Ümmetin ortak kelimeleri ne az!


1990’ların başıydı. O zamana dek müstear bir isim zannettiğim Sabah Kara ile Sıhhiye’deki Birleşik Dağıtım Kitabevi’nde tanışmıştık. Sabah Kara, Kıyam Yayıncılık’ı kurmuş ve ayda bir kitap yayınlamaya başlamıştı. Abdülkerim Süruş’un bütün eserlerinin Türkiye’deki tercüme hakları da Kara’nın Süruş’tan aldığı bir belgeyle yayınevindeydi.

Kara’nın çevirdiği eserler arasında belki en dikkat çekici olanı, İran’da Şeriati’nin düşünce varisi olarak görünen Süruş’un Ali Şeriati ve Dinî Düşüncenin Yenilenmesi adlı (tam adı bu muydu kitabın, hatırlamıyorum; ama Süruş, İmam Gazali’nin yolundan giderek İhya-ı Ulumiddin’i hatırlatan bir isim koymuştu kitabına. Bunu da zaten kitabında detaylıca açıklıyordu.)

Ali Şeraiti İslam sarayının neresinde?

Süruş’un İhya-ı Ulumiddin’den aktardığı ve İmam Gazali’ye ait o anlatı (istiare yerine bunu kullandım şimdilik!) çok dikkat çekiciydi. İmam Gazali diyordu ki; “İslam kırk odalı bir saraydır. Ben bu sarayın odalarında gezerken gördüm ki kimi mantık odasında, kimi kelam odasında, kimi felsefe odasında, kimi tarih ya da hadis odasında eğleşiyor. Kenarda köşede kalmış bir odaya rastgeldim. Baktım ki içerde kimse oturmuyor; tüm eşyalar, biblolar, avizeler tozlanmış, kullanılmaya kullanılmaya oda metruklaşmış. Bütün eşyaları elden geçirdim, tozlarını aldım, zemini süpürüp cilaladım, mobilyaları yeniledim ve odayı oturulabilir bir hale getirdim.” Bu odanın tasavvuf odası olduğunu da belirtiyordu İmam.

Gazali’nin bu anlatımından yola çıkan Süruş, Ali Şeriati’yi İslam sarayının içine değil, çatısına yerleştiriyordu. O, dışarıda olup biteni sarayın içindekilere haber veren biriydi bu istiarede. Süruş’un Ali Şeriati yorumundaki ikircikli ve ironik durumu bir yana bırakıp tekrar İmam’ın istiaresine dönelim. Sahiden İmam Gazali’nin bahsettiği gibi tasavvuf odası kendisinden sonra o kadar alımlı hale gelmişti ki sarayın diğer odalarında oturanlar, artık kendilerine ait odaları bırakıp cümbür cemaat “tasavvuf odası”na doluşmuşlardı. İslam sarayının kelam, felsefe, mantık vb. odalarında artık pek bir kimseye rastlamıyorduk. Ara sıra bu odalarda bulunanlara da etmediğimizi bırakmıyorduk. Sözgelimi Molla Lütfi, Osmanlı uleması arasındaki bir kıskançlık krizine kurban gidiyor, ya da Şeyh Bedreddin siyaseten katlediliyordu. Elbette mutasavvıflar arasında da zulüm görenler vardı. Fakat sarayda İhya-ı Ulumiddin’den sonraki sonuç ayan beyan ortadaydı: Ümmetçe tek bir odaya doluşmanın telaşı içindeydik. Diğer odalarda bulunanlara tahammül edemiyorduk. Herkes bu odada cemaate intisap etsin, sohbet halkasına katılsın istiyorduk.

Etkileri hâlâ süregelen bir yanlış

Anlattığım bir “düşüş hikâyesi” elbette, İslam düşüncesinde yaşanan inkırazın psikolojik sebeplerine ilişkin bir tefehhüm. Muteahhirin ulemadan doruklar çıkmıyor muydu arada? Elbette varlardı. Ahi Evren’le arasındaki yazışmalar yanlışlıkla Nasireddin Tusi’yle arasındaymış gibi gösterilen Sadreddin Konevi, Fahreddin Razi’nin Anadolu’daki en parlak zekalara sahip öğrencilerinden Siracüddin Urmevi (diğeri tabii ki Ahi Evren’dir) ve Konevi’nin öğrencileri… Davud el Kayseri, Kutbuddin İzniki, Müeyyiddin El Cendi ve diğerleri…

Mikail BayramYeri gelmişken gelenekten bize tevarüs eden şu yanlışı da düzeltelim: Ekrem Demirli imzalı çeviri, Nasireddin et-Tusi ile Sadreddin Konevi arasında vuku bulduğu iddia edilen yazışmalara ilişkin. Yazışmaların içeriğini okuyan İslam düşüncesiyle ilgili herhangi bir kimseyi ise hayretten hayrete düşürebilecek bir yanlış bu. Koyu İsmailî ve Fahreddin Razi ile arası açık Nasireddin et-Tusi, Sadreddin Konevi’nin eleştirilerine karşı Fahreddin Razi’yi savunuyor. Üstelik bu Nasireddin Tusi’nin ne Anadolu’ya gelmişliği var ne de Şam’a gitmişliği. Biliyoruz ki Konevi, Anadolu ve Suriye’den başka bir memleket görmemiş. Tanışmalarına imkân yok yani. Peki, ama tanışmayan iki insanın aklına yazışmak nereden gelmiş? Prof. Dr. Mikail Bayram bunun cevabını şöyle veriyor: Osmanlı döneminde Sadreddin Konevi’nin Konya’daki kütüphanesini (Konya o sıralar Osmanlı hâkimiyeti altında değildir) ziyaret eden Yar Ali Şirazi, o dönem bilinen tek Nasireddin’in Tusi izafeli kişi olduğunu düşündüğü için ve o yazışmaları buna uygun bir şekilde istinsah ettiği için! Yani kalıcı etkilerini şimdilerde bile kolay kolay izale edemediğimiz bir yanlış…

Reddetme-tekrar-aşma-devamlılık-çatışma

Konumuza dönelim. Buraya kadar yazılanların bize vereceği, günümüze kazandıracağı nedir acaba? Sözgelimi İbn Arabî’nin üvey oğlu ve en önemli takipçisi Şeyh Sadreddin Konevi, Fahreddin Razi’nin talebeleriyle girdiği tartışmalardan nasıl faydalandı? O da bizim gibi yapıp, elinin tersiyle itmeyi “aşma” olarak adlandırsaydı, Anadolu’da kendisinden sonra çiçeklenen o muhteşem metafizik gelenek mümkün olur muydu? Aklî delillerle desteklenmiş tasavvufî neşenin bugüne kadar gelmesinde Konevi’nin önemli bir dönüm noktası olduğunu kim inkâr edebilir?

Fahreddin Razi-İbn Arabî arasındaki fikir çekişmesinde Konevi’nin esasen Arabî’nin yanında olduğu kuşku götürmez elbette. Ama bu, onun Fahreddin Razi’yi es geçmesini de gerektirmez. Sonuçta Sadreddin Konevi üvey babasına aklını kiralamış biri değil ki?

Önceki haberimde İbn Teymiyye, İbn Arabî, Cemil Meriç, Seyyid Kutup, Mevdudi, Ali Şeriati, Ali Bulaç, İsmet Özel isimlerini de anarak içinde bulunduğum kuşağa sirayet etmiş bir “aşma” probleminden bahsetmiştim. Daha doğrusu elinin tersiyle muarızını reddetme ve “tekrar”dan! Çünkü devamlılık ve aşma (aufhebung!) bir tarih duygusu ister her şeyden önce. Önceki okuduğunuz eserle yeni bitirdiğiniz eser sizde çatışır ve ortaya daha kıvamlı bir fikir ya da kanaat çıkar. Yani onlar kendi kendilerine çatışmazlar elbette. O çatışmada belki de sizin zihninizin moderatörlüğünün etkisi daha fazladır. Sonuç, yine sizin zihninizin sonucudur! O çatışmaya dolayım veren zihniniz bu çatışmadan açığa çıkacak “hakikat kıvılcımı”nı da sahiplenecektir. Ki, bu hakikat, böylelikle sizin zihniniz aracılığıyla çatışan hakikatlerden daha ileri bir safhaya varacaktır.

Sadece ‘tekrar’ın zincirlerini örmeniz yeterliydi

Ama benim kuşağımın aşmaları öyle değildi. Eski okuduklarımızla yeni okuduklarımız arasında herhangi bir mantıkî ve fikrî rabıta kurmadan, bu okumaları birbirine ulamadan havanda su dövmeye benzer bir tarz. Kendi kendini haklılaştıran, biteviye kendi önyargılarını katılaştırıp meşrulaştırmaya çalışan bir tarz. (Elbette bu noktada Batılı bazı düşünürlerin de delaletiyle hareket edenlerimiz yok değildi. Ancak o düşünürlerden bazılarının yerli yerinde fikirleri bile Paul Feyerabend, Against Methodbizim zihnimizce olmadık yönlere evriliyordu. “Anything goes” demiş ya Paul K. Feyerabend, biz bunu ilkesizliğin ölçütü, meşrulaştırılmışı sanmışız! Neyimizle okumuşsak artık Against Method’u?! Halbuki Paul K. Feyerabend bunu söylemekle, bilimin diğer düşünme tarzları üzerinde kurmaya kalkıştığı tahakküme ve üstünlük iddiasına karşı her geleneğin kendine özgü bir “bilgeliğinin” olduğunu vurgulamaya çalışmış. Yani “gidiş”, bir “yolda gidiş”tir! “İster bilim yolunda gidin, ister felsefe, ister din, ister tasavvuf, isterse de sanat. Ama gittiğiniz yolun diğer yollara ilişkin yargı ve eleştirilerinin dikkatli bir izahı için daha üst mertebeden bir ‘yol’ bulma imkânınız şu anda yok” der Feyerabend! Bu ilkesizlik midir? Sanmam!)

Yine aklına kiracı müellif seçme tarzları hâkimdi. Sen değil senin yerine Ali Şeriati düşünüyor, sen değil Seyyid Kutup düşünüyor, sen değil Ali Bulaç düşünüyor, sen değil İsmet Özel düşünüyor. Böyle yaparak da onların düşüncelerine en büyük haksızlığı yapıyorsun!

Öyle olunca yanlışları elemek de mümkün olmaktan çıkıyordu. Sadece “tekrarın zincirleri”ni örmeniz yeterliydi. Kopuk kopuk halkalar şeklindeydi İbn Teymiyye ve İbn Arabî. Yani iki ayrı, ilgisiz ada ya da gemi. Halbuki bu gemiler İslam sularında müthiş bir deniz muharebesi vermiş. Belki biri batmış, biri yoluna devam etmiş. Biz, meşrebimize göre birini galip ilan edip onun gemisinde yola devam etmeye karar vermişiz. Olup biten bu. Diğerinden ganimet almış mıyız? Meçhul! Ondan geriye kaldığını düşündüğümüz enkazı bile incelemeye güç yetiremediğimiz gibi buna cesaret etmeyi de düşünmemişiz belki.

Herkes kendi odasında mutlu, yan odada ne oluyor bilen yok

Böyle basit değil tabii her şey. Biraz daha muğlak, biraz daha karışık. Sözgelimi yukarıda isimlerini andığım âlimlerden Şeyh Bedreddin Konya’da Seyyid Şerif El Cürcani ile birlikte Şeyh Feyzullah’tan (Allah-u âlem) Ali Gav Medresesi’nde (Bektaşi bir medrese imiş!) mantık ve heyet dersleri tahsil etmiş. El Cürcani, Osmanlı mantık ve metafiziğinin dayandığı en önemli âlim! Yine bu iki isim birlikte Mısır’a gidip tahsillerini sürdürmüşler.

Anadolu’da ilk Mesnevi şerhini yazan şeyhe intisap etmiş bir kişi Şeyh Bedreddin ve savaşa giderken –Yahya Kemal’in deyimiyle- “pilav yiyip Mesnevi okuyan Osmanlı” henüz Mesnevi’ye aşina değil!

Yanlışlarımızın ne olduğu açık değil mi?

İslam düşüncesi bugün Latin gavurların “modus vivendi” dedikleri şeyi yitirmiş, ortak tartışma bağlamını yani. Benim kuşağın bahsettiğim hatalarının sebepleri arasında en ağırlıklı yere bu sahip: Okumalarımızdan geriye kalan şey koskoca bir sıfır. Ortada hülasa edilebilecek bir şey yok, anlık kavgalar haricinde!

Rene Magritte, Golconda
(+)

Ne demek istediğimi önceki yazıya gelen yorumlardan çıkartabilirsiniz. “O haklı bu haklı” kavgası değil bu yazılarla eleştirmeyi hedeflediğim şey: Herkes kendi odasında mutlu, yan odada ne oluyor bilen yok!

Yan odada oturan dindaşıyla konuşabilecek “ortak kelimeleri” ne kadar azmış bu ümmetin ya Rab?

Murat Güzel, hatırlatmaları sürdürecek

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: