Ecevit, Bekâroğlu, çevre ve insanlık


Sırrı Süreyya Önder / Radikal Gazetesi / 05.11.2010

Dürüstlük zor zamanlarda da insan kalabilmektir. Bekâroğlu ile de dünya görüşlerimiz uyuşmaz ama ben dahil birçok insanın kalbinde müebbeten sevilmeye, sayılmaya mahkûm edilmiştir.

Bugün Bülent Ecevit’in ölüm yıldönümü.
Saklamaya ne gerek var, ben Bülent Ecevit’i hem çok sever hem de saygı duyardım.
Dünya görüşümüz hiç uymazdı. Hani ailenizde çok farklı düşünmenize rağmen sevmekten, saymaktan geri duramadığınız birileri mutlaka olur ya işte öylesine severdim.
Siyaseten çok farklı bakış açılarımız vardı, rahmetli sosyalistlerden hazzetmezdi ama ben yine de gönlümde ona yüksek bir değer biçerdim.

Çevre dediğin nedir ki?

70’li yılların sonunda şair Yılmaz’ın dediği gibi “Ankara’ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu” ve ben de SBF’de öğrenciydim. Ecevit, 1979’da, gelişen faşist cepheye karşı devşirme bir hükümet kurmuştu ve Meclis’te hükümet programını okuyordu. Ben de bir öğrenci kahvesinin televizyonunda izliyordum.
Devlet bakanlıklarından birisinin görev alanını açıklarken “Çevre sorunlarına bakacak” deyiverdi.
Başta Demirel, Türkeş, Erbakan olmak üzere tüm sağcı milletvekilleri alaycı kahkahalar atarak sataşmaya ve dalga geçmeye başladılar. ‘Çevre’nin de bakanlığı mı olurdu?
Ecevit, Meclis kürsüsünde sataşmaların dinmesini bekledi. Şamatanın dozu giderek artıyordu. Tane tane konuşmaya başladı. “Sayın milletvekilleri” dedi, “siz belki farkında değilsiniz ama çöpçüler gökyüzünde zehirlenerek ölmüş kuşları süpürüyorlar her sabah”.
Gökte uçan kuşun hakkını ve hatırını düşünmekle insan sevgisinden nasipsizliğin tokuştuğu bir arenaya dönüşmüştü Meclis. Sonunda güvercin kasapları kazanacaktı.

Çöpçülerin insan ölüsü topladığı günler

Kazandılar. Ülke, güvercin kasaplarının darbesine teslim oldu. Çöpçüler, kuşlarla beraber insan ölüleri toplamaya başladı. Ecevit bütün onuruyla mahkeme koridorlarındaydı. Mamak A Blok’un koridor penceresinde küçücük bir delikten izlerdik askerlerin arasında götürülüşünü. Mamak zindanındaki işkencelerin sesleri, 3 No’lu Mahkeme’nin, yani Ecevit’in yargılandığı binanın koridorlarında çınlıyordu. Yüzündeki hüznü görmeliydiniz.
Ne acıdır ki Ecevit’in 1999’da ANAP ve MHP ile kurduğu koalisyon hükümeti, bu toprakların en büyük insanlık suçlarından birini sahneye koydu.
19 Aralık 2000’de DSP’li Hikmet Sami Türk, Adalet Bakanı’ydı ve Ali Suat Ertosun Cezaevleri Genel Müdürü’ydü. ‘Hayata dönüş’ adı altında onlarca mahkûm, fosfor bombalarıyla, mermilerle hayattan koparıldı. Ecevit’in şair yüreği, o eski çığlıkları unutmuştu anlaşılan.
Maraş katliamındaki aymazlıkları, Kürtlere karşı öfkesi ve daha birçok sıkıntıya rağmen ‘dürüst adam’ olarak hatırlanan Ecevit, birçok kalpten işte o gün ebediyen silindi.

Hepimiz Ermeniyiz, ne olacak şimdi?

Oysa o sırada, ‘Hayata Dönüş’ katliamından birkaç gün önce, bir grup aydın ölüm orucu direnişinde bulunan mahkûmlarla görüşüyordu. Direnişin bitmesi, şartların insanileşmesi için gayret sarf ediyorlardı. Aralarında Meclis İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Mehmet Bekâroğlu da vardı. 12 Eylül’ün zindanlarında askeri hekim olarak görev yaptığı sırada insanlık dışı uygulamaları reddetme yürekliliğini göstermiş ve işkenceyi belgeleyen raporlar vermekte tereddüt etmemişti. Yıldırım Türker 21 Ocak 2002 tarihli Radikal gazetesinde yazdığı ‘Derin sessizliğe karşı Bekâroğlu’ yazısında “Meclis’te mahsur ve nefessiz kaldığınızda kapısını çalacağınız adam” olarak tarif ediyordu Bekâroğlu’nu. Yemek yemeyen ölüm orucu direnişçileri, ona iftarlık hazırlıyorlardı.
Hrant Dink’in katline tepki olarak, empatinin tozunun bile bulaşmadığı bu topraklar, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ haykırışını bulmuştu.
Vicdanı nasırlı insanlar büyük patırtı kopardıklarında Bekâroğlu, psikiyatrist bilim insanı kimliğiyle “İnsan gelişimi aşama aşamadır, tutup dört yaşında bir çocuğun kelimeleri imalarıyla anlamasını bekleyemezsiniz. O çocuğa ‘ağır başlı’ dediğinizde kafası ağır olan, büyük olan birini tahayyül eder. O çocuğa tutup ‘Hepimiz Ermeniyiz’ derseniz kelimeyi esas anlamıyla anlayıp size ‘Ben Ermeni değilim’ diyebilir. Ne var ki bizler dört yaşında değiliz” diyerek çaputa sürtecek kadar akılları ve vicdanları olmayan insanlara güzel bir ders vermişti.

Dürüstlük sadece çalıp çırpmamak mıdır?

Dürüstlük çalıp çırpmamak değildir. Çalıp çırpmamak bir insanın boynunun borcudur çünkü. Ayrıca bir erdem olarak saymamak gerekir.
Dürüstlük zor zamanlarda da insan kalabilmektir. Bekâroğlu ile de dünya görüşlerimiz uyuşmaz ama ben dahil birçok insanın kalbinde müebbeten sevilmeye, sayılmaya mahkûm edilmiştir.
Mehmet Bekâroğlu, sevgili şair Doktor Alper Gencer’in de içinde olduğu birçok temiz insanla birlikte Has Parti oluşumuna omuz verdi.
Genel Başkan Numan Kurtulmuş, Fatih semtinde, doğduğu eskice bir apartman dairesinde oturmaya devam ediyor halen. Orta halli bir memur bile ondan daha iyi bir yerde oturabilir.
Çalıp çırpan veya haksız kazanca tenezzül eden biri olmadığında herkes hemfikir.
Çalıp çırpmamak insan kalabilmenin gereğidir, bir faziletmiş gibi anlatılamaz.
Yoksullar bundan daha fazlasını bekliyorlar.
‘Daha fazlası’nın ne olduğu, Bekâroğlu’nun hayatında aşikârdır.
Dün gökte uçarken ölen kuşla dalga geçen zihniyet, bugün akarsuları, vadileri yağmalamakta… Yakında kuşlara ölecek bir gökyüzü bile kalmayacak.
Bırakın Kürt’ü, Aleviyi, mahkûmu; kurdun, kuşun, akarsuyun da bu yaşanılası dünyada bir hakkı vardır.
Bunları savunana ve hep savunacak olanlara ve yalnızca onlara kısaca insan denir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: