Adalet ancak Allah’ın Hükmü ve Tevhidle Gerçekleşir


-kaynak-
İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı, Alternatif Eğitim Konferanslarına devam ediyor. İLKAV konferans salonunda gerçekleştirilen bu haftaki konferansın konuşmacısı Ahmet KALKAN “Tevhidin Hakikati ve Adâleti Ayakta Tutma Sorumluluğumuz” konulu sunumunu gerçekleştirdi.

Ahmet KALKAN Tevhid ve Şirk ayırımının çok önemli olduğunu vurgulayarak başladığı konuşmasında, insanlık serüvenindeki inanç mücadelesinin tevhid diniyle şirk dini arasında geçtiğini ifade etti. ve “İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da şirk dinlerine inanırlar. Üçüncü bir yol yoktur insanın hayatında. Şirk, nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları bütün dinleri içeriyor ve onları tanımlıyorsa; ‘Tevhid’ de Allah’ın vahiy yoluyla tüm peygamberlere gönderdiği dini tanımlar” dedi.

KALKAN, “Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konu, şirkin izâlesi ve tevhidin ikamesidir. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların şirk dinlerini terk ederek, tevhid dinini benimsemeleridir. Bu hem fıtrata (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete katılmadır, hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur. İslâm’ın bütün yükümlülükleri, bütün prensipleri, emirleri, adâlete uygun davranma; ancak, gönüllerine Tevhid inancı girmiş muvahhidler tarafından hakkıyla yerine getirilir” diyerek tevhid ve adalet arasındaki kopmaz ilişkinin önemine dikkat çekti.

Ahmet KALKAN, insanın, bu imtihan dünyasında, ahrette hesabını vermek üzere, serbest iradesiyle tevhidi veya şirki seçebileceğini vurgulayarak, şu hususları ifade etti:

“İnsanlık ailesinin en öncelikli faaliyeti ve meselesi tevhid ile şirk arasındaki seçimdir. İnsan, şirk yerine tevhidi tercih etsin diye, Allah’a kulluğu seçsin diye dünyaya gelmiştir; demokratik seçim veya sadece geçim için değil. Kendi özgür iradesi elinde bulunan insan, tevhid ile şirk arasında, dolayısıyla adâlet ile zulüm arasında kendi isteği ile bir seçim yapacak ve seçtiği hayat tarzının sonucuna da kendisi katlanacaktır. “Dinde zorlama yoktur; İnsan hürdür elbette / İster dünyada pişer, ister âhirette”.

Kalkan Tevhidin sözlük ve ıstılahi anlamlarını da verdiği konuşmasının tevhidle ilgili bölümünde, Kur’an’daki kullanımlardan da faydalanarak yaptığı izahlarda bulundu ve özetle şu konulara değindi:

“Sözlük anlamı olarak; Birlemek, tekleştirmek, bir şeyin tek olduğu hakkında hüküm vermek, bir bilmek demek olan tevhid; terim olarak; Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek kabul etmek, eşi ve benzeri olmadığına iman edip ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak ve yalnız O’na tahsis etmektir.

“Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhidden söz etmektedir. Bütün peygamberler tevhidi ikame etsinler diye gönderilmişlerdir. Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerimizin üzerinde ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her sahasında “tek” olarak kabul edilip O’na hiçbir şekilde şirk koşulmamasıdır. Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak, günlük yaşayışındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya koyduğu ölçüyü, yani adâleti Peygamber’in uygulamasını örnek alarak hayata geçirmesidir.”

Tevhidi kabul eden insanın Allah’a şöyle söz vermiş olacağını ifade etti: “Ben ancak Senin emirlerine kayıtsız şartsız uyarım, Sana dayanır ve Sana güvenirim. Cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak Sensin. En güzel emir Senin emirlerin ve en mükemmel kanun Senin kanunlarındır. Senin emirlerini alaya alan, yalanlayan ve haddi aşanlara karşı koyacağım. Senin rızan için yaşayacağım, Senin emrine uymayan hiç bir fikri ve hükmü benimsemeyeceğim.”

“Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak esaret zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek; Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi, sistemi, fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü ve görüntü altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında bulunan her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.

“Rabbin, yalnız Kendisine kulluk etmenizi… emretti.” (17/İsrâ, 23); “Hüküm, hâkimiyet yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine ibâdet ve kulluk yapmanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” (12/Yûsuf, 40). Bu âyetler şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Allah’a inanmanın, tevhid dinine dâhil olmanın ve muvahhid sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini kabul ederek, O’nun isteğini, kendi dilediğine veya başkalarının isteklerine tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda feda etmektir. Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu sıfatlarıyla tek, emir verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve insan hayatına hükmedici olarak tek olarak kavramak, inanmak ve bu doğrultuda yaşayıp tavır koymaktır.

“Sosyal bir hayat nizâmı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan cahilî ve tağutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler sunar. Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akide değil; eyleme yönelik, pratik çözüm yolları sunan bir sistemdir. Şirk temeli üzerine oturmuş tağutî sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı bir hareket mantığı sunan, inkılâpçı bir başkaldırıdır.

“Tevhid, dengedir, itidaldir. Tevhid, hem bireyin kendi davranışlarında ve insanlar arası ilişkilerinde ve hem de yönetimin tüm alanlarında adâleti sağlar. Şirkin en büyük zulüm olduğu (31/Lokman, 13) gibi, tevhid ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek de adâlettir. Ve adâlet tevhidle bağlantısız şekilde, Allah’ın hükmünün dışında gerçekleşemez.”

Ahmed KALKAN, daha sonra konferansın ikinci başlığı olan adalet konusundaki açıklamalarına geçerek, önce adaletin sözlük ve terim anlamlarını verdi ve konuşmasını bu konudaki şu tespitlerle tamamladı:

“Adâlet: Bir işi yerli yerine (hakkı olan yere) koymak, her şeyi yerli yerinde yapmak, hak sahibine hakkını vermek, hak ve hukuka uygunluk, doğru ve yerinde olmak anlamlarına gelir. Hak edene hak ettiğini hak ettiği ölçüde Hakk’ın hükmü doğrultusunda vermektir adâlet. İnsan-eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve insanın devletle olan alâkasını, Allah’ın indirdiği hükümlere göre düzenlemeye adâlet denir. Bu, bir anlamda Allah’ın emrini, emrettiği şekilde yerine getirmektir.

“Yine adâlet, zâlimlerin cezalandırılması, her ferdin lâyık olduğu mükâfatını veya cezasını almasıdır. Zulmün ve haddi aşmanın zıddıdır. Lügat olarak, hakkaniyet, doğruluk ve müsâvat gibi anlamlara gelir. Kötülükten arınmış vicdanın ifrat ve tefritten uzak olarak itidal çizgisinde gördüğü her çeşit meşrû (şer’î) hareket mânâsına da kullanılır. Allah’ın indirdikleriyle hükmedilen dârü’l-İslâm’a “dârü’l-adl” de denilir. Çünkü İslâm dini, Allah’ın indirdiği ile hükmetmektir ki, esasen adâlet budur. İmam Şâfii, er-Risale adlı kitabında “adâlet, Allah’ın emrine uygun şekilde amelde bulunmaktır.” diye adâleti tanımlar.

“Düzgün ve usûlüne uygun olmayan şey zulüm iken, bunun tersi adâlet; şaşırtmak, bozmak, yoldan çıkarmak, karartmak zulüm iken; tersi adâlettir. Adâlet, dengedir, orta yoldur, itidalden ve orta yoldan ayrılmamaktır. Doğru bir işi, dosdoğru, düzgün ve tam yapmaktır.

“Bir yönetim ilkesi olarak adâlet, iki kişi ve bireyle toplum arasındaki ilişkilerde İlâhî yasalara uygun davranmak, haklıya hakkını tam olarak ödemek; suçluya cezasını vermede gevşeklik yapmamak demektir.

“Allah adâlete uyanları sever.” (60/Mümtehıne, 8); “Andolsun, Biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab’ı ve adâlet ölçüsünü indirdik ki, insanlar adâleti yerine getirsinler.” (57/Hadid, 25) “De ki: ‘Rabbim bana adâleti emretti.” (4/Nisâ, 105)

“Kur’an’da tâğutun huzurunda muhâkeme olmak ve tâğuttan adâlet beklemek haram kılınmıştır (4/Nisâ, 60). Çünkü tâğutlar, Allah’ın indirdiği hükümlerle değil; kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kanunlarla hükmederler. Bu ise adâlet değil; zulümdür. Müslümanların yaşadığı topraklarında adâlet kavramı korkunç değişikliğe uğramıştır. Tâğutî iktidarlar, kendi kanunlarını, “adâlet” kavramını kullanarak kitlelere kabul ettirmek gayretindedirler. Dolayısıyla zulüm, adâlet olarak sunulmaktadır.

“Zulüm denilince çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve benzeri fizikî yaptırımlar gelir. Dinimizde ve dilimizde bu kelimenin esas anlamı:“Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymaktır.” Yani, hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak etmediği bir şeyi vermektir. Allah’ın koyduğu sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına taşmak zulümdür. Zulüm, hakkı terk etmek demektir. Bir şeyi, meşrû olan yerinden başka bir yere koymaktır. Zulüm, haktan sapma ve haddi aşma esasına dayanır. Yolun üzerinde dosdoğru gitmemek de zulümdür. İslamî ıstılahta; bir eşyayı veya olayı, şer’î hükmünden başka bir şekilde değerlendirmeye zulüm denir. Zulüm, başkasının mülkünde, onun izni olmaksızın tasarruf etmektir. Zulüm; yerli yerine koymamak, sapkınlıkta bulunmak, akıntısındaki hakkı saptırmak anlamlarına da gelir. Zulmün dayandığı temel, “nur”dan yoksun olmaktır. Aslında zulüm sözlükte, bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymaktır. Yukarıda geçen anlamların hepsinde de bu tanımın işaretlerini görmek mümkündür.

“Teşkilatlarına “adâlet” ismi verenler, “adâlet” kavramına vurgu yapanlar, eğer samimi iseler; adâletin tek kaynağı olan Allah’ın hükmüne sarılmalıdırlar. Hem şirkle bağlarını koparmayacak ve hatta şirke destek olacak, onu yaygınlaştırmaya çalışacaklar ve hem de adâletten bahsedecekler, bu tümüyle aldatmacadır ve zulüm olarak bu tavır yeter. Adâlet isteyenler, tevhide sarılmalı ve Kur’an’ın hükmünü her alanda uygulamalıdır. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler zâlim; yalnız O’nun hükmüyle hükmedenler, o hükümleri hâkim kılmak için Nebevî usûlle gayret edenler âdildir”.

Konferansın ardından, katılımcıların sorularının cevaplanmasıyla program sona erdi.

Reklamlar

One response to this post.

  1. Posted by Adem Kayadelen on Ocak 10, 2011 at 7:23 am

    oradaydım.

    Ahmed Kalkan Hoca’nın şirke ve zulme sebep olan unsurları sayarken kapitali nerdeyse görmezden gelmesi beni şaşırttı. İnsanların hala zalim ararken az zalim çok zalim kıyası ne kadar ilginçtir? Akaid’in kelime manasından yola çıkarak islam dini esaslarının nasıl görünmezden geldiğini anlattığı kısımlar özellikle imam hatipli talebeler örneği çok vurucuydu. Lakin yukarıda da belirttiğim üzere şirkin esas kaynağı olarak gördüğüm para (en geniş manasıyla meta) az irdelendi. Ümmete sesleneceksek zaten Anadolu’nun çağdaş putlarının bir ötesinden olaya bakmak zorundayız.

    Bunun yanında zaman bize ispatladı ki bu sisteme göbekten bağlı olan müslümanlar kendini tecrit etmedikçe (önce nefsime) bizden hayr gelmez. Hicret gerektir. Tecrit için ise aklı selim işinin ehli diğerlerinni aç bırakmayacak kadar iş erbabı meslek sahibi kişilerin önderliği gerektir.

    Ahmed Hoca’nın konuşması güzeldi ama hemen hemen her Hoca’nın konuşmasında olduğu gibi çözümden epeyce uzaktı.

    İlkav’a teşekkürler.Ahmed Hoca’ya selamlr ve hürmetler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: