Fidel Catro’ya Mektup / Muhammed Rıza Hekimi


Üstad Muhammed Rıza Hekimi’nin

Fidel Kastro’ya yazdığı mektubun tam metni:


Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

Selam ve Saygılarımla…

Ekselansları için, dünya yoksullarının hamisi, insan onurunu koruyan, küresel emperyalizme ve kapitalizme direnişinizde daima sağlık, afiyet ve neşe dolu uzun ömür diliyor, Küba’nın direnen, şanlı millet ve devletine alicenab aracılığıyla selam iletiyorum. Onlar için iyi dileklerimi iletir, savaşçı ve cesur liderinizi azamet ve saygı ile anıyorum.

Bendeniz yıllardan beri sizin bariz şahsiyetinize vakıfım. Mazlum ve yoksulları koruyucu girişimleriniz ve zalimlerle yağmacılara karşı duruşunuz benim size yönelik sevgi ve ilgi duymama neden olmuştur. Sizinle konuşma vesilesi oluşmuşken şu hatıramı nakletmem güzel olacak: Yaklaşık 40 yıl önce, Şii İslam anlayışının önemli, insani ve kesin öğretileri ile Kur’an-ı Kerim, Peygamber-i Ekrem, Mutahhar İmamların…… savunulması hakkında üniversitede yaptığım bir konuşmada haddi zatında sözkonusu öğretilerin bana verdiği hararet ve heyecanla ezilen sınıfların haklarından, insanlık onurunun korunmasından, zalim ve müstekbirlerin karşısında direnmekten …. e kadar anlatıyordum. Diyordum ki; güneş, bütün dünyaya, bütün canlılara ve insanlara ışırken zalimlere destek olsun veya zulüm üretenlerin, insanlığı tanımayanların yaşamını ısıtmak için değil evrensel adaleti ve insanlık onurunu yaymak için ışıyor. Şimdi böyle değilse bile böyle olmalıdır. İnsanlık ve adalet yolunda çabalamak, gayret göstermek kuşkusuz bedel isteyen ağır bir sorumluluktur.

Netlik içinde Kur’an’ın ve İslam önderlerinin öğretilerine dayandırarak yaptığım bu konuşmalar, dinleyicilerin vicdanında yüce gerçekler ve insani öğretilerin büyük etkisini bırakıyordu. O günlerin birinde değerli bir üniversite mensubu konuşma bittiğinde yanıma geldi şöyle söyledi: Keşke bugün Fidel Kastro burada olsaydı, konuşmaları dinleyip dinî öğretilerimizin insanlık için nasıl mesajlar içerdiğini görseydi. Ayrıca bizim emperyalizmle kavgada derin farklılıklarımıza rağmen kendisiyle ve mücadelesiyle, ne kadar müşterek ve yakın olduğumuzu görseydi. Öyle ki, dinimizin adaletçi ve insani öğretileri, İmam Ali (a)’nin Nehcu’l-Belağasında (insan haklarını savunan, yoksulluk ve yasakları ezen en büyük yazılı metin) form bulan İslam’ın çıkış dönemine 14 yüzyıl önceye uzanmakta ve kendine özgü uygulamasına dayanmaktadır. Nitekim İmam Ali kısa süren ve sıkıntılarla dolu hükümetinde feryat ediyor: Düşman yalnız Kufe Şehri’ni bana bırakmıştır. Allah’ın dini temelinde hükümet ettiğim bu kentte bir tek dilenci, aç, işsiz, evsiz barksız, mazlum ve mahrum dahi bana yardım etmiyor .

Acaba şimdiye kadar, güneşin mamur memleketlere ve dünyanın viranelerine doğduğu bir güne ulaşılmış mıdır ki, bir hükümet başkanı böylesine sıdk ile iddiada bulunabilir?

Zatı Alileri! İşte böyle görüyorsunuz ki bizimle sizin aranızda insani, amaca dönük ve ortak mücadele bağımız kırk yıllık bir maziye dayanır. Öyleyse bu mektubu yazarak kıymetli zamanınızdan birazını almak için kendime izin vermek istiyorum.

Ben kıymetli Keşiş Feri Beto Beyefendiye verdiğiniz röportajı okudum. Bu röportajınız birkaç yazar ve edebiyatçı tarafından Farsça’ya iki defa tercüme edildi. Muhterem Keşiş birtakım sorular soruyor size ve cevaplar alıyor ve siz ondan bir sual soruyorsunuz: Hıristiyanlıkta mazlum ve yoksulları savunan, zulüm karşısında tavır belirleyen ne tür öğretileriniz var? diye. Sualinize karşılık Feri Betto Bey’in cevabı üçbeş cümleden öteye geçmiyor. Bu kitabı okurken hep düşündüm durdum: İslami öğretilerde (Kur’an’ı Kerim’de veya Peygamber ya da İmamlar’dan nakledilen) bu türden kesin hükümler, büyük heyecan yaratan ilkeler ulaşmıştır ve bu ilkeler İslam Dini’ne ait öğreti ve hükümlerin asli unsurudur. İslam’da mazlum ve yoksullarla ilgili öğretiler hem sayısal olarak çoktur, ciltlerce kitabı doldurur hem de içerik olarak en yüksek bireysel ve toplumsal inşaya dönüktür ve direnişin gerekliliği, adalet ve özgürlüğün yaygınlaştırılmasına yöneliktir. İslam’ın bu öğretilerinden örnek başlıkları aktarmaya çalışacağım.

Cenabı alilerinin kısa bir zaman önce memleketimizi ziyaretlerinde yakından görüşmeyi çok istedim. Fakat ne yazık ki hem hastalığım, hem araştırma ve ilmi faaliyetler, hem de ziyaretinizin az sürmesi bana bu fırsatı vermedi.

Sizin İran’dan dönüşünüzden sonra, bu gezinizde hatta daha önce bir iki yerde İslam dini ve Kur’an’ın öğretileri hakkında bilgi sahibi olmak istediğinizi bir kısım tanıdıklarımdan işittim. Bu açık düşüncenizden ötürü sevinçle bu fırsatı ganimet bildim ve halkıyla ilişkilerinde doğru; adalet, erdem, insanlık düşmanlarına karşı (özellikle kan dökücü, terörist ve dünyayı sömüren, en çirkin terörist planların destekçisi ABD’ye karşı ) direnen bu saygıdeğer insanın isteğini yerine getirmeyi bir görev telakki ettim.

Bu nedenle İspanyolcaya tercüme edilen “el-Hayat” isimli kitabımdan kendim ve bu kitabın yayımında emeği geçen dost ve mesai arkadaşlarım adına huzurlarınıza iki cilt gönderip yanında hürmetlerimizi bildiren kısa bir mektup yazmayı düşündüm lakin dostlarım, yeterli ölçüde sözü geçen konuları içeren ayrıntılı bir mektup yazmamın daha münasip olacağını söylediler.

“El-Hayat” isimli eserimiz iki seriden oluşmaktadır. Birinci serisi 6 cilt halinde Arapça olarak yayınlanmıştır. Daha sonra merhum Prof. Ahmet Aram tarafından Farsçaya tercüme edilmiştir. Bilahare 1. ve 2. cildi Sayın Muhammed Muallimizade tarafından İspanyolcaya çevirisi yapılmış, aynı zamanda Abid Askeri Bey tarafından 1. ve 2. ciltler Urducaya tercüme edilip yayınlanmıştır.

Dilinize çevirisi yapılmış olan 2 ciltte (tamamı 4 cilt olarak basılmış ve takdim edilecektir) insan, tanıma, özgürlük, adalet, düşünce, üstün medeniyet ve birçok öğreti yer almış ve her konu İslam’ın iki aslî kaynağı olan Kur’an ve Sünnet (Kur’an ve Hadis)’e dayandırılmıştır. Özellikle İspanyolca nüshanın 4. cildinin son iki bölümünde, egemenlik ve bunun halkla ilişkisi, halk karşısında otoritenin görevi, bütün hakların sahiplerine ulaştırılması, hak sahiplerinin haklarına bütünüyle saygı gösterilmesi, insanlık onurunun korunmasına özen gösterilmesi gibi önemli konular kısa da olsa ele alınmıştır. Lakin keşke bu eserin 6. cildi de süratle İspanyolcaya tercüme edilip elinize ulaştırılabilseydi. Çünkü bu ciltte insan hakları, insanî kimlik, toplumda yoksulluğun ortadan kaldırılması için adaleti egemen kılma zarureti gibi özel ve daha önce ele alınmamış tarzda bir araya getirilmiştir.

Şimdi izninizle ben kısa bir şekilde İslam’ın üç kaynağı; Kur’an-ı Kerim, Yüce Peygamberin Hadisleri ve İmam Ali’nin sözleri…

*

Kur’an- Kerim:

Yöntem olarak eğer Kur’an’ın ve İslam’ın öğretilerini iki kelimede özetlemek istersek:

• Tevhid (akıl ile Allah’ın bilinmesi).

• Adalet (herkese hakkının verilmesi)

Tevhid; yani İnsan – Allah arasındaki ilişkinin doğru bir zemine oturtulması, düzeltilmesidir.

Adalet ise; İnsan – İnsan ilişkisinin doğru bir şekilde düzenlenmesidir.

Şimdi siz hangi İslamî tanım ve hükme bakarsanız bakın teoride veya pratikte hiçbir unsuru bu iki aslî kaynağın dışında göremezsiniz. Şunu yakinen biliyoruz ki, insanın tam mutluluğu için (dünya ve ahiret mutluluğu, bir başka ifadeyle fani ve ebedi mutluluk) eğitim-proje çalışmaları dahil teorik ve uygulama düzleminde riayet edilmesi halinde bu iki kaynak yeterlidir.

İnsan, Allah’a inanıp O’na ait sorumluluklarını yerine getirdikten sonra ebedi mutluluğa kavuşmak için başka bir şeye muhtaç değildir. Aynı şekilde adalet ve adaletin sağlanmasının önemini kavradıktan sonra insan –ki öz itibariyle akılcı hürriyet insanda yerleşik bir değerdir- toplumsal mutluluğa ve bu dünyada sağlıklı bir yaşama kavuşmak için başka bir şeye ihtiyaç duymaz.

Kur’an’ın tevhit ve adalet çağrısına kulak verip de büyük düşüşlerden kurtulamayan ve gerekli gelişmeleri yakalayamayan bir toplum gösterilebilir mi? Göz önündeki bütün İslam ülke ve toplumlarında İslam’ın adı var fakat kendisi, yani İslami hükümlerin uygulaması yoktur. Çatışmalar İslam adıyla yapılıyor ancak İslam için yapılmıyor. Bu tür toplumlarda tevhide dayalı inanç ve adalete dayalı uygulamalar egemen değildir. İşte böylesi yerlerde uyuyan toplumların uyandırılması ve yeniden egemen olabilmesi için yapılacak çağrı, tevhid ve adalet çağrısı olmalıdır.

Kur’an’ın çağrısında iki temel mesele vardır:

• Sağlıklı eğitim; bireyin inşası (toplumun inşası için)

• Adil yönetim; toplumun idaresi (bireyin inşası için).

Özet olarak Kur’an’a dayalı bir toplum adalet temelinde inşa edilir. Kur’an’ın egemenliği ise adaletin olmasına bağlıdır. Bunun dışında hangi uygulama olursa olsun adına İslam denilemez.

Sayın Cumhurbaşkanı !

Kur’an’ın nihai amacı -kendi öğretileri ve ayetlerine göre- insanın doğal yaşama, sağlıklı ve mantıklı bir yaşama kavuşturmaktır. Bu dinin nihaî gayesi böyle bir toplum ve yaşamı kurmaktır. Toplumsal inşa olmaksızın yalnız bireysel inşa ile bu son derece büyük hedefe ulaşmak ise imkansızdır. Aynı şekilde bireyin inşası olmadan toplumsal inşayı gerçekleştirmek de imkansızdır. Burada Hz. Peygamber’in öğretici bir sözü bizlere ulaşmıştır: “ كـلكـم راع و كـلكـم مـسـؤول عـن رعـيتـه ” Hepiniz yöneticisiniz ve her biriniz yönettiği kitleden sorumludur”. Yani İslam toplumunda her birey çoban gibidir ve idare ettiği topluluktan sorumludur. Bu tarz karşılıklı ve destekli bir sorumluluk üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur. Böylesi bir toplumda herkes birbirinden sorumlu, birbirinin kontrol edicisi, birbirinin öğretmeni, öğüt verenidir. Herkes yekdiğerinin iyiliğini ister ve aynı zamanda herkes bir diğerinin polisidir. Bu tarz bir toplumdan daha insani, daha tek yürek bir toplum düşünülebilir mi?

Öyleyse insanı ve toplumu kurarken İslamî hareket bir metal paranın çift yüzü gibidir. Bir yüzü olmazsa diğer yüzünün varlığı da imkansızdır. Bireyin inşası olmadan toplum, toplumun inşası olmadan bireyin inşası mümkün değildir. Dolayısıyla, Kur’an’ın kurmak istediği toplumda, tek taraflı bir sorumluluk bulamazsınız. İnsan teki toplum karşısında sorumluluğu olmayan sadece kendinden sorumlu bir varlık değildir. Aynı şekilde toplum bireyleri, sadece topluma karşı sorumlu, bireysel sorumlulukları olmayan kimseler değildir. İşte bu şekilde insanlığın muhteşem binası kurulmuş olacaktır. İnsanlar adaletten de insanlık onurundan da mahrum olmazlar. İşte makul özgürlük (tanımlanmış) daha önce değinildiği gibi, adaletin özünde vardır ve adaletin mülazımıdır. Bu nedenle, Kur’an’a göre şekillenmiş bir toplumda güç ve iktidar amaç değildir. İktidar sadece bir araç olabilir ve ancak gerektiği ölçüde iktidar kullanılabilir. İktidar, Kur’an’ın hedeflerine (mutlu bir yaşam) ulaşmak içindir yoksa şeytani amaçlar, insanlık onurunu ve insan haklarını çiğnemek için değil. Nitekim bugün ABD, şeytani gücün en bariz örneğidir. İnsanlığın sınırlarını geçip vahşet alanına ulaşmıştır. ABD kendi ülkesinde insanlığın gelişimi ve insanlık onuruna izin vermediği gibi başka ülkelerde de –bizim ülkemiz gibi- Kur’an’a dayalı bir yaşamın koşullarının oluşturulmasına engel olmaktadır. Elindeki baskı unsurlarını kullanarak Kur’an’a zıt kültürünü yaymakta ve Kur’anî bir toplumun inşasına engel olmaktadır. Böylece sulta alanı içindeki birçok ülkenin özgürlük ve bağımsızlık taleplerini kendi şeytani gücü ve işgalci mantığıyla bastırmaktadır.

Koşullar ne olursa olsun net bir şekilde Kur’an toplumunu tanımlayacak olursak şunları söyleyebiliriz

Kur’an toplumu, insanı geliştirecek dinamiklerin içinde var olduğu, onu sınırlayacak ve engelleyecek engellerin ise bulunmadığı bir toplumdur.

Kur’an, sonsuz saadet semasında, idrak melekesinin inficarı/açığa çıkmasıdır.

Kur’an, çağlar ve nesiller boyu süren insanlık çadırını ayakta tutan sütundur.

Kur’an, tarihin devamı içinde yüzyılların salabet akışıdır.

Kur’an, insanı geçmiş toplulukların ve uygarlıkların hayat hikayeleri karşısında uyandırarak düşünmeye sevketmekte ve zalimlerin zulümlerinden ötürü nasıl bir son ile yok olduklarını ibretle gösterip zulmetmesini engellemektedir.

Kur’an, halkların adalet gölgesinde bir yaşam sürmeleri için onları adalete çağırmakta ve herkesin kendini gerçekleştirebilmesini istemektedir.

Kur’an, halkların yiğitçe zorbaları ezip geçmesini ve üç ayaklı tağutları; (Firavun: siyasi tağut, Karun, iktisadi tağut ve Haman; kültürel tağut) her yerde ve her zaman yok etmesini istemektedir.

Kur’an, halklara bir hedef göstermekte, onları varlık gerçeği ve varlığın farklı görünümlerini tanımak için çalışmaya sevk etmektedir. Düşünerek, birikimleri dikkate alıp aklı en yüksek düzeyde kullanmalarını fakat aklı tanrılaştırmamalarını istemektedir.

Kur’an, halkın yoksulların kurtuluşu yolunda değişimci inkılap ateşini yakarak zulüm ve fesat önderleri ile savaşmasını istiyor. Her an insan böylesi bir başkaldırıya muhtaçtır. Fesada boğulmuş toplumların ve iktidarların ıslahı için halkı ayağa kaldırır.

Kur’an, Müslümanların bütün insanlık için barış ve güvenlik elçileri olmalarını sağlıklı iktidarlar kurarak ilahi ilkeleri egemen kılmalarını ve Müslüman olsun olmasın hiç kimseye zulmetmemelerini istiyor.

Kur’an; halkların bireysel, toplumsal, siyasi, hukuki ve hayati takvaya ulaşabilmesi için onlardan dünya ekonomisini (nimetlerini) çalışarak büyütmelerini, tabiatı keşfedip insanlığın yararına kullanmalarını, kentleri imar edip güzelleştirmelerini, bahçe, tarla, akan nehirler, deniz, gökyüzü, yıldız ve aya bakarak haz duymalarını, öğüt almalarını, adalete titizlikle riayet etmelerini, hayatı herkes için hoş ve güzel kılmalarını, her türlü bencillik, başkasını görmezlik ve başkasını sınırlamak gibi özelliklerden şiddetle kaçınmalarını istiyor.

Kur’an diyor ki; sermaye belli ellerde tekelleşmemeli, kanın insan bedeninde bütün damarları dolaşması gibi sermaye de bütün toplum bireyleri arasında dolaşmalı, tabana yayılmalıdır.

Kur’an; diyor ki; takvaya (sağlıklı düşünüp sağlıklı yaşamak) ulaşmanın yolu adaleti eksiksiz uygulamaktır.

Kur’an diyor ki; insanlar yalan söylemesin, gıybet etmesin, haset etmesinler ve hayatı içinden takva gibi bir değer aldıkları panayır olarak görsünler. Takva ise, adalet ve insanlara hizmettir

Kur’an diyor ki; Müslümanlar cesur, hamiyetli, cihad ile tanışık, silahşör, Kur’an ve insanlığın kalkınma ve yararına olan İslamî değerlerin savunucusu, Kur’an ve Kıble’nin koruyucu askerleri olmalıdırlar.

Kur’an insanları onurlandırmış, insanlık onurunun korunmasını şart koşmuştur. Kur’an’ın tevhitten sonra hüküm ve öğretilerinin mihveri insan, adalet, özgürlük ve kalkınmadır.

Kur’an diyor ki; bilenler ile bilmeyenler arasında hiçbir surette bir mukayese yapılamaz, onlar birbirine denk değildirler.

Kur’an diyor ki; insanlığı iki yönlü olarak kalkındırmak için ilahi değerler uğruna cihad edenlere bundan çok daha üstün ve fazlası mükafat olarak ödenir.

Kur’an diyor ki; bir insanı sebepsiz yere öldüren kimse, bütün insanlığı öldürmüş gibidir.

Ve Kur’an…

Peygamber-i Ekrem (s):

İslam’ın muhtevasını tanımaya dair Peygamber-i Ekrem’den birkaç söz :

Peygamber-i Ekrem (s) : “ Bir saat adalet, yetmiş yıl ibadetten daha üstündür ”. (Burada bir dinin bütün dikkati ibadet ve dini uygulamalara yoğunlaştırması gerektiği düşünülürken görülmektedir ki İslam; insan, toplumsal adalet, hayat, geçim ve iktisada, bir saatlik adaleti yetmiş yıl ibadete denk kabul edecek kadar önem vermiştir.)

Peygamber-i Ekrem(s) : “Zenginlerin mallarında muhtaçların hakkı vardır. Aç ve dermansız kalan kimsenin sorumlusu zenginlerdir”.

Peygamber-i Ekrem (s) : Bir tek açın bile bulunduğu yörenin halkı, Allah’ın rahmetinden mahrum kalır.

Peygamber-i Ekrem (s) : Allah’a imandan sonra en akıllı insan halkın sevgisini kazanan ve herkese iyilikle muamele edendir.

Peygamber-i Ekrem (s) : Mazlumun hakkını zalimden alan kimse, benimle cennette aynı makamdadır.

Peygamber-i Ekrem (s) : Borcunu ödeyemeyen borçlu, borcunu ödeyemeyeceğini ispat ettiği taktirde onun borcunu ödemek hakimin görevidir.

Peygamber-i Ekrem (s) : Ey Müslümanlar! İhtiyaç sahiplerinin hakkını veriniz ki namazlarınız Allah katında makbul olsun. (İslam’da namaz dinin direği olarak kabul edilmiştir. Namaz ve ibadet bir Müslüman için Allah katında makbul olduğu zaman değerlidir. Yoksulların haklarını tam olarak verdiğiniz zaman ancak ibadet ve namazınız kabul olur diyen İslam’ın toplumunda bireysel inşayı nasıl gerçekleştirdiğine, şu hassasiyet, zerafet ve sağlamlığa bakınız.

Peygamber-i Ekrem (s) : Ben insanlar arasında adaletle hükmetmek üzere görevlendirildim (Kur’an).

Peygamber-i Ekrem (s) : Bilginlerin yanına oturanlar Allah dostlarının yanına oturmuştur, Allah onu böylece cennetine gönderecektir.

Korku ve baskı ile suç itirafında bulunan kimsenin bu itirafı hukuken değersizdir.

Peygamber-i Ekrem (s) : Kadınlar çiçek demeti gibidirler, onlara kaba davranmayın.

Ve İmam Ali (a): İmam Ali Kur’an ve Peygamber-i Ekrem’in eğitiminden geçmiştir. 10 yaşından itibaren Peygamber’in yanında büyümüş ve hiçbir zaman cehalet kirlerine bulanmamıştır. O, Kur’an, Muhammed ve İslam’ın kamil bir numunesidir. Şiilerin birinci İmam’ı, bütün Müslümanların, özgürlük ve adalet isteyen yüreklerin ve tüm insanlığın kabulüdür. Şimdi İmam Ali’nin insanlık, adalet ve tarih hakkındaki konuşma, öğreti ve davranışlarından örnekler sunmak istiyorum:

İmam Ali (a) : İktidara geçen kimse akraba ve taallukatını etrafına toplamasın ki halkın hakkına elleri uzanmasın ve makamı suiistimal etmesinler.

İmam Ali (a) : Müslüman yöneticinin kendisi ve aile yaşantısının, toplumda en yoksul ailenin yaşam standardına eşdeğer olmasını Allah vacip kılmıştır.

İmam Ali (a) : Takatten düşmüş yaşlı hayvanlar için bir yer yapmış orada barınmalarını sağlamıştır.

İmam Ali (a) : Sakın ola, toplumun adaletten başka bir şeyle ıslah olabileceğini düşünmeyesiniz.

İmam Ali (a) : Ey İslamî Yönetimin sorumluları! Yetki ve makam görev yapmanız için size verilmiş birer emanettir. Yoksa kamu mallarını yağmalamak için bir fırsat değil…

İmam Ali (a) : Piyasaları ve fiyatları kontrol etmek lazımdır. İhanet içinde olan kontrolörleri ise ağır cezalara çarptırmak gerekir.

İmam Ali (a) : Eğer Hasan ve Hüseyin (iki oğlu, Peygamber’in de torunlarıdır) bir yanlış yaparlarsa en küçük imtiyaz görmeyeceklerdir.

İmam Ali (a) : Ben zayıfların haklarını onların boğazından çekip alıncaya kadar güçlüleri zelil ve hakir yapacağım. Zayıf halkı öylesine güçlü yapacağım ki, bütün haklarına ulaşabilecekler.

İmam Ali (a) : Toplumun bilge ve bilginleri Allah katında, kimsesiz yoksulların karşısında sermaye kesiminin mal ve servetinden sorumludurlar

İmam Ali (a) : Bir yerde bir gayr-ı Müslim kimse onu (yani devlet başkanını) şikayet ediyordu. Mahkemede adalet karşısına çıktılar. Hakim İmam’ı davacıdan daha saygın bir şekilde anons etti. İmam bu durumdan rahatsız oldu. Hakim onun neden rahatsız olduğunu anlamak isteyince İmam: “Benimle onun arasında bir fark koymamalısın. Herkes adalet önünde eşit olmalıdır” dedi.

İmam Ali (a) : Geceleri çıkınız ve ihtiyaç sahipleri uykuda iken onların ihtiyaçlarını görünüz.

İmam Ali (a) : Eğer bir yönetim İslamî ise, kimseye haksızlık yapılmaz. Gayr-ı Müslimlere de. Gayr-i Müslimler dahil hiç kimsenin yaşantısı yoksulluk ve sıkıntı içinde olamaz.

İmam Ali (a) : Bir gün Müslümanlardan bir grup İmam’ın yanına geldiler ve İslam’a yaptıkları hizmetleri anlatıp çeşitli imtiyazlar istediler. İmam bunun üzerine şöyle dedi: Bu mal (devlet hazinesindeki mal, beytulmal) Allah’ındır ve sizler hepiniz Allah’ın kullarısınız. Ve ben Allah’ın kitabında (Kur’an) baktım fakat kimseye imtiyaz verildiğini görmedim.

İmam Ali (a) : Bir kısım günahkarlara şöyle dedi: Günahlarınızı itiraf edip had cezası almak için yanıma gelmeyiniz. Allah ve kendi aranızda tövbe ediniz. (Her ne kadar had cezası toplumun selameti ve insanlığın gelişmesi için faydalı ise de Tövbe daha iyidir)

İmam Ali (a) : Fesada yatkın ve ilkelere bağlılığı sağlam olmayan (dünya düşkünü ve zayıf iradeli) kimseler ile kendilerine ve yakınlarına iltimas geçilmesini isteyenler asla dini bir yönetim oluşturamaz ve toplumu Allah’ın kurallarına uygun yönetemezler.

İmam Ali (a) : (Büyük İmam kamu mallarına karşı o kadar titiz idi ki, kendi görevlendirdiği devlet adamlarına) şöyle yazıyordu: Yazılarınızı küçük yazın, satır aralarını fazla açmayın, fazla harf yazmayın, maksadınızı bir paragrafta yazmaya çalışın, uzun ifadelerden kaçının. Çünkü kamu mallarına hiçbir özür söz yetiştiremez.

İmam Ali (a) : Mahkemelerde en iyi ve en adil hakimleri seçiniz ki ne rüşvet alsınlar ne de insanlara fazladan yük yüklesinler.

İmam Ali (a) : İnsan’ın kendi âhireti için gönderdiği en kötü azık, zulüm ve insanların haklarını ihlal etmektir.

İmam Ali (a) : (İmam, hilafetinin başkenti olan Kufe’yi 7 bölgeye ayırmıştı. Bütün halka Beytü’l-Mal’dan eşit hisse dağıtıyordu. Bir defasında Beytü’l-Mal’a bazı mallar ulaşmıştı. Onları 7 hisseye ayırdı fakat bir ekmek fazla geldi.) Şöyle dedi: Bu ekmeği de 7 lokmaya ayırın, her mahallenin hissesine bir lokma ekleyin

İmam Ali (a) : Yönetime geldiğim zaman birkaç dirhem para ve ailemin dokuduğu birkaç parça giyisim vardı. Şimdi iktidarımın sonunda bundan daha fazla bir şeye sahip isem o taktirde ben topluma, halka ihanet eden bir hain olurum.

İmam Ali (a) : (İmam kendisi her zaman bir işçi gibi yoğun çalışırdı. Kendi emeği ve kendi eli ile hurma bahçeleri yetiştirmişti. Bu hurma bahçelerinin gelirlerini getirdiklerinde ki bazen büyük meblağlar tutardı, hepsini ihtiyaç sahiplerine ve yoksullara dağıtırdı. Bir defasında böyle yapmış ve akabinde kalkıp çarşıya kılıcını satmaya gitmiş şunları söylemişti: Eğer akşam yemeğim olsaydı bu kılıcı satmazdım. Sonunda yetiştirdiği bütün hurma bahçelerini vakfetti. Nitekim bu bahçeler “Ali’nin Vakıfları” olarak biliniyordu.

İmam Ali (a) : (İmam, Basra’nın Ebu’l-Esved ed-Düelî adında meşhur bir kimseyi Kufe Hakimliğine atadı. Çok geçmemişti ki, onu fiziken güçlü olmadığı için hakimlikten azletti. Azledilen hakim sordu: Cinayet yapmadım ihanet de neden beni azlettin? İmam şöyle dedi: Doğru, fakat bir gün mahkemeye müracaat eden bir kimseyle konuşurken gördüm ki sesini ondan daha fazla yükseltiyorsun!

Acaba insanlık şimdiye kadar şahsiyetli bir hakimin zanlı ile konuşurken sesini yükseltmesine bile izin vermeyen ve ilkelere bu kadar bağlı başka bir örnek görebilmiş midir? Heyhat!.. Acaba Rum ve Yunan Medeniyeti böylesi bir hukuk ahlakına sahip miydi? Rönesans sonrası Avrupa’da veya Amerika’da veya bir başka yerde böylesi bir örneğe rastlanmış mıdır?

O büyük İmam, Malik-i Eşter’e Mısır’ın yönetimi için yazdığı yazıda tam 30 defa hukuk ve insan onuruna vurgu yapıyor uyarılarda bulunuyordu. Aslında onun Nehc’ül-Belağa isimli eseri bir insanlık kitabıdır.

Bu nedenledir ki ilgilenenler bilecektir ki; insan, toplum, hukuk, zayıflar, adaletin icrası, dini yönetim ve toplumla diğer ilişkiler konusunda İmam Ali (a)’dan getirdiğimiz örneklerden çıkardığımız temel ilkeler hakimiyet, yönetim ve siyaset tarihinde eşsiz niteliktedirler. Yazımın son kısmında siyaset ve hakimiyet tarihinde insana kimlik kazandıran ve İmam Ali b. Ebi Talip’ten nakledilen eşsiz ilkelerden birini aktarmadan geçemeyeceğim.

Siyaset Felsefesi’nde Eşsiz Bir Kural

Emevi iktidarında kan içici zalimlerden biri Bişr b. İrtah idi (86 h.k.). Bu şahıs Muaviye b. Ebi Süfyan’ın meşhur yandaşlarından biriydi. Muaviye h.39’da (İmam’ın şehadetinden bir yıl önce) onu Hicaz’a gönderdi. Bişr orada çok zulmetti ve katliam yaptı. Muaviye’nin emriyle Ali (a)’ın dostlarından çoğunu öldürdü ve Şam’a döndü. Bu zalim bir süre sonra Basra’ya vali oldu. Orada da halka zulmetmeye devam etti. Bişr’in zulmüne uğramış kimselerden biri de Sude Hemdani idi. Sude, Beni Hemdan kabilesinden Ammare Hemdanî’nin kızıydı. Hemdan Ceziretu’l-Arab’ın güneyinde bir halktı ve büyükleri o bölgenin sultanlarına karşı duruyorlardı. Bu kabile Müslüman olan ve Peygamber-i Ekrem’e yardım eden ilk bedevi kabiledir. Ali (a)’ın hilafetinde de onun yardımına koştular. Öyle ki Ali (a) onlara kalkan ve miğfer lakabını takmıştı. Hemdan kabilesi şimdilerde Yemen’in asli kabilelerinden biri sayılmaktadır

Sude adındaki bu büyük kadın cesur, konuşkan, tatlı sözlü, sağlam inançlı zalimler ve zorbalar karşısında korkusuzdu. O hak üzerindeki askeri çatışmalarda adalet askerlerini yiğitliğe, cesarete ve direnişe çağırırdı. İmam Ali (a)’ın şiasından ve onun bağlılarından olup, kendi inancında son derece kararlı bir kadındı. O büyük insanın durumunu mütalaa edip hikayesine baktığımızda dünya kadınlarının övünç kaynağı, hak yolun, inanç ve imanın sembol isimlerinden olduğunu görürüz. Sude Sıffin Savaşı’nda da bulunmuş, kendi kabilesinin adamlarını yiğitliğe, cesaret ve şehamete teşvik edip İmam Ali (a)’ın safında Muaviye karşısında yeralmıştı.

İmam Ali b. Ebi Talib (a)’ın şehadetinden bir müddet sonra Bişr b. İrtah’ın zulüm ve cinayetlerini şikayet etmek üzere korkusuzca Şam’a Muaviye’ye gider. O zaman Muaviye ve adamları Müslüman toplum üzerinde tamamen sultalarını sağlamlaştırmışlardı. Muaviye Sude’nin Sıffin’deki girişimlerinden bahsetti ve ondan rahatsızlığını belirtti. Bu sırada ikisi arasında karşılıklı söz duellosu oldu.

Daha sonra Sude, Bişr’in cinayetlerini ortaya koydu ve Muaviye’yi bu kişiyi tayin edip desteklediği için fena halde azarladı: O senin desteğinle halka zulmediyor. İnsanların kanını ve malını kendine helal sayıyor. Biz ondan daha onurlu ve kuvvetliyiz. Bazı mülahazalarımızdan dolayı ona elimizi uzatmadık. Yoksa onu olduğu yere çöktürmesini biliriz. Muaviye: Ey Sude! Beni tehdit mi ediyorsun!? Seni Bişr’in yanına perişan vaziyette gönderirim o da sana gereken dersi verir. Sude başını önüne eğdi, ağlayarak şu şiiri okudu:

صلى الله على جسم تضمنه

قبر، فاصبح فيه العدل مدفونا

قد حالف الحق لا ببغي به بدلا

فصار بالحق و الايمان مقرونا

Allah’ın selamı kabrin sarmaladığı bedenin üzerine olsun.

O kabir ki, ondan adalet defnedilmiştir.

Hakkın kalkanıdır o, hiçbir şeyi hakka bedel kabul etmez

O imanın ve hakkın sembolüydü.

Muaviye sordu : Bu söylediğin kimdir.

Sude : Ali b. Ebi Talib!

Muaviye : O haklıydı da sana ne yaptı da bu kadar onu savunuyorsun!

Sude : Valilerinden birini şikayet için Ali’nin makamına geldiğimde namaz kılıyordu ve gözü bana iliştiğinde namazını tamamladı ve merhametle, nazik bir şekilde bana yönelip bir işin mi vardı? diye sordu. O validen şikayet gerekçelerimi anlattım. Ali ağladı ve dedi ki: Allah’ım! Sen şahitsin ki ben bu yöneticilere halka zulmetmelerini ve Allah’ın tayin ettiği haklarını vermemeleri söylemiyorum. O anda yan taraftan bir parça deri (deriden yapılan kağıt) çıkardı ve ona alım satımda, hak ölçülere uyulmasını ve halkın hukukunun çiğnenmemesini öğütleyen K.Kerim ayetini yazdı. Valinin azil yazısını da yazıp mektubu valiye götürmem için bana verdi.

Sude’nin sözleri buraya vardığında;

Muaviye şöyle dedi: Devlet karşısındaki bu cüreti Ali b. Ebi Talib size öğretti. Durun gün gelecek siz devlet makamları karşısında böyle rahatça konuşamayacaksınız.

Muaviye emir verdi ve onun şikayetlerinin derhal yerine getirilmesini istedi.

Şimdi iyi düşünülmesi gerekir, acaba hangi siyasi düşüncede böylesi bir anlayış vardır? Acaba hangi siyaset felsefesi insanlara böylesine bir cür’et verebilmiştir ki, halk en büyük güç ve makamı, haklı taleplerinin icracısı olarak görebilsin. İnsanın onurunu yücelten bu emsalsiz kavramları Aristo’nun Siyaset düşüncesiyle karşılaştırdığınızda din ile din dışının farkını görecek ve insanın mutlu olabileceği asıl noktaya ulaşacaksınız. Ne yazık ki siyasette iktisat, günlük yaşam, adalet, insan hakları ve onuru Kur’an’ın gösterdiği ilkeler doğrultusunda zerre kadar uygulanmamıştır.

İmam Ali b. Ebi Talip (a) toplum ile bu düzeyde ilişki kurması, insana dair bu düşünceleri taşıması sadece İslam’a göre davrandığı ve Peygamber-i Ekrem’i (s) doğru bir şekilde takip ettiği içindir. Kendisi Nehcu’l-Belağa’da Malik-i Eşter ile yaptığı ahidnamesinde diyor ki: Ben defalarca Peygamber’den şöyle dediğini duydu: Zayıfların hakkı, güçlülerden rahatlıkla ve korkusuzca alınamıyorsa böylesi bir toplumun hiçbir kudsiyeti ve değeri yoktur.

*

Büyük alimlerden biri olan Allame Caferî –kendisi dostum idi ve 4 yıl önce vefat etti- yazdığı bir risale (tez)’de İslam’ın meziyetlerinden bahsediyordu. Bu risaleden bir kısım noktaları mülahazanız için buraya aktarıyorum: Bu kısım İslam’da hayvan hakları konusuna ilikindir

• Her hayvan kimin uhdesinde ise o kişi, hayvanın bütün ihtiyaçlarını gidermesi gerekir.

• Eğer bu şahıs görevlerini yapmıyorsa Müslüman hakimin onu buna zorlaması gerekir. Yine yapmazsa hakim kendisi o hayvanın bakımını temin etmelidir..

• Eğer hayvanın süt emen bir yavrusu varsa, havyanın memesinde yavrusuna yetecek kadar süt bırakmak zorundadır. Eğer hayvanın memesindeki süt sadece yavrusuna yetecek miktarda az ise havranın sütünü sağmak haramdır.

• Süt sağımı yapan kimse bu işi yaparken hayvanın acı çekmemesi için gerekli tedbirleri almak zorundadır.

• Hayvanları dövmek, onlara ağır yük yüklemek ve lanet etmek haramdır.

• Zevk olsun diye lüzumsuz yere hayvanları avlamak haramdır.

• Yavru kuşların yuvalarında avlanması haramdır.

• Hayvanların bakımını üstlenen kimse kaba bir kişi olmamalıdır ki, hayvana zulüm ve haksızlık yapılmasın.

• Binek hayvanlarına haddinden fazla binilemez. Aksi halde binek hayvanı yorulur.

• Noksanlığı olan ve iyi yol yürüyemeyen hayvanlara oldukça iyi davranılmalıdır. … Bu liste 30. maddeye kadar devam ediyor.

Evet saygıdeğer efendim! Her ne kadar mektup biraz uzun oldu ise de lakin sizinle böylesi bir söyleşi fırsatını ganimet bildik. Bu yazdıklarımız, hidayet denizinden, Kur’an ve İslam’ın insan eğitiminden yalnızca bir damla idi. Ümid ederim zatı alileri için takdim ettiğimiz 10 bölümden oluşan 2 ciltlik eserimizi inceleme fırsatı olur. Keşke 6. cilt de tercüme edilmiş olsaydı da huzurunuza takdim edebilseydik.

Sizin için Kur’an, Peygamber-i Ekrem (s) ve İmam Ali (a)’dan aktardığımız özet hususlar numune olarak seçilmiştir. Doğrusu İslam öylesi kıymetli bir hazineyi insanlık için bırakmıştır ki, doğru tanınamamıştır. Aşura ne idi ve nasıl bir gündü? Aşura güneşin doğru bir şekilde doğmasıdır. Bu gün, insanlığın, bütün insanların ve bütün üstün değerlerin günüdür. Pekala neden bütün dünya böylesi bir günde genel anlamda insanlığa saygı olsun diye bir saat tatil olmasın?

Fakat bir gün gelecek gerçekler ortaya çıkacak ve sizin dediğiniz gibi:

“Gün gelecek tarih olduğu gibi yazılacak, tarih yapılacak halkı, kitleleri ve tarihi yeniden yapacaklar…”

Tarihin yazıldığı ve her şeye insaf gözlükleriyle bakılmaya başlandığı gün, böylesi yol göstericilerin, insan hakları, insanlık onuru ve değerlerini koruyanların çok az gelmiş oldukları anlaşılacaktır.

Söz insan haklarına dayandı madem, Sayın Fidel Kastro! Bugün sözü edilen insan hakları acaba beklenen insan hakları mıdır?

Acaba enine boyuna bu modern medeniyet boyunca bugünün insanı, bütün zamanların insanından daha biçare değil midir?

Acaba bugün sınıf farklılıkları ve yoksulluk, dünyada tehlike sinyalleri vermiyor mu?

Acaba dünyanın birçok yerinde ihtiyaç fazlası yiyecekler atılıp imha edilirken yeryüzünün farklı coğrafyalarında insanlar gıdasızlıktan ölmekte değil midir?

Acaba dünyanın bir bölgesinde son teknoloji ürünü cihazlarla donanımlı hastaneler varken diğer bölgesinde insanlar ve çocuklar ilaçsızlıktan kırılırken bu durum insanlık kavramında anlam ve namus bırakmış mıdır?

Acaba bu saray soyluları insani bir yaşamı iddi edebiliyorlar mı?

Acaba yekdiğerini düşünmeyen, bir başkasının derdiyle dertlenmeyen, onun açlığı, hastalık ve yoksulluğundan acı duymayan bir insanın insanlığından söz edilebilir mi?

Acaba silah üreticileri ve bu teknolojiye sahip bilginler, gerçekte ütülü takımları ve boyunlarındaki kravatlarıyla insan yiyen bu canavarlara bu silahları yapmakla insanlığı katletmiş olmuyorlar mı?

Acaba yaptıkları bu iş karşılığında nasıl bir şey aldılar ki bu büyük cinayetlere göz yumabiliyorlar?

Sayın Kastro! Acaba şu Birleşmiş Milletler, olması gereken uluslar arası bir insani kuruluş olarak yeryüzü coğrafyasındaki bütün insanların haklarını ve onurlarını koruması gereken bir kuruluş değil midir?

Öyleyse acaba Filistin, Bosna Hersek, Camu Keşmir, Irak ve Afganistan’dakiler insan değil midirler ve insan haklarından yararlanamıyorlar mı? Daha önce Küba halkı, Japon halkı insan değiller miydi? Acaba BM sarayına her gün doğan güneşe buradaki yetkililer hangi yüzle bakabiliyorlar

Sayın Kastro!

Milletimiz son yüzyılda çok kuvvetli bir saltanatı devirebilmiş karşısında konuşlanmış mücehhez bir orduyu dize getirebilmiş ve bozguncu, kötü niyetli Amerikalı müsteşarları İran ülkesinden kovabilmiştir. ABD büyükelçiliği müstear ismiyle faaliyet gösteren ABD Casus yuvasını ise ele geçirmiş, yetmezmiş gibi eşit koşullarda olmayan ve sekiz yıl süren yüklenmiş bir savaşa da tahammül etmek zorunda kalmış, bütün ambargoları göğüslemiştir. Bütün bunların sırrı İranlıların bedeninde Kur’an Ruhu yeniden şekillenmiş olması ve Aşura kanının damarlarında akmaya başlamasıydı. İran halkı her yıl düzenlenen Aşura törenlerinde Hz. İmam Hüseyin (a), yakın dostları ve esir alınmış akrabaları için gözyaşı dökerdi. İnkılabın Aşurasında da halkımız köprülerde, meydanlarda ayaklanıp Hüseyin’in (a) kanını zamanın yüksek mekanlarından haykırarak zulmü kabullenerek yaşanan bir hayatı zulümle savaşarak yaşanan bir hayata dönüştürdüler.

Tabi ki biz henüz İslam’ın siyasi, iktisadi, toplumsal, insani ve günlük hayata ilişkin hükümlerini, Kur’an’ın adalet ve insanlık uygulamalarını tam olarak bu ülkede uygulamaya koyuncaya kadar başarılı olmuş sayılmayız. Düşmanın çok yönlü saldırı ve üzerimizdeki etkinliği ile birlikte içimizde hatta sistem içinde asalak ve dünyacı kimselerin varlığı gerçek anlamda ülkemizin İslamileşmesi önündeki engellerdir. Fakat sizin tabirinizle: “Sancılı da olsa kaçınılmaz ıslahat”ı başlatmak gerekir. Ümit ederim ki ülkemizin yüksek makamları bu gerçeklere kulak verir ve olayların gerçek yüzünü görmek için gözlerini açar da mümkün olabilecek her vesileyle İslam’ın tamamını uygulanabilir hale getirip bütün milleti kurtarır ve tekelci sermayenin, irticanın, statükoculuğun elini İnkılap güneşinin üzerinden çekip alırlar. Yine sizin deyiminizle: “Mevcut koşullarda, fevkalade açık konuşsunlar, fevkalade dürüst, doğru olsunlar ve hiçbir şeyi saklamasınlar…”

İslam’ın devrimci öğretilerine çok yakın olan sizin bu konuşmalarınızı akılda tutmaları gerekir. Küba halkı imtiyazlara son verip adaletsizlikleri ortadan kaldırarak onları kölelik altında tutan zincirleri kırmıştır. İşte bu Devrimin Ruhu’dur.

Ben İslam’ı bilenlerin en küçüklerinden biri olarak çağdaş tarihin en meşhur isimlerinden biriyle yaptığım bu hasbihalimi bu tarihi anda gerçekleştirmiş oldum. Bu sözlerimin hepsinin referansları mevcuttur. Bunların büyük bir bölümü el-Hayat isimli kitabımda yar almaktadır. Yer darlığı nedeniyle mektubuma bu kaynakların bir kısmını, ayet ve hadis metinlerinin çoğunu aktarmadım. Ümit ederim zatı alileri bu özel mektubu gözden geçirme fırsatı bulurlar.

Ben Allah’tan, adaleti dünyaya yaymak, insanlığın gelişme koşullarını çoğaltmak için insanlara ve halklara yardım etmesini diliyorum. Yine bütün halklara özellikle Küba’nın direnen ve soylu halkına sağlık, özgürlük, adalet, kalkınma ve mutluluk vermesini, bu eylem insanını, dinamizm, cesaret ve hizmet insanını Küba halkına bağışlayarak, Amerika karşısında sizin ve dostlarınızın bileğini güçlendirmesini, yüreğinizi direnişe ve diğer hakikatlere karşı açık kılmasını, bütün dünya mazlumlarına kurtuluş vermesini, insanlığın zulüm ve çelişkilerden çektiği vicdani acıları zalim ve zorbaları devirerek dindirmesini Allah’tan dilerim

Vesselam

Saygılarımla…

Muhammed Rıza Hakimî 05.05.1381 / 2004

Muhammed Rıza Hakimî:

Üstad Muhammed Rıza Hakimî 1936’da Meşhed’de dünyaya gelmiştir. Babası Merhum Hac Abdulvehhab Hakimî, Meşhed Çarşısının ileri gelen saygın tüccarlarındandı. 1942’de önce okula sonradan medreseye devam etti ve 1948’de Horasan İlim Havzasına girip 20 yıl ilim tahsili ve kendini eğitmekle meşgul oldu. Bu yirmi yıl boyunca Mukaddemat dersleri, orta seviye dersleri ve haric (ictihat) derslerine devam etti. Bu uzun yıllar içerisinde Felsefe, Kelam öğrendi ve Arap Edebiyatını ise Şeyh Muhammed Taqi Nişaburî’nin yanında öğrendi. Aynı şekilde Hac Şeyh İsmail Nucumiyan, Hac Seyyid Ebu’l-Hasen Hafıziyan ve Haci Han Muhayyeri gibi üstatların huzurunda bulundu ve 1970’de İctihat iznini Şeyh Aqa Buzurg Tehranî’den aldı.

Üstad Muhammed Rıza Hakimî son yıllarda yeni jenerasyonu engin ve derin düşüncesi, fazilet erbabı insanların eserleriyle tanıştırmış, onlarca kitap yazarak muhataplarını vahyin engin pınarına yaklaştırmıştır.

Üstad Hakimî’nin eserlerinden bazıları:

Horşid-i Mağrib

Kelam-ı Cavidane

Kıyam-ı Cavidane

El-Hayat (Büyük İslam Ansiklopedisi)

Tefkik Mektebi

Feryad-ı Ruzha ve Cehşha

Bidaregan-ı Eqalim-i Qıble

İmam der Ayniyet-i Camie

Hüviyet-i Sınfi-yi Ruhani

Hamase-i Gadir

Edebiyat ve Taahhüd der İslam

Daniş-i Müslimin

Hamase-i Merzban-ı Cavi

Tabi ki bu, entelektüel sorunlara ve devrimci yapısal köklere ilişkin bakış açısında da aynı olduğumuz anlamına gelmez. Zira Hz. Ali’nin anlayışı gibi bir İslam anlayışının (seqaleyn İslamı) her açıdan eski-yeni veya doğulu-batılı hiçbir felsefe, ekol, mezhep ve anlayışa ihtiyacı yoktur.

Bkz. Farsça “Dairetu’l-Mearif”.

Bkz. Necip el-Akiki, “el-Müsteşrikin”, (üç cilt); yine bkz. “Müslümanların Bilimi”.

Meram-ı Cavidane, s.42, Akl-ı Sorh, 330.

Bkz. Seyyid Hibeddin Şehristani, El-Hayatu ve’l-İslam, Farçaya Çev: İsmail Ferahani, İslam ve Hayat.

Başka kaynaklardan da, Aşura ve farklı boyutlarına ilişkin bilgi sahibi olmak istediğinize muttali oldum ve “Ölümsüz Başkaldırı” isimli kitabımı tercümeden sonra zatı alinize göndermeyi düşündüm.

bkz. “Kur’an’ın öğretileri” konusu için “Peyam-ı Cavidane”, 9. Tedebbür, Kur’an’ı Kerim ve Geniş Anlamıyla Öğretileri, 2. Baskı, Delil Yayınları, Kum 1382 h.ş. (2004), s.215-227.

Dairetu’l-Mearif-i Farisi, C.2, İkinci Kısım, s. 3285.

Ebu’l- Fazl b. Ebi Tayfur (38 h.k.) Belağatu’n-Nisa, s. 31-32. Kadim ve muteber bir kaynak eser

Bu son bölüm, bu mektup kitaba eklendiğinde konulmuştur.

Fidel Kastro Konuşuyor, C.1, s.129.

Fidel Kastro Konuşuyor, C.1, s.13.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: