Madem ki yorulacaktın, sıkılacaktın, kaçacaktın…


 

on5yirmi5.com / Ali Murat Güven

Madem ki yorulacaktın, sıkılacaktın, kaçacaktın; o zaman beni niye ardına taktın be şerefsiz!

1990’lı yılların kült filmlerinden biri olan -Robert Zemeckis imzalı- “Forrest Gump”da, bu başyapıtı izleyen herkesin belleğine bir daha silinmemecesine kazınmış pek ünlü bir sahne vardır.

Zekâsı “75 IQ” dolayında olmasına rağmen, ardarda yaşadığı bir dizi tuhaf tesadüfle ABD’nin en bilge kişilerinden biri konumuna yüksel(til)en embesil kahramanımız Forrest Gump, günün birinde ansızın “koşmaya” karar verir. Herhangi bir amacı ve gerekçesi olmadan, ülkenin bir eyaletinden diğerine sürüp giden delicesine bir koşudur bu… Gump’ın dillere destan bilgeliğinden (!) haberdar olan bir sürü insan da o eyaletler arasındaki karayollarında koşusunu sürdürürken, “Vardır bunun bir hikmeti elbet” diyerek kendisinin peşine takılacaktır.

Mevsimler birbiri ardına gelir geçer. Yollarda saçı sakalı birbirine karışan, üstü başı gitgide paçavraya dönen Gump, ardında sürüklenip duran “mürit kitlesi”ne hiç bir açıklama yapmaksızın, tamı tamına 3 yıl 2 ay 11 gün boyunca koşar. Herkes bu olağanüstü çabanın sonunda ortaya konulacak hikmetli bir sözün, sürpriz bir finalin peşindedir.

Sonunda, günlerden bir gün, kahramanımız, eyaletlerden birinde her zamanki ritmi içinde koşarken, otobanın ortasında ansızın durur. Tabiî, arkasındaki topluluk da… İnsanlar meraklı gözlerle ona bakmakta ve dudaklarından dökülecek “eşsiz” sözleri beklemektedir.

“Büyük bilge” gerçekten de konuşur, fakat yalnızca şunları söyler:

“Yoruldum… Çok yoruldum… Evime dönüyorum.”

Sonra da ondan medet uman kalabalığı yolun ortasında şaşkın bir durumda bırakarak çekip gider.

* * *

Kimi insanlar, benim son yıllardaki bazı yazılarıma ve televizyon konuşmalarıma yansıyan hiddetin gerekçelerini anlamakta ciddi bir güçlük çekiyorlar. Bu kızgın hâlet-i ruhiyenin mantıksal açıklaması onlar için alacakaranlığın içine gizlenmiş bir meçhul olmakla birlikte, manzaraya benim bulunduğum açıdan bakıldığında ise “gerçek” son derece berrak bir ufuk çizgisinde, herşeyiyle yerli yerinde durmakta…

12 Eylül faşizminin babamı -kesinlikle işlemediği bir suç nedeniyle- benden kopartıp ailemi tahammülü zor bir çöküşe sürüklemesinin üzerinden 5 yıl geçmişti. Pederim, kişisel savunmasını bile doğru düzgün yapamadığı uyduruk bir duruşmalar zinciriyle boynuna asılan ağır hapis cezasının çilesini doldururken, ben de binbir barikat ve badireyi atlatarak kazanıp okumaya başladığım üniversitede, aile geleneğimizi sürdürüp iyi bir gazeteci olabilmek için çırpınıp duruyordum.

“Fotoğrafçılık” dersinin bile kara tahtaya bir fotoğraf makinesi resmi çizilerek anlatıldığı, gırtlağına kadar “teori”ye boğulmuş bir eğitim düzeninde bu işi asla lâyıkıyla öğrenemeyeceğimi fark ettiğimden dolayı, fakültedeki ilk sınıfın ikinci sömestre dönemiyle birlikte kapağı bazı “sağcı dergiler”e atmıştım. Bir çömez olarak ben de çalıştığım yayın organlarına egemen olan radikal atmosfere uyuyor; özellikle İslâmî çizgideki dergiler için hazırladığım haberler, röportajlar ve yazı dizilerinde aynı telden çalarak alabildiğine sert bir dil kullanıyordum. Tepemdeki ağabeyler, az masraflı ve dibine kadar adanmış bir eleman olarak, benden son derece memnundular.

Derken, meslekte yeni yeni palazlanan muhabirlere özgü bir böbürlenme duygusuyla, imzamı taşıyan ilk yazıların çıktığı bu dergileri babama, kendisinin o tarih itibarıyla bulunduğu cezaevine gönderdim. Peder beyin henüz 19 yaşlarındayken sıkı siyasal haberler ve makaleler hazırladığım bu yayın organlarını okuyup benimle gurur duyacağını umuyor, o içerideyken benim de dışarıda boş durmadığımı görmekten büyük keyif alacağını düşünüyordum.

Bir süre sonra babamdan bir mektup geldi. “Sevgili oğlum” diye başlayan ve tatlı-sert bir üslûpla beni uyarmaya çalışan bir mektup…

Şöyle diyordu o gözümün önünden hiç gitmeyen düzgün el yazısı ve berrak Türkçesiyle:

“İçlerinde yazıların bulunan dergiler elime geçti ve orada yazdığın bütün makaleleri tek tek okudum. Belki ülkenin en prestijli üniversitesinde akademisyen değilim. Fakat, basın sektöründe karınca kararınca bulunmuş bir adam, daha da önemlisi baban olarak, sana henüz yol yakınken bazı önemli uyarılarda bulunmayı aslî görevim kabul ediyorum.

Müslüman olmak, bir insanın hayatı boyunca taşıyabileceği en büyük, en önemli rütbedir sevgili oğlum… Senin, hayat yolunda inançlı bir genç adam olarak ilerlemenden yalnızca gurur duyarım. Elbette ki Allah’ını, kitabını, izleyeceğin istikameti bileceksin; bu bizim sana annenle birlikte helâl süt verdiğimizin bir işaretidir ki sen böyle bir çizgiye yöneldin. Ayrıca, yazılarına sinen samimiyeti de gördüm ve çok mutlu oldum. Güzel bir üslûbun var ve hiç şüphesiz ki bu üslûp zaman içinde daha da iyiye gidecektir.

Fakat… Bu mektubu, seni ‘siyasal İslâm’ ve ondan her dönemde nemalanmış olan çakallar konusunda peşinen uyarmak için yazıyorum. Türkiye devleti, hiç bir konuda aşırılığa prim vermeyen, orta yolcu bir siyasal yaklaşımın üzerine kurulmuştur. Devlet, tıpkı Marksist örgütler ve bunların sempatizanları gibi, ‘ülkücü’ ve ‘İslâmcı’ denilen kesimlere karşı da alabildiğine önyargılı ve acımazdır.

Bundan da kötüsü, böylesi radikal siyasal hareketler kendi sempatizanlarını asla birer ‘fert’ olarak görmezler. Onlar için insanlar yalnızca ayak işleri için birer nefer, çatışma zamanlarında cepheye sürülecek birer piyondur. Kendi ömrümde, her iki siyasal cephenin lider kadrolarını da yakından tanıma fırsatı buldum. Şunu çok iyi bilmeni istiyorum ki; sizin gibi iyi niyetli, tertemiz kalpli ve idealist gençler bu adamlar için öteden beri son derece değersiz mahlûklar olageldi. Sizleri kendi hedeflerine ulaşana kadar tepe tepe sömürüp, sonrasında da birer kullanılmış kâğıt mendil gibi kenara atmaktan hiç çekinmeyeceklerdir. Ki fertleri birer ‘nefer’ olarak görme geleneği sağ kesimde soldan çok daha ileri bir seviyededir. ‘Sol’un geleneğinde en azından bir isyan kültürü var; ‘sağ’da ise koyu bir bi’at dayatması her türlü kişisel itiraza engel oluyor.

Sen benim biricik oğlumsun, hayattaki tek servetimsin. Senin, insana hak ettiği değeri vermeyen, vefâ duygusu taşımayan, gençlik heyecanlarını ve enerjini suistimal edip acımasızca çatışmaların orta yerine sürecek adamların oyuncağına dönüşmen, burada bir hiç uğruna yatan babanın da manevî felaketi olacaktır. O yüzden, sana diyorum ki ne olur ‘sivri olma’. Meslek hayatında biraz daha merkezden ilerle.

Basın sektöründe bazı eski dostlarım var. Onlara ulaşayım, sana sahip çıkmaları için ricacı olayım. Böylelikle, siyasal yelpazenin daha ılımlı gazete ve dergilerinde devam et meslek hayatına… Yazıp çizmeye bu kadar köşeli İslâmcı dergilerde başladığında, öncelikle devletin üzerini henüz gençken çizdiği sakıncalı bir gazeteci olacaksın. Bu durum askerde, iş hayatında, her yerde sık sık karşına çıkacak. Ardından çok daha kötüsü gelecek, hayatını adadığın bu adamlara aslında çok da fazla bir şey ifade etmediğini hayretler içinde göreceksin. Seni 40 yaşlarında, üçüncü sınıf yayın organlarında yapayalnız, sahipsiz ve perişan durumda ömür tüketen biri olarak görmek istemiyorum. Sen benim gözümün nurusun, oğlumsun. Biraz daha sakin ve sabırlı ol, ben sana ülkenin şartları itibarıyla daha makûl bir çalışma zemini ayarlayayım.

Bazı büyük gazetelerdeki tanıdıklarıma mektup yazacağım, sen de gidip onlarla konuşursun. Her siyasal düşüncenin tüccarları vardır ve siz gençler bu tür kişiler için yalnızca birer maşasınız. Ben de senin maşa olmana asla izin vermeyeceğim. Çünkü seni çok zor yetiştirdim.”

Babamdan gelen bu mektubu okuduğumda, gözümü tek kelimeyle kan bürümüştü. İçeride bunamaya başlamış bir ihtiyar, benim gibi “ulvî bir dâvâ”ya gönül vermiş, yoldaşlarıyla birlikte dörtnala aydınlık yarınlara koşan “inanmış” bir genç adama sapına kadar oportünist olmayı öneriyordu. Burnumdan soluyarak kâğıda kaleme sarıldım ve o sıralarda Burhaniye Cezaevi’nde yatmakta olan babama her satırından öfke damlayan, uzunca bir mektup yazdım. Özetle şunları diyordum cevabî mektubumda:

“Sen benim yoldaşlarımı, dâvâ arkadaşlarımı nasıl olur da yarın öbür gün beni satacak kişiler olarak tanımlarsın? Ben bu yola öyle bir baş koymuşum, bu ağabeylerime ablalarıma öyle bir inanmışım ki gerektiğinde sana ve anneme dahi inanmam, fakat onların her dediğine kayıtsız şartsız inanırım. Onlar bizlere, Müslümanlar olarak yitik mallarımızı geri alacağımız aydınlık bir gelecek vaad ediyorlar, sen ise bana ‘Git Hürriyet’te, Milliyet’te çalış” diyorsun. Biz Müslümanların köle olmaktan çıkıp ülkenin gerçek hâkimleri olacakları bir geleceğe doğru koşuyoruz, sen bunun farkında bile değilsin. Tavsiyelerine hiç ihtiyacım yok baba, ben ilerlediğim yoldan çok memnunum. Ardından yürüdüğüm bu adamlar ve kadınlar gerekiyorsa şehid olurlar, fakat bizleri yine satmazlar. O kadar eminim doğruluklarından…

Bana da bir daha böyle mektuplar gönderme. Çünkü, bu hayatta senin yanlış yolundan değil, kendi doğrularımın peşinden gideceğim.”

Yukarıda kabaca özetlemeye çalıştığım tepki cümleleri, 1980’lerin ortalarında “İslâmî hareket”in saflarına yeni katılmış biri olarak, yalnızca bana özgü bir bakışın değil, mensubu bulunduğum topluluğun genel anlamdaki bakışıydı. Çevremde bulunan pek çok gencin, böyle bir durum karşısında sergileyeceği tepkinin de üç aşağı beş yukarı aynı yönde olacağı kesindi. Çünkü bizler “dâvâya inanmış” ve “adanmış”tık.

Babama, yukarıda yaptığım özetten çok daha fazlasını içeren o zehir zemberek mektubu gönderdim. Kısa bir süre sonra da onun cezaevinde -muhtemelen bu acı mesajı aldıktan sonra- ağır bir kalp krizi geçirdiği haberi geldi telefonla. Cezaevi yönetimi bizi acilen Burhaniye’ye çağırıyordu.

Amcaoğlumla birlikte İstanbul’dan panik vaziyette otobüse atlayıp, olabildiğince çabuk bir şekilde gittik cezaevinin hastanesine… Babam bir hastane ranzasında, tek kelimeyle bitik görünüyordu. Direkten döndüğü bir kalp krizi geçirmiş ve bu ciddi krizin etkileri yalnızca avurtları çökmüş yüzüne değil, bütün vücuduna yansımıştı. Kısacık bir sürede inanılmayacak kadar kilo verdiğini fark ettim. İki jandarmanın nöbet tuttuğu hastane odasında, yanıbaşında otururken yavaşça elini tuttum, kulağına eğilerek “Babacığım, yoksa üzdüm mü seni? Üzdüysem hakkını helâl et lütfen. Niyetim aslında kötü değildi” diye mırıldandım. Hiç bir şey söylemedi bana; yalnızca gülümsedi ve ardından da başını pencere tarafına çevirdi.

Orada günlerce kalarak yapabileceğimiz pek fazla bir şey yoktu. Bir gün daha yanında durup, babama bu kısa süre zarfında verebileceğimiz kadar moral vererek, çaresizce yeniden İstanbul’a döndük. Ailece ekonomik durumumuz içler acısıydı ve benim orada günlerce kamp kuracak gücüm yoktu. Dahası, aylardır sigortasız olarak çalışmakta olduğum dergide hazırlanmayı bekleyen bir sürü de haber vardı ki bunları en az babamın sağlığı kadar önemseyecek kadar “adanmış” bir durumdaydım. “Dâvâ” eften püften dünyevî meseleler nedeniyle bekletilmemeliydi. Önümüzde, kurtarılmayı bekleyen kocaman bir dünya vardı ve o yayınlardaki yönetici ağabeylerim de benim sırtıma çok önemli sorumluluklar yüklemişlerdi.

Babam bir-iki hafta içinde kısmen de olsa toparlandı, yürüyecek hâle geldiğinde de kaldığı hastaneden tekrar cezaevine aktarıldı. Fakat, sonraki iki yıl boyunca bana bir daha hiç mektup atmadı. Ancak bir bayram ziyaretini vesile ederek barışabildim onunla. Söz dönüp dolaşıp meslek hayatıma geldiğinde de “Senin için hayırlısı her neyse o olsun oğlum, sen benim canımsın, kanımsın, senin için her zaman en güzelini arzu ederim” diye cevap verecekti. Yaşadığı süre boyunca benim “İslâmî basın”da fena hâlde harcanacağımı düşünmekle birlikte, bunu hiç bir zaman o ilk mektubundaki kadar kesin bir dille ifade etmedi. Yaptığım fevrî çıkıştan sonra, bu konuyu kendi açısından bütünüyle kapatmıştı.

İşlemediği bir suç nedeniyle aldığı cezayı tamamlayıp tahliye olduktan aşağı yukarı 4 yıl sonra, 1995 yılının bir kış günü de bu dünyadan sessiz sedasız ayrılıp gitti.

* * *

1980’ler meslek hayatımın çıraklık yıllarını oluştururken, babamın hayatta olmadığı 1990’ların ikinci yarısı boyunca da kalfalık dönemimi yaşadım. Bu dönemde artık “İslâmî basın”ın heveskâr stajyeri değil, görece daha önemli gazete ve dergilerde iddialı laflar eden orta yaşlı bir gazeteciydim. Fakat, söz konusu yıllar, özellikle 28 Şubat post modern darbesinin sonrası, benim kuşağımın mensupları açısından oldukça eğitici-öğretici gelişmelere sahne olmaya başlayacaktı. İlk olarak, televizyon ekranlarında programdan programa koşturup millete İslâm ahlâkı ve ahkâmını anlatan siyah cüppeli, derviş sakallı Aczimendî liderinin, sonradan MİT ajanı olduğunu öğrendiğimiz bir hatunla don gömlek bir vaziyette basıldığına tanık oldu gözlerimiz… Skandalın baş kahramanı olan hatun, önce uzunca bir süre başka bir şeyhin cinsel ihtiyaçlarını karşılamış, sonra da onun tarafından bu müstesna şahsiyete pas edilmişti. Ki her üçünün bu yöndeki edep ve hayâ yoksunu kişisel ifadeleri mahkeme kayıtlarında da açıkça okunabiliyordu.

Ekranlar, gazete sayfaları alışılmadık türden İslâmî motifli rezilliklerle dolup taşarken bizler her zamanki gibi “İslâmî basın”daydık ve derin devlet bu gibi görüntüleri ulusal medyaya servisledikçe, idealist duygular eşliğinde çalıştığımız o gazeteler ve dergilerde ruhen darmadağın oluyor, olup bitenler karşısında ne yapacağımızı, tam olarak nasıl bir tavır alacağımızı şaşırıyorduk. Benim kafamı ise en çok, bu ulvî görünümlü adamların ve kadınların, bağlı oldukları dâvânın herkesçe mâlûm ahlâkî kurallarına rağmen nasıl olup da bu kadar kolay çözülebildikleri sorunsalı meşgûl ediyordu. Benim kuşağım bu mertebedeki kişilere sonuna kadar inanmıştı; dahası irşâd açısından onlar gibi adam ve kadınlara bel bağlamıştık. Öyle ki bizlere “Bu yolda öl” deseler ölecek bir aidiyet içindeydik. Fakat, şaşınlık içinde görüyorduk ki ölümüne biat ettiğimiz o kişilerin aslında bir fiskelik imânı varmış!

Sonrasında, yeni rezillikler geldi de geldi…

Sahip oldukları basın kuruluşlarında çalışırken yaz günü kısa kollu gömlekle namaz kıldığım için bana “Senin takvân oldukça eksik, tez zamanda aklını başına al, kısa kollu gömlekle namaz mı kılınırmış?” diyen -takvâ konusunda çok hassas- bazı ağabeyler, aşırı “ihlas”lı kanallarında yarı tanrısal bir kimlik kazanmış liderleri için dönemin en kaşarlanmış hatunlarının “Mutlu yıllar filanca abimizz! Doğum günün kutlu olsuuuuun!” çığırışları arasında şatafatlı yaş günleri düzenlediler. Ucuz kenar mahalle pavyonlarındaki eğlenceleri hatırlatan bu görüntüleri de yine kendi televizyon kanallarında “magazin programı” diye yayımladılar.

Hiç bir zaman gününde ödenmeyen maaşlar, gerçek rakamın kat be kat altında beyan edilmiş uyduruk sigortalar, her Allah’ın günü kurufasulye, pilav ve turşu eşliğinde (hakkını yemeyelim, bazen de ek olarak üç hamur topundan oluşan bir “kemal paşa tatlısı” olurdu bu esnaf lokantası menüsünde) merkez medyadaki rakipleriyle yarışmak için çırpınan birer “İslâmî basın çalışanı” olarak, bir yanda devlet, bir yanda haber için başvurduğumuz burnu büyük kaynaklar, diğer yanda da kendi patronlarımız tarafından habire hor görülerek “dâvâ”mıza inatla sahip çıkmaya çabalıyorduk. Fakat, öyle bir dönemdi ki bu, yaşananlardan öncelikle bizim usanıp kaçmamız gerekirken, yıllar yılı bizlere kanaat önderliği yapan adamlar ve kadınlar herkesten önce çözülme emareleri sergilemeye başlamıştı. 5-10 yıl önce televizyon ekranına yansıyan bir dekolte kadın görüntüsünün insanı o saniye dinden imândan çıkartacağını savunan pek muhterem isimler, gün gelmiş kendileri evlerinde karı kız oynatırken görüntülenir olmuştu. Üç kuruşluk maaşıma bankanın zoraki verdiği uyduruk limitli bir kredi kartı yüzünden bana söylemediğini bırakmayan ileri derecede hassas ağabeyler ceplerinde artık “limitsiz” platinyum kredi kartlarıyla dolaşıyor, câmiâda 4×4 arazi otomobillerinden aşağısına binenlere de adam denilmiyordu. Bu kişilere yönelik olarak piyasada dolaşıp duran zamparalık muhabbetleri ise her türlü akıl, mantık ve ahlâk sınırlarını zorlamaya başlamıştı.

Pek çok yoldaş akranım gibi ben de son derece şaşkındım. Tutunacak bir dal arıyordum, fakat elimi attığım her dal kolayca kırılıyordu.

Bazı zaman ve zeminlerde fırsatını bulup, gerekli cesareti de toplayarak, “Yahu usta, biz sizlere deliler gibi inandık, sonuna kadar güvendik. Ömür boyu sürecek bir garibanlığa, yoksulluğa, her türlü dışlanmaya razı gelerek arkanızdan seve seve yürüdük. Şimdi bu ne perhiz, bu ne lahana turşusudur? Sizlerin mala, mülke, iktidara, siyasal ayak oyunlarına ve şehvete düşkünlüğünüzü artık herhangi bir kaba sığdıramaz hâldeyiz” dediğimde, pişkinliğin kitabını yazmış muhataplarımdan ekseriyetle şu cevabı alacaktım:

“Yaptıklarını benim için mi yaptın aslanım! Her ne yaptıysan ‘hizmet’ için yaptın, Allah rızası için yaptın! Bütün bunların sevabını da sana verecek olan yine Allah’dır. Câmiâda o zamanki şartlar öyleydi, bu zamanki şartlar böyle. Müslümanlar’ın paraya kavuşup kudretlenmesini, eskiye göre daha iyi şartlarda yaşamasını beğenmiyorsan, o zaman bu mahalleden çeker gidersin!”

Bana, sözünü ettiğim modelde, yani “raydan çıkmış” biri en son “Beğenmiyorsan çeker gidersin!” dediğinde, meslekte 24’üncü yılımda ve 42 yaşımdaydım. O, artık şaibeli servetini istifleyecek yerler arayan liberal kapitalist çizgide bir ihale takipçisi, ben ise çeyrek yüzyıldır belli bir ideolojiye bütünüyle angaje vaziyette çalıştığından dolayı gidecek hiç bir yeri kalmamış “radikal İslâmcı bir gazeteci”ydim.

* * *

Bizden sonra gelen dindar gençlik kuşağı, bu utanç verici manzaraların devamına, sürecin tam göbeğinde değilse bile hemen yakınlarında yer alarak tanık oldu. Bütün olup bitenleri şaşkın gözlerle izledi, inanmış/adanmış ağabeyleri ve ablalarının hem devlet kurumları, hem de bu hareketleri yönetip yönlendiren ulu kanaat önderleri tarafından nasıl birer şebek hâline getirildiğini, “dâvâ” ve “hizmet” gibi tılsımlı sözcüklerin şemsiyesi altında ne denli acımasızca sömürüldüğünü -bizim kadar olmasa da- yine yaşayarak gördü. Göremedikleri tarihsel olaylar da bir önceki dönemin kazazedeleri tarafından kendilerine sonradan en ince ayrıntısına kadar aktarılacaktı zaten…

Böylelikle, bu sonuncu kuşak, bizim kuşağımızın düştüğü kimi tongalara düşmemeye karar verdi. Çünkü, 2000’lerle birlikte, 18 yaşındaki bir yeniyetme bile böylesine saf ve temiz bir adanmışlığın fânî dünyada hiç bir reel karşılığı olmadığını, bu tür yaklaşımlara verilen cevabın “ilk fırsatta satış” olduğunu gözlemleyebilecek kadar uyanık yetişmeye başlamıştı. Sonrasında ise zaman ilerledikçe, câmiâdaki bireyselleşme ve dünyevîleşme adım adım arttıkça, aynı gençlerin sömürülmekten korunma içgüdüsünü de iyice çığırından çıkmış bir bencillik/menfaatperestlik boyutuna çıkardığına yoğun bir kahroluş eşliğinde tanık olmaya başladık; halen de bu kirli dönüşümü ibretle izlemekteyiz.

Yirmili yaşlarda evimin kapısından dışarı çıktığımda, o gün boyunca ziyaret edebileceğim en az on kapı; o on kapının ardında da çayını kahvesini içip dertleşebileceğim, bol bol dünyayı kurtardıktan sonra namaz vakti omuz omuza namazımı kılabileceğim on ayrı yoldaşım olurdu. Fakat, bugün, evimde otururken içim darlandığımda, kendimi bir an önce yanına atabileceğim, huzursuzluğumu koyu bir sohbete girerek dağıtabileceğim neredeyse bir tek dâvâ arkadaşım bile kalmamış durumda…

Geçtiğimiz hafta, uzun süredir devam eden ısrarlı davetinin ardından, şirketi Boyut Film’de kendisini ziyarete gittiğim aktör ve yönetmen Mahsun Kırmızgül, “Ali ağabeyciğim nerelerdesin yahu, özledim seni” dediğinde kendimi o kadar acayip bir durumda hissettim ki… Meşrep olarak apayrı dünyalardan geldiğimiz, kendisiyle bütün gönül bağım ve hukukumun sinemasal mücadelesine iyi niyetli bir destek vermekten ibaret olduğu popüler bir sanatçı yüzüme gülümseyip, âdeta kırk yıllık dostummuşçasına “Seni özledim” diyordu. Buna karşılık, 1980’lerde, 1990’larda aynı gazetelerde ve dergilerde çalıştığım, o dönemde ortak bir ideali paylaştığım, “Seni özledim” diyen bir tek kişi bile kalmamıştı hayatımda… Eski can dostlarım, bir dönem ölümüne yoldaşlık yaptığım kişiler, kırk yılın başında yanlarına uğradığımda, benim çeyrek yüzyıldır son derece tutarlı bir çizgide ilerleyen, ana hatları herhangi bir radikal değişime uğramamış siyasal duruşumdan bir kaç dakika içinde sıkılıyor ve konuyu derhal başka taraflara, özellikle de “akçeli işlere” çeviriyorlardı. Bir zamanlar “sakalın sünnet açısından en ideal boyunun ne olduğu” konusunda hararetli tartışmalar yaptığımız bir sürü adamın şimdilerde dudaklarımdan dökülen en yüzeysel siyasal yorumlardan bile boğulduğunu gözlemliyordum. Konu en fazla üç-beş dakika içinde ne yapılıp edilip “Eee, daha daha nasılsın, güzel bir otomobilin var mı bari, kendine şöyle rahat bir ev alabildin mi”ye getiriliyordu ki benim de böyle iştah açıcı muhabbetler için masaya koyabileceğim herhangi bir maddî kozum yoktu. Geride kalan çeyrek yüzyılda, daima gururla taşınan bir “sarı basın kartı”ndan öte servet yapmayı başaramamış biri olarak, böylesi ortamlarda kısa sürede “sıkıcı biri”ne dönüşüyordum ister istemez…

O yüzden, son yıllarda kendi kuşağımdan pek çok “yoldaş”a gitmeyi de onları telefonla aramayı da kestim. Çünkü, yepyeni bir sosyal konumlanma içine girmiş, işleri başından aşkın durumdaki muhataplarımı modası geçmiş siyasal görüşlerimle daha fazla sıkmak istemiyorum açıkçası…

Şunu çok iyi bilmekteyim ki, darmadağın olmuş bu savaş alanında boş gözlerle dolanıp duran yegâne yaralı insan ben değilim. Hem yaşadığım İstanbul şehrinin, hem de Anadolu’nun dört bir köşesinde, dahası Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde (özellikle Konyalı üçkâğıtçı holdinglerin çöküş sürecinden sonra) aynen benim gibi çevresine boş gözlerle, ne yapacağını bilemez bir durumda bakınarak zombi gibi dolaşan bir sürü insan var. Öyle biçâre bir ruh hâli ki bu; ömrünü verdiğin bir dâvâ dolayısıyla kapitalist sistem tarafından “defin kâğıtların” çoktan hazırlanmış, buna karşılık gidecek başka bir kapın da yok. Düşmanların senin üzerini çoktan çizmiş, düzenin dışına tahliyen artık an meselesi. Öte yandan, bütün hayatını adadığın kesimde ise inanca ilişkin arkaik vaazlar veren, çağın gereklerine ayak uyduramamış bir meczup olarak algılanıyorsun. “Yol”lu hatunların oksijen sarısı saçlarının büyüsüne kapılıp gitmiş taşralı suratların artık senin ağzından umutsuzca dökülen “Aklını başına al, senin şu kısa ömürde bir istikametin olmalı” çağrılarına kulak vermeye ne niyeti, ne de en küçük bir tahammülü var.

Bazen “Derin Anadolu”da bir öğretmen, bir şair, bir bakkal, bir yerel gazeteci olarak karşıma çıkıyor, bu saatten sonra nereye gideceğini şaşırmış o yitik ruhlar… Beni tanıdıkları ve kendilerinden olduğumu da iyi bildikleri için, her an ağlamaya hazır gözlerini gözlerime dikip, “Ali Murat Hoca! Söyle bize, nedir bu savruluşumuz Allah aşkına!” diyerek söze giriyorlar. Söyleşiler yapmaya gittiğim her Anadolu şehrinde mutlaka bir miktar var bu “zombileşmiş Müslümanlar”dan… O kadar mutsuz ve umutsuzlar ki gördüğüm manzarayı sizlere anlatamam. “Sap gibi ortada kalma”nın dehşetini olanca ağırlığıyla yaşıyor ve cevabı bulabilmek için de “bilge bir İstanbullu” olarak benden medet umuyorlar. Tek istedikleri mantıklı bir cevap almak… Fakat, aradıkları o cevap ne yazık ki bende de yok. “Bilemiyorum kardeşim” diyorum başımı önüme eğerek, “Bildiğim bir tek şey varsa, bu yolda artık yalnızız. Bundan sonra câmiâyı falan unutun, herkes kendi yolunu tek başına kendisi çizecek!”

1980’li yıllarda Ali Bulaç’ı bir kez canlı dinleyebilmek, onu bir kez yakından görebilmek ve belki de mümkün olabilirse kendisine bir-iki soru sorabilmek için, şehrimin varoşlarındaki, kış günü kaloriferleri yanmayan köhne ve havasız toplantı mekânlarında, markasız, ucuz ve çirkin paltolar içinde tir tir titreyerek ayakta bekleyen ben, şimdilerde ise “Beyaz Sinema’nın 40 Yılı” gibi, “Şehid Yönetmen Mustafa Akkad’ı Anma Gecesi” gibi, hem madden hem de mânen ömrümden bir kaç yılı alıp götüren etkinliklere imza attığımda, konuşmacı olarak davet ettiğim kişilerle baş başa kalıyorum günümüzün o kaloriferleri gürül gürül yanan, havalandırmaları gayet iyi çalışan gösterişli konferans salonlarında… Eski kuşakların temsilcisi Mesut Uçakan böyle bir etkinliğe duyduğu saygı ve atfettiği önemle Macaristan’daki belgesel film çekimlerine ara verip İstanbul’a geri dönüyor, konuşmasını yapmak üzere kürsüye geçiyor. Fakat, onca özveri ve ısrarlı davetten sonra, karşımızda her nasılsa yolunu şaşırıp gelmiş 3-5 dindar gençten daha fazlası olmuyor. Onların da ellerinde sürekli birileriyle konuştukları ve mesajlaştıkları, karşılarında her kim ne anlatırsa anlatsın asla kapatılmayan cep telefonları… Bundan 25 yıl önce, Fatih’in arka sokaklarındaki birbirinden kötü salonlarda gazeteci-yazar Mehmet Şevket Eygi gibi ağabeyler konuşurken, kürsüdeki hatibin dikkatini dağıtmamak için -o soğukta patlama noktasına gelen mesanelerine rağmen- 3 saat boyunca yerinden kalkmamakta direnen benim kuşağım da bu laubâli manzaraları mâkûl bir açıklamaya oturtmakta güçlük çekiyor doğal olarak…

Hayatımın son 4-5 yılında sürekli yanımda yöremde bulunmuş “sinemasever” gençlere, “İslâmî filmler festivali düzenliyoruz ve sizlerin şiddetle yardımına ihtiyacım var” diyerek haber salıyorum; tanıdığım düzinelercesinden yalnızca bir-iki tanesi yardıma geliyor ve onlar da henüz ikinci günden itibaren bu “fuzulî çaba”dan sıkılıp sessizce arazi oluyor.

Velhasıl, genç kuşağın, zıvanadan çıkmış durumdaki ağabey ve ablalarına bakarak dünya nimetlerine çok erken uyandığı, artık hemen hiç kimsenin ne İslâm’a, ne de ondan beslenen bir ahlâkçı düşünceye zerre kadar ihtiyacının kalmadığı acıklı bir dönemden geçiyoruz.

Pekiyi, “siyasal İslâm”, Türkiye’de böyle mayışık bir finali, bu kadar kesin bir çözülmeyi hak edecek büyüklükte bir zafere ulaştı mı?

Eğer ölçümüz seçim sonuçlarıysa, “evet”…

Fakat eğer ölçümüz, daha yüksek erdemlerle donanmış, ahiret konusunda bundan 30-40 yıl öncesine göre çok daha hassaslaşmış bir toplum ise çeyrek yüzyıl sonra o günlerden kat be kat daha ürkütücü bir manzarayla karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün doğrudan doğruya “toplumdaki ahlâki eğilimlerin gidişatına işaret eden” alanlarda açıkladığı rakamlar, sanıldığının aksine, işlerin hiç de yolunda gitmediğini ortaya koyuyor. En azından ben, İslâmî hassasiyetleri yüksek görünen kimi belediyelerin, duvarlarına “Rüşvet alan da veren de mel’undur” yazılı tabelalar astığı günleri görmüş biri olarak, geçmişle bugün arasında bazı somut kıyaslamalar yapabilecek hatıralara sahibim. Artık daha fazla paramız, daha fazla villamız, daha fazla arazi jipimiz, daha fazla işyerimiz, daha fazla ikinci-üçüncü-dördüncü hatunumuz, daha fazla görüntülü cep telefonumuz, daha fazla altın takımız, daha çok kredi kartımız, büyük bölümü şaibeli işlerden gelmiş daha dolgun banka hesaplarımız; fakat aynı zamanda da daha fazla fahişemiz, alkoliğimiz, uyuşturucu müptelamız, sigara tiryakimiz, sahtekârımız, hırsızımız, dinsizimiz, katilimiz, yankesicimiz, gaspçımız, ırz düşmanımız var.

“Merhamet! Merhamet!” diye haykıran “Reis Bey”in baş edemeyeceği kadar fazla…

* * *

Hayatımın bir tek saniyesinde bile inandığım o yüce kitaptan, üzerinde kararlılıkla yürüdüğüm bu haysiyetli yoldan pişmanlık duymadım.

Tekrar ediyorum; seçtiğim yoldan zerre kadar bile pişman değilim.

Bu açıdan, yerimde, bir zamanlar babama o kırıcı mektubu yazdığım günkü kadar sağlam duruyorum.

Fakat, rahmetli babam beni uyardığı diğer konuda ise satır satır haklı çıktı. Öyle ki bundan tam 25 yıl öncesinde yazılmış, arşivimde hâlâ gözüm gibi koruyarak sakladığım o mektuptaki öngörüler, an itibarıyla her yeni gün “gördüklerim ve duyduklarım” karşısında hayatın burnumdan fitil fitil gelmesiyle doğrulanıyor.

Bu mukaddes mücadeleye ne denli çürük mizaçlı bir yönetici-yönlendirici ekibin kılavuzluğunda girdiğimi bana ta yıllar öncesinde, ümmî bir bilgelik içinde söyleyen o yaşlı adamın hayat tecrübelerini dikkate almadığım için çok üzgünüm. Vicdanım beni bu konuda neredeyse her sabah yeni baştan yargılayıp duruyor.

Her ne zaman “muhafazakâr” radyo, televizyon, gazete ve dergilerde, “muhafazakâr” film setlerinde, dindarlara ait diğer ticarî işletmelerde, oynaklıklarıyla dikkati çeken tiki kızları yüksek yüksek maaşlarla vitrin görevlerde çalıştıran; buna karşılık okulundan başörtüsü nedeniyle şutlanmış, evdeki yoksul ana-babasına bakmak için çırpınıp duran dindar kızları ise aynı işyerlerinin gözden ırak bir köşesine asgarî ücretle “lütfen” iliştiren koca göbekli ve sosis parmaklı “İslâmcılar” görsem, hep babamın o mektubunu hatırlıyorum.

Kafası batı tipi bir feminizm ve doğu tipi bir İslâmcılık arasında sıkışıp kalmış, beyni bu iki zıt hayat yorumu karşısında mantıklı bir çıkış yolu bulamayıp aşureye dönüşmüş; nihayetinde o bulamaç hâldeki beyinle de kadın okurlarına birbirinden sakat akıllar verip duran “kadın kanaat önderleri” gördüğümde yine o mektubu hatırlıyorum.

“İş yerinizde neden daha fazla dindar genci istihdam etmiyorsunuz?” diye sorduğumda “Dindar gençler sıkıcı oluyor, rahat bir çalışma ortamı oluşturmak için bir sürü engelleri var, fazla ince eleyip sık dokuyorlar. O yüzden ben de liberal yaklaşımlı gençlerle çalışıyorum ve böylelikle çok daha rahat ediyorum” diyen mütedeyyin işadamlarıyla tanıştığımda da babamın sözleri kulaklarımda çınlayıp duruyor.

Müslümanların bağışlarıyla kurdukları televizyonlarını üçüncü sınıf sanayi mahallesi pavyonlarına çevirmekte herhangi bir beis görmeyen tiplere “Bu manzara nedir böyle, buranın temelleri atılırken böyle bir yayıncılık yapmayı mı hedeflemiştik” dediğimde, “Senin kastettiğin türdeki bir yayıncılıkta artık hayat yok. Ayakta kalabilmek için serbest piyasanın kurallarına sonuna kadar uymak zorundayız, reklâm sektörünün yöneticileri bizim ideolojik açıdan ne kadar esnek olduğumuzu görecek ki bize reklâm akıtsın” diye cevap veren televizyon patronları da gözümün önüne babamın sisler arasındaki simâsını getirip duruyor.

Hiç kimsenin itiraf etmek gibi bir niyeti yok; fakat birilerinin şu gerçeği artık dürüstçe itiraf etmesi zamanı geldi sanırım… Son raundu şeklen biz almışız gibi görünmekle birlikte, aslında 1990’ların ikinci yarısında sistemle İslâmcılar arasında yaşanan itiş kakışı General Çevik Bir ve adamları kazandı. 28 Şubat’ın toplumun dindar kesimine çaldığı maya, yaptığı “balans ayarı” tutmuştur. O yüzdendir ki bugün içinde yaşadığımız ortama, gözlemlediğimiz yeni dindarlık tipine “Pop İslâm”dan daha öte bir tanım yakışmıyor. Gitgide katlanarak büyüyen bu yeni akımın da -hemcinslerine tarih boyunca eşi benzeri görülmemiş türden bir İslâm ve İslâmcılığın propagandasını yapan- soytarı tarzı giyinmiş mütesettir kızları; yanı sıra saçını ve sakalını jöleye bulamış, konuşmaları Marksist jargondan araklama sözcük ve deyimlerle bezeli afili delikanlıları var. Din kardeşlerine yapmacıksız bir sevgi eşliğinde en son gülümsemesinin üzerinden uzun yıllar geçmiş, sahip olduğu ümmet fikri de, ümmet sevgisi, merhameti ve dayanışma duygusu da yazdığı entel-dantel köşe yazılarının satırlarına sıkışıp kalmış maket karakterler bunlar…

Konjonktürü belirleyenlerin “Bir süre daha ayakta kalmasında yarar olabilir” diyerek sunî solunum yaptırdığı, içi tamamen boşaltılmış, gerçeğinin çok kötü bir replikası konumundaki bir yeniçağ İslâmcılığının “karşı mahallenin oğluna/kızına ölesiye hasta” temsilcileri…

Pekiyi, bu durumdan ciddi ciddi şikayetçi olanımız var mı?

Bu “dâvâ”nın aslının nasıl olduğunu ya da olması gerektiğini iyi bilen, sayılarının bir kaç bini geçmediğini tahmin ettiğim o -değişik şehirlere yayılmış durumdaki- “zombiler” haricinde pek yok. Çevremde gördüğüm hemen herkes hayatından memnun, bu yeni “İslâmcılık modeli”yle bir şekilde uzlaşmanın derdinde…

* * *

Forrest Gump, otoyollarda koşmaya başladığında, çevresindeki hiç kimseye onları bir “yeryüzü cenneti”ne götürmeyi vaad etmemişti. O bir embesildi. Canı yalnızca koşmak istedi ve koşmaya başladı. Ayrıca, hiç kimseye “Ardımdan gelin” falan da demedi. O yüzden, Gump’un “Ben artık yoruldum, evime dönüyorum” demesinden sonra, yıllarca arkasından koşanların şikayet etmeye hakkı kalmamıştı.

Oysa, benim kuşağım, “Bizler son derece akil adamlar ve kadınlarız, bu dünyada da ahirette de yegâne kurtuluşunuz bizim arkamızdan yürümektedir. Eğer ki kuş kadar aklınız varsa bu kafileye katılın” diyen kendinden emin kişilerin ardından koşmuştu.

Çok net bir çağrı üzerine arkalarına takıldık ve müthiş bir disiplin içinde de koşmaya başladık.

Bizlere, bunun oldukça uzun ve çilekeş bir koşu olacağı söylenmişti. “Çileye talibiz” dedik, hiç tereddüt sergilemeden yollara düştük.

Yol boyunca bir çok engeller çıkacak, fakat çıkabilecek engellerin hiç biri bizi yolumuzdan alıkoyamayacaktı. Fakat, gün geldi bir baktık ki, bırakın o zorlu engelleri, haşatı çıkmış piyasa hatunlarının iki cilvesi ya da ihalelerden indirilen üç kuruşluk avanta bile önümüzdeki o mermer görünümlü rehberleri darmadağın etmeye yetti.

Şimdi, artık doğru düzgün bir lideri olmayan bu maratonda, pek çokları gibi ben de üstüm başım ve ruhum paramparça bir vaziyette koşmayı sürdürüyorum. Fakat, dediğim gibi, önümüzde artık ne yönümüzü belirleyecek bir akıncı var, ne de gittiğimiz yolun nereye çıkacağını söyleyebilecek bir rehber… Bu saatten sonra yalnızca “durmak çok ağrıma gittiği için” koşuyorum, başka da hiç bir sebebim yok. Bir de tabiî, bu sahipsizliğimizi görüp ötelerden bir yerlerden uzanacak bir yardım eli çıkıp gelsin diye dua ediyorum içten içe…

Böylesi bir yitik ruh hâline büründüğümden beridir, kendimle her baş başa kaldığımda, babamın hastanede kalp krizi sonrasındaki o solmuş, acı dolu suratı gözlerimin önüne geliyor. Bana, “Oğlum, senin iyi bir Müslüman olmanla elbette ki gurur duyuyorum. Fakat, bu yolu kendine geçim kaynağı bellemiş tüccarların hayatını bozuk para gibi harcamasından da endişeliyim” diyerek seslenmeye devam ediyor öte âlemden…

Yanlarına bile yanaşma imkânım bulunmayan bir kutsanmışlar güruhu için zalimâne bir mektupla azarladığım o ilkokul mezunu adam en sonunda haklı çıktı. Yanlış ata oynamışız.

Şunu iyi bilin ki, ben yoluma aynı kararlılıkla devam ediyorum. Fakat, verebileceği en değerli şeylerini; aklını, bilgisini, gençlik enerjisini ve hayatının tamamını bu uzun soluklu mücadeleye adamış biri olarak, âhir zamanda bizlere revâ gördüğünüz kopkoyu yalnızlık ve sahipsizlik için sizleri hiç affetmeyeceğim.

Ne bu dünyada, ne de ahirette…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: