Fairuz ve Bir Ülkenin Hayali


Yazan : Seven AĞIR

Bizim topraklarımızda pek de tanınmayan Feyruz, Orta Doğu’nun en tanınmış sanatçılarından birisi. Lübnanlı şarkıcı son elli yıldır ülkesinin geçirdiği sosyal ve siyasi dönüşümün kültürel bir yansıması olduğu kadar, Arap müziğinin yirminci yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden de biri. Yalnızca şarkıları Arap kültürünün ortak geçmişinden beslendiği için değil, Arap dünyasının güncel siyasi meselelerini de müziğine taşıdığı için kendi ülkesi dışında da çok sevilen bir isim. Feyruz, müziği ve duruşuyla sanatın birleştirici gücünün ve sanatçının vicdani yükümlülüğünün bu coğrafyada ne anlama geldiğini gösteren eşsiz bir örnek.

kapattı kapısını Beyrut
ve sonra bir başına kaldı
sabah ve akşam…

2006 yazı. Lübnan’ın bütün köprüleri yıkılmış . Ortada bir söylenti dolaşıyor. İsrail Başbakanı Olmert, Beyrut’ta yıkamadığı tek köprüyü -Lawziyeh Köprüsü’nü- arıyormuş. Bir tek Lübnanlı şarkıcı Feyruz biliyormuş köprünün yerini. Dalga geçiyor Lübnanlılar İsrail saldırısıyla. Böyle bir köprü yok, hiç olmadı. Lawziyeh, yillar once Feyruz’un bir şarkısında meşhur ettiği hayali bir köprünün adı. Feyruz ise tatlı bir sesten, iyi bir şarkıcıdan fazlası Lübnanlılar için. Bir kez daha savaşın gölgelediği bu topraklarda Feyruz, belki gerçekte hiç var olmamış, hayal edilmiş bir ülke demek…

Lübnan’ın ve Orta Doğu´nun en tanınmış sanatçılarından birisi Feyruz. Orta Doğu’da, Avrupa’da, Kuzey ve Güney Amerika’da sayısız konser vermiş, ödüller almış bir sanatçı. Hayatı ve müziği belgesellere ve akademik tezlere konu olmuş bir kültürel olgu. Lübnan’ın siyasi ve sosyal tarihi üstüne çalışanların mutlaka andığı ve yirminci yüzyılda Arap müziği üstüne söz söyleyenlerin bahsetmeden geçemeyeceği bir isim. Şaşırtıcı olan, yanı başımızda bu derece sevilen bu ismin şöhretinin bizim topraklarımıza hemen hemen hiç ulaşmamış olması. Öte yandan; Feyruz’u dinlemiş ve onun üstüne yazılıp çizilenleri okumuş herhangi birisi için şaşırtıcı olan bu ilgisizlik, Türkiye´nin kültürel tarihi göz önüne alındığında belki de şaşırtıcı olmaması, tam tersine doğal karşılanması gereken bir durum.

Türkiye´de Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren sürdürülen ulusal kimlik yaratma projesi genelde Doğulu olana, özelde ise Arap olana -Batılı olandan farklı olarak- olumsuz bir anlam yükledi . Yalnız devlet adamları değil, aydınlar da Batılı kültürel zevkleri modernliğin bir ifadesi ve gereği olarak gördüler. Bu bakış açısıyla ele alındığında Arap müziği; ne Anadolu folkloru gibi yereldi, ne de Batı müziği gibi gerçek anlamda moderndi. Kültür sanat ürünlerinin halka sunumunda devletin kültür politikasının ve modernist ulusalcı projenin belirleyiciliğinin yüksek olduğu bu dönemi, sanatsal üretimin de piyasanın arz ve talep yasalarıyla belirlenmesi gerektiği görüşünün hakim olduğu bir dönem izledi. Müzik şirketlerinin çoğaldığı ve popüler kültür araçlarının niteliksel ve niceliksel olarak geliştiği bu yıllarda etnik müziklere erişmek görece kolaylaştı. Üstelik artık modern olmanın göstergesi ve gereği yalnızca Batılı olanı dinlemek degil, küreselleşme denilen sürece uygun olarak etnik ve farklı olana da kulak vermekti. Fakat siyasi ve sosyal alanda olduğu gibi kültürel alanda da küreselleşme tüm tarafların eşit şekilde faydalandığı bir süreç olarak işlemedi.

Türkiye’nin popüler kültür cografyasında Doğu müziğine ilgi alt sıralarda seyretmeye devam etti. Her ne kadar Türkiye’de popüler müzik Doğulu olandan besleniyor ise de bu alaka hiçbir zaman açık edilmedi. Batı’yı bilinçli bir hevesle izlerken, Doğu’yu yalnız kendimizin yapabildiğimiz ölçüde sahiplendik; açıkça söylemeden, tabiri caizse ´çaktırmadan’, dinledik . Bu yazıda Arap müziğinin önde gelen isimlerinden birini tanıtarak içinde bulunduğumuz kültürel coğrafyanın kendi Doğusuna bakışını bir nebze de olsa genişletebilmeyi umuyoruz.

Feyruz –o zamanki ismiyle Nouhad Haddad- 1935 yılında Beyrut’ta orta halli bir Süryani Ortodoks ailenin en büyük çocuğu olarak dünyaya geldi. 1947 yılında sesi Beyrut konservatuarı öğretmenlerinden biri tarafından keşfedildiğinde, Lübnan siyasi bağımsızlığını kazanalı henüz birkaç yıl olmuştu. Profesyonel müzik hayatına radyo korosunda başladı ve benzersiz sesiyle cok kısa bir sürede Lübnan ve Suriye’de büyük bir ün kazandı. Birkaç yıl içinde Beyrut’un önde gelen iki sanatçısı Asi ve Mansur Rahbani –Rahbani Kardeşler- ile çalışmaya başladı. Bu yıllar Beyrut’un Lübnan’ın kırsal kesimlerinden yoğun göç aldığı yıllardı. Feyruz’un köy hayatına ve onun sadeliğine duyulan özlemi dile getirdigi şarkıları Beyrut’un göçmen mahallelerinde geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı.

1950’li yıllarda Feyruz ve Rahbani Kardeşler Lübnan’ın ünlü Baelbek Festivali’nde müzikal tiyatrolar sergilemeye başladılar. Bu gösterilerde sergilenen oyunlar yöresel müzik ve halk oyunlarını sistematik bir şekilde yorumlayarak Lübnan folklorunun gelişmesine önemli katkılarda bulundu . Çoğu kez devlet desteği ile sergilenen bu oyunlarda Lübnan’ın, içinde barındırdığı tüm etnik ve dini farklılıklara rağmen, kendine özgü bir ulusal kimliği olduğunun altı çiziliyordu. Bu oyunlarda Lübnan; bir yandan Batı ile kültürel yakınlığına öte yandan bölgenin tarihsel köklerine atıf yapılarak, komşularından farklı, kendine özgü bir ülke olarak tasvir ediliyordu.

Gerçekte ise bu yıllarda Lübnan’da ve özellikle “Doğu’nun Paris’i” olarak bilinen Beyrut’ta sosyo-ekonomik ve dini farklılıklar hızla keskinleşiyor, buna paralel olarak siyasi ve coğrafi ayrılıklar belirginleşiyordu. 1960’lara gelindiğinde Beyrut ve çevresi “iki siyasi kültürün hakim oldugu iki farklı şehir” görünümündeydi . Beyrut’un doğusunda daha ziyade varlıklı ve çoğunluğu Hristiyan aileler otururken, şehrin batısında Filistin’den gelen pek çok göçmenle birlikte yoksul Şii aileler yaşıyordu. Dini kimliklerle örtüşen iktisadi kutuplaşma ve artan gelir eşitsizliği kısa sürede şiddetli bir toplumsal çatışmaya dönüştü. Feyruz ve Rahbani kardeşlerin sergiledikleri oyunlarda tasvir ettikleri “barış içinde yaşayan tek bir ulus” idealine ve bu idealin Lübnan’da pek çokları tarafından benimsenmesine rağmen iç savaşın önüne geçilemedi . Beyrut ve Lübnan bu sefer gerçek anlamda ikiye bölündü. Artık şehrin merkezindeki Şehitler Meydanı’ndan kimin hangi tarafta olduğunu söyleyen yeşil bir hat geçiyordu.

Lübnan’da iç savaş tam on altı yıl sürdü ve bu on altı yıl boyunca Feyruz Beyrut’ta yaşamaya ve bir şehir için yazılabilecek en güzel şarkıları söylemeye devam etti. Fakat bu on altı yıl boyunca Beyrut’ta konsere çıkmadı ve savaşın ardından ilk defa Eylül 1994’te Şehitler Meydanı’nda sahneye çıkması pek çokları için savaşın sona erdiğinin asıl işareti oldu (Muir 1994).

Son elli senedir söylediği şarkılarla ve duruşuyla Feyruz, Beyrut’un geçirdiği sosyal ve siyasi dönüşümün kültürel bir yansımasıydı. İçeriği ve biçimiyle bağımsız ve bütün bir ulus-devlet olarak hayal edilen bir Lübnan’ın gerçek olabileceğine duyulan inancı besleyen bir müzikti onun müziği. Gerçekte olduğundan farklı bir ülkeydi hayal edilen ve belki de Feyruz’un bu kadar uzun bir süre, bu kadar çok insan tarafindan sevilmesinin ardında yatan nedenlerden biri gerçek ile hayal arasındaki bu mesafeydi. Lübnan sosyal ve iktisadi olarak bölünmüş bir ülke idi. Üstelik bu iktisadi ve sosyal bölünmüşlük büyük oranda dini ve etnik kimliklerle örtüşüyordu. Özlemi duyulan Lübnan ise etnik ve dini farklarin yok olmasa da, önem arz etmedigi bir ülkeydi. Feyruz’un Lübnan’ı Hristiyan ya da Müslüman, Sünni ya da Şii değildi. Ama peki o zaman neydi?

Kimliklerin içinden kimlik beğenmek yerine muğlak kalmayı tercih etti Feyruz. Şüphesiz ortaya çıktığı coğrafya ve zamana uygun olarak bir ulustan bahsediyordu şarkıları. Ama bu ulusu dini ve etnik öğelerle tanımlamaktan kaçınıyor, herkesin sahiplenebileceği bir kimlik olarak tanımlamaya gayret ediyordu. Üstelik Lübnanlılığıyla olduğu kadar, Araplığıyla da dışlayıcı olmaktan ziyade birleştiriciydi müzigi.

Feyruz Lübnan’ın sanat yıldızı oldugu kadar Arap müziğinin yirminci yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden biri olarak görüldü. Yalnızca şarkıları Arap kültürünün ortak geçmişinden beslendiği için değil , Arap dünyasının güncel siyasi meselelerini de müziğine taşıdığı için kendi ülkesi dışında da çok sevildi. Feyruz ve Rahbani Kardesler başta Filistin işgali olmak üzere Arap dünyasının ortak duyarlılıklarını yansıtan pek çok şarkı yaptılar .

Feyruz’un sanatı içerik olarak güncelliğini her zaman korumayı becerirken, biçim olarak da zaman içinde evrilen kendine özgü bir tarz geliştirdi. Şarkıların çoğunun söz ve müziğini Rahbani Kardeşlerin yaptığı ilk dönem şarkıları Batı senfonik müziği ile yerel ritimlerin kendine özgü bir bileşimiydi. Tarz olarak doğaçlama söylenen uzun geleneksel Arap şarkılarından farklı olarak sahne öncesi provalara dayanan bu yapıtlarda Arap müziğinde sıkça kullanılan ud ve kanun gibi bir takım müzik aletleri kullanılmazken, yerel vurmalı sazlara ağırlık veriliyor ve arka planda akordeon, piyano ve kaval gibi çalgılar öne çıkıyordu .

1950’li ve 1960’lı yıllarda Rahbani Kardeşler ve Feyruz, Arap ve Batı dünyasının önde gelen söz yazarları ve bestekarları ile çalıştılar. Feyruz’un Muhammed Gazi ve Lübnan Halk Topluluğu ile çalıştığı Endülüs albümü, Rahbani Kardeşlerin Muhammed Abdelwahab ile çalıştığı 1961 tarihli Ishar albümü, Philemon Wehbe’in bestelerinin öne çıktığı Safarberlek albümleri bu dönemin klasikleri arasındadır. 1980 sonrasında ise şarkılarının çoğunu oğlu Ziad Rahbani’nin yazdığı ve bestelediği, caz ve orkestral unsurların ağırlıkta olduğu Kefik Inte ve Marifti Fek gibi albümler öne çıkar.

Feyruz bugün yetmiş yaşında ve şarkı söylemeye devam ediyor. Eşsiz bir ses ve sanatsal yetkinlik onun sınırların ve ideolojilerin ötesinde kazandığı ünü yeterince açıklıyor belki. Fakat şarkılarının ve isminin bugün Orta Doğu’da taşıdığı anlam bunun ötesinde. Sanatın sorumluluk ifade etmediği bir çağda Feyruz’un sanatı başka türlü bir sanatsal bilincin varlığına ve gücüne işaret ediyor.

Lübnan’da gençler bugün Feyruz dinliyor. Bir hayali, belki de gerçekte hiç var olmamış bir geçmişi hatırlıyor onun şarkılarında yeni nesil. O geçmişin hatırası ile geleceği düşlüyor bugün onu dinleyenler. Onca yıkımın ardından umutla direnebilmek için, yeni bir gelecek için eski şarkıları söylüyorlar hep bir ağızdan:

Bırak şarkım deli bir rüzgar olsun
Bırak sesim bir fırtına olsun zihinlerinde
Bilsinler neler oluyor bırak,
Bakarsın bilinçleri uyanır…

Kanakça:

  1. Khalaf, S. ve P. Khoury. 1993. Recovering Beirut: Urban Design and Post-War Reconstruction. Leiden: E. J. Brill.
  2. Muir, J.. 1994. “Symbol of Rebirth”. Middle East International 23 (September): 10-11.
  3. Racy A. J.. 1981. “Legacy of a Star”, Legend and Legacy (drl.) Kamal Boullata ve Sargon Boulos http://almashriq.hiof.no/lebanon/700/780/fairuz/legend/music.html
  4. Stone, C. 2003-2004. “The Ba’labakk Festival and the Rahbanis: Folklore, Ancient History, Musical Theater and Nationalism in Lebanon”. Arab Studies Journal 11.2-12-1.

Düşünce Kahvesi İçin Kaynak:

Doğudan Dergisi, 2008,Sayı 1

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: