Alışılmadık Bir Kent Masalı


Müellif: Nurdal Durmuş

Ses sustu… Gece sustu… Ay sustu… Bir tek yıldızlar konuştu gözlerinde parlayarak. Çoban yıldızı dedi:
“Birleşse bütün yıldızlar, el ele tutuşsa, birlik olsa ve buluşsa güneşle, sonra dolsa gönlüne, gururun ve kibrinle kilitlediğin kalbini aydınlatamazlar.”
Yolcu dedi:
“Ey karanlıklarıma düşen, baktıkça gözlerimde parlayan yıldız! Söyle bana! Kendimin neresindeyim, halimin adı ne, nedir benim sonum?”
Yıldız dedi:
“Halin gururdur ey yolcu, halin yıkımdır, halin en olunmaz duruşudur kalbinin. Yolunsa, kendinin gerçeği, gerçeğin yalanıdır! Bu kibrinle, bencilliğinle, sonun hüsran, hayatın hicrandır… Alçakta gördüklerin efendi, yüksekte gördüğün benliğinse köledir.”
Şaşırdı genç adam. Temiz ve aydınlık sandığı şey, kendisinin kirli ve karanlık gölgesiydi. Bu kaçmak istediği bir gerçekti. Öfkeden geceyi tekmelemeye başladı. Oysa, geceden daha karanlıktı düşünceleri. Karanlığı bile korkutan kabusları vardı.
“Ah!” dedi…
“Ey öfkemi artıran, geceme kargaşa düşüren yıldız. Ah bir yetişebilsem sana, yetişebilsem gökyüzüne, tutabilsem dalından, ellerimle koparabilsem asılı bulunduğun geceden seni, sonra sığdırabilsem avucuma üfleyip söndürürdüm ışığını.”
Parlayarak devam etti çoban yıldızı “Senin söndürmek istediğin benim değil; yoluna kılavuzluk edenin ışığıdır. Kendine duyuramadığın sesin, kabullenmek istemediğin gerçeğin parlaklığıdır. Senin söndürmek istediğin gecenin ayı, gündüzünün güneşidir. Ey öfkesiyle boşluklara savrulan, aydınlığına kendi elleriyle perde çeken biçare, ne acıdır ki; güneş hiçbir şeyi ayırt etmeden herkesin üzerine doğuyor. Yağmur hiçbir şeyi ayırt etmeden her şeyin ve herkesin üzerine yağıyor. Etrafına misk kokuları yayan gül bahçelerine de, senin tarumar ettiğin ve etrafına pis kokular yayan gönül bahçene de.  Ama sen halâ kendi sesini susturan, gerçekleri yalan bilen, doğrulara kulak tıkayan nefsin yüzünden gerçeklere yabancısın. Halâ açmayacak mısın anahtarı sende olan, gerçekliğini kilitlediğin benlik kapılarını?
Düşündü yolcu… Ki o yıldız kendisi gibi nice yolcuya kılavuzluk etmiş, nice bilmeze yol göstermişti. Neydi onu böyle düşündüren? Bir süre sonra sakinleşti…
Dedi: “Anlat bana ey gecemin feneri, yolumun işareti anlat bana! Ben kimim, kendimin neresinde duran bencilim?”
Dedi Çoban Yıldızı: “Anlatmakla değil; düşünmekle anlarsın, bakmakla değil; istemekle görürsün kendini. Gururunla değil; sevginle büyütürsün gönül bahçenin tarumar edilmiş güllerini. Zorla değil; sabrederek kavrarsın zamanın anlamını. Şöhretinle değil; insanlığınla kazanırsın dostlarının güvenini. Öfkenle değil; tevazuunla yenersin düşmanın nefretini. Sesinle değil; sözünle dinletirsin insanlara kendini. Sen ancak kendinin yıkımı olan kibir ve gururdan vazgeçince kendin olursun. Vazgeçmek isteyince kendine yol bulursun.”
Dedi yolcu: “Söyle bana ey sözleri gönlümde, ışığı göz bebeklerimde parlayan yıldız! Susma söyle, yok mudur benim içimde benden bir parça? Yok mudur, benden bana bir yol? Yok mudur, beni ben yapacak bir anlamım? ”
“Ey karanlık gecede aydınlığını arayan yolcu! Sen şerefini zelil eden, vezirken rezil olan, rezilken vezir olanlardansın. İnsanlardan bir insansın. Topraktansın, cansın. Bulmak için aramak, görmek için bakmak, yürümek için adımlamak, bitirmek için başlamak şarttır. Ama asıl gerekense istemektir; istemeden yapmak yalnızca yaptığını sanmaktır. Şimdi söyle bana, gerçeğini arayan, geceme yoldaş olan kişi söyle! Senden sana bir yol bulmayı, tarumar edilen gönül bahçenin bahçıvanı olmayı, köleyken efendi olmayı istiyor musun?”

Yolcu ilk kez gülümsedi. Tebessüm tadında hem de. Çölde kaybettiği devesini bulan adam gibi, susuzluğu dinmiş yürek gibi gülümsedi. Açlığı dinmiş fakir gibi, uçmayı yeni öğrenmiş kuş gibi mutlu ve özgür hissetti kendini.
Dedi: “Sen ki, nice yolcuya kılavuzluk etmiş, nice kaybolanı yurduna kavuşturmuşsun. Sen ki, nice karanlıklara ışık olup düşmüşsün. Bana da, beni bulabileceğim en kısa yolu göster! Göster ki, ömrümün aydınlığı karanlıktan sıyrılıp aydınlığın sonsuz ufuklarına yelken açsın.”
Çoban yıldızı dedi: “Senin aradığın gururdan kaleleri yıkmak, kibirden dağları aşmaktır ey yolcu, senin aradığın Mevlâna’yı döndürenin, Yunus’u yollara düşüren sevdanın arayışıdır. Sonu Kafdağı’na uzayan çetin bir yoldur. Bu yol seni, sabrını sınamak için sarp kayalardan, dik yokuşlardan uçurumların kenarına götürür. Sana giden bu uzun yol umduklarından umudunu kestirir. Senin vefanı sınar. Dayanabilir misin zorluğuna?”
“Yol uzundur ey yıldız. Lâkin yolun sahibi yola çıkmayı göze alandır.”
“ Dayanabilirim” dedi heyecanla.
“Bu uzun yolda aradığın ummandır; lâkin karşılaşacağın bazen durgun su, bazen fırtınadır. Bu uzun yolda aradığın deryadır; bazen seyrine doyum olmayan, bazen insanı yutan muammadır. Kaptanı da, tayfası da sen olan pusuladır. Kavuşabilir misin yaşamın sakin limanlarına, varabilir misin yüreğinin tarumarlıktan kurtulmuş etrafına misk kokuları yayan temiz kıyılarına.”
“Bilirim yol uzun hayat kısadır. İnancım yola ram olmaktır. Yolum kendim, kılavuzum yaradandır.Varırım” dedi genç adam inançla…
“Aradığın kendinsin ey yolcu, aramak insanı mecnun edendir, nefsin isteklerinden vazgeçmek Leylâ’dan vazgeçmektir. Aşabilir misin Leylâsız gururun kavurucu çöllerini?”
“Bundan sonra aramak düşer payımıza, arınmak düşer. Sararmış gönül bahçelerimizi yeşertmek düşer. Benden bana yol bulacaksam düştüğüm çöller vaha, içimi kavuran susuzluğum sudur, aşabilirim” dedi cesaretle.
Yıldız emindi artık, kendine giden yolu bulanın aydınlığıyla biraz daha parlıyordu gökyüzünde.
Yolcu devam etti sözlerine: “Ben bildim ki, sabrı kaybetmek yolu kaybetmektir. Başım önde olsa da mütevazılığım cennetim, gururum, bencilliğim cehennemdir. Ben bildim ki beni istiyorum, beni esir alan bencilliğimi değil. Ben bildim ki benim aradığım, İbrahim’ in ateşini bahçelere çevirenin inancıdır. Benim aradığım Yusuf’un zindanını saraya çevirenin inancıdır.” Sustu sonra. Bu sözleri duyan bütün yıldızlar gökyüzünde el ele tutuşmuş hep birlikte daha fazla parlamak, en belirgin hale gelmek için birbiriyle yarışıyorlardı. Gökyüzü için bundan daha sevindirici bir şey olamazdı. Bu gece zifiri karanlığın aydınlığa dönüştüğü muhteşem bir geceydi.
Çobanyıldızı dedi: “Artık yüreğindeki duygular geceye şarkılar terennüm ettirecek kadar güzel bestelere dönüştü. Karanlıklılara aydınlık olacak kadar güneş ve yoluna yolcu olacak kadar arkadaş oldu. Sen kendi yolunu gören ve o yolda ilerlemeye başlayan, kendi gerçeğini arayansın. Ama her şeye rağmen sakın “Kendimin yolunu buldum” deme, yalnızca “Kendime giden yolda yürümeye başladım”de. Çünkü bu yolda ilerledikçe bulacağın ve kilidini emek vererek açman gereken paha biçilmez hazineler var. Bu hazineler şu anda bulduklarından çok daha kıymetlidir. Sakın “Sabrımın sınırı yoktur, hepsini ararım bulurum” deme, yalnızca “Sabırlıyım” de, çünkü emek vererek bulduğun tevazu madenini, nefsinin sana  sunacağı ve emek vermeden, sabra gerek duymadan kazanacağın gösterişli ama faydasız bedbaht tahtlara teslim edebilirsin. Sakın “Yanılmam” deme, yalnızca yanılmamak için “Bilmeliyim” de. Çünkü bilginin derinliklerine indikçe bilmeyi, bilmenin derinliklerine indikçe anlamı, anlamın derinliklerine indikçe yükselmeyi başarabilirsin. Ama unutma ki avcıların hedefi yerde sürünenler değil; yüksekte uçanlardır. Sen kendinin avcısı olmalısın ve nefsinin malâyanî isteklerini avlamaya çalışmalısın! Yoksa benlik kaygının seni avlamak için atacağı zehirli okları, beğendiğin bir hediye olarak kabul edebilirsin. Unutma ki nefsinin arzusu ateş, onunla savaşmaksa gerçeğe köle olmaktır. Unutma ki gerçeğin kölesi olmak, nefsinin efendisi olmaktır. Nefsinin efendisi olmaksa seni kendin yapan tek gerçektir. ”
“Ben” dedi genç adam gözyaşlarına engel olamayarak, “Ben artık bir yanı Yusuf olan, zindanı saray olanım, bir yanı İbrahim olan ateşi bahçe olanım, bir yanı Eyyüp olan hasreti sabır olanım, bir yanı yabancı olan öz yurdunu arayanım.”
Gece, ses, Ay derken artık yıldızlar da susmuştu. Çoban yıldızı bile. Yolcuysa gökyüzüne baktıkça gözlerinde parlayan bütün yıldızların anahtarı elinde olmasına rağmen bugüne kadar açamadığı gerçeğin kapılarından kalbine dolduğunu hissediyordu. Onlara baktıkça gözlerinde parlayan aydınlık, kalbini parlatıyordu. Gece bitmiş, bülbüllerin ötüşü sabahı müjdeliyordu. O düşünüyordu. Bilinmezin ardında bir sır vardı. Anahtarı hep bizde olan bir sır. Gerçeği unutarak doğruluğun bütün mahremiyetini kilitlediğimiz kapının nerede olduğuna dair bir sır. Seher vaktiydi, gece ben demekten vazgeçenin secdede bizler için dua etmesiyle son bulmuştu. Bu ilk sınavıydı onun, geçtiği ilk sınavdı.
“Kalbimin kapılarını bana açana…. ” diye başladı duasına.
Güneş karanlık ufukları aydınlığa bürüyerek, etrafa misk kokuları yayan yolcunun gönül bahçelerinden yansımıştı yeryüzüne. Çoban yıldızıysa gülümsemek için günün bitmesini bekliyordu. Ve “Bu gece her zamankinden daha çok parlayacağım” diyordu sevinçle yıldızları sözlerine şahit tutarak… Yıldızlarsa el ele tutuşmuş, birlik olmuş ve güneşle buluşarak doğruluğun kapılarını kendine açanın yüreğinde şarkılar terennüm ediyorlardı:

“Yalan başkası yalan. Dünyada ölümden başkası yalan.”

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: