‘Helal Sertifikası’ ticari tuzakmış


https://i0.wp.com/www.dunyabizim.com/images/news/26327.jpg
Kemal Özer: Bira ve Likörlü çikolataya bile Helal Sertifikası verildi. Alman devletinin şirketi bile Helal Sertifikası veriyor.

Kemal Özer Bey ile dün başladığımız röportaja bugün kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“Şeytan Ye Diyor” nereden aklınıza geldi? Neden böyle bir kitap yazma ihtiyacı hissettiniz?

Deccal Tabakta kitabı, GDO özelinde gıda hatta sağlık sorununu siyasi, sosyal, ekonomik, çevre, sosyal ve dini açıdan sorgulamıştı. Bu kitap çok kimseyi endişeye sevk etti. Tedirgin etti. Arayışa sevk etti. Bu kadar girift bir düzende herkes doğruyu bulamaz, doğru tercih de yapamaz; çünkü bu da -tırnak içinde- uzmanlık gerektiren belki daha doğru ifadeyle bilgi ve deneyim gerektiren bir durum. Bundan hareketle kitap kapağında da ifade ettiğimiz üzere “ne yiyeceğimizi şaşırdık” diyenlere bir rehber hazırlamak gerekti. “O halde ne yiyelim?” sorusu bizi “Şeytan Ye Diyor! İnsan ne yemeli ne yememeli?” kitabını kaleme almaya itti. Aslında nasip olursa bu bağlamda üçüncü bir eser gelecek. İlk eser, korkuttu, endişeye sevk etti. İkincisi yol göstermeye çalışıyor. Üçüncüsü ise bir hayat tarzı inşasının yanı sıra ilk kitabın oluşturduğu korkuyu izole ettiği gibi mutluluğa ve güvene eriştirecek bir çalışma. Ama bu aynı zaman bir roman olacak.

Fıtrat bozulursa ne olur ve “ağır çekim” kıyamet ne demek?

Üzülerek ifade etmeliyim ki zaten fıtrat önemli ölçüde bozuldu. Mücadele edilmez de tümüyle bozulursa ölmemek için mücadele eden insanlar, ölmek için her şeyi deneyecekler. Mesela tek cinsel uzvu olan ancak çift başlı bir erkek veya kadın düşünün. Beden olarak tek olsalar da ruh veya beyin olarak iki kişi. Tıbben ayrılmaları da imkânsız. Bu bitişiklik insanların cinsel ihtiyaçlarından tutun da hukuki durumuna, doğurgan ise doğacak çocuğun durumuna kadar sair sorunlar doğurur. Peki, bu sorunlar nasıl çözülecek? Tıbbın, hukukun, dinlerin, sosyal çevrelerin buna çözümü var mı?

Tabiattaki farkların hiçbiri anlamsız değil. Tabiî dengedeki canlıların bir kaçının yokluğu nasıl sorunlara neden oluyor biliyoruz. Tarım kimyasalları ile katliama tabi tutulan arıların, genetik değişim nedeniyle tümüyle yok olduklarını düşünün… Bu durumda birçok bilim adamına göre 4 yıl sonra dünyada bitki yaşamı dolayısıyla hayvan ve insan yaşamı sona erer. İsterseniz “ağır çekim” demeyelim, “insan eliyle kıyamet” diyelim. Zaten adamların amacı da bu değil mi? Demiyorlar mı: “Tanrıyı kıyamete zorlamalıyız. İsa bir an evvel insin.” Bunun için sok sayıda eser ve film üretmediler mi?

Hazzın mı var, derdin var!

Haz, şöhret, kararsızlık hastalığı?

Şeytan Hz. Âdem’i (a.s.) aldatıp hazzına yenik düşmesini sağladı ve başına gelenler herkesin malumu. Aslında insan o gün bugündür hazzının esiri. Oysa bugün her şey hazza endekslenmiş durumda. İnsanlar yaşamak için yemiyorlar. Hazlarını tatmin için yiyorlar. Hazzın yanı sıra şöhret pompalanıyor. Herkes ünlü olma peşinde. Önüne konulan bin bir seçenek var ve bunlar arasında bir seçim yapamamanın açmazı içinde debelenip duruyor. Şöhret budalalığı, haz tutkusu, kararsızlık açmazı yüzünden sayısız insan depresyona girmiş durumda. İstedikleri de bu. Sağlıksız bir beden ve ruh. Kendi derdine düşmüş insan sürüleri. Böylece kurdukları kirli düzen kıyamete dek sürsün.

Tatlandırıcılar, katkı maddeleri itiraz ettiğiniz maddelerin başında geliyor. Oysa günlük hayatta tükettiğimiz hemen her şeyin içinde bu maddeler var. Artık kimse evde reçel yapmıyor, sebze kurutmuyor. Ne yiyecek bu insanlar, nasıl yaşayacak?

50 yıl önce insanlar nasıl yaşıyorsa öyle yaşayacak. 13 bin yıldır insan, hayvan ve bitkiler nasıl yaşıyorsa öyle yaşacaklar. Böyle yaşanabilir mi? Yaşanır ben yaşıyorum.

Siz nasıl besleniyorsunuz? Günlük hayatınızda tükettiğiniz ve tüketmediğiniz ürünler neler? Zaruri ihtiyaçlarınızı mesela yoğurdu, eti nasıl temin ediyorsunuz?

Raftan gıda ürünü satın almıyorum. Rafine, pastörize ve fermente edilmiş hiçbir ürünü satın almıyorum. Katkı maddesi içeren hiçbir ürün satın almıyorum. Kakao, soya, mısır, beyaz un, şeker, sızma zeytinyağı dışındaki sözde yağları içeren hiçbir ürünü tüketmiyorum. Evime endüstriyel hiçbir gıda girmez. Kimileri buna inanmıyor. İnanmayan çat kapı gelip istediğinde mutfağımı denetleyebilir.

Mesela bakın şu an yeşil çay içiyoruz. Hurma, fındık ceviz ve badem yiyoruz. Bundan daha iyi ve sağlıklı bir besin bilen varsa buyursun onu yiyelim. Ben Allah’ın halifesi ve kendinden ruh üfürdüğü değerli bir yaratık olan insanım. Allah bu bedeni bana emanet verdi ve hesabını bana soracak. Hesabını verebileceğimiz tercihleri yapmamız gerekiyor. Hastalık Allah’tan geldi diyerek suçu Allah’a atamayız. İyi not alan öğrencinin kendini başarılı bulup, kötü notta hocayı suçlaması gibi: “İyilik bizden, maraz Allah’tan”. Olmaz böyle şey.

https://i1.wp.com/www.dunyabizim.com/images/news/26309.jpg

Jelâtin?

Endüstrinin altın bileziği, nesepsiz, değersiz, faali meçhul. Çoğunluğu domuz derisinden elde edilen ve hiçbir besin değeri olmayan dolgu maddesi. Türkiye’de her üreticinin kendi ürettiğinin “sığır jelâtini” olduğunu iddia ettiği şüpheli ürün. Sığır olsa neye yarar. Bu sığır İslamî kurallara uygun beslenip kesildi mi? Tam bir faili meçhul.

Tatlandırıcılardan, katkı maddelerinden başladık, şekerle unla devam ediyoruz. Türkiye’de üretilen ekmeğin de sağlıklı olmadığını söylüyorsunuz. Ekmek tüketiminin çok yaygın olduğunu düşünürsek insanlar ekmeği nasıl temin etmeli ve nasıl tüketmeli?

Şeker ve tatlandırıcılar günümüzün sağlık sorunlarının en büyük failleri. İnsanın şeker ve tatlandırıcıya ihtiyacı yok. Bu ürünleri almak obezite, böbrek, diyabet, karaciğer, kalp damar sorunları yaşamayı açıkça kabul etmek demek, hatta bilerek kansere davetiye çıkarmak. Beyaz un da bu kapsamda. Tam buğday ununda 100 birim besin varsa beyaz unda bu sadece 2 veya 3 birim. Geri kalan 98’e ne oldu? Çöpe attılar. Günlük besin ihtiyacının yüzde 50’sini ekmekten sağlayan bir toplumun ekmeği sağlıksız ve niteliksiz olursa o toplumun sağlıklı olması beklenebilir mi? Bu ülkede yapılabilecek en çılgın proje ekmeği düzeltmektir. Hiçbir siyasi partinin seçim beyannamesinde ekmek geçiyor mu? Oysa kendileri de her gün 400 gram ekmek yiyor.

Ekmek tam buğday unundan evde yapılmalı. Kitapta bunun tarifini veriyoruz. Mesela bekar erkekler evde ekmek yapmayan kızları almamalı. Kızlar da tam buğday unu gibi tabiî ve sağlıklı gıdaları bulmayı taahhüt etmeyen erkekleri tercih etmemeli. Evde ekmek yapmaya başlayanlar bir daha dışarıdan asla ekmek yemezler. İki günde insanın dışkısının rengi yapısı ve kokusu bile değişir. Bir hafta sonra insanlar mide ve barsak sorunlarının çoğundan kurtulabilirler.

Helal mi olsun, helalci mi?

Son yıllarda piyasa değeri yükselen bir kavram var: “Helal Gıda”. Helal gıda tartışmalarına ve sertifikasyon çalışmalarına nasıl bakıyorsunuz?

Bu tartışmaların yapılması konusunda geç kaldık. Tartışmaya başladık fakat bu kez doğru yerden başlamadık. “Dünyada 2 milyar dolarlık helal gıda pazarı var” buradan nasıl pay alırız hesabı yapılıyor. Bu çok ahlaksız ve çıkarcı bir açılım. Oysa bizim için pazarın hiçbir önemi olmamalı. İnsanların, sağlıklı ve dinlerinin öngördüğü ölçülerde gıda temin etme hakkının sağlanmasını istemesi ve bu konuda da asla taviz vermemesi gerekir. Helal sertifika veren oluşum enflasyonundan geçilmiyor. Bu alanda şöhret olmak, pastadan pay almak isteyen bu alana giriyor. Alman devletine ait bir kurum bile Türkiye’de helal sertifika işi yapıyor. Biralara ve likörlü çikolatalara helal sertifikası verilmiş durumda. GDO’lu tavuklara, kan ve hayvansal atıkla beslenen, GDO’lu soya ve mısır yedirilen tavuklara helal sertifikası veriyorlar. Aklamadık tavuk markası bırakmadılar. Ne diyorlar: “Biz sadece kesimi için sertifika verdik”. Bu dayanaksız bir savunma. Sizin kesime helal sertifika verdiğinizi farz etsek bile bunu neden sertifikanıza yazmıyorsunuz? Kaldı ki böyle bir sertifika zaten olmaz. Bir ürünün bir kısmına helal sertifika verip diğer kısmı beni ilgilendirmez diyemez hiç kimse. Ben bu sertifikaları almış hiçbir ürünü tüketmem. Çok yakında bu alanda birçok problem ortaya çıktığını herkes görecek ve bize hak verecek.

Gazlı içeceklerde alkol bulunduğunu Tüketiciler Birliği’nde iken yine sizin de içinde bulunduğunuz bir ekip ortaya çıkarmıştı. Ve o zaman sektörün çok güvenilir(!) şirketleri kıyameti koparmıştı. Nedir son durum gazlı içeceklerde?

Herkes bildiğini okumaya devam ediyor. Hem uluslararası kodeks, hem AB mevzuatı, hem Türk Gıda Kodeksi hem de TSE standardı kola, gazoz, meyve suları, sodalar gibi ürünlere 3-5 gr/litre etil alkol eklenmesine izin veriyor. Eklemeden bunu üretemezler. Ürettiğini iddia edenler de bunu ispata mecburdur. Ambalaja ‘alkol türevleri ve domuz ürünleri yoktur’ yalanı yazarak bu işi çözemezler. Kaldı ki bu ürünler alkol içerse de içermese de asla içilmemeli. İçindekilerin çoğu sayısız hastalığa neden olan katkı maddeleriyle dolu. Mesela bendeniz hiç tavuk yemediğim gibi hazır yüzde 100 meyve suyu palavrasıyla satılan yapay içecekler dahil hiçbirini içmiyorum. İçmelerini hiç kimseye de önermem. Ya meyvenin kendisini yiyin ya da suyu sıkıp taze taze için.

Gıdasını ilaç, ilacını gıda yapmak!

Gıda Hareketi nasıl gidiyor? Neler yapıyorsunuz?

Gıda Hareketinde en büyük sorunumuz insan kaynağı sorunu. Herkes istiyor ki birileri yapsın bize hap sunsun biz de onları yutalım. İyi de hiç kimse bu insanların insan ve maddi kaynağa ihtiyacı var mı diye sormuyor. Herkes dertli. Ya kendi ailesinde ya da çevresinde gıda ve sağlık sorunu yaşıyor. Ya doktor doktor dolaşıp yolunuyor ya da bitkisel tedavi adı altındaki sömürü merkezlerinde ömür tüketip soyuluyorlar. Bazıları bizi de bu kimselerle karıştırıyor. Kür soruyor, ilaç istiyor, reçete istiyor falan. Oysa gıdasını ilaç ilacını gıda yapsa sorunu çözecek. Bunu öğrenmeye bile razı değil. Üç yıldır GDO meselesi neredeyse her hafta bir yayın organının gündeminde. Peki bu alandaki yazılmış beş altı eser kaç sattı? Birkaç yüz… Hadi birkaç bin olsun. Oysa kür tarifleri bilmem ne tarifleri kitapları yüz binlerce satıyor. Kimse zora gelmek istemiyor. İnsanlar bir yere gidip bir reçete yazdırmak, onu almak, mümkünse bedel ödememek istiyor. Sonra yaşadığı sorunu unutup hayata kaldığı yerden devam ediyor. Oysa ilaçlar sadece sorunu erteledi, tedavi olmadı, ağrılarını giderdi… Hepsi bu, sağlığı sektöre dönüştürürseniz olacağı bu…

Fakat sevindirici olan şu. Biz bugüne kadar onlarca mülakat ve tv programı, yüzlerce konferansa katılarak binlerce insanı etkilemeyi başardık. Yaşam standartlarını değiştirme iradesini ortaya koydu yüzlerce insan. Endişeye ve araştırmaya sevk ettik. Bizim sitemiz birçok haber sitesinden bile çok ziyaret ediliyor. Girdiğimiz tüm bilgileri okuyan ve alışkanlıklarını değiştiren, hassasiyet kazanan insanlar oluştu. Bu kartopu gibi. Biz daha 2008’de kurulduk. Bu ay 3. yılımızı dolduracağız. Her şeye rağmen çok ümitvarız. Üniversiteler konferansa davet ediyor. Bu çok önemli bir aşama.

Teşekkür ederim Kemal bey, elinize gönlünüze sağlık. Kolay gele, hayr ola…

Ben teşekkür ederim…

Röportajın ilk bölümü için tıklayın: http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=6381

KAYNAK:DÜNYABİZİM.COM

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: