorlar.

Türkiye’de olduğu gibi…

Türkiye’de de benzer bir söylem tedavülde. Kadın hakları savunucuları, kadınının ikincil kabul edilişinin bir sembolü olarak gördükleri için karşı çıkıyorlar başörtüsüne. Yasak taraftarları “bu din kadınları örtüye sokarak kadınlara ayrımcılık yapıyor” derken, yasağa karşı olanlar “yasak erkeklere uygulanmıyor” diyerek aynı ayrımcılık ve hak söylemini kullanıyorlar. Yani başörtüsü yasaklarının kalkmasını kadın hakları içinden, feminizmin içinden savunmak öyle sorunsuz bir durum değil.

Yani feminizmin içinden bir başörtüsü  özgürlüğü savunulamaz diyorsunuz.

Başörtüsünün temsil ettiği hiyerarşi dikkate alındığında bunun mümkün olmadığı  görülür zaten. Tam tersine feminizm hiyerarşiye, özellikle de dini hiyerarşiye karşı çıkan bir cinsellik siyasetidir.

Sanayi sonrası  toplumda kadın bir kategori olarak ortaya çıktığında ve kadınlar yeni bir toplumsal kategori olarak yer ve konum belirleme arayışına girdiklerinde, kurulu sistemle, hiyerarşilerle çatışma içine girdiler. Bu hiyerarşilerle hesaplaşırken dini de karşılarına aldılar. Çünkü bu, aynı zamanda bir sekülerleşme süreci idi. İşte bu sebeple bu süreçte “kadın ve din”, aralarında sanki zımni bir karşıtlık varmış gibi bir terkipte ele alınmaya başlandı. Dinlerin -özellikle tek tanrılı dinlerin- kadınları, erkeklere nazaran ikincil kabul ettiği; dini uygulamalar ve bu kabule dayanan geleneksel anlayışın kadınlar için özgürlüğü kısıtlayıcı, eşitliği engelleyici bir neticeye yol açtığı şeklinde bir iddia açıktan dile getirilmeye başlandı. Bu ön kabul nedeniyle kadınların hak arayışı ile din arasında hep gerilimli bir ilişki varolageldi.

Feminizm bu anlayışa mı dayanıyor?

19. yüzyılın feministleri kadın hakları ile ilgili bir mücadeleye girdiklerinde Aydınlanmanın temel felsefesine yaslanıyorlardı. Yani artık Tanrı’nın insanlar için bir yol gösterdiği, kadın ve erkek arasındaki ilişkinin bir üst merciden düzenlendiği bir anlayış kabul edilemezdi, onlara göre. Bu süreçte kadın haklarını savunanlardan pek çoğu dini tamamen redderken, bazıları da erkeklerin tarih boyuca dini kadınlar aleyhine yorumladığı ön kabulünden yola çıkarak “Kadın İncili” yazdılar. Maria Magdelena’yı  ön plana çıkaran, Tanrı’nın kendisini bir oğulda temsil etmesini eleştiren bir feminist yazın ortaya çıktı.

Ama bu Hıristiyanlıktaki kadının konumuyla alakalı bir karşı çıkış değil mi?

Evet, bir bakıma doğru. Ama İslam’da böyle bir sorun yoktur, o halde feminist taleplerle çelişmez denilemez. Çünkü mesele kadın ve erkek için Tanrı’nın bir yol çizmesi gerektiği inancının reddedilmesidir.

Tabii ki, ilahiyat açısından bakıldığında Tanrı’nın bir erkekte, yani Hz. İsa’da tecessüm ettiği Hıristiyanlık anlayışının böyle bir tepki görmesini normal karşılayabiliriz. Fakat uhrevî olanı tamamen reddeden, kendi anlamlılığını kendisi bulmaya niyetlenen modern insanın diğer dinlere ilişkin tavrında da pek bir farklılık söz konusu değildir. “Dinler kadınlar için ezicidir” anlayışı, kadın özgürleşmesi hareketinin temel kabullerinden biridir. Söz konusu din İslam olduğunda, bu kısıtlayıcılık ve “kadınların ezilmişliği” söyleminin arkasında koskoca bir oryantalist külliyat da yer alır.

İster kadınların kurtuluşu, ister kadınların özgürlüğü hareketi denilsin, çizilen kadınlık tanımı dini, bağlayıcı, ezici bir kurum olarak kodluyor.

BAŞÖRTÜSÜ  CİNSİYET TEMELLİ İDEOLOJİYE YASLANAN ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞIYLA ÇELİŞİR

Başörtüsü  de bu eziciliği onaylayan, henüz kadın olma bilincini kazanamamış, kandırılmış kadınların bir uygulaması ve potansiyel olarak da diğer özgür kadınları ikincilleştirmesi muhtemel bir uygulama olarak kabul ediliyor. İşte bu sebeple Müslüman kadınlar, kadın kimliği üzerinden sigaya çekilir buluyorlar kendilerini. Çünkü  onların tavrı, kadınlıkla alakalı son iki yüzyıldır gelişen ve cinsiyet temelli bir ideolojiye yaslanan özgürlük anlayışıyla çelişen bir durum. Hiyerarşileri yıkmayı kadın özgürlüğünün merkezine yerleştiren bir anlayışa karşı, Yaratıcı ve yaratılan arasında bir hiyerarşiyi kabullenerek ta baştan bu cinsiyet siyasetinin dışına düşüyor Müslüman kadınlar.

Teşekkür ederim.

Nazife Şişman kimdir?

Nazife Şişman Gerede’de doğdu (1963). Boğaziçi Üniversitesi’nde Ekonomi okudu. Sosyolojide lisansüstü çalışmalar yaptı. İngilizce’den Türkçe’ye eserler tercüme etti. Martin Lings’in Hz. Muhammed’in Hayatı, Seyyid Hüseyin Nasr’ın İslam Kozmoloji Öğretilerine Giriş bunlardan bazıları. Çalışmaları, kimlik siyaseti, kültürel karşılaşmalar, gündelik hayat gibi konularda yoğunlaşmakta. Yayınlanmış eserlerinden bazıları: Emanetten Mülke: Kadın, Beden, Siyaset; Küreselleşmenin Pençesi, İslam’ın Peçesi; Harf Harf Kadınlar (editör).

Günün Kısa Tarihi’nde seküler dünyada dinin nasıl yaşandığını, gündelik hayat tecrübeleri üzerinden ele aldı. Son kitabı Başörtüsü: Sınırsız Dünyanın Yeni Sınırı’nda (2009) Türkiye’nin sosyo-politik bir meselesi olan “başörtüsü”nü, küresel boyutunu da dikkate alarak analiz etti.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: