Bülent Şahin Erdeğer’le “İslam ve Sosyalizm tartışmaları” üzerine söyleşi


Röportaj Yapılan : Bülent Şahin ERDEĞER

Röportajı Yapan: rebeze.com

Son  dönemde islam ve sosyalizm konuları gündemde. Sizde bu konulara ilişkin yazılar kaleme alıyorsunuz. Şuradan başlarsak; “İslam ve Sosyalizm” hakkında neler söyleyebiliriz, İslam Sosyalizm midir?


Öncelikle şöyle bir ayrım yapmamız gerekir: İslam bir dindir. Her din, özellikle ‘Tevhid dini’, bütüncül bir dünya görüşünü, bir ideolojiyi içerisinde barındırır ama sadece ideolojiden de ibaret değildir. Karşılaştırma yaptığımız Sosyalizm ise, seküler bir ideoloji. Din ile ideolojiyi kıyas yaptığımızda yanlış bir kıyasa gitmiş oluruz. İslam’ın ideolojik yönü, dünyaya yönelik talepleri ve söylemleri olmakla beraber, ahiret, metafizik ve gaybla alakalı bir boyutu da vardır. Din dediğimizde bir hayat tarzını, salih amelle ilgili bir boyutu kastetmiş oluruz ama İslam sadece bundan ibaret değildir…
‘İslam ile Sosyalizm bağdaşır mı?’ sorusunu şöyle dönüştürebiliriz; ‘İslam’ın talepleri ile Sosyalizm’in talepleri arasında bir paralellik var mıdır?’
Sosyalizm Marksizm ile başlamış bir şey değil, ondan öncede Sosyalist söylem ve teamüller var. Sosyalizm, daha öznel bağlamda Diyalektik Materyalizm ve Marksizm bağlamında düşünürsek: Marksizm bunun çok daha sistematikleştirmiş ve bir ideolojiye dönüştürmüş halidir. Marksist anlamda bir Sosyalizmi esas alırsak, İslam ile iki ayrı dünyayı tanımladıkları için İslam ile Sosyalizm asla bağdaşamaz. Marksizm’in teorik temelleri Diyalektik Materyalizm üzerinden inşa edilmiştir. Bilimsel Sosyalizm, “Gaybı, maneviyatı, öte dünyayı”, doğal olarak da “hayatı anlamlandırma”yı İslam’dan taban tabana zıt bir perspektifle değerlendirir.
Bu perspektifi şekillendiren Diyalektik Materyalizm ve Marksizm, Modern Batı paradigması içerisinde şekillenmiştir. İdealize ettiği insan anlayışı, reddettiği tanrı anlayışı Prometheusçu, batı merkezli ve batı hümanizmasına dayanan bir algıyla şekillenmiştir. Kapitalizme tepkisel bir cevap olduğu için aslında kapitalizmle aynı anlam dünyasını paylaşır.
Bu şu demek değil, bir tane mi Marksizm var, bir tane mi Sosyalizm var? Tabii ki değil; ama biz Das Kapital’de ve diğer Marksist klasiklerde teorize edilen Marksizm(leri) esas alarak söylüyoruz. İslam ise modernitenin kalıpları içerisinde bir sosyal adalet arayışı içerisinde değil. İslam’ın sosyal adalet anlayışı ve mülkiyete bakışıyla, Marksizmin ve genel olarak sosyalizmin mülkiyete bakışı arasında aynilik değil ama paralellikler mevcut. Çünkü iki şeyin ayni olması için aynı kategoride olması gerekir. Farklı kategorilerde olsa da iki söylemin paralellikleri bulunabilir.
‘İslam sosyalizme mi kapitalizme mi daha yakın?’ diye sorulsa, doğal cevap Sosyalizme daha yakın olacağıdır. Sadece Sosyal adalet açısından baktığımızda tabi ki İslami bakış, Kapitalizmin sosyal adaletsizliklerine karşı Marksizmin talepleri ile örtüşen bazen de paralelleşen söylemlere sahiptir.
‘Yiğidi öldür, hakkını yeme!’ diye bir laf var. Marksizm ve Sosyalizm batı dünyası içerisinde çıkmış vicdani ve insani bir çabadır. Batı merkezli düşünse de, modernite merkezinde fikirlerini inşa etse de, içerisinde fıtri itirazlar ve İslam’ın sahiplendiği doğru yönelimler ve talepler mevcuttur. Bir sosyalistin kitabını bir Müslüman okuduğunda birçok ortak nokta bulabilir.
Sentezciliğe kaçmadığımız sürece, biz, “biz” olduğumuz sürece, dengeli olmak açısından söylüyorum, anti-komünist olmak başka bir şey, Müslüman kalarak, Sosyalistlerle bazı noktalarda, işgale karşı, sosyal adaletsizliğe karşı ortak hareket etmek başka bir şey.


En son makalenizde İslam dünyasındaki, Sosyalizme öykünmeci yaklaşımlara değindiniz. Sizce bu yaklaşımların en temelde sorunları nedir? Yani Materyalist okuma biçimleri ile kuranı hevaya uygun yorumluyorlar diyebilir miyiz?

Siz ‘la’ demeden ‘illallah’ derseniz, ‘illallah’ında kastettiği şeyi tam ifade etmiş olmazsınız. Önce ‘la ilahe’ dememiz gerekiyor. Bir Müslüman’ın Sosyalizmi eleştirmeden önce, kapitalizmi eleştirmesi, anti-kapitalist olması farzdır. Açık yüreklilikle haykırmalıyız: Bir Müslüman Sosyalizmi eleştiriyorsa, ama kapitalistler gibi yaşıyorsa, Sosyalistler İslam’a daha yakın demektir!
Güncel dille konuştuğumuzda, kapitalizm modern şirkin, modern tuğyanın, Kur’an’da tağut kavramı ile ifade edilen, ‘kendi kendini yeterli görerek azan’ tipin bugünkü karşılığıdır. Bugün dünyada Rockfeller ve Rothschild aileleri gibi belirli sayıda aile, ki bunların çoğu ideolojik olarak Siyonist’tir. Bu aileler faizle ayakta duran kapitalist sistemin başında bulunmaktadır, Amerikan Merkez Bankasını bu aileler yönetmektedir, ortakları bu ailelerdir. Amerika’da ki başkanlık seçimlerini bu aileler yönetmektedir. Tüm reklam, medya, sağlık, silahlanma ve gıda sektörünü bu aileler kontrol etmektedir. Bugünkü Ebu Cehiller, Ebu Lehebler bu ailelerin sahibi oldukları kapitalist şirketler ağıdır.
Siz kapitalizme karşı bir hayat tarzı geliştirmediğiniz sürece, kapitalizme karşı bir rahatsızlık hissetmediğiniz zaman, bu imanınızda bir zedelenme meydana getirir. İnsanlar Müslüman olabilirler, ama ‘mü’min’ olmak için, hakikaten iman etmiş, öne çıkmış insanlar olmak için, çağın tağutlarıyla mücadele etmek gerekir. Çağın tağutuda kapitalizmdir, yaşam tarzı anlamında. Kapitalizme ‘la’ demeyenler imanen tehlike içindedir. Bugünün hastalığı bu, eğer bunu söylemeden Sosyalizmi eleştirirseniz, bu kapitalistleşme ve sekülerleşme hizmet eder.

Gelelim bizim İslam Sosyalistlerine:

Birçok tepki, iyi niyetle ve haklı bir şekilde ortaya çıkar. Siz bunu sahih bir düzlem üzerine oturtmazsanız, o tepki de bir süre sonra başka bir sapmaya yol açabilir. İyiliğe bulanmış kötülük saf kötülükten daha zararlıdır, çünkü içinde iyilikte vardır, siz ona kanarak oraya sapabilirsiniz. Kötülüğü zaten biliyorsunuz, ondan uzak durmanız daha kolaydır. İslam Sosyalizmi söylemi, dünyadaki kapitalist tröstlere karşı yükselen bir sosyal adalet arayışıdır. Bu arayış samimi ve iyi niyetli bir çıkıştır. Ancak sadece karşı çıkmak yetmiyor. Birbirine taban tabana zıt çeşitli cemaatler de, gruplarda iyi niyetle ortaya çıkmışlardır. Hoşgörü ve dinler arası diyalogu dillendiren grupla, küresel şiddeti dillendiren grup ta iyi niyetle ortaya çıkmıştır. Birisi bütün yeryüzünün sıcak savaş alanı olduğunu söyleyerek her yerde şiddet eylemini benimsiyor, öteki her yerin Mekke olduğunu söyleyerek, her yerde gülücükler dağıtmamız, insanlara gül dağıtmamız gerektiğini söylüyor. İkisi de iyi niyetle ortaya çıkan şeyler ama teorileri ve metodları yanlış olduğu için bir birine zıt olduğunu görüyoruz. Diğer dinler içinde aynısını söyleyebiliriz, Budizm, Hinduizm vs. insanları huzura götürmek için, iyi niyetle ortaya çıkmış düşüncelerdir. Hindistan’da insanlar iyi niyetle ineklere tapıyorlar.
Sosyal adalet söylemi ve anti-kapitalist olma çabası önemli ve iyi niyetli bir çabadır. Ancak İslam’ın modernitenin genel yapısına yönelik itirazını göz önüne almalıyız. Sadece Marksizmin takındığı, temel ekonomik çerçeve içinde kalarak yaptığı eleştiriye indirgediğinizde, mülk ve sınıf çatışması olarak bakarsak, olayın daha öte bir boyutu olduğunu kaçırırız. Sadece “işçilerin hakları!” söylemi, sadece diyorum çünkü işçilerin hakları İslami bir mücadeledir, orada olmamız gerekir, bu ayrı bir şey. Bugün, küçük gruplar halinde bunu yapmaya çalışan Müslümanlar da var. Sadece işçi hareketi, mülkiyet kavgası, salt ekonomik bir sorun gibi okumaya başladığımızda, Marksizmin düşmüş olduğu kısır döngüye düşülür. Oysaki ekmek kavgasının sebebi anlam kavgasıdır. Sadece ekmek kavgasına, insanların daha iyi ücret almasına indirgerseniz, sistemi doğru tanımlayamazsınız. Doğru tanımlayamadığınız için, sisteminde çok rahatsız olmayacağı bir sol fraksiyona dönüşürsünüz.
Bugün dünyada moderniteyi kökten sorgulayan iki görüş söz konusu: Anarşizm ve İslam. Anarşistlerin elinde bir rehber ve sünnet/yaşamsal rehberlik olmadığı için kendi akıllarıyla bunu çözmeye çalışıyorlar. Müslümanlar ise bunu ellerinde ki rehberle, kitap ve hikmetle çözmeye çalışıyor.
Siz İslam Sosyalizmini çıkardığınızda salt sendikal ve işçi çatışmalarına olayı indirgiyorsunuz. Bunun tehlikesi, nasıl hayata baktıysanız, din anlayışınızda bu biçimde şekillenir. Bu da maneviyatı olmayan, gayb algısı tamamen çürümüş bir marksistten farkı olmayan bir materyalist İslam’a (ona artık ne kadar İslam denirse!) kapı aralar. Bunu samimi bir şekilde dillendiren arkadaşlarımızın da taleplerinin anlamsızlaşmasına yol açar. Çünkü siz kapitalizmle aynı paradigmaya teslim olmuşsanız, kapitalizmle mücadele etme şansınızı da yitirmiş olursunuz. Onunla hayata aynı şekilde bakmaya başlamışsınızdır ama tersinden bakıyorsunuzdur. Bu sebeple Müslümanların sosyal adalet vurgusu sekülerlik ve modernite eleştirisiyle anlamlıdır.

“İslam Sosyalizmi” ve “Kurtuluş Teolojisi” gibi söylemlerin ortaya çıkışında sebep açısından ne gibi benzerlikler olabilir?


Kurtuluş teolojisi Latin Amerika’da Hıristiyan Katolik papazların başlattığı bir teolojik harekettir. Fakat Kurtuluş Teolojistlerinin ve İslam sosyalistlerinin söylediği aynı şey değil. Kurtuluş teolojisi gayb ve ahiret boyutunu ortadan kaldırıp, salt Marksist bir mücadeleyi öngörmüyor. Hıristiyanlık, İslam’ın aşırı ruhanileşerek bozulmuş hali. Dolayısıyla Latin Amerikalı hristiyanlar, kaybettikleri dünyaya yönelik talepler ve sosyal adalet vurgusunu, İslam mesajından uzak oldukları için, Marksizmde buluyorlar. Kurtuluş teolojisinde ahiret vurgusu çok yoğun vardır. Katolik kilisesinin hiyerarşik yapısına ve kapitalistlerle işbirliği yapan Vatikan’a bir itirazı vardır, bunun için aforoz edilmişlerdir. Latin Amerika’da ki sosyalizm de yine tam anlamıyla Marksist değildir, Ali Şeriativâri, sosyal adalet talebi olan, dinle barışık olan bir sosyalizmdir. Sovyet ve Batı merkezli Sosyalizm tecrübesi değildir. Bizim ‘Müslüman Sosyalistlerimiz’ Batı merkezli bir Sosyalizmi esas alıyorlar. Natüralist, hayatı sadece Newton fiziğinden ibaret sayan, Allah kavramı ‘kamusal vicdan’ olarak tanımlanmaya başlayan, ibadetlere çok fazla dikkat edilmediği, manevi alanın çok zayıflatıldığı hatta bazen yok sayıldığı bir duruma dönüşmüş. Bunu nerede görüyoruz; kendini Ali Şeriati’ye atfeden, Ali Şeriati’nin kurduğu ya da yönlendirdiği bir grup değil, ‘Furkan’ diye bir örgüt var. İran’da İslam Sosyalizmini savunuyorlar. Halkın Mücahitleri Örgütü ve Ben-i Sadr’ı da örnek verebiliriz. Yoğun bir İslam Sosyalizmi vurgusu var ama maneviyattan uzak. Pakistan’da Gulam Ahmed Pervez’i örnek verebiliriz. O’nun da Aguste Comte’cu, Gaybı dışlayan bir İslam(!) teorisi var.


Kur’an’ın sentezci söylemlere alet olmasında, tarihselci yaklaşımın etkilerini nasıl değerlendiriyoruz?

Tarihselcilik dediğimizde bir tane tarihselcilik yorumu yok. Birçok farklı tarihselcilik yorumu var. Burada neyin kastedildiği önemli. Kur’an’ı anlamamızda bir yöntem olarak nüzul ortamı gözetme şartı ve bugüne yönelik bir durum olsun ki Kur’an’ı bağlamından kopuk bir şekilde yorumlamayalım.
‘O dönem şartlarında inmiştir bu ayetler, dolayısıyla ayetleri bu dönem şartlarında anlayabilelim ve oradan bu güne yönelik mesajlar ve dersler çıkartalım’ ise kasıt, burada bir sorun yok. Ancak bir gurup tarihselcinin yaptığı gibi; Almanya’da olan Ankara İlahiyattan Ömer Özsoy’un ismini burada anabiliriz. Ömer Bey’in yaptığı gibi; ‘Kur’an bir hatıra defteridir. Kur’an’da ki hükümlerin bir bağlayıcılığ yoktur.’ şeklinde düşünülüyorsa tabii bunun sekülerleşme boyutu vardır.
İkincisi, Kur’an’ı ve tarihsel metinleri anlama olarak dediğimiz tarihselcik yöntemi, batı merkezli bir yöntemdir, dolayısıyla kendi içinde zaafları olan, batı medeniyetinin sorunlarına yönelik çözüm arayışı olan bir yöntemdir. İslam dünyasında bu uygulanmaya çalışıldığında, doğrudan ‘kes kopyala yapıştır’ şeklinde yapılacağı için problemler çıkacaktır. Tarihselcilik yönteminden bazı noktalarda anlamak için yararlanılabilir. Salt bu yöntemleri esas alarak Kur’an’a, İslam’a bakış geliştirilemez, bunlardan yararlanılabilir. Kendi dinamiğinizde gelişen yöntemleri ve en başta kur’an’ın iç bütünlüğünü esas alarak Kur’an’ı anlamamız gerekir.


Yazınızda diyorsunuzki; “İslam’ın bir “din” yani hem dünyayı hem de öte dünyayı kapsayan şümullü bir hayat tarzı ve yaşam felsefesi olduğu gerçeği atlanarak, onun aşkın boyutu tamamen reddedilmiştir.” Bu önemli bir konu, biraz daha açıklayabilir misiniz?

İlk sorunuza cevabımda belirttiğim gibi; İslam geceleri kalkıp namaz kılmayı, gözyaşı dökmeyi, Allah’tan korkmayı, Allah’a karşı sorumluluk bilinci duymayı gerektiren bir dünya/ahiret görüşüdür.  Sadece yazı yazmayı, konuşmayı, kitleleri peşinden sürüklemeyi, sadece dünya devrimini değil. Bir dünya devrimi yapmanın yanında, İslam’ın hedefi Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan şahitliktir. Şahitlik: Tek kişi dahi olsanız, sorumluluk bilinci içerisinde olmak, Vahye göre yaşamak demektir. Baş hedefi kitleleri değiştirmek ve dönüştürmek değildir. Bu tali hedeflerden bir tanesidir, şahitliklerin bir sonucudur. Müslüman baştan kitleleri peşinden sürüklemek ve devrim yapmak için yola çıkmaz. Müslüman öncelikle kendisinden sorumludur, kendisi bir şahitlik yapar, şahitliği doğal olarak toplumsallaşır. Allah lütfederse Hz. Muhammed’e yaptığı gibi, Hz. Süleyman’a yaptığı gibi kitleleri yönetme, insanları dönüştürme imkanı verir. Bazen lütfetmez, yapılan şahitlik böyle olmaz. Hz. Lut gibi, Hz. Salih gibi, Hz. Nuh gibi de olabilirsiniz.
Bizim Müslümanların içine düştüğü en temel problemlerden bir tanesi, ‘önce devrim yapmak, önce toplumu değiştirmek.’ Tabii ki toplumu değiştirmek, güzel bir hedeftir, önemlidir ama önce kendi ailende, nefsinde İslam devletini kuracaksın ki sonra toplumu değiştiresin. Adam geceleri kalkıp namaz kılmıyor, ama devrimden, sosyal adaletsizliklerden, dünyayı değiştirmekten bahsediyor. Müslümanlar öncelikle şahitliklerini yapmalı, toplumsal dönüşümü bu şekilde yerine getirmeyi planlamalı.
‘Kahrolsun Amerika’ diyoruz, tamam onlar da söyleyin diyor zaten. ‘Kahrolsun Amerika’ dediğimiz Amerika’nın şahsi manevisinde, küresel kapitalist sistemin alternatifi bir hayat tarzında bir örneklik ortaya koymadığınız sürece ‘kahrolsun Amerika’ demenizin bir anlamı yok. Bütün işçileri çok iyi doyurun, hepsine çok iyi maaş verdirtin, marksizmin yaşadığı çelişki bu zaten. Siz insanların sigortasını yaparsanız, iyi bir maaş verirseniz, o adamın bundan sonra kapitalizme karşı hiçbir itirazı olmayacaktır. Siz Türkiye’de bunu istiyorsanız, bu kapitalizmi kökten değiştirecek bir inkılabı getirmeyecektir, devrimci değil, karşı devrimci bir hareket olacaktır. Devrimi anlamsızlaştıran, küresel kapitalizmi besleyen bir şey olacaktır. Müslümanlar alternatif bir hayat tarzı geliştirmeleri gerekmektedir. Mesela Genetiği Değiştirilmiş Organizmalardan bahsediyoruz. İslam’ın en temel hükümlerinden birisidir helal ve haramı gözetmek. Marka kullanmak, lüks ve şatafat doğrudan hayatınıza müdahale eden kapitalist ve emperyalist unsurlar. Siz buna karşı bir hayat tarzı geliştiremiyorsanız, sade, tevazu içinde. Bunların hepsi İslami kavramlar. Paranız olsa dahi bunu insanlar üzerinde ezici bir araç olarak kullanmamak. İnsanlarla paylaşmak, infak etmek. Şayet bu amelleri bir hayat tarzına dönüştürebilirsen işte o zaman ben bin iki yüz elli lira maaş aldığımda da kapitalizme karşı olurum! Bugün post-komünizm diye bir şey var. Bugün dünya sosyal forumunda ‘başka bir dünya mümkün’ diye tartışıyorlar. Oraya gidip İslam’ın özgün tezlerini sunmak varken, zaten eskimiş olan fikirleri yeşile boyamanın bir anlamı yok. Biz kendimizde olan manevi dinamikleri hayata geçirirsek, Öğretmenimiz Ali Şeriati’nin Devrimci Zühd ve Takva dediği, maneviyatını anti-kapitalist şekilde örgütleyen yaşam tarzını çoğaltabilirsek, kurtarılmış bölgeler oluşturabilirsek, moderniteyi kökten eleştirebilirsek, hakiki anlamda anti-kapitalist ve devrimci olmuş oluruz. Bu açıdan tekrar Merhumun “Kendini Devrimci Yetiştirmek” kitabını etüd etmekte fayda var.

Post- komünistlerle ve Anarşistlerle, Müslüman kalarak ortak noktalarda mücadele ahlakını kazanmamız gerekir. Bu insanlarda fıtratlarından kaynaklanan haklı talepler vardır. Mücadele süreci içerisinde insanlar tebliğe açık duruma gelir. Hizbullah’ın Lübnan’da yaptığı gibi; hiçbir iç çatışmaya karışmadı, doğrudan İsrail’e karşı savaştı. Lübnan içindeki çok farklı grupların güvendiği bir hareket haline geldi. Bizimde daha kapsayıcı ve daha kuşatıcı bir üslup geliştirmemiz gerekiyor.

Anti-kapitalist duruşun şirk düzenleriyle hesaplaşmaması, İslam Sosyalizmi ve ya İslam kapitalizmi, fark etmez diyebilir miyiz?


Şirk düzeniyle hesaplaşmak slogan bazında olmaz, ‘kahrolsun Amerika’ deyip Mc Donald’s’a gidiliyorsa, başörtüsü eylemi yapıp Vakko eşarp takılıyorsa bir birinden kopuk bir durum olur.  Liberalleşmişsek, sadece siyasal özgürlük talebimiz varsa ama bunları da demokratik haktır diye istiyorsak, Allah’ın emridir, Müslüman kimliğinin bir parçasıdır diye değil de bir hak olarak istiyorsak sorun oradadır.

Tüm bunlardan sonra Ebu Zer’in söyleminde kendini bulan sosyal yapı arzusu salt tepkisellik olarak açıklanabilir mi?

Ebû Zerr Gıfari için yanlış bir Ankronizm uygulanıyor. Tarihin başka bir zaman aralığındaki bir şeyi, şimdiki zamana yedirme çabası dediğimiz durum. Ebû Zerr’den bir Spartaküs, Che Guevara çıkartma çabası var. Bu yanlış bir çabadır. İslam tarihi kaynaklarına baktığımızda Ebû Zerr, bugüne tekabül edersek, orta sınıftan bir insan. Fakir ya da  proletarya değil.
İkincisi Ebû Zerr, Hz Peygamber tarafından uyarılmış bir sahabe, bu açıdan üslup olarak idealize edilecek bir örnek değil. Bizim idealize edeceğimiz örnek, bütün iyi eğilimleri ve niyetleri sahih bir çizgide buluşturan Hz. Muhammed (sav) olmalı. Ebû Zerr tarz olarak çok fevridir, çok sinirlidir, bir anda tepki vermektedir. Bu da Nebevi tedrici ıslah sürecine zarar vermektedir. Mekke’de çıkıp ‘la’ diye bağırınca, dövülüyor ve Kur’an’ın o iniş sürecinde ki davet metoduna zarar verdiği gerekçesiyle, iyi niyetli olmasına rağmen, kendi kabilesine İslam’ı anlatması için Resulullah tarafından Mekke’den uzaklaştırılıyor. Yanlış anlaşılmasın hâşâ bu kötü ve yanlış bir insan olduğu anlamına gelmiyor, ama çok fevri çıkışları olduğu anlamına geliyor. Ebû Zerr Mekke ve Medine’de üslup açısından örnek bir şahsiyet değil. Hz. Peygamberin çok yakını, çok sevdiği ‘delikanlı’ bir şahsiyet…
Dikkat çeken ikinci nokta ise, Hz. Ebû Zerr’in, Hz. Ebû bekir ve Hz. Ömer döneminde de bir itirazı olmaması. Eğer sosyal adaletçiyse, insanların mülkiyetine yönelik bir tavrı varsa, Hz. Ebûbekir döneminde de mülkiyet var. Hz. Ömer dönemin de yeni fetihler yapıldığı için çok daha büyük bir zenginleşme var. Hz. Ömer’in sosyal adaletçi kontrol siyaseti sayesinde, bu zenginleşme kontrol altında tutuluyor. Mesela Medine’den dışarı ticaret yapılmasını yasaklıyor. Ebû Zerr’in o dönemde mülkiyete özde bir itirazı yok.
Ebû Zerr’in itirazı sosyal adaletsizliğe yönelik bir itiraz ve Ebû Zerr orta sınıftan malı mülkü olan bir inkılâbî bir insan ama yalın ayak bir devrimci değil.
Ebu Zerr’in itirazı üçüncü halife döneminde başlayan, sosyal adaletsizliğe yönelik bir itiraz.  Demin bahsettiğimiz, sekülerleşmiş, salt mülkiyet kavgası olan bir söylemin ilk temsilcisi falan değil Ebu Zerr. Müslüman, Kur’an okuyan, Peygamber’in yakın arkadaşlarından olduğundan bu uçurumu gördüğü için malı mülkü olmasına rağmen karşı bir duruş sergiliyor; ‘Siz adaletsizlik yapıyorsunuz, bu yanlış bir şey, Peygamber böyle yapmadı, Ebubekir ve Ömer de böyle yapmadı.’ diyerek sosyal adaletsizliğe karşı bir itirazı var. Bu bütünlükten kopartırsak, Che Guevera çıkartmış oluruz ve doğru bir portreyi kaçırmış oluruz. Dengeyi sağlamak için söylüyorum, yoksa Ebû Zerr’in değerini düşürmez, aksine büyüklüğü buradan kaynaklanıyor. Malın mülkün varken sosyal adaletsizliğe karşı olmak önemlidir, fakirken zaten karşı olursun.  Üçüncü halife döneminde sosyal adaletsizlikleri, kendisine göre bir üslupla dillendiriyor, yine fevri çıkışları var ama orada ki fevrilik haklı bir fevrilik ve bundan dolayı Rebeze’ye sürülüyor.
Rebeze’de, kızı, eşi ve emrinde bir çoban var. Orada da bir fakirliği yok fakat yalnız bir şekilde vefat ediyor. Çölde yaşıyor ama aç susuz, işkenceden ölmüş değil. Sürgüne yollanmıştır, susturulmuştur. Sosyal adaletsizliklere ses çıkaranların yollandığı bir yer olması açısından Rebeze önemlidir. Ebû Zerr’i doğru anlamak gerekiyor, yalın ayak bir Sprataküs değildir. Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip bir Müslüman olduğu için Kur’anî görevini yapmıştır. Emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i anil münker yapmıştır, bunun karşılığında sürgüne gönderilmiştir. Bunu soğukkanlı ve bütünlüklü bir şekilde değerlendirmek gerekir. Şiî literatür ajitasyon üzerine kurulduğu için, olayı çok abartarak ve duygusallaştırarak verdiği için bütünlüğü ve soğukkanlılığı kaçırıyor. Etkileyici oluyor fakat tarihi doğru anlamamızın önüne geçmiş oluyor.
Sünni kaynaklarda da, Kral Muaviye taraftarı kaynaklarda da böyle geçiyor. Tepkisellikten kaynaklanan bir itirazı yok. Kur’an ve sünnetle yetişmiş bir adam olarak ki Hz. Ali’de, Ammar bin Yasin’de birçok sahabe de Emevilerin başlattığı lüks ve şatafatı eleştireceklerdir. Cumalara gitmeyeceklerdir, savaşacaklardır, şehid edileceklerdir. Üslubu fevri olabilir ama fevriliğinden bunu yapmamıştır. İtiraz noktası tepkisellikten değil, Kur’an ve sünnetin dengeli anlayışından kaynaklanmaktadır…

REBEZE olarak sayın Bülent Şahin ERDEĞEREE teşekkür ederiz..

rebeze.com

kaynak: http://www.fikribeyan.net/1748_Bulent-Sahin-Erdeger-le–Islam-ve-Sosyalizm-tartismalari–uzerine-soylesi.html

Reklamlar

2 responses to this post.

  1. Güzel paylaşım olmuş teşekkürler emeğinize sağlık

  2. Yüreğine sağlık Bülent abi. Allah sizin gibi muvahhidlerin sayısını artırsın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: