Oruç İle İlgili Hükümler


oruc

İBÂDETTE DE EŞİTLİK..

45. Dereceden Yukarıda Oruç:

RAMAZAN HİLÂLİ

ORUCUN TARİFİ:

Orucun Çeşitleri:

Ramazan Orucunun Sebebi:

Orucun Başlangıç Ve Bitiş Vakti:

Fecrin Doğup Doğmadığında Şüphe Ederse:

İki Şahit Fecrin Doğduğuna Şehadette Bulunursa:

Bir Kişi Fecrin Doğduğuna Şehadet Ederse:

Sahur Yerken Bir Cemaat Fecrin Doğduğunu Söylerse:

Adam Karısına: Bak Fecir Doğmuş Mu?.

Güneşin Battığında Şüphe Eden Kimse:

İki Kişi Güneşin Batmadığına Şehadet Ederse:

Horozun Ötmesiyle Sahur Ayarlanabilir Mi?.

ORUCUN ŞARTLARI:

Niyetin Mahiyet Ve Ölçüsü:

Her Gün Niyet Getirmek Şart Mı?.

Sahura Kalkmak Niyet Yerine Geçer Mi?.

İftardan Sonra Oruca Niyet Eder, Henüz Fecir Doğmadan Bu Niyetinden Dönerse:

Allah Dilerse Yarının Orucuna Niyet Ettim:

Oruç Tutmaya Hiç Niyet Getirmeden Sabahlarsa:

Akşam Henüz Güneş Batmadan Niyet Edilir Mi?.

Zevaldan Az Öncesine Kadar Niyet Caizdir:

Günün Evvelinde İrtidad Eden Kimse:

Niyette Afdal Olan Şudur:

Hasta Olan Veya Yolculuk Halinde Bulunan Kimsenin Niyeti:

Günü Belirli Adak Orucuna Niyet:

Kaza Orucu İçin Nasıl Niyet Edilir?.

Dar-i Harpte Ramazan Girmeden Oruç Tutarsa:

Ramazanda Kasden Orucunu Bozarsa:

Aynı Ölçü Ve Derecede Olan İki Vacibe Birden Niyet Getirmek:

Kadın Henüz Temizlenmeden Oruca Niyet Ederse:

Fecir Doğduktan Sonra Kâza Orucuna Niyet Getirirse:

RÜ’YET-İ HİLÂL.

İHTİLÂF-İ METALİ’

Hilâli Tesbite Çalışmak Vâcibdir:

Hava Kısmen Bulutlu Olursa:

Âdil Olup Olmadığı Bilinmiyen Kimse:

Ramazan Hilâlinde Kadının Kadına Şehadeti:

Ramazan Hilâlinde “Şehadet” Lafzı Şart Mıdır?.

Hilâli Nasıl Ve Nerede Gördün? Diye Sormak:

Beldenin Valisi Veya Kaadısı Hilâli Görürse:

Yine Böyle Bir Havada Yalnız Başına Hilâli Gören Kimsenin Kaadıya Haber Vermesi Vâcib Midir?.

Ramazan Hilâlini Gören Kimseye Oruç Gerekir Mi?.

Fâsık Bir Kimsenin Şehadeti Kabul Edilirse:

Havada Bulut Ve Benzeri Bir İllet Bulunmazsa:

ŞEVVAL AYININ HİLÂLİ:

Yalnız Başına Şevval Hilâlini Gören:

Şevval Hilâlini Sadece Kaadı Görürse:

Havada Bir İllet (Az Bulut Veya Az Sis) Bulunursa:

Bir Kişinin Şehadetiyle Oruç Tutanlar:

Hava Bulutlu İken İki Kişi Ramazan Hilâlini Gördüklerine Şehadet Ederse:

Bir Beldede Birkaç Kişi Şehadette Bulunursa:

Hilâli Görmeden 28 Gün Oruç Tuttuktan Sonra Şevval Hilâlini Gören Belde Halkı:

Oruç Tutamayan Hasta İleride İyileşince Kaç Gün Oruç Tutar?.

ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE OLMAYAN ŞEYLER:

1. Sakız Çiğnemek:

2. Özürsüz Gıda Maddelerinden Veya Benzeri Nesnelerden Bir Şeyi Tadmak Veya Çiğnemek.

3. Satın Alırken Bal, Yağ Ve Benzeri Bir Şeyin Tadına Bakmak.

4. Büyük Abdestten Sonra Aşırı Derecede İstinca Etmek.

5. Abdest Alırken Veya Serinlemek İsterken Ağız Ve Buruna Fazla Su Alıp Çalkalamak.

6. Nehir, Deniz, Havuz Ve Benzeri Yerlerde Yıkanırken Yellenmek.

7. Banyo Yapmak, Başa Su Dökmek, Islak Beze Sarınmak.

8. Ağızda Tükrüğü Biriktirip Öylece Yutmak.

9. İyice Suya Batırılmış Misvak Veya Diş Fırçası Kullanmak.

10. Güçsüz Düşeceğini Bildiği Halde Kan Aldırmak, Yani Kan Vermek.

11. Zevcesini Şehvetle Öpmek.

12. Karı Kocanın Bedenlerini Birbirine Dokundurmak Suretiyle Sevişmesi.

Cünüb Olarak Sabahlamak:

Gündüzleyin Uyurken İhtilâm Olmak:

13. Sahuru Fecir Doğmak Üzere Bulunan Vakte Geciktirmek.

14. İftarı Güneş Batar Batmaz Acele Etmek.

Namazdan Önce İftar:

Akşam İftar Sofrasında Otururken Şu Duâ Yapılır:

15. Şek Günü Oruç Tutmak.

16. Şartlı Niyet Etmek.

Şek Günü:

17. Ramazan Ve Kurban Bayramı Gününde Oruç Tutmak.

18. Şevval Ayından Altı Gün Oruç Tutmak.

19. Bayram Günleri De Dahil Olmak Üzere Bütün Seneyi Oruçlu Geçirmek.

20. Geceli Gündüzlü Oruç Tutmak.

Bir Gün Oruç Tutup Bir Gün İftar Etmek:

21. Yalnız Cumartesi Günü Oruç Tutmak.

22. Yalnız Pazar Günü Oruç Tutmak.

23. Yalnız Cuma Günü Oruç Tutmak.

24. Nevruz Günü Oruç Tutmak.

25. Mehrican Günü Oruç Tutmak.

26. Hiç Konuşmamak Üzere Oruç Tutmak.

27. Kocasının Müsaadesini Almayan Kadının Tuttuğu Nafile Oruç.

28. İşverenin Müsaadesini Almadan İşçinin Tutacağı Nafile Oruç.

29. Yolculuk Halinde Bünyeyi Güçsüz Düşürdüğü Takdirde Nafile Oruç Tutmak.

Üzerinde Ramazan Orucu Kazası Bulunan Kimse Nafile Oruç Tutabilir Mi?.

Eyyamü’1-Biyd:

Pazartesi Ve Perşembe Günleri Oruç Tutmak:

Haram Aylarında Oruç Tutmak:

Zilhiccenin İlk Dokuz Günü Oruç Tutmak:

ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER:

Kadın Kocasına Dokunup Ta Tahrik Ederse:

Herhangi Bir Hayvanın Tenasül Cihazına Dokunmak:

Oruçlu İstimna Ederse:

Kadınların Sevicilik Yapması:

HEM KAZA, HEM KEFFARETÎ GEREKTİREN SEBEPLER:

1. Kasden Bilerek Cinsel Yaklaşmada Bulunmak.

2. Yenilmesi Mutad Olan Bir Şeyi Kasden Yemek Veya İçmek.

Konuyla İlgili Bazı Meseleler:

İFTARI MÜBAH KILAN ÖZÜRLER:

L. Yolculuk Halinde Bulunmak.

2. Hastalanmak.

3. Gebelik Hali Ve Süt Emzirmek.

4. Ayhali Ve Lohusalık

5. Susuzluk Ve Açlık.

6. Fazla Yaşlılık.

Oruç Keffareti:

Kazaya Kalan Ramazan Orucunu Kaza Etmeden İkinci Ramazan Girerse:

Nafile Oruçlarda Ziyafet Bir Özür Sayılabilir:

Savaşa Giden Asker Ya Da Kumandan Orucunu Bozabilir Mi?.

Oruç, İslâm’ın beş şartından biridir. Fert, aile ve toplum üzerindeki olumlu te’sirleri anlatılamıyacak kadar çoktur. Her şeyden ön­ce insanı hayvanı sıfatlardan uzaklaştırıp melekleştirmesi, bu ibâ­detin dindeki yerinin önemini belirtmeye yeterli sebebtir. Hz. Âdem’­den Peygamberimiz (a.s.) Efendimize kadar gelip geçen bütün pey­gamberlere namaz farz kılındığı gibi oruç ta farz kılınmıştır. Ancak nicelik ve nasıllık bakımından farklı devreleri olmuştur. Dinlerdeki tekâmül ibâdet bölümünde de câridir.

Oruç Kitap ve Sünnetle sabit olmuştur. İnkârı küfrü gerektirir:

Âyet:

“Ey imân edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de sayılı günlerde farz kılındı. Ola ki korunup sakınasınız.”

“Sizden kim hasta ya da yolculuk halinde bulunursa (tutamadı­ğı) günler sayısınca diğer günlerde tutar. (Fazla yaşlılıktan veya iyi­leşmesi umulmayan bir hastalıktan dolayı) oruç tutmaya güç getiremiyenlere bir yoksulu (sabahlı akşamlı) doyuracak fidye gerekir.”

“Kim de gönülden (fidyeyi artırıp) hayır yaparsa, bu onun için daha hayırlıdır. Bununla beraber oruç tutmanız, eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır.”[1]

Oruç hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. İslâm’ın ilk yılların­da her ay üç gün oruç tutulurdu. Bizden önceki ümmetlerin de aynı sayıda oruç tuttuğu söylenir. Muaz bin Cebel, İbn Mes’ud ve İbn Abbas (Allah hepsinden razı olsun) gibi Ashabın ileri gelenlerinden yapılan rivayete göre, Nuh Peygamberden Resûlüllah (a.s.) Efendimize kadar gelip geçen bütün peygamberler ve ümmetleri her ay üç gün oruç tutmuşlardır. Cenab-ı Hak bunu yukarıdaki âyetle hü­kümsüz bırakarak sadece Ramazan ayının tamamında oruç tutma­yı farz kıldı.[2]

Ramazan orucu bu ümmete farz kılındığında Ashab-ı Kiram akşam iftarından sonra uyumadan önce yer içer ve gerekirse cinsel yaklaşmada bulunurdu. Uyuduktan sonra fecir doğmadan önce uyansalar bile artık bir daha yiyip içemez ve cinsel yaklaşmada bu­lunamazlardı. Cenâb-ı Hak bunu hafifleterek: “Oruç tuttuğunuz gün­lerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helâl kılındı.” mealinde­ki âyeti indirdi.

Dağfel bin Hanzele’nin Resûlüllah (a.s.) Efendimizden yaptığı rivayete göre, Hıristiyanların da yılda bir ay oruç tutmaları kendi­lerine farz kılınmıştı. Hükümdarları hastalanınca şifa bulduğu tak­dirde buna on gün daha ilâve edeceklerini adamışlardı. Hükümdar­ları iyileşti ama ağzındaki bir ağrı kesilmedi, devam etti. Bundan da kurtulursa oruçlarını, yedi gün daha ilâve etmek suretiyle 47 gü­ne çıkaracaklarını adadılar. Hükümdarın ağzı da iyileşince adakla­rına uydular. Başka bir hükümdarları ise orucu bahar mevsimine alıp 50 gün olarak tamamlanmasını emretti. Onlar da buna uyarak her yıl bahar mevsiminde 50 gün oruç tutmaya başladılar. Ne var ki onların tuttuğu bu oruçla Müslümanların tuttuğu ramazan orucu arasında hem sayı, hem sıfat ve şart bakımından bir takım farklar vardır. Tabiînden Hasan Basri ile Müfessir Süddî de aynı rivayeti benimsemişlerdir. İlim adamlarımızın çoğuna göre ise, ayda üç gün oruç tuttuklarına dair rivayet daha sıhhatlidir.

Tevrat’ta orucun farziyetine dair açık biçimde delâlet eden bir belge yoksa da orucu ve bu ibadeti yerine getirenler hakkında bir ta­kım övgüler vardır. Musa Peygamberin 40 gün oruç tuttuğu rivayet yoluyla sabit olmuştur.

İncil’de de orucun farz kılındığını açıklayan bir belgeye raslamak mümkün değildir. Zekeriye bölümünde -ki bu bölüm daha çok Tevrat’la ilgilidir, ancak Zekeriya Peygamberin Meryem’i himaye etmesi bakımından İncil’le de ilgisi tahmin ediliyor- onun beşinci ayda perhiz etmesinden söz edilir. Ayrıca yine bu bölümün yedinci kıs­mında şu ifadeler yer alır: “Bu yetmiş yıldır, beşinci ayda ve yedinci ayda oruç tuttuğunuz ve dövündüğünüz zaman bana mı, benim için mi oruç tuttunuz? Ve yediğiniz zaman, içtiğiniz zaman kendiniz için yemiyor musunuz?”[3]

Matta İncil’i 6/16 bölümünde oruçla ilgili şu sözler yer almak­tadır: “Ve oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın; zira onlar oruç tuttuklarını insanlar görsünler diye suratlarını asar­lar. Doğrusu size derim: Onlar karşılıklarını aldılar. Fakat sen oruç tuttuğun zaman, başına yağ sür ve yüzünü yıka, tâki insanlara de­ğil, gizlide olan (Rabbine) oruçlu görünesin ve gizlide gören Baban (Rabbin) sana ödeyecektir.”

İBÂDETTE DE EŞİTLİK

İslâm’ın en son ve en mükemmel din olma özelliği, onun her bö­lümünde ve her konusunda kendini açıkça belli eder. Namazın gü­neş saatına göre ayarlanıp kılınması, yeryüzündeki enlem ve boylamlar üzerinde bulunan İslâm ülkelerinde günün her saatinde ezan okunmasını ve Allah’a her an secde edenlerin bulunmasını sağlar. Çünkü güneş her yerde ne aynı anda doğar, ne de aynı anda batar. Bundaki hikmet, günün her zaman parçası içinde yeryüzünde Al­lah’a ibâdet edilmedik bir an geçmesin diyedir.

Oruç ise, Kamerî yıla göredir. Güneş yılına göre değil. Bu ikisi arasında, bilindiği gibi 11 gün fark vardır. Böylece oruç ibâdeti her mevsimde tutulsun, mü’minler arasında uzun ve kısa sıcak ve soğuk günlerde eşitlik sağlansın diye Allah ve Peygamberi bu ibâ­detin kamerî seneye göre yerine getirilmesini emretmişlerdir. Böyle olmasaydı, oruç farz kılındığında Ramazan ay’ı yaz mevsimine raslamıştı. Her sene aynı mevsimde tutulması gerekirdi. Böylece her sene Kuzey Yarımkürede çok sıcak ve uzun günlerde oruç tutulur­ken, Güney Yarımkürede hep kış mevsiminde ve en kısa günlerde bu ibâdet yerine getirilirdi. Bu da mü’minler arasında bölgelere gö­re ibâdet konusunda bir adaletsizlik ve eşitsizlik doğururdu. Ama bütün dünya milletlerine gönderilen İslâm, dünyanın coğrafi durumunu dikkate alarak orucun her dokuz yılda ayrı bir mevsimde tutulmasını ayarlamış ve ibâdette de en güzel ve doyurucu eşitliği ge­tirmiştir. Kanaatımca İslâm’ın cihan dini olduğuna delil olarak bu yeter, başka delil aramaya gerek yok.

Zaman Kavramı:

İslâm ve Onun Kitabı Kur’ân, zaman değil, zaman içinde cere­yan eden olaylara değer verir. Kutsallık zamanda değil, onda mey­dana gelen ve insanlıktan yana rahmet kapılarını açan olaylaradır. Çünkü zaman kavramı izafîdir. Hem bizim için hakiki zaman biyo­lojik anlamda geliştiğiniz devredir. Diğer zaman bölümleri, yani se­ne, ay, hafta, gün ve saat sün’î zamandır. Böyle olmasaydı, yukarı­da da belirttiğimiz gibi Ramazan ayında farz olan ve yaz mevsimine raslayan orucu her sene yaz mevsiminde tutmamız; nisan ya da ha­ziran ayında sabaha karşı doğan Peygamberimiz (a.s.) Efendimizin doğum gecesini her yıl aynı ay ve günde kutlamamız gerekirdi. Ama İslâm zamanı değil olayı hatırlanmasını ve değerlendirilmesini em­reder.

İşte bütün mübarek gün ve geceler İslâm’a göre aynı hikmete dayanır.

45. Dereceden Yukarıda Oruç:

45. Dereceden kutuplara doğru 90. dereceye kadar gece ile gün­düz anormal biçimde değişmektedir. Güneşin batmasından az sonra doğduğu bölgeler bulunduğu gibi, gece ve gündüzü çok uzun süren bölgeler de var. Bu bakımdan 45-90 derece arasındaki bölgelerde na­maz ve oruç gibi ibâdetler artık güneşin doğuş ve batışına göre de­ğil, normal sayılacak ölçüde gece ve gündüzü olan yakın bir ülkeye göre ayarlanması gerekir.

Cihan Peygamberi Hazret-i Muhammed (a.s.) Efendimiz, Levhi-mahfuz’dan alıp öyle konuşur, ilâhî emirle hareket ederdi; bu ne­denle diyebiliriz ki O’nun ilimle ve gelecek günlerde ortaya çıkacak olaylarla ilgili haberlerinin doğruluğu her geçen gün biraz daha an­laşılmaktadır. Resûlüllah (a.s.) Efendimiz 45-90 derece arasındaki bölgelere de işarette bulunduğu, kıyamete yakın teknik alandaki ilerleme ve gelişmeyle bu bölgelerin keşfedileceğini önceden haber vermiş ve mesafelerin kısalacağına, Deccal’ın çok kısa bir zamanda yeryüzünü dolaşabileceğine dikkatleri çekmiştir. Sahih hadîs kitapla­rında nakledilen bu rivayetler bize kadar ulaşmış bulunuyor.

Ahmed bin Hanbel’in ve Tirmizî’nin rivayet ve tesbitlerine göre Efendimiz (a.s.) şöyle buyurmuştu:

“Zaman birbirine yaklaşmadıkça (seri vasıtalarla uzak mesafe­ler kısalıp her şey motorize edilecek) insan gücü azalmadıkça kıya­met kopmaz. Öyle ki, yıl ay gibi, ay hafta gibi, hafta bir gün gibi, gün bir saat gibi ve saat bir kıvılcımın parlayıp sönmesi gibi kısalacak.”

Ayrıca Nevvas bin Sem’an hadîsiyle Müslim, Ahmed bin Hanbel ve Tirmizî Resûlüllah (a.s.) Efendimizin şöyle buyurduğunu tesbit etmiştir:

“Deccal çıktığında bir gün bir sene gibi, bir gün bir ay gibi, bir gün bir hafta gibi… olacaktır.”

Bunun üzerine Ashab-ı Kiram sordu:

“Ey Allah’ın Peygamberi! O uzun günlerde sadece beş namaz kâfi gelir mi?”

Efendimiz onlara şu cevabı verdi:

“Hayır, ama siz (normal güdüzü ve gecesi olan bir ülkeye göre) zamanı taktir edip ayarlama yapın ve ona göre beş vakit na­mazınızı kılın.”

Ashab yine sordu:

“Ya çok kısa olan günlerde beş vakit namazını nasıl kılacağız?”

“Uzun günlerde yaptığınız taktir ve ayarlama gibi bir ayar­lama yaparsınız.” diye cevap verdi.

İşte bu hadis 45-90 derece arasında bulunan ülke ve bölgelerde ibâdetin nasıl yapılacağı, zamanın nasıl ayarlanması gerektiğini çok açık biçimde belirtmektedir.

Bu konuyu Namaz bölümünde vakitlerle ilgili kısımda açıklamış­tık. Burada tekrarında yarar gördük.

RAMAZAN HİLALİ

“Sizden kim bu ay’a hazır olursa oruç tutsun” mealindeki âyet­ten ve bir de Bakara süresindeki “Sana hilâlden sorarlar, deki: O, insanların yararına ve de hacc için vakit ölçüleridir.” mealindeki âyetten anlıyoruz ki Ramazanın başlangıç ve bitişini belirliyen bel­ge sadece hilâldir.

Bugünkü teknik imkânlarla rasathane hesabıyla hilâli tesbit etmek hem kolay, hem de sıhhatlidir. Ne var ki kamerî aylar 29 ile 30 arasında bir farklılık gösterir. Böylece kamerî aylar daima kesir­lidir. Oruç için yarım ya da günün dörtte biri ya da birkaç saati de­ğil tam güne ihtiyaç vardır. Rasathane hilâli görmek yerine Şaban’ın 29. günü akşam güneş battıktan sonra şu kadar dakika geçince ay görülebilir, der. Halbuki İslâm Dini hesaba saygılı olmakla be­raber her mü’mine ve ülkeye kolaylık olsun diye basit bir ölçü getir­miştir: Hava açık olursa, hilâli görmek, kapalı olursa şabanı 30 gün olarak tamamlamak. İslâm’ın koymuş olduğu bu ölçü, rasathane ve her türlü teknik imkândan yoksun sapa yerlerde oturan Müslümanlar için cidden büyük bir kolaylıktır.

Oruç: Âkil, baliğ, sağlıklı ve eyleşik olan her Müslümana farz­dır. Bu farzın gerçekleşmesi Ramazanın sübutuna bağlıdır. Sübutun her müslüman için mümkün ve kolay ölçü ve anlamda olması gere­kir. Bu da rasathanedeki yapılan hesaplarla değil, açık havada gü­neş battıktan bir süre sonra (yaklaşık 20-25 dakika) sonra hilâli görmekle; hava bulutlu ya da sisli ise Şaban’ı 30 gün tamamlamakla mümkündür. O halde Resûlüllah (a.s.) Efendimizin hilâlle ilgili emir ve tavsiyeleri ve âyetin bir yoruma göre taşıdığı mâna da dikkate alınarak ay’ın 29’da güneş battıktan sonra hilâli görmeye ça­lışmak farz-ı kifayedir.

İlâhî maksad ve muradı en iyi bilen ve Kur’ân’ın tefsirini en uy­gun biçimde yapan Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bu konuda şöyle bu­yurmuştur:

“Ay, yirmi dokuzdur? Onu görmedikçe oruç tutmayın. Eğer ha­va size karşı kapalı ise ona göre takdir edin.”[4]

“Allah hilâlleri insanların yararına vakit ölçüleri olarak yarat­mıştır. O halde hilâli gördüğünüzde oruç tutun ve onu gördüğünüz­de iftar edin. Hava size kapalı olursa (ay’ı) 30 olarak sayıp tamam­layın.”[5]

ORUCUN TARİFİ:

“Fecr-i sadık doğduktan güneş batıncaya kadar Allah’a yakın olmak niyetiyle yemek, içmek ve cinsî yaklaşmayı terketmektir.”

O halde oruca ehil olan kişinin fecr-i sadık doğduktan güneş ba­tıncaya kadar her türlü yemek, içmek ve cinsel yaklaşmayı Allah’a yakın olma, O’nun hoşnudluğuna erişme niyetiyle terketmesine “Oruç” denir. Bunun Arapçası savm ve siyam’dır. Bu iki terim de imsak, yani nefsi tutmak, men’etmek anlamına gelir. Bazen siyam, savm’ın çoğulu olarak da kullanılır.

Orucun Çeşitleri:

OrUcun farz, vâcib ve nafile olmak üzere üç çeşidi vardır. Farz olan oruç da ikiye ayrılır: Biri muayyen, yani belirli olan farz, Ra­mazan orucu gibi. Diğeri gayr-i muayyen, yani belirsiz farz, Ramazanda tutulmayan günleri kaza etmek ve bir de keffaret oruçları gibi.

Vâcib olan oruç da ikiye ayrılır: Muayyen ve Gayr-i muayyen, yani belirli ve belirsiz. Muayyen olan vâcib oruç, muayyen olan adak orucudur. Gayr-i muayyen olan borç, mutlak anlamda adak oruç ile nâfil olan oruçlardır.[6]

Ramazan Orucunun Sebebi:

Ramazan ayında her günün cüz’-i evvelidir ki o günden ayrılmaz. O halde Ramazanın birinci gecesinde kendine gelir, ama cinnet getirerek sabahlar ve bütün bir ay bu hal devam ederse, ileride iyileşince artık kendisine kaza gerekmez. Çünkü oruca sebep olacak hiçbir günün evveline aklı başında erişmiş değildir. Sebep gerçekleşmeyince vücub da gerçekleşmiyor.[7] Sahih olan da budur. Şemsü’l-eimme Halvanî de aynı görüştedir. Fetva da buna göre ve­rilmiştir.[8]

Bunun gibi Ramazanın birinci gecesinde kendine gelip cinnet getirerek sabahlıyan ve ayın ortasında yine gece yarısı kendisine ge­lir ama cinnet getirerek sabahlarsa kendisine kaza gerekmez. Çünkü Oruç günlerinin cüz-i evvelini idrâk edememiştir.[9]

Orucun Başlangıç Ve Bitiş Vakti:

Orucun başlangıç vakti, fecr-i sadık, yani doğu ufkunda dikey olarak meydana gelen aydınlıktan sonra meydana gelen yatay ay­dınlığın ortaya çıkmasıdır. Buna fecr-i sanî=İkinci fecir de deni­lir. Güneş batı ufkunda kayboluncaya kadar devam eder. O halde Fecr-i sadık doğduğu andan itibaren bir şey yemek, içmek, cinsî yaklaşmada bulunmak haramdır, kasden bilerek işlendiği takdirde oruç bozulur.

Fecr-i sadık doğması, doğu ufkunda önce hafif fakat yatay bi­çimde bir aydınlığın belirmesiyle başlar, ufukta iyice yayılmasıyla belirgin hale gelir. Fukaha bu iki durum arasında farklı görüşler ortaya koymuşlardır: Bir kısmına göre, yatay olarak hafif aydınlı­ğın belirmesiyle imsak başlar, o takdirde bir şey vemek, içmek oru­cu bozar. Bir kısmına göre ise, iyice yayılıp belirgin hale gelmesiyle imsak başlar ve artık bir şey yemek, içmek haram olur.

Şemsül-Eimme Halvanî’ye göre, birincilerin görüşü ihtiyata da­ha uygundur, ikincilerin görüşünde ise genişlik ve kolaylık vardır.[10]

Orucun başlangıç ve bitiş vakitleri dikkate alınarak şu hüküm konmuştur: Fecir doğmadığını sanarak sahur yer, halbuki doğmuş­tur; güneş battığını sanarak iftar eder, halbuki güneş henüz batmamıştır; bu iki durumda da kendisine kaza gerekir, keffaret gerek­mez. Çünkü kasıt yoktur.[11]

Fecrin Doğup Doğmadığında Şüphe Ederse:

Fecrin doğduğunda şüphe ederse, en uygunu, orucu bozacak her şeyi terketmesidir. Bununla beraber bir şey yer veya içer sonra da fecrin doğduğu kesin olarak bilinmezse, tuttuğu oruç tamamdır, ka­zaya gerek yoktur. Ancak fecrin doğduğuna kesin bilgi edinirse o taktirde oruç bozulmuştur, sadece kazası gerekir.[12]

Bu konuda kesin bilgi edinemez ama zann-i gaalible fecrin doğ­duğunu hükmederse, o taktirde ihtiyaten kaza etmesi gerekir.[13]

İki Şahit Fecrin Doğduğuna Şehadette Bulunursa:

İki şahit fecrin doğduğuna, iki şahit te doğmadığına şehadette bulunur; adam doğmadı diyenlerin sözüne itibar ederek bir şey yer veya içer, sonre da fecrin doğduğu anlaşılırsa, bu durumda kendisi­ne hem kaza, hem keffaret gerekir. Bunda fukahanın ittifakı var­dır. Çünkü bu konuda isbat üzere olan şehadet kabul edilir. Nefiy üzere olan şehadet onunla tearuz etmez, yani karşıtlıkta bulunmaz. Nitekim kul haklarındaki şahitliklerde de genel kaide budur.

Bir Kişi Fecrin Doğduğuna Şehadet Ederse:

Bir kişi fecrin doğduğuna, bir başka kişi de doğmadığına şeha­dette bulunur, adam doğmadı diyene uyarak bir şey yer veya içer, sonra da fecrin doğmuş olduğu anlaşılırsa, kendisine keffaret gerek­mez, sadece kaza gerekir. Çünkü bir kişinin fecir doğduğu diye şe­hadette bulunması tam hüccet sayılmaz.[14]

Sahur Yerken Bir Cemaat Fecrin Doğduğunu Söylerse:

Sahur yerken içeri bir cemaat girerek fecrin doğduğunu haber verir, o da, eh artık orucum bozuldu, der ve fecir doğduktan sonra da yemeğe devam eder, sonra da haber verildiğinde fecrin doğma­mış olduğu anlaşılırsa, sadece kaza gerekir, keffaret gerekmez. Çün­kü şehadette bulunan bir cemaattir. Bir tek kişi olsaydı, o takdirde hem kaza, hem keffaret gerekirdi. Çünkü bu gibi meselelerde bir ki­şinin şehadeti makbul değildir.[15]

Adam Karısına: Bak Fecir Doğmuş Mu

Adam karısına dışarı çık da bak, fecir doğmuşmu? diye sorar, kadın da bakıp, “henüz doğmamış” der ve kocası onunla cinsel yak­laşmada bulunur, sonra da fecrin doğmuş olduğu anlaşılırsa, o tak­dirde adama keffaret gerekmez, sadece günü gününe kaza gerekir. Kadına gelince, fecrin doğduğunu bildiği halde doğru söylememişse, kendisine hem kaza, hem de keffaret gerekir. Doğmadığına kanaat getirerek söylemişse, o takdirde ona da sadece kaza gerekir.[16]

Güneşin Battığında Şüphe Eden Kimse:

Güneşin batıp batmadığında şüphe eden kimseye iftar etmek helâl olmaz. Tabii bu durum hava kapalı olduğu günlere mahsus­tur. Açık bir havada güneşin batıp batmadığı kesinlikle görülebilir.[17]

O halde kapalı bir günde şüphe etmekle beraber iftar ederse, kendisine sadece kaza gerekir.[18] Fakîh Ebu Cafer’e göre, keffa­ret de gerekir.[19] Birinci görüşte kolaylık vardır, fetva verilebi­lir. Ancak iftar ettikten sonra güneşin henüz batmadığı kesinlikle tesbit edilirse, o takdirde hem kaza, hem keffaret gerekir. Zeylaî de aynı görüştedir. Sahih olan da budur.

İki Kişi Güneşin Batmadığına Şehadet Ederse:

İki kişi güneşin battığına şehadette bulunur iki ayrı kişi de bat­madığına şehadette bulunur, adam da battı diyenlere uyarak oru­cunu bozar, sonra da güneşin batmadığı anlaşılırsa, kendisine sade­ce kaza gerekir. Bunda görüş birliği vardır.[20]

Horozun Ötmesiyle Sahur Ayarlanabilir Mi?

Fukahadan bir kısmına göre, horozun ötmesine itibar edilmez. Çünkü hergün aynı vakitte ötmesi mümkündür, denilemez. Diğer bir kısmına göre, horozunun her gece aynı vakitte ötmesine birkaç kez denemiş ve bu durum sıhhat kazanmışsa, o takdirde horozun ötme­sine itibar edilir. Ama yine en sıhhatli olanı, fecrin doğup doğmadığını araştırıp bir kanaata varmaktır.[21]

ORUCUN ŞARTLARI:

Orucun şartları üçtür:

1- Vücubunun şartları: İslâm, akıl ve bulûğdur.

2- Edasının vücubunun şartları: Sıhhat ve ikaamettir.

3- Edasının sıhhatinin şartları: Ayhali ve lohusalıktan temiz­lenmiş olmak ve niyet getirmektir.[22]

Niyetin Mahiyet Ve Ölçüsü:

Niyetin yeri kalbdir. O halde oruca sadece kalben niyet getir­mek kâfidir. Ancak dil ile de niyet etmek müstehabdır. Bazısına gö­re sünnettir. Mezhep imamlarından bir kısmına göre dil, ile niyet getirmek mekruhtur.[23]

Her Gün Niyet Getirmek Şart Mı?

Hanefi fukahasının görüş birliğiyle her gün için ayrı niyet ge­tirmek şarttır. Çünkü her günün orucu ayrı bir ibâdettir. Şafiîlere göre, niyet rükündür ve her gün fecirden önce getirilmesi gerekir.

Sahura Kalkmak Niyet Yerine Geçer Mi?

Sahura oruç tutmak için kalkılır. Bu bakımdan sahura kalkan kimse başka bir niyet getirmese bile sadece kalkıp bir şeyler yemesi oruç niyeti yerine geçer. Diğer oruçlar için de durum aynıdır. Ancak sahura kalkmakla beraber “ben yarın oruç tutmayacağım” diye ni­yet ederse, o takdirde sahura kalkmak bu durumda oruca niyet sa­yılmaz.

İftardan Sonra Oruca Niyet Eder, Henüz Fecir Doğmadan Bu Niyetinden Dönerse:

Akşam iftardan sonra yarının orucuna niyet eder, fecir doğma­dan bu niyetinden vazgeçerse, bu caiz sayılır. Bütün oruçlarda hü­küm aynıdır.

Böyle yapmanın yararı nedir? İftardan sonra yarının orucuna niyet getirirken cidden oruç tutmak istiyordu. Sonra yarın oruç tutamıyacağını, yani önemli bir işinden dolayı yarının orucunu kaza­ya bırakacağını düşünerek ilk yaptığı niyetten vazgeçerse, bu du­rumda fecir doğduktan sonra orucu bozarsa, kendisine sadece kazası gerekir. Ama ilk niyeti bozmadan böyle yaparsa, kendisine hem ka­za hem keffaret gerekir.[24]

Allah Dilerse Yarının Orucuna Niyet Ettim:

Yarın oruç tutmaya -Allah dilerse- niyet ettim, derse, bu da sa­hihtir, niyet yerine geçer. Ama yarın bir sofraya davet edilirsem oruç tutmayacağım, davet edilmezsem tutacağım, şeklinde şüphe izhar ederek niyet ederse, bu durumda oruçlu sayılmaz. O halde oruç tutmak istiyorsa, fecir doğduktan zeval vaktine kadar geçen süre içinde yeniden niyet getirmesi gerekir.

Oruç Tutmaya Hiç Niyet Getirmeden Sabahlarsa:

Bu durumda oruçlu sayılır mı? En açık kavle göre, oruçlu sayıl­maz. Çünkü niyet şarttır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, zevalden önce oruca niyet getirmesi gerekir. Aksi halde o gün oruç tutmamış sayılır.[25]

Akşam Henüz Güneş Batmadan Niyet Edilir Mi?

Güneş henüz batmadan, yani iftar vakti girmeden önce niyet sa­hih değildir. Bu durumda bir kimse güneş batmadan yarının orucu­na niyet ettikten sonra zeval vaktinden az sonra uyanır veya o vak­te kadar baygın kalırsa, o günün orucunu tutmamış sayılır. Ama ze­valden önce niyetini tazelerse sahih olur. O halde niyetin vakti: Her gün güneş battıktan sonra başlar, zeval vaktinden az öncesine kadar devam eder. İşte bu süre Ramazan orucuna niyet getirme zamanı­dır.[26]

Ramazan orucu, belirli adak orucu ve bir de nafile oruç için o günün orucuna veya mutlaka oruç tutmaya veya nafile oruç tutma­ya niyet getirilir ve bu da zevalden öncesine kadar gerçekleşirse ca­iz olur. Çünkü o gün başka oruç tutulamaz. Bunu biraz daha açıklıyalım:

Ramazan ayında güneş battıktan tâ zeval vaktine kadar geçen zaman içinde ister Ramazan orucuna, ister mutlaka oruca, ister na­file oruca niyet etsin, bu niyet Ramazan orucuna yöneliktir ve sahih­tir.

Bunun gibi, ayın beşine raslayan perşembe günü oruç tutmayı adayan kimse, o gün herhalde adak orucunu tutmakla yükümlü bu­lunduğundan başka bir oruca veya nafile oruca ya da mutlak bir oruca niyet ederse, bütün bu niyetler sadece adak orucu yerine geçer.[27]

Bu hususta eyleşik, yolcu, hasta ve sıhhatli kimse arasında fark yoktur.[28]

Zevaldan Az Öncesine Kadar Niyet Caizdir:

Zevalden önce orucu bozacak bir fiilde bulunmayanlar için bu sürenin sonuna kadar geçen zaman içinde niyet getirmek caizdir. Ama fecir doğduktan sonra orucu bozacak bir fiilde bulunur, sonra oruca niyet getirirse, bu caiz değildir.[29]

O halde akşamdan baygın veya uykuda kalıp zevaldan az önce uyanan kimse, orucu bozacak bir fiilde bulunmadığı için kendine ge­lince hemen niyet ederse, yani zeval vakti geçmeden oruç tutmaya azmederse, bu niyet sahih olur.[30]

Günün Evvelinde İrtidad Eden Kimse:

Ramazanda günün evvelinde irtidad eden (dinden çıkan) kim­se, oruca aykırı bir harekette bulunmaksızın bir süre sonra İslâm’a girer ve zeval vakti de henüz geçmemişse, oruca niyet ederse, sahih olur.[31]

Niyette Afdal Olan Şudur:

Geceden niyet getirmek ve hangi orucu tutmak istiyorsa onu belirlemek, afdal olanıdır. Çünkü niyetten maksad, yapılacak ibâde­ti âdetten ayırmak ve onu belirlemektir.[32] Hem İmam Ebû Yu­suf’a göre, Ramazan bile olsa, hangi oruca niyet getirilirse niyet onun için muteberdir. Gerçi fetva bu meselede İmam Ebû Hanîfe ile İmam Muhamme’din kavllerine göredir, ama buna riâyet etmek da­ha uygundur.

Hasta Olan Veya Yolculuk Halinde Bulunan Kimsenin Niyeti:

Ramazan’da hasta bulunan veya yolculuk halinde olan kimse, oruç tutmak ister de mutlaka oruca veya nafile oruca niyet getirir­se bile tutacağı oruç Ramazan orucu yerine geçer. Sahih olan da bu­dur.[33]

Günü Belirli Adak Orucuna Niyet:

Günü belirlenmiş adak orucuna niyet getirirken, onun yerine Ramazan orucunu kazaya veya başka bir keffaret orucuna niyet ederse, İmam Ebû Yusuf’a göre, tutacağı oruç niyet ettiği vacibin yerine geçer, adak orucunu kaza etmesi gerekir. En sahih olan gö­rüş te budur.[34] Çünkü kaza ve keffaret oruçlarında niyetin şar­tı, geceden getirilmesi ve bir de ta’yin edilmesidir. İmam Ebû Hanîfe’ye göre, öyle de olsa adak orucuna niyet etmiş sayılır.

Kaza Orucu İçin Nasıl Niyet Edilir?

Kaza orucunda “Kaza orucuna niyet ettim” demek şart değil­dir; yani kaza tabirini kullanmaya gerek yoktur. “Üzerimde kalan oruca niyet ettim” demesi kâfidir.[35]

Dar-i Harpte Ramazan Girmeden Oruç Tutarsa:

Dar-i Harpte bir müslüman Ramazan ayı girmeden, Ramazan girdi zanniyle oruç tutar ve birkaç sene böyle devam ederse, birinci senenin orucu Ramazan orucu yerine geçmez. İkinci senenin orucu­na kapalı biçimde, yani tam açıklık getirmeden niyet etse bile birin­ci senenin kazaya kalan orucu yerine geçer, üçüncü senenin orucu da ikinci senenin kazaya kalan orucu yerine geçer. Sahih olan da bu­dur.[36]

Ramazanda Kasden Orucunu Bozarsa:

Ramazanda kasden orucunu bozduğu için kendisine bir günün cezâsıyla birlikte 60 gün de keffaret orucu gerekir. Bu 61 gün orucu tutarken kaza orucuna niyet getirmez, sadece keffaret orucu diyerek tutarsa, yine de bir günü kaza orucu yerine geçer. Çünkü o maksatla oruç tutulmuştur.[37]

Aynı Ölçü Ve Derecede Olan İki Vacibe Birden Niyet Getirmek:

Aynı ölçü ve derecede bulunan iki vâcib oruca birden niyet getirt­irse, tutulan oruç hiçbirinin yerine geçmez. Ama biri vücub bakımından daha râcih durumda ise, o takdirde yapılan niyet onun yerine geçer. Bu bakımdan iki ayrı oruca birden niyet getirmek uygun değildir.[38] Buna bir örnek verelim: Adam hem Ramazan orucunun kazasına, hem üzerindeki adak oruca birden niyet ederse, Ramazan kazası daha râcih olduğundan niyet onun yerine geçer. Bunda istihsan vardır. Belirlenmiş bir adak orucuyla nafile oruca birden niyet ederse, adak orucu yerine geçer. Çünkü adak orucu na­file oruca tercih edilir. Aynı zamanda vâcibdir. Bunun gibi Rama­zan orucunun kazasıyla Zihar keffaret orucuna birden niyet ederse, Ramazan orucu kazası yerine geçer, çünkü bu daha kuvvetlidir ve daha, râcihtir. Bunda da istihsan vardır.[39]

Kadın Henüz Temizlenmeden Oruca Niyet Ederse:

Ayhali bulunan kadın henüz temizlenmeden geceleyin oruca ni­yet eder, fecir doğmadan temizlenirse, bu niyet muteber sayılır. Tu­tacağı oruç ta sahih kabul edilir.[40]

Fecir Doğduktan Sonra Kâza Orucuna Niyet Getirirse:

Fecir doğduktan sonra kaza orucuna getirilen niyet muteber de­ğildir. Ancak böyle bir niyetle oruç tutacak olursa, tuttuğu oruç na­file yerine geçer, bozacak olursa kazası gerekir.[41]

RÜ’YET-İ HİLÂL

Oruç bahsinin giriş kısmında bu meseleye kısmen dokunmuş ve kısa da olsa gereken açıklamada bulunmuştuk. Ancak önemini dikkate alarak onu özel bir bölümde daha geniş ve detaylı biçimde açıklamayı uygun gördük.

İslâm, şer’i bir mahzur bulunmadığı takdirde kolaylığı emreder ve ibâdette de daima kolay olanını tavsiye eder. Ramazanın sübutu hilâli görmek, hava kapalı olduğu takdirde Şaban’ı otuza tamamlamakla gerçekleşir. Bu, dinde bir kolaylıktır.

Nitekim İbn Ömer (r.a.) diyor ki:

“Şaban’ın sonunda halk hilâli görmeye çalıştı. Ben de onların arasında bulunuyordum. Hilâlı gördüm ve gelip Peygamber (a.s.) Efendimize haber verdim. Benim bu şahadetimi kabul ederek Müslü­manlara oruç tutmalarım emretti.”[42]

Ebû Hüreyre (r.a.)’ın yaptığı rivayette Resûlüllah (a.s.) Efen­dimiz:

“Hilâli görünce oruç tutun ve yine onu görünce iftar edin. Hava kapalı olursa, Şaban ayını otuz olarak tamamlayın.”[43]

İmam Şafiî ile İmam Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Ömer ha­dîsine dayanarak, oruç hakkında bir kişinin şehadeti kabul olunur, demişlerdir. İmam Nevevî’ye göre en sahih olan da budur.

İHTİLÂF-İ METALİ’

Ay’ın doğuşunun farklı olduğu ülkelerde, her ülke kendi bulun­duğu coğrafî durumuna göre ay’ı görmekle oruç tutar, yine onu gör­mekle bayram eder mi? Bu hususta mezhep imamlarının görüş ve ictihadları farklıdır:

Cumhur’a göre, metali’a itibar edilmez. Bir beldede hilâl görül­düğü takdirde diğer beldelerin ona uyması vâcib olur. Çünkü Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bu hususu genel anlamda belirterek şöyle buyurmuştur:

“Ay’ı görmekle oruç tutun ve yine onu görmekle iftar edin.”

İmam Ebû Hanîfe de aynı görüştedir. İmam Şafiî’ye göre, muh­tar olan, metali’a itibar etmektir. Daha önce görene uymaları vâcib değildir. İmam Şafiî bu konuda şunu delil olarak göstermiştir.

Hz. Küreyb diyor ki:

“Şam’a bir yolculuk yaptım. Orada bulunduğum sırada Rama­zan hilâli görüldü. Ben de cuma gecesi (akşam namazından sonra) hilâli gördüm. Sonra ayın sonuna doğru Medine’ye döndüm. İbn Abbas (r.a.) benim Şam’dan döndüğümü görünce sordu:

“Ya Küreyb! Şam’da hilâli ne zaman gördünüz?”

“Cuma gecesi gördük”

“Sen de gördün mü?”

“Evet, ben de, halktan çok kimseler de gördük; onlar da Muâviye de oruç tuttu.”

Bunun üzerine İbn Abbas (r.a.):

“Ama biz cumartesi akşamı gördük. Ona göre devam edip hi­lâli tekrar görünceye, göremediğimiz takdirde otuz günü tamamla­yıncaya kadar tutacağız.” dedi. Küreyb:

“Muaviye’nin görmesi ve oruç tutması kâfi değil midir?” Deyince, İbn Abbas şu cevabı verdi:

“Hayır, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bize böyle emretti. (Ya­ni bulunduğumuz yerde hilâli görünce oruç tutun, yine onu görünce iftar edin!)”[44]

Hilâli Tesbite Çalışmak Vâcibdir:

Bunun için fukaha, Şaban ayının 29. günü güneş guruba gittikten sonra hilâli görmeye çalışmak Müslümanlara vâcibdir, demiş­lerdir. Bu durumda hilâli görürlerse oruç tutarlar; hava kapalı ya da sisli olursa Şaban’ı otuz gün olarak tamamlarlar.[45] Aynı şe­kilde Ramazan’ın 29. günü akşamı güneş battıktan sonra hilâli gör­meye çalışırlar.

Hilâli zevalden önce veya sonra görmek kâfi değildir. Çünkü bu gelecek günün gecesine ait hilâldir. Muhtar olan görüş ve tesbit te budur.[46]

Hava Kısmen Bulutlu Olursa:

Şaban’ın 29. günü akşamı hava kısmen bulutlu olur veya az sis bulunursa, o takdirde âkil ve âdil bir Müslümanın hilâli gördüğüne dair şehadette bulunması kabul edilir; bu ister erkek, ister kadın, ister, hür, ister köle olsun farketmez.

Bu konuda bir kişinin diğer kişiye şehadeti de makbuldür. Hat­tâ kazf (namuslu bir kadına zina isnad edip bunu dört şahitle isbat edemiyen kişiye vurulan seksen değnek) cezası görüp tevbe eden ki­şinin de bu konuda zahir rivayete göre şehadeti muteberdir.[47]

Âdil Olup Olmadığı Bilinmiyen Kimse:

Âdil olup olmadığı bilinmiyen kimsenin şehadetine gelince, za­hir rivayete göre, kabule şayan görülmemişse de İmam Ebû Hanife’ye göre, onun da şehadeti makbuldür. Sahih olan da budur.[48] İmam Halvanî de bu görüşü benimsemiştir.

Ramazan Hilâlinde Kadının Kadına Şehadeti:

Ramazan hilâlinde kölenin köleye, kadının kadına şehadeti de muteberdir. İştiha çağına gelip henüz ergen olmayan çocuğun bu hu­sustaki şehadeti makbul değildir.

Ramazan Hilâlinde “Şehadet” Lafzı Şart Mıdır?

Ramazan hilâlini tesbitte veya tesbit edenin bu konudaki şehadetini işitip şahid olmakta “şehadet” lafzını kullanmak şart olmadığı gibi, hâkimin hükmü de şart değildir. “Hilâli gördüm…” demek de kâfidir.

Hilâli gördükten sonra gelip hâkimin huzurunda gördüğüne da­ir şehadette bulunurken başka biri onun bu şehadetini işitir ve onun dış görünüşü itibariyle âdil olduğunu sanırsa, o takdirde oruç tut­ması vâcib olur; hâkimin bu konudaki hükmünü beklemesine gerek yoktur.

Hilâli Nasıl Ve Nerede Gördün? Diye Sormak:

Hilâli hafif bulutlu veya sisli bir havada gören kişiden, “Onu na­sıl ve nerede gördün?” diye sormaya gerek var mıdır? Zahir rivayet­te buna gerek yoktur, sadece “Hilâli gördüm.” demesiyle yetinilebilir.

Beldenin Valisi Veya Kaadısı Hilâli Görürse:

Bir beldede yine hava az bulutlu veya hafif sisli iken Ramazan hilâlini, vali veya kaadı yalnız başına görürse, bu durumda isterse buna bir şahid tutar, dilerse, halka oruç ile emreder.

Yine Böyle Bir Havada Yalnız Başına Hilâli Gören Kimsenin Kaadıya Haber Vermesi Vâcib Midir?

Âdil ve âkil olan bir Müslüman, ister erkek, ister kadın, ister kö­le veya câriye olsun, aynı gece ilgili makama başvurup gördüğünü haber vermesi gerekir.

Açıktan günah işleyen bir kimse görecek olursa, o da hâkime başvurup şehadette bulunur; ancak hâkim onun şehadetini ya kabul eder, ya da reddedebilir.

Tabii hilâli gördüğüne dair ilgili makama gelip haber verme du­rumu şehir ve kasabalara göredir. Hâkimi ve valisi bulunmayan köy ve kabilelerde, hilâli gören âdil ve âkil bir Müslüman, köyün camiine gelip cemaate hilâli gördüğünü ve oruç tutmalarını söyler. Onla­rın da bu haber üzerine oruç tutmaları gerekir.[49]

Ramazan Hilâlini Gören Kimseye Oruç Gerekir Mi?

Ramazan hilâlini yalnız başına gören kimsenin bu konudaki şehadeti kabul edilmediği takdirde, kendisinin oruç tutması gerekir. İftar ettiği, yani oruç tutmadığı takdirde kaza etmesi vâcib olur. Keffaret gerekmez. Hattâ kaadı onun şehadetini reddetmeden önce de iftar ederse yine de keffaret gerekmez. Sahih olan da budur.[50]

Fâsık Bir Kimsenin Şehadeti Kabul Edilirse:

Ramazan hilâlinde fâsık (açıktan günah işleyen) kimsenin şe­hadeti kaadı tarafından kabul edilir ve halka oruç tutmaları için emir verilir, bununla beraber o fâsık ve bir de belde halkından biri oruç tutmayacak olurlarsa, meşayih-i fukahanın çoğuna göre, ken­dilerine keffaret de gerekir.[51]

Havada Bulut Ve Benzeri Bir İllet Bulunmazsa:

Ramazan hilâlini tesbitte Şaban’ın 29. günü akşamı havada hiç­bir illet ve engel bulunmazsa, o takdirde bir kişinin -âdil de olsa- şe­hadeti kabul olunmaz. Kalabalık bir cemaatin görmesi ve şehadette bulunması gerekir. Bunun nisbeti, kaadının takdirine bırakılmış, ke­sin bir sayı konulmamıştır. Sahih olan da budur.[52]

Bu konuda Ramazan, Şevval ve Zilhicce ayları hakkındaki tesbit aynı ölçü ve anlamdadır. Yani bu ayların hilâlini tesbitte, hava açık ise, kalabalık bir cemaatin görmesi ve şehadette bulunması ge­rekir.[53]

Ancak bu konuda İmam Tehavî, şehir dışından gelen veya çok yüksekçe bir yerde bulunan bir kişinin şehadeti kabul olunur, de­mişse de Zahir Rivayete göre, bu müftabih kabul edilmemiştir.[54]

ŞEVVAL AYININ HİLÂLİ:

Şevval ayının hilâli Ramazanın 29. günü akşamı güneş battık­tan sonra tesbite çalışılır. Sadece bir kişinin görmesi kâfi olmadığın­dan, ertesi gün bayram yapılmaz. Gören kişi de ihtiyaten ertesi gün oruç tutar. Bununla beraber oruç tutmayacak olursa, kendisine sa­dece kaza gerekir, keffaret gerekmez.[55]

Yalnız Başına Şevval Hilâlini Gören:

Yalnız başına Şevval hilâlini gören ve gelip şehadette bulundu­ğu halde şehadeti kabul olunmayan kimseye ihtiyaten oruç tutmak, yani ertesi gün oruç tutmak gerekir. Oruç tutmayıp iftar edecek olursa, kendisine sadece kaza gerekir.[56] Hilâli gördüğünü bir dostuna söyler, o da buna dayanarak eresi gün oruç tutmazsa, ken­disine sadece kaza gerekir.[57]

Şevval Hilâlini Sadece Kaadı Görürse:

Ramazan’ın 29. günü akşam güneş battıktan sonra hilâli sade­ce kaadı veya vali yalnız başına görürse, bunu halka duyurmaz, ay­nı zamanda kendisi de bayram yapmaz, ne gizli ne de açık orucunu bozmaz. Çünkü bu konuda bir kişinin görmesi yeterli sayılmamıştır.[58]

Havada Bir İllet (Az Bulut Veya Az Sis) Bulunursa:

Şevval hilâlini tesbitte havada bir illet bulunursa, iki erkeğin veya bir erkek iki kadının şehadeti nacak kabul edilir. Ayrıca bun­ların hür olması ve “şehadet” lafzını kullanması da şarttır. Aksi hal­de şehadetleri muteber değildir.[59]

Köylerde ise hava az kapalı veya az sisli olursa, iki kişinin âdil olmaları şartıyla şehadetleri kabul olunur. Ora halkı bunların şehadetine dayanarak ertesi gün bayram yapabilirler.[60]

Hava açık olduğu takdirde ancak bir cemaatin şehadeti kabul edilir; Ramazan hilâlinde olduğu gibi.

Fukahanın ileri gelenlerinden birkaç zata göre, başka bir mem­leketten gelen iki kişinin şehadeti bu konuda kabul edilir. Bu daha çok Hanefî mezhebinin ictihadıyla uyum sağlar. Çünkü Hanefîlere göre, bir beldede hilâl görüldüğü takdirde diğer beldelerin de ona uyması vâcibdir. Şafiî mezhebine göre, başka beldeye uymak vâcib değildir.[61]

Kurban bayramı hilâli hakkındaki hüküm de Ramazan bayra­mı gibidir. Yani zilkaadenin 29. günü güneş battıktan sonra hilâl tesbitine çalışılır. Âdil olmak şartıyle iki erkek veya bir erkek iki kadı­nın şehadeti kabul edilir. Diğer ayların hilâllerinin tesbitinde de ayni şart muteberdir. Ancak sözü edilen iki şahidin ayrıca hür olma­ları, hadd-i-kazf cezası görmemiş bulunmaları gerekir.[62]

Bir Kişinin Şehadetiyle Oruç Tutanlar:

Bir belde halkı bir kişinin şehadetine dayanarak Ramazan oru­cunu tutup otuzu tamamladıkları halde Şevval hilâlini göremiyecek olurlarsa, ertesi gün iftar etmeyip oruç tutarlar. Bu, İmam Ebû Hanîfe’nin kavlidir. El-Hasen de bu kavli ihtiyata daha uygun görmüş­tür. İmam Muhammed’e göre, iftar ederler.[63] Bu görüş ile de amel etmek caizdir. Hattâ Nehrü’l-Faik’de İbn Nüceym bunun daha sahih olduğunu Gayetü’l-Beyân sahibinden naklen söylüyor.

Bu farklı görüş, hava açık olduğu halde Şevval hilâlini tesbit edemedikleri takdirdedir. Hava kapalı veya sisli olursa, herhalde otuz günü tamamladıktan sonra bayram etmeleri vâcibdir.[64]

Hava Bulutlu İken İki Kişi Ramazan Hilâlini Gördüklerine Şehadet Ederse:

Hava bulutlu iken iki âdil kişi Ramazan hilâlini gördüklerini gelip söyler, kaadı da onların şehadetini kabul eder ve müslüman halk otuz gün oruç tuttuktan sonra Şevval hilâlini görsünler görme­sinler iftar ederler. Sahih olan da budur.[65]

Bir Beldede Birkaç Kişi Şehadette Bulunursa:

Bir beldede halk oruç tutmaya başladıktan sonra birkaç kişi or­taya çıkıp, “siz oruç tutmadan bir gün önce biz hilâli gördük” der­lerse, artık onların bu şehadeti kabul olunmaz. Ancak bunlar başka bir beldeden gelmişlerse o takdirde şehadetlerini kabul etmek caiz olur. Edilmediği takdirde ise bir şey gerekmez.[66]

Bu, daha çok Hanefî mezhebine göredir. Şafiî mezhebine göre, onların şehadeti kendi memleketleri hakkında muteberdir. Çünkü her memleket kendi coğrafi konumu içinde hilâli tesbite çalışır.[67]

Hilâli Görmeden 28 Gün Oruç Tuttuktan Sonra Şevval Hilâlini Gören Belde Halkı:

Bir belde halkı Ramazan hilâlini görmeden 28 gün oruç tutar ve akşam güneş battıktan sonra Şevval hilâlini görürse ne yapar? Sa­dece bir günün orucunu kaza ederler. Ama 29 gün oruç tuttuktan sonra Şevval hilâlini görecek olurlarsa, kendilerine hiç bir günün kazası gerekmez.

Şaban hilâlini görmeden onu otuz gün hesaplar, sonra yine Ra­mazan hilâlini görmeden oruç tutar ve 28. günü akşam güneş battıktan sonra Şevval’in hilâlini görecek olurlarsa, iki gün kaza etme­leri gerekir.[68]

Oruç Tutamayan Hasta İleride İyileşince Kaç Gün Oruç Tutar?

Bütün bir Ramazan oruç tutamıyan hasta ileride iyileşince kaç gün oruç tutması gerekir? Tutamadığı Ramazanın 29 gün sürdüğü­nü biliyorsa, 29 gün kaza eder. Bilmiyorsa 30 gün kaza eder.[69]

ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE OLMAYAN ŞEYLER:

1. Sakız Çiğnemek:

Sakız çiğnemek mutlaka mekrûhsa da, fukahadan bir kısmı yaz aylarında tarla ve bahçede veya ağır işlerde çalışan işçilerin iyice özü alınmış sakızı çiğnemelerinde kerahet olmadığını söylemiştir.

Bunun dışında içindeki özü alınmadan çiğnenen sakız orucu bo­zar. Özü iyice alınmış olanı ise, orucu bozmaz ama mekruhtur.[70]

2. Özürsüz Gıda Maddelerinden Veya Benzeri Nesnelerden Bir Şeyi Tadmak Veya Çiğnemek.

Ancak kadının kocası huysuz bir kimse ise, o takdirde evde bir olay çıkarmamak için yemek pişirirken tadına ve tuzlu olup olmadı­ğına bakabilir. Bunda kerahet yoktur. Bunun gibi, küçük çocuğuna ağzında çiğnedikten sonra bir şeyler yedirmek zorundaysa, o tak­dirde kerahet kalkar. Çünkü bunda zaruret vardır. Ancak kadın süt veya hazırlanmış çocuk maması bulabiliyorsa, o zaman bir şeyler çiğnemesi mekruhtur.[71]

Nafile oruçlarda ise bir şeyin tadına bakmakta kerahet yoktur. Fukahanın çoğu bu görüştedir.[72]

3. Satın Alırken Bal, Yağ Ve Benzeri Bir Şeyin Tadına Bakmak.

Çarşı ve pazardan bal, yağ ve benzeri gıda maddelerini satın alırken, bunları güvenilir kimselerden satın alıyorsa, o takdirde ta­dına bakmak mekruhtur. Satıcılar güvenilir kimseler değilse o tak­dirde -aldanmamak için- tadmasında bir sakınca görülmemiştir.[73] Şu kadar ki bütün bu tadmalarda tadılan şey boğazdan aşağı girmemelidir. Aksi halde orucu bozar.

4. Büyük Abdestten Sonra Aşırı Derecede İstinca Etmek.

Suyun dübürden içeri kaçma tehlikesi olduğundan gereğinden fazla istinca etmek mekruh sayılmıştır. Temizlik şarttır. Fazlası orucu bozabilir.[74]

5. Abdest Alırken Veya Serinlemek İsterken Ağız Ve Buruna Faz­la Su Alıp Çalkalamak.

Bu durumda suyun boğaza kaçma tehlikesi bulunduğundan mekruh sayılmıştır. Normal biçimde su alıp gargara yapmadan ağ­zı ve burnu yıkamakta bir sakınca yoktur.[75]

6. Nehir, Deniz, Havuz Ve Benzeri Yerlerde Yıkanırken Yellen­mek.

Bu durumda suyun dübürden içeri kaçma tehlikesi olduğundan mekruh sayılmıştır.[76]

7. Banyo Yapmak, Başa Su Dökmek, Islak Beze Sarınmak.

Bunlar İmam Ebû Hanîfe’ye göre mekruhtur. İmam Ebû Yusuf’a göre mekruh değildir. En zahir olan görüş te budur.[77] Fetva imam Ebû Yusuf’un görüşüne göredir.

8. Ağızda Tükrüğü Biriktirip Öylece Yutmak.

Gerçi tükrüğü yutmaktan kaçınmak mümkün değildir. Ne var ağızda biriktirip yutmakta zaruret yok, istek vardır. Bu bakımdan mekruh sayılmıştır.

9. İyice Suya Batırılmış Misvak Veya Diş Fırçası Kullanmak.

Bu, İmam Ebû Yusuf’a göredir. Diğer imamlara göre, sabah ve akşam ağıza ıslak misvak veya fırça sürmek mekruh değildir. İkin­cilerin görüşünde ümmet için kolaylık vardır.[78]

Sürme kullanmak veya bıyıklara yağ sürmek mekruh değildir. Ancak böyle yapmakla daha çekici olmayı düşünüyorsa, Ramazanda bu gibi şeylerden kaçınmakta yarar görüldüğünden mekruh sayılmıştır. Yok gözlerini güneşten veya hastalıktan korumak için sür­me kullanıyorsa, bunda bir sakınca yoktur.[79]

10. Güçsüz Düşeceğini Bildiği Halde Kan Aldırmak, Yani Kan Vermek.

Güçsüz düşmüyeceğini biliyorsa, kan aldırmasında kerahet yok­tur. Herhalde sıhhi yönden aldırması gerekiyorsa, bunu iftardan sonraya bırakması uygun olur.[80]

11. Zevcesini Şehvetle Öpmek.

Yaşlıların ve ilim adamlarının elini, küçük çocukların yüzünü öpmekte bir sakınca yoktur. Şehvet duygusu olmaksızın kendi ka­rısını öpmekte böyledir. Ancak şehvet duygusuyla öpmesi mekruh­tur, orucun faziletini düşürür.

12. Karı Kocanın Bedenlerini Birbirine Dokundurmak Suretiyle Sevişmesi.

Bu da mekrûhtur, orucun hem faziletini, hem sevabını düşürür. Çünkü oruç bir bakıma melekleşmek demektir. Nefse hakimiyet, uç­kura sahip olmaktır.[81]

Cünüb Olarak Sabahlamak:

Fecir doğmadan önce herhangi bir sebeple cünüp olmak ve bu vaziyette sabahlamakta -oruçtan yana- bir sakınca yoktur. Ancak güneş doğmadan yıkanıp sabah namazına yetişmesi gerekir.

Gündüzleyin Uyurken İhtilâm Olmak:

Gündüzleyin uyurken ihtilâm olmak oruca zarar vermez. Çünkü bu elde olmayarak ortaya çıkan bir durumdur. Namaz vaktini geçirmeden yıkanmak gerekir.[82]

13. Sahuru Fecir Doğmak Üzere Bulunan Vakte Geciktirmek.

Sahuru gecenin üçte ikisi geçinceye kadar geciktirmek müstehabsa da fecir doğmasına pek az bir süre kalıncaya kadar gecikti­rilmesi mekruhtur. Çünkü bu durum insanda şüphe doğurur.

14. İftarı Güneş Batar Batmaz Acele Etmek.

İftarı acele etmek müstehabdır. Ancak bu acele, henüz güneş iyice batmadan gerçekleşirse, oruç şüpheye girmiş olur. O halde acelesinde vakti iyice gözetmek gerekir.

Namazdan Önce İftar:

Akşam namazından önce iftar etmek müstehabdır. Buna sün­net diyenler de var. Ancak sofraya oturup uzun süre yemekle oya­lanma ve bu yüzden namazı vaktin sonuna geciktirmek pek uygun sayılmaz. Bu bakımdan akşam iftar vakti girince önce su, hurma, zeytin ve benzeri şeylerle orucu bozmak, yani iftar etmek, sonra ak­şam namazını kılıp öylece açlığı tamamen gidermek tavsiye edilmiş­tir.

Akşam İftar Sofrasında Otururken Şu Duâ Yapılır:

Türkçe anlamı:

“Allahım! Senin (rızan) için oruç tuttum; ancak Sana imân et­tim; ancak Sana dayanıp güvendim ve ancak Senin verdiğin rızıkla iftar ettim. Yarının orucunu tutmaya niyet ettim. Geçmiş ve gele­cek günahlarımı bağışla…”[83]

15. Şek Günü Oruç Tutmak.

Şaban ayının sonunda bugün şabanın son günü müdür, yoksa Ramazanın ilk günü müdür? Kesinlikle bilmez şüphe içinde olursa o takdirde oruç tutması mekruhtur. İster Ramazan orucuna, ister başka bir vacibe niyet etsin, farketmez.[84]

Ancak buna rağmen oruç tuttuktan sonra o günün Ramazan ol­duğu belirlenirse, onun yerine geçer. Ramazan olmadığı anlaşılırsa nafile yerine geçer. Tutmaya niyet ettikten sonra bozarsa kazası gerekmez. Çünkü zaten tutulması mekruhtur.[85]

Böyle bir günde sadece nafile niyetiyle oruç utarsa, bunda bir sakınca yoktur. Sahih olan da budur. Bu niyetle oruç tuttuktan son­ra o günün Ramazan olduğu anlaşılırsa, onun yerine geçer. Şaban ayı olduğu anlaşılırsa, nafile oruç tutmuş olur. Bozacak olursa ka­zası gerekir.[86]

Böyle bir günde mutlak niyet getirmek mekruhtur. Bununla be­raber böyle bir niyetle oruç tutar, sonra o günün Ramazan olduğu anlaşılırsa, onun yerine geçer. Şaban olduğu anlaşılırsa, nafile yeri­ne geçer.[87]

16. Şartlı Niyet Etmek.

Yarın Ramazan ise oruç tutacağım, değilse tutmayacağım, şek­linde şartlı niyet etmek hem mekruhtur, hem de oruç tutacak olur­sa makbul değildir. “Yarın Ramazan ise onun orucunu, değilse fa­lan vâcib orucu”, “Yarın Ramazansa onun orucunu, değilse, nafile orucu tutacağım” diye niyet etmek te mekrûhsa da böyle bir niyetle tutulan oruç Ramazana raslarsa onun yerine geçer, raslamazsa ni­yet ettiği vâcib ya da nafile oruç yerine geçer. Fukahadan çoğuna göre bu durumda niyet ettiği vâcib oruç yerine geçmez, o da nafile olarak kabul edilir.[88]

Şek Günü:

Şek gününü şöyle tarif etmişlerdir: Şabanın 29’nu 30’na bağla­yan gece hava sisli ya da bulutlu bulunduğu için hilâli tesbit müm­kün olmazsa veya böyle bir havada hilâli gören bir ya da iki kişinin şehadeti reddedilirse, o taktirde o gün “şek günüdür”, oruç tutmak mekruhtur. Ama hava açık olursa, artık şek günü diye bir konu kalmaz. Çünkü açık havada hilâl görülebilir.[89]

Ancak Şaban ayını oruçlu geçiren veya bu ayın pazartesi ve perşembe günlerini oruçlu geçiren kimsenin orucu şek gününe raslarsa bunda bir sakınca yoktur. Hattâ oruç tutması afdaldır.[90]

Bunun gibi Şaban ayının sonundan üç gün oruç tutmayı tasarlamışsa, o takdirde üçüncü gününün orucunun şek gününe raslamasında bir sakınca görülmemiştir.[91]

17. Ramazan Ve Kurban Bayramı Gününde Oruç Tutmak.

Bu günler mü’minlerin sofra kurma, fakirlerle, dost ve yakın­larla oturup yemek yeme günüdür. Bu bakımdan oruç tutulması mekruhtur. Kurban Bayramı gününü takip eden Teşrîk günleri -ki bu üç gün sürer- de oruç tutmak mekruhtur.[92] O halde bu gün­lerde oruca niyet edip başladıktan sonra iftar ederse, kazası gerek­mez.

18. Şevval Ayından Altı Gün Oruç Tutmak.

İmam Ebû Hanîfe’ye göre, ister üstüste, ister dağınık vaziyette Şevval ayından altı gün oruç tutmak mekruhtur. İmam Ebû Yusuf’a göre, üstüste tutulursa mekruhtur, dağınık tutulursa mekruh değil­dir. Hicrî beşinci asırdan sonra gelen fakihlerin hemen hepsi bu ko­nuda İmam Ebû Hanîfe’nin görüşüne katılmayıp sözü edilen altı gün orucun tutulmasında bir sakınca görmemişlerdir.[93]

İmam Rediyüddin Serahsi’ye göre de hüküm böyledir, yani tu­tulmasında bir sakınca yoktur ve sahih olan da budur. Ancak her hafta iki gün tutulması tavsiye edilmiştir. Bunun müstehab olduğu­nu söyliyenler de var.

19. Bayram Günleri De Dahil Olmak Üzere Bütün Seneyi Oruçlu Geçirmek.

Bütün seneyi oruçlu geçirmek, sünnete ayları olduğundan mekrûh sayılmıştır. Ancak bayram günleri iftar edilirse, bunda kerahet yoktur, diyenler çoğunluktadır. Muhtar olan görüş te budur.[94]

20. Geceli Gündüzlü Oruç Tutmak.

Geceli gündüzlü bir gün veya birkaç gün oruç tutmak ta mek­ruhtur. Çünkü sünnete uygun değildir. Buna savm-i visal derler, Peygamberimiz (a.s.) bu tarz bir orucu makbul saymamıştır.[95]

Bir Gün Oruç Tutup Bir Gün İftar Etmek:

Afdal olanı, bir gün oruç tutup bir gün iftar etmektir. Buna Savm-i-Davud, yani Davud Peygamberin orucu denir.

“Bütün seneyi oruçlu geçiren, oruç tutmamıştır.”[96]

Ashabın ileri gelenlerinden Amir oğlu Abdullah (r.a.) anlatı­yor: Ben geceleri namaz kılmaya, gündüzleri de oruç tutmaya baş­ladım. Amacım, gücüm yettiği kadar bütün ömrümü böyle geçirmek­ti. Resûlüllah (a.s.) durumu öğrenince beni çağırıp sordu .

“Geceleri namaz kılmaya, gündüzleri oruç tutmaya devam et­tiğin bana haber verildi, doğru mu?”

“Evet”, dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Ya Abdellah! Hem oruç tut, hem iftar et, hem namaz kıl, hem uyu. Çünkü bedenin senin üzerinde hakkı vardır, zevcenin de senin üzerinde bir hakkı vardır, misafirin de bir hakkı vardır. Her aydan üç gün oruç tutman sana yeter.”

Ben:

“Ya Resûlellah! Bundan fazlasını tutabilirim”, dediğimde bu­yurdu ki:

“O halde her hafta üç gün oruç tut.”

“Daha fazlasına güç getirebilirim”, dedim. Buyurdu ki:

“O halde Davud Peygamberin orucu gibi oruç tut, fazlarını yapma.”

Bunun üzerine sordum:

“Ya Resûlallah! Davud Peygamberin orucu nasıldı?”

“O, bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi.”

Diye cevap verdi.[97]

21. Yalnız Cumartesi Günü Oruç Tutmak.

Cumartesi günü Yahudinin dinlenme ve ibâdet günü sayıldı­ğından onlara benzememek için bu günde oruç tutmak mekruh sa­yılmıştır.

Sahih rivayete göre; Resûlüllah (a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Cumartesi günü oruç tutmayın; meğerki size farz olan oruç o güne raslarsa o takdirde tutabilirsiniz. Cumartesi günü bir üzüm kabuğundan veya bir ağaç filizinden başka bir şey bulamıyacak olursanız, onları çiğneyip yiyin.”[98]

22. Yalnız Pazar Günü Oruç Tutmak.

Fukaha bu konuda ihtilâf etmiştir. Şemsü’l-eimme El-Halvânî, bu güne bir saygı duymaksızın oruç tutmak mekruh değildir, demiş­tir. Sahih olan da budur.

23. Yalnız Cuma Günü Oruç Tutmak.

Cuma mü’minlerin haftalık toplantı günüdür. O gün daha çok kaynaşır, ikramlarda bulunulur. Ancak her aydan üç gün oruç tutan kimsenin cuma gününe tesadüf eden orucu ile cuma günü oruç tutacağını adayanın orucu istisna teşkil eder. Bununla beraber İbn Nüceym yalnız cuma günü oruç tutmanın müstehab olduğunu kay­deder.

24. Nevruz Günü Oruç Tutmak.

Nevruz, güneşin koç burcuna girdiği 21 Mart’a tesadüf eder ve ilkbaharın başlangıcı sayılır. Daha çok Mecusîlerle Rafizîlerin kut­sal saydığı bir gündür. Bu bakımdan dinimiz sözü edilen günde oruç tutmayı mekruh kılmıştır. Ancak âdet halinde tutmakta olduğu oruç bugüne raslarsa o takdirde kerahat yoktur.

25. Mehrican Günü Oruç Tutmak.

Farsça mehrigan kelimesinden muarrabdır. Son bahar mevsimi­nin birinci ayının 16. gününe verilen bir isimdir. Rivayete göre meş­hur Feridun Şah bugün Dahhak’a karşı zafer bulmuştur. Bu sebeple sözü edilen güne itibar edilmemesi için oruç mekruh sayılmıştır. Ancak oruç tutmayı itiyad ettiği günler bu güne raslıyacak olursa veya, bu günden bir gün önce başlamak suretiyle iki veya üç gün oruç tutmak mekruh değildir. Çünkü maksad o güne bir başkalık sunmaya yönelik değildir. Muhtar olan da budur.[99]

26. Hiç Konuşmamak Üzere Oruç Tutmak.

Buna “savm-i sumt” denir. Sözde orucun daha yüksek sevap ve faziletine erişmek için oruçlu bulunduğu sürece hiç konuşmamak üzere niyet eden kimsenin bu ölçü ve anlamdaki orucu mekruhtur. Çünkü Sünnete uygun değildir.[100]

27. Kocasının Müsaadesini Almayan Kadının Tuttuğu Nafile Oruç.

Bu, daha çok karı koca arasındaki hakların sağlıklı biçimde ayakta tutulmasına yöneliktir. Ancak kadının hac veya umre yapar­ken bu sırada kocasından müsaade almadan nafile oruç tutmasında kerahet yoktur. Bunun gibi kadının kocası hasta bulunur veya oruç­lu olursa, o takdirde kadının nafile oruç tutması için kocasından mü­saade almasına gerek yoktur.

Bu istisnaların dışında kadın müsaade almadan nafile oruç tutarsa, kocası onun orucunu bozdurabilir. Bu durumda kazası da ge­rekmez. Fukahadan çoğu bu hususta görüş birliği halindedir.[101]

28. İşverenin Müsaadesini Almadan İşçinin Tutacağı Nafile Oruç.

Nafile oruç işçiyi zayıf düşürüyor, çalışmasına te’sir ediyorsa, o taktirde işverenin müsaadesini almadan tutması mekruhtur. Çünkü aldığı ücretin karşılığını emek olarak vermesi gerekir. Ancak işçinin tutacağı nafile oruç işini aksatmıyor, aldığı ücret karşılığında emeğini ortaya koyabiliyorsa, o takdirde bunun için işverenden mü­saade almasına gerek yoktur.[102]

Adamın kız kardeşi, kızı, anası, anenesi ve diğer yakın hısımla­rından olan kadınlar müsaade almadan nafile oruç tutabilirler.[103]

29. Yolculuk Halinde Bünyeyi Güçsüz Düşürdüğü Takdirde Nafile Oruç Tutmak.

Yolculuk halinde Ramazan orucunu bozmaya ruhsat verildiği gibi, bedenî güçten düşüreceği biliniyorsa, nafile oruç tutmak mek­ruh sayılmıştır. Böyle bir durum yoksa, oruç tutması afdaldır. Ancak yolculuk arkadaşlarının çoğu oruç tutmuyorsa, onlara uyması daha uygun olur. Bu da daha çok yiyeceklerini ortaklaşa kullandık­ları takdirdedir.[104]

Yolculuk halinde iken oruca niyet edip sabahladıktan sonra ya kendi beldesine veya başka bir beldeye girip ikaamete (eyleşik ol­maya) niyet getiren kimsenin başladığı orucu bozması mekruh olur.[105]

Üzerinde Ramazan Orucu Kazası Bulunan Kimse Nafile Oruç Tutabilir Mi?

Üzerinde Ramazan orucu kazası bulunan kimsenin bunu ilk fır­satta yerine getirmesi gerekir. Ancak henüz kaza orucunu tutmadan herhangi bir sebeple nafile oruç tutabilir. Bunda kerahet yoktur.

Eyyamü’1-Biyd:

Kameri ayların 13, 14 ve 15. günlerine Eyyam-ı Biyd denir.

Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bu günlerde oruç tuttuğu için ümmeti­ne müstehab sayılmıştır. Nitekim Ebu Zer (r.a.) diyor ki:

“Resûlül­lah (a.s.) Efendimiz her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç tutmamızı emretti ve bu bir yılın orucuna denktir, buyurdu.”[106]

Pazartesi Ve Perşembe Günleri Oruç Tutmak:

Bu iki günde oruç tutmak müstehabdır. Çünkü Resûlüllah (a.s.) Efendimiz çoğu zaman bu iki günde oruç tutardı. Bununla ilgili ola­rak da şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ki ameller her pazartesi ve perşembe (Allah’a) arzolunur. Allah her müslümanı veya her mü’mini bağışlar, ancak bir­birleriyle küsü tutanları bağışlamaz. “Bu ikisini geciktirin…” buyu­rur, (yani barışıncaya kadar bağışlanmaları geciktirilir).”[107]

Haram Aylarında Oruç Tutmak:

Haram ayları dörttür: Zilkaade, Zilhicce, Muharrem ve Receb. Bu ayların her perşembe, cuma ve cumartesi günleri oruç tutmak müstehabdır.[108]

Zilhiccenin İlk Dokuz Günü Oruç Tutmak:

Hacc ayı olan Zilhicce’nin ilk dokuz gününde oruç tutmak müs­tehabdır. Müslümanların hac ibâdeti için kutsal topraklarda biraraya geldiği bu günlerde tecelli eden ilâhî rahmet ve gufrandan nasib almanın yollarından biri de şüphesiz ki sözü edilen günlerde Allah’a yönelip oruç tutmaktır.

Nitekim Hz. Hafsa (r.a.) diyor ki:

“Dört şeyi Resûlüllah (a.s.) Efendimiz hemen hemen hiç terketmedi diyebilirim: Âşûrâ orucu, Zilhicce’nin ilk on gününün oru­cu, her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç ve bir de sabah farzından ön­ce iki rek’at namaz…”[109]

Ancak Arafe günü oruç tutmak hacılara mekruhtur. Bu da on­ları güçten düşürdüğü takdirde böyledir. Gücü yerinde olup hac ibâ­detini aksatmadan yerine getirebilenlere mekruh olmadığı fukahaca kabul edilmiştir.[110] Bunun gibi, Terviye (Zilhiccenin 8. günü) oruç tutmak ta hacılara yine aynı sebeple mekruhtur.

Konuyu Özetliyelim:

Sünnet ve müstehab oruçlardan daha çok rağbet edilmesi tavsi­ye edilenleri şunlardır: Muharrem ayının dokuz ve onuncu veya onuncu ve onbirinci günleri oruç tutmak. Receb ayında oruç tutmak, Şaban ayının çoğunu oruçlu geçirmek. Zilhiccenin ilk dokuz günün­de oruç tutmak. Her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç tutmak. Pazar­tesi ve perşembe günleri oruç tutmak.

ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER:

Orucu bozan şeyler genellikle ikiye ayrılır: Bozup yalnız kaza­yı gerektiren sebepler; bozup hem kazayı hem keffareti gerektiren sebepler.

Orucu bozup yalnız kaza edilmesini gerektiren şeyler:

1- Yanılarak bir şey yemek, içmek veya cinsel yaklaşmada bu­lunmak.

Bu hususta kasıt bulunmadığı için bozulan oruçtan dolayı sade­ce kaza gerekir. Yanılarak değil de unutarak bir şey yer veya içerse ya da cinsel yaklaşmada bulunursa, o takdirde orucu bozulmadığı gibi bir şey de gerekmez.

Çünkü Resûlüllah (a.s.) Efendimiz:

“Kim oruçlu bulunduğu halde unutur da bir şey yer veya bir şey içerse, orucunu tamamlasın, çünkü bu Allah’ın onu yedirmesi ve içirmesidir (ki kendisine sevkedilmiştir.)”[111]

O halde ister farz ister nafile oruç tutarken unutarak bir şey yemek veya içmek orucu bozmaz. Ne var ki farkına vardığı an der­hal yemeyi veya içmeği terketmesi gerekir.[112]

Unutarak orucunu yiyen adamı bu vaziyette gören kimse şu hususa dikkat etmelidir: Adam zayıf, güçsüz ya da çok yaşlı bir kimse ise ona oruçlu olduğunu hatırlatmaz. Güçlü kuvvetli ise hatırlatır.[113]

2- Silah, dayak ve ölüm tehdidiyle orucunu bozan kimseye sa­dece kaza gerekir. Çünkü bunu kendi ihtiyarıyla yapmış değildir.[114]

3- Dışarıdan atılan bir şey oruçlunun ağzından içeri girip bo­ğazından aşağı inerse, orucu bozulur, ancak sadece kazası gerekir. Çünkü bu hususta hiçbir kasdı yoktur.

4- Uykuda iken bir şey yer veya içerse, orucu bozulur ve sade­ce kaza gerekir.[115]

5- Yenilmesi mutad olmayan maddelerden bir şey yer veya yu­tarsa, orucu bozulur, ancak âdetten o tür şeyler yenilmediği için sa­dece kazası gerekir. Buna birkaç misal verelim: Taş, toprak, maden ve benzeri şeyler bu cümledendir.[116]

O halde oruçlu kimse taş ya da bir meyve tohumu, pamuk, yün, kâğıt ve toprak gibi maddelerden birini yiyecek veya yutacak olur­sa orucu bozulur. Bunlar yenilen maddeler olmadığı için sadece bozulan orucun kazası gerekir.

Bunun gibi, henüz olgunlaşmamış yeşil cevizi veya olgunlaşıp kabuğu sertleşen ceviz veya bademi, ya da kabuğuyla birlikte yu­murtayı yutan kimseye de yalnız kaza gerekir.[117]

Kabuğu henüz yeşil kalıp sertleşmiyen fıstık tâ ceviz gibidir. Ka­buğu kurumuş fıstık ise o vaziyette çiğnenerek yenilirse orucu boza­cağı gibi, hem kaza, hem de keffareti gerektirir. Çiğnenmeden yutulursa sadece kazayı gerektirir.[118]

Kurumuş karpuz ve kavun kabuklarını -tiksinilip yenilmiyecek bir görünüm arzediyorsa- yiyen kimsenin orucu bozulur, ancak sa­dece kazası gerekir. Çünkü âdette bu tür kabuklar yenilmez.

Pişmedik pirinç veya darı yemek te sadece kazayı gerektiren se­beplerdendir. Pişmedik mercimek ve benzeri maddeler de böyledir. Çamur yemek te aynı guruba girer. Ancak yenilen çamur, bazı şahıs­lar tarafından yenilen, türden ise, o taktirde hem kaza, hem keffareti gerektirir.

6- Dişler arsında kalan yemek kırıntılarını yutmak ta orucu bozar. Ancak yutulan kırıntının en az bir nohut büyüklüğünde ol­ması halinde hüküm böyledir. Daha az olursa, orucu bozmaz. O hal­de nohut büyüklüğünde veya daha fazla miktarda olan kırıntıyı yut­mak sadece kazayı gerektirir. Keffareti de gerektirir, diyenler varsa da en sahih olanı, sadece kazayı gerektirir hususudur.[119] O hal­de dişleri arasında kalan bir susamı yutan kimsenin orucu bozulmaz, sadece kerahet işlemiş olur. Ama dıştan böyle bir şey alıp yutarsa, orucu bozulur. Bunda fukahanın ittifakı var. Keffareti gerektirip gerektirmediği hakkında farklı görüşler vardır; muhtar olan kavle göre, çiğnemeden yutarsa keffaret te gerekir. Çiğneyecek olur, tadı boğazında hissedilmezse, bir şey gerekmez. Hissedilirse, sadece kaza gerekir. Sahih olan da budur.[120]

Buğday tanesi de böyledir.

7- Sahur yerken lokma ağzında iken fecir doğarsa veya sahur­da fecir doğunca bir lokma ekmek alıp ağzına kor, bunu unuttuğu için yapar ve hemen oruçlu olduğunu hatırladığı halde yutarsa ken­disine keffaret te gerekir. Ancak ağzındaki lokmayı önce çıkarır, sonra tekrar ağzına koyup yutarsa, o takdirde sadece kaza gerekir, Sahih olan da budur.[121]

8- Başkasının tükrüğünü yutmak.

Başkasının tükrüğünü yutmak mutad olmadığı için keffaret ge­rekmez, sadece kaza etmesi vâcib olur. Ancak sevgilisinin ve dostu­nun tükrüğünü yutarsa, o takdirde keffaret te gerekir.[122]

9- Kendi tükrüğünü avucuna aldıktan sonra tekrar ağzına çevi­rip yutmak.

Sırf dışarı çıkarıp tekrar ağzına aldığı için kaza etmesi gerekir. Çıkarmadan yutacak olsa bir şey gerekmez.

Bunun gibi sıcak günlerde Sultan adına İmaretlerde hizmet edipte sonra yutarsa, yine bir şey gerekmez. Çünkü bu durumda tükrük ağızdan ayrılmış sayılmaz.[123]

Bir hastalıktan dolayı ağzından çıkan su tekrar geri dönüp bo­ğaza girerse, orucu bozmaz. Çünkü bundan korunmak çok zordur.[124] Ağzı su ile çalkadıktan sonra kalan ıslaklık tükrükle birlikte yutulduğu takdirde orucu bozmaz. Zira ağıza bulaşan ıslaklığı ta­mamen gidermek mümkün değildir. Bu bakımdan orucu bozmıyacağına fetva verilmiştir.

Bunun gibi burnuna doğru gelen balgamı yutacak olursa, oru­cu bozulmaz. Çünkü bu da tükrük gibidir, dışarı çıkmadığı için oru­cu bozması söz konusu değildir.[125]

10- Kan yemek.

İslâm’da, kanın yenilmesi haram kılındığı için oruçlu ondan yi­yecek olursa, orucu bozulur, ancak sadece kaza gerekir. Hem insan çoğu zaman kan yemekten tiksinir.

11- Dişler arasında akan kan tükrükle birlikte boğaza girerse, bakılır: Kan tükrükten daha fazlaysa oruç bozulur, azsa bozulmaz. İkisi eşit durumda olursa, istihsanen oruç bozulur.

12- Dikiş veya dokumacılık yaparken renkli ipek ya da pamuk ipliğini ağzına soktuğunda tükrüğü ipliğin rengini alır ve o vaziyet­te yutulursa oruç bozulur. Ancak unutarak bunu yaparsa bir şey gerekmez.[126]

Yenilmesi mutad olmayan, hatta tiksindirici olan bir şeyin ağı­za girip boğaza kaçması orucu bozar, ne var ki sadece kaza gerekir. Ama kaçınılması çok zor olan sinek ve benzeri bir haşerenin ağız­dan içeri girip boğaza inmesi, orucu bozmaz.[127]

Boğaza giren yağmur ve kar tanesi de orucu bozar. Sahih olan da budur.

Yemekten yükselen buhar, yerden kalkan toz ve benzeri şeyler orucu bozmaz. Çünkü bu gibi şeylerden korunmak çok zordur.[128]

Göz yaşından bir iki damlanın ağıza girmesi orucu bozmaz. An­cak fazla miktarda olur da tadı ağızda ve boğazda hissedilirse, o takdirde bozar. Yüzden akan ter de böyledir.[129]

Derideki gözeneklerden içeri giren yağ ve benzeri şeyler orucu bozmaz. Çünkü bu gibi şeylerin orucu bozabilmesi için tabii yollar­dan içeri girmesi gerekir.

Serinletici niteliği hissedilen soğuk su ile yıkanmak ta orucu bozmaz. Çünkü tabii yollardan içeri giren bir şey olmamıştır.[130]

Göze akıtılan ilacın eseri boğazda hissedilse bile orucu bozmaz. Bunun için öksürdüğünde ağzına gelen balgam veya tükürükte gö­züne sürdüğü sürmenin eseri görülse, oruç bozulmuş sayılmaz.[131] Sahih olan da budur.

Ağız dolusu kusmak orucu bozmaz. Gelen bu kusuntu kendiliğin­den geriye dönerse, İmam Ebû Yusuf’a göre bozar. İmam Muhâmmed’e göre bozmaz. Çünkü bu durumda imsak kasden terkedilmemiştir.

Kasden ağız dolusu kusmak orucu bozar. Bunda fukahanın gö­rüş birliği var. Çünkü bu durumda geriye az veya çok bir miktar gi­der. Bundan dolayı sadece orucun kazası gerekir.

Kasden kusar ve bu ağız dolusu olmaz da kendiliğinden geri dö­nerse, İmam Muhammed’e göre orucu bozar; İmam Ebû Yusuf’a gö­re bozmaz.[132]

Gelen kusuntu yenilen yemek veya safra ve acı su olursa, belir­tilen hükümler câridir. Sadece balgam olursa, ağız dolusu olsa bile İmam Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed’e göre orucu bozmaz. İmam Ebû Yusuf’a göre, bu da ağız dolusu olursa, orucu bozar. Bu konuda Ebû Yusuf’un görüşü daha çok uygun kabul edilmiştir.[133]

Tenasül aletine ve bir de burna akıtılan ilaç orucu bozar. Ne var ki bu sadece kazayı gerektirir.[134]

Kulağa akıtılan su veya ilaç -muhtar olan kavle göre- orucu boz­maz. Çünkü kulak zarı akıtılan su veya ilâcın dimağa veya boğaza girmesine engel olur.[135] Sahih olan da budur.

Kadının tenasül cihazına akıtılan ilaç ve benzeri şeyler orucu bozar. Fukahanın bu hususta ittifakı vardır. Sahih olan da budur.[136]

Başta veya karın nahiyesinde bulunan derince bir yaraya konu­lan ilaç dimağa veya mideye ulaşmazsa, o takdirde orucu bozmaz. Konulan ilaç sıvı olursa, İmam Ebû Hanîfe’ye göre, oruç -ihtiyaten-bozulmuş sayılır. İmameyn’e göre, dimağa veya mideye ulaştığı bi­linmediği takdirde bozmaz. İlaç katı veya toz halinde olursa, ittifak­la orucu bozmaz. [137]

Vücuda isabet eden ok veya mızrak tamamen içeride kalırsa, orucu bozar; bir kısmı içeride, bir kısmı dışarıda kalırsa bozmaz.[138]

Buna kıyasla, isabet eden mermi içeride kalırsa, orucu bozar, delip geçerse, bozmaz.

Bir ucunu elinde tuttuğu halde bir ağaç çubuğunu yutan kim­senin de orucu bozulmaz, tabii ağacı tekrar çıkarmak şartiyle hü­küm böyledir. Çıkarmadığı takdirde oruç bozulur.

Taharet yaparken veya başka bir nedenle parmağın dübüre ve­ya tenasül cihazına girmesi -ıslak olmadığı takdirde- orucu bozmaz. Parmak ıslak veya yağlı bulunursa, o taktirde orucu bozar.[139]

Taharet yaparken dübür dışarı çıkarsa, ıslak elle dokunulmuşsa, o taktirde ıslaklığı kalkıncaya kadar bekleyip öylece içeri sok­mak uygun olur, aksi halde oruç bozulur.[140]

Zorlanarak cinsel yaklaşmada bulunan kimsenin orucu bozulur, ancak keffaret gerekmez, sadece kaza etmekle yetinir. Çünkü bu ifâde dışında meydana gelmiştir. Bunun gibi karısı kocasını cin­sel yaklaşmaya zorlar, o da karısına uymak zorunda kalırsa, oruç bozulur, yalnız kazası gerekir. Kadına ise, hem kaza hem de kef­faret gerekir.[141]

Cinsel temasta bulunurken fecirin doğmak üzere olduğundan endişe duyarak tenasül aletini çeker ve bu sırada fecir doğarsa, me­ni aksa bile orucu bozulmamış sayılır. Sahih olan da budur.[142]

Cinsel temasta bulunurken fecir doğar, o da o vaziyette kalırsa, hem kaza, hem keffaret gerekir. Zahir rivayet böyledir.[143]

Kadına şehvetle bakıp veya bu gibi şeyleri düşünerek menisi akan kimsenin orucu bozulmasa da faziletini yitirmiş olur. Çünkü oruçtan maksad, hayvanı sıfatlardan uzaklaşıp melekleşmektir. Bu tür hareketler ise, orucun mâna ve maksadına taban tabana zıddır.[144]

Karısını şehvetle öpüp okşarken menisi akarsa, orucu bozulur, sadece kazası gerekir. Kadın da kocasını şehvetle öperken tenasül cihazında ıslaklık meydana gelip dışarı çıktığını hissederse, orucu bozulur. Islaklık duymazsa bozulmaz. Bu durumda kadın lezzet du­yar ama ıslaklık duymazsa, İmam Ebû Yusuf’a göre, orucu bozulur. İmam Muhammed’e göre bozulmaz. Burada fetva İmam Muhammed’in kavline göredir.[145]

Bu durumda elle dokunmak, kucaklamak, teni tene dokundur­makta öpmek gibidir. Bütün bunlar şehvetle yapılırsa orucun fazile­tini düşürür, meni akmasına sebep olursa, orucu bozar.[146]

Kadının giyinik bulunduğu elbiseye elle dokunmak sonucu er­keğin menisi akarsa, vücudun hararetini hissetmişse orucu bozulur, hissetmemişse bozulmaz. Her şeye rağmen Ramazan’da bu hususla­ra çok dikkat etmek gerekir.[147]

Kadın Kocasına Dokunup Ta Tahrik Ederse:

Ramazan’da kadın kocasına ya eliyle, ya da bedeniyle dokunup onu tahrik eder ve bu sebeple adamın menisi akarsa, orucu bozmaz. Ancak adamın bu hususta isteksizlik göstermesi ve mümkün olduğu nisbette bu tür hareketlere fırsat vermemesi uygun olur.[148]

Herhangi Bir Hayvanın Tenasül Cihazına Dokunmak:

Hayvanların tenasül cihazına şehvetle dokunmak haramdır. Oruçlu iken ya şehvetle ya da böyle bir düşünce taşımaksızın dokun­ma neticesi menisi akan kimsenin orucu bozulmasa bile, o orucun sevap ve faziletini yitirmiş olur, üstelik günahkâr da sayılır.[149]

Oruçlu İstimna Ederse:

Oruçlu kimse şehvetini teskin için istimna eder, yani eliyle tah­rik edip menisini akıtırsa, orucu bozulur ve sadece kazası gerekir. Muhtar olan da budur.[150] Ancak böyle yapmak orucun sevap ve faziletini düşürür, daha doğrusu orucu hedefinden saptırır.

Kadınların Sevicilik Yapması:

Oruçlu bulunan kadınlar sevicilik yaparken menileri dışarı çı­kar, yani tenasül cihazının dışında ıslaklık hissedilirse, oruçları bo­zulur. Aynı zamanda büyük günah işlemiş olurlar. Meni akmadığı takdirde oruçları bozulmaz ama oruçtan elde edilecek sevap ve fa­ziletin tamamını yitirmiş olurlar.[151]

HEM KAZA, HEM KEFFARETÎ GEREKTİREN SEBEPLER:

1. Kasden Bilerek Cinsel Yaklaşmada Bulunmak.

Kasden cinsel temasta bulunan kimsenin menisi aksın akmasın orucu bozulur ve kendisine hem kaza, hem keffaret gerekir. Lutînin de durumu böyledir.[152] Faille mef’ul aynı hükme tabidirler. Yani ikisinin de orucu bozulur ve kendilerine hem kaza, hem keffaret ge­rekir. Ama kadın bu konuda zorlanırsa, o takdirde ona sadece kaza gerekir.[153]

2. Yenilmesi Mutad Olan Bir Şeyi Kasden Yemek Veya İçmek.

Yenilmesi mutad olan gıda maddelerinden bir şey yemek veya içmek, ya da tedavi için herhangi bir ilacı içmek ya da yutmak oru­cu bozar, hem kaza hem keffareti gerektirir.[154]

Bunu birkaç misalla açıklıyalım:

Ekmek, su, meyve ve sebze suları, et, balık ve benzeri gıda mad­deleri bu cümledendir. Ama kavurulmadık bir arpa danesini yut­mak böyle değildir; yenmesi âdet olmadığı için orucu bozar ama kef­fareti gerektirmez. Diğer maddeleri buna, kıyas edip hükme bağla­mak gerekir. Sonra bir şeyin yenilmesinin mutad olup olmadığı bel­denin âdetine bakılarak belirlenir. Meselâ: Bir beldede üzüm yap­raklarını çiğ olarak yemek âdet halinde ise, o takdirde oruçlu bunu o beldede yerse kendisine hem kaza, hem keffaret gerekir. Ama bu­nu çiğ olarak yemiyen ve böyle bir âdetleri bulunmayan bir belde halkı için hüküm değişebilir. Ne var ki, üzüm yaprağı genellikle hem çiğ, hem pişmiş olarak yenilir. Ama bu yapraklar iyice kartlaşıp yenilmiyecek duruma gelirse, o takdirde oruçlu ondan yerse kendisine sadece kaza gerekir. Çünkü iyice kartlaşmış üzüm yaprağı­nın yenilmesi mutad değildir.[155]

Çağla badem ister yutulsun, ister çiğnenerek yenilsin, her iki durumda da hem kaza, hem keffaret gerekir. Ama iyice sertleşip ka­buk haline gelirse, yutulduğu takdirde sadece kazayı gerektirir. Çün­kü bademi bu şekilde yutmak mutad değildir.[156]

Az miktarda tuz yemek te hem kaza hem keffareti gerektirir. Çünkü az miktarda tuz yemek mutaddır. Ama çok miktarda yemek mutad olmadığından sadece kazayı gerektirir.[157] Sahih olan da budur.

Konuyla İlgili Bazı Meseleler:

Unutarak bir şey yer veya bir şey içer ya da cinsel temasta bu­lunur ve sonra hatırlayınca bunun orucu bozduğunu sanarak kas­den bir şey yer veya içerse, kendisine sadece kaza gerekir, keffaret gerekmez. İmam Ebû Hanifeye göre, unutma neticesi bir şey yemek veya içmekle orucunun bozulmadığını bildiği halde yine de bir şey yer ve içerse, sadece kendisine kaza gerekir. Sahih olan da budur. Fetva daha çok birinci kavle göredir.[158]

Elinde olmayarak kusar ve bununla orucunun bozulduğunu sa­narak bir şey yer veya içerse, kendisine sadece kaza gerekir. Bozma­dığını bildiği halde bir şey yer veya içerse, o takdirde hem kaza, hem keffaret gerekir.[159]

Bunun gibi, uykuda ihtilâm olur ve uyandıktan sonra bunun orucu b.ozduğunu sanarak bir şeyler yer veya içerse kendisine sade­ce kaza gerekir. Ama ihtilâm olmanın orucu bozmadığını bildiği hal­de bir şey yer veya içerse, o takdirde hem kaza, hem keffaret gere­kir.[160]

Kan aldırdıktan sonra orucunun bozulduğunu sanıp bir şey yer veya içerse, bu durumda kendisine hem kaza hem keffaret gerekir. Meğerki bu hususta kendisine fetva verilmiş ola, o takdirde sadece kaza gerekir.[161]

Gözlerine sürme çektikten veya bıyıklarına yağ sürdükten son­ra bile bile bir şey yer veya içerse, hem kaza, hem keffaret gerekir. Ancak birisi ona bu konuda fetva verecek olursa, o takdirde sadece kaza gerekir.[162]

Yolculuk halinde bulunan kimse zevaldan önce memleketine ayak basar, bu arada hiçbir şey de yememişse, oruca niyet ettikten sonra cinsel temasta bulunursa kendisine sadece kaza gerekir.

Bunun gibi akli dengesini kaybeden kimse zevalden önce ken­dine gelir ve orucu niyet ettikten sonra bir şey yer veya cinsel temas­ta bulunursa, o takdirde sadece kaza gerekir.[163]

Oruca niyet etmeden sabahlar, sonra zeval vaktinden önce oruç tutmaya niyet eder, sonra bir şey yer veya cinsel temasta bulu­nursa, kendisine sadece kaza gerekir.

Hem kaza, hem keffareti gerektirir şekilde orucunu bozduktan sonra ağır şekilde hastalanırsa, o takdirde keffaret düşer. İleride sa­dece o günü kaza etmesi gerekir.[164] En sahih olan kavl de budur. Misvak veya fırça ile dişlerini temizledikten sonra bununla oru­cunun bozulduğunu sanarak bir şey yer veya içerse, kendisine hem kaza, hem keffaret gerekir.

Gıybette bulunduktan sonra orucunun bozulduğunu sanarak bile bile bir şey yer veya içerse, -isterse bu konudaki hadîse dayana­rak kendisine bu konuda fetva veren de olsun- hem kaza hem kef­faret gerekir.[165]

Kadın orucunu bile bile bozduktan sonra ayhali veya lohusa olursa, üzerinden keffaret kalkar, sadece o günü ileride kaza etmesi gerekir.[166]

Orucunu bile bile bozduktan sonra kendi kendini yaralar ve oruç tutamıyacak kadar kan kaybederse, yine de keffaret cezasın­dan kurtulmaz. Çünkü kendini takatsiz kılmakta kasıt vardır. Sahih olan da budur.

Bile bile cinsel yaklaşmada bulunduktan sonra sefere çıkacak olur veya hükümdarın emriyle sefere çıkarılırsa, en sahih kavle gö­re, üzerinden keffaret kalkmaz.[167]

İFTARI MÜBAH KILAN ÖZÜRLER:

L. Yolculuk Halinde Bulunmak.

Yolculuk halinde bulunan kimsenin iftar etmesi, yani oruç tut­maması mübahtır. Ancak oruca niyet edip sabahladıktan sonra se­fere çıkacak olursa, o takdirde o günün orucunu tutması gerekir. Bu, oruç yemesini mübah kalan bir sebep sayılmaz. Ancak ikinci ve mü­teakip günler yolculuğu devam ederse, o takdirde oruç tutmayabilir.

Bu bakımdan fukaha şöyle demiştir: Oruçlu olarak sabahlıyan kimse o gün sefere çıksa bile, bu orucu yemesini mübah kılan bir özür sayılmaz. Şayet orucunu bozacak olursa, kendisine sadece kazâsı gerekir.[168]

O halde oruçlu olarak sabahladıktan sonra bilerek orucunu bo­zar ve bu arada hükümdar onu zorla sefere çıkarırsa, kendisinden keffaret düşmez. Zahir rivayet budur. Bu durumda kendi ihtiyariyla sefere çıkacak olursa, bütün rivayetlerin ittifakıyla keffaret sakıt ol­maz.[169]

2. Hastalanmak.

İster oruç tutmaya başladıktan sonra ister geceleyin oruç tutamıyacak kadar hastalanır, oruç tuttuğu takdirde ölüm tehlikesiyle veya bir organını kaybetme durumuyla karşılacağından endişe ederse, o takdirde iftar etmesi (yani oruç tutmaması) mübahtır. İle­ride iyileşince günü gününe kaza etmesi gerekir.

Bunun gibi oruç tuttuğu takdirde hastalığının ağırlaşmasından veya yarasının kötüye gitmesinden veya iyileşmesini geciktireceğin­den korktuğu takdirde, orucunu bozabilir. İleride iyileşince tutama­dığı günler sayısınca kaza eder.[170]

Oruç tutmakla hastalanacağı ve endişe verici bir hal alacağı ya tecrübeyle ya da Müslüman bir doktorun haber vermesiyle belirle­nirse, o takdirde oruç tutmayabilir. İleride iyileşince kaza etmesi gerekir.[171]

3. Gebelik Hali Ve Süt Emzirmek.

Gebe kadınla süt emziren kadın oruç tuttukları takdirde ya ken­dilerinin güçten düşüp hastalanmalarından, ya da çocuğun gıdasız kalıp ölmesinden endişeleri olursa, iftar ederler ve Ramazandan sonra müsait bir zamanda günü gününe kaza etmeleri gerekir.[172]

4. Ayhali Ve Lohusalık.

Ayhali olan veya lohusalık devresi başlayan kadınlar da iftar ederler. Ancak her iki durumda da temizlendikten sonra günü günü­ne kaza etmeleri gerekir.[173]

Kadın ayhali günü geldi diye kan görmeden orucunu bozar da o gün kangelmiyecek olursa kendisine hem kaza, hem kefaret ge­rekir. En zahir olan kavl de budur.

Ayhali olan kadın on günün hitamında geceleyin temizlenirse niyet edip sabahleyin oruç tutması gerekir. Ayhali süresi on gün­den az olur da geceleyin fecir doğmadan yıkanacak kadar bir zaman bulursa yıkanıp oruca niyet etmesi gerekir. Yıkanmasının bitmesiyle fecrin doğması aynı ana raslarsa artık oruca niyet etmez. Çünkü ayhalinden dolayı yıkanmak müddeti de ayhalinden sayılır. Tabii bu, ayhali süresi on günden az olanlar hakkındadır.[174]

5. Susuzluk Ve Açlık.

Bu ikisi de had safhaya gelir de kişinin ölmesinden veya akli dengesini kaybetmesinden endişe edilirse, o takdirde orucu bozma­yı mübah kılar. Ramazan sonrası müsait bir zamanda günü gününe kazayı gerektirir.

Bunun gibi sıcak günlerde Sultan adına İmaretlerde hizmet edip işleri organize eden kimse de sıhhatini kaybetme veya aklî denge­sini yitirme endişesi taşırsa, o takdirde orucunu bozabilir.

Buna kıyasla çok yorucu ve yıpratıcı görevlerde bulunup sıcak bir mevsimde oruç tuttuğunda hayatını kaybetme veya aklî ve ruhî bir dengesizliğe uğrama endişesi taşıyan kimseler de oruçlarını bozabilirler.[175]

6. Fazla Yaşlılık.

Bu da orucu bozma sebeplerinden biridir. Oruç tutmaya güç getiremiyen yaşlı kişiler iftar eder ve her günün orucuna bedel bir fa­kiri sabahlı akşamlı doyuracak nisbette fidye verir.[176]

Fazla yaşlılıktan veya iyileşmesi umulmayan bir hastalıktan do­layı oruç tutamıyan kimseler, malî imkânları varsa, fidye verirler, bu imkânları yoksa istiğfar etmekle yetinirler. İleride tutma imkânları olmadığı için tutamadıkları günleri kaza etmeleri artık söz ko­nusu değildir.[177]

Bunlar fidyeyi önceden hesaplayıp otuz gününkünü toptan da verebilirler, her günün fidyesini ayrı ayrı da verebilirler; Ramazan sonuna bırakıp yine toptan da verebilirler.[178]

İyileşmesi umulmayan hastalıktan dolayı fidye verip oruç tut­mayan kimse sonraları iyileşirse, herhalde tutamadığı günler sayı­sınca kaza etmesi gerekir. Daha önce verdiği fidye kâfi sayılmaz.[179]

Üzerinde yemin veya katil (adam öldürme) keffaret orucu bu­lunan kimse fazla yaşlanır da bu orucu tutmaktan âciz kalırsa, onun yerine fidye vermesi caiz olmaz. Çünkü bu konudaki temel kaide şu­dur: Her oruç ki kendi ölçüsü içinde asıldır, başka bir şeye bedel de­ğildir, tutulma imkânı olmadığında onun yerine fidye vermek caizdir; Ramazan orucu gibi. Her oruç ki başka bir şeye bedeldir, kendi ölçüsü içinde asıl değildir, onu tutma imkânı olmadığı takdirde, ye­rine fidye vermek caiz değildir; yemin ve katil keffareti gibi.

O halde keffaret-i zihar ile Ramazanda meydana gelen keffaret-i iftar hususunda malî gücü olmadığından köle azâd edemez, yaşlı bu­lunduğu için oruç tutamazsa, altmış miskini doyurması caiz olur. Çünkü bu fidye, nass ile sübut bulan oruca bedel sayılır.[180]

Hastalık ya da yolculuğun devam etmesinden dolayı Ramazan orucunu tutamıyan kimse, bu hali devam ederken ölürse, artık ken­disine kaza gerekmez. Çünkü kaza edecek zamana erişememiştir.

Ancak kendisine vâcib olmadığı halde tutamadığı oruçlara be­del fidye verilmesini vasiyyet ederse, bu sahih olur. Varisler onun bu vasiyyetini malının üçte birinden çıkarıp yerine getirirler.

Hasta veya yolcu Ramazan orucunu tutamaz fakat ramazandan sonra kaza edecek kadar yaşadığı halde kazasını yerine getirmezse, ölmeden önce vasiyyet etmesi vâcib olur. Vasiyyet etmeden ölürse, vârislerin sözü edilen kefareti ödemesi gerekmez. Ancak kendilerine düşen hisseden yine kendi arzularıyla murislerinin tutamadığı oruç­ların keffaretini ödeyebilirler.[181]

Oruç Keffareti:

Her günün orucuna bedel ya yarım sâ’ (1667 kg.) buğday, ya da bir sâ’ (3334 kg) arpa ya da aynı miktar hurma veya üzüm verilir. Bunların aynını vermek caiz olduğu gibi günün rayicine göre para olarak bedellerini vermek te caizdir.[182]

Üzerinde oruç kazası bulunduğu halde ölen kimsenin yerine ve­lisi oruç tutabilir mi? Fukahanın hemen hepsine göre, tutamaz. Çün­kü oruç şahsın kendisine vâcib olan bir ibâdettir.[183]

Ramazan ayı süresince hasta olan veya yolculuk halinde bulu­nan kimse, ramazandan sonra 10-15 gün yaşadıktan sonra ölürse, kendisine yaşadığı günler sayısınca kaza gerekir. Bu hususta görüş birliği vardır. O halde ölmeden önce bunun için vasiyyet etmesi ge­rekir. Sahih olan da budur.[184]

Kazaya Kalan Ramazan Orucunu Kaza Etmeden İkinci Ramazan Girerse:

Hastalık ya da yolculuk gibi bir sebeple ramazan orucunu tuta­mıyan kimse, kaza edecek vakit bulduğu halde ihmal edip bunu ye­rine getirmez de ikinci ramazan girmiş olursa, önce hazır olduğu ramazan orucunu tutar, sonra kazaya kalanı yerine getirir. Yani bu konuda edâ kazaya takdim edilir.[185]

Nafile Oruçlarda Ziyafet Bir Özür Sayılabilir:

Nafile oruçlarda ziyafet iftar etmeye sebep sayılabilir. Nafile oruca niyet edip oruçlu olarak sabahlıyan kimse öğle yemeğine da­vet edilirse, orucunu bozabilir. Ne var ki bozduğu bu orucu ileride kaza etmesi gerekir. Ev sahibi, diğer bir tabirle sofra sahibi nafile oruca niyet edip oruçlu olarak sabahlar ve bazı dostlarını öğle yemeğine davet ederse misafirlerinin bu durumdan memnun kalmıyacaklarını tahmin ederse, orucunu bozması uygun olur.

Bu konuda Şemsü’l-Eimme El-Halvanî diyor ki: İleride kaza ede­ceğine güveni tamsa, orucunu bozar. Şüpheli ise bozmaması uygun olur. Bu da zevalden önce ise böyledir. Zevalden sonra ise bozma­ması daha uygundur. Ancak bozmamasında ana babaya karşı bir saygısızlık söz konusu ise, zevalden sonra da bozmasında bir sakın­ca yoktur, bilakis bozması daha uygun olur.[186]

Vacib ve farz oruçlarda ise ziyafet bir özür sayılmaz.

Akli dengesi bozuk olan kimse Ramazan ortalarına doğru iyile­şir, yani kendine gelirse, geçen günleri kaza etmesi gerekir. Bütün bir ay akli dengesizliği devam ederse, artık kendisine kazası gerek­mez.[187] Ramazanın son gününde zevaldan sonra kendine gelse yine de kazası gerekmez. Sahih olan da budur.

Bütün bir Ramazanı baygın vaziyette geçirene, iyileşince kaza etmesi gerekir. Bunda icmâ’ vardır.[188]

Savaşa Giden Asker Ya Da Kumandan Orucunu Bozabilir Mi?

Savaşa giden asker veya kumandan, oruç tuttuğu takdirde kuv­vetten düşeceğini biliyor veya böyle bir endişe taşıyorsa, o takdirde iftar eder, savaştan sonra sağ kalırsa yediği günler sayısınca kaza etmesi gerekir.[189] Orucunu bozduğu halde savaş yapılmazsa ar­tık kendisine keffaret gerekmez. Çünkü savaşa giderken, savaşma­dan önce iftar etmesi caizdir.

İşçi, Sanatkâr ve benzeri kişiler, güçsüz düşmedikleri veya has­talanmadıkları sürece oruçların bozamazlar, iyi çalışamam endişe­siyle oruçlarını bozmaları helâl değildir. Çünkü bu durumda bilhas­sa sıcak mevsimlerde hiç kimsenin oruç tutmaması gerekir. Halbuki oruç hem beden ve ruh afiyetini kazanmak, hem sosyal bünyeye hayırlı bir unsur olmak, hem Allah’a karşı kulluk görevini yerine getirmek gibi yüce amaçlar taşımaktadır. Belirtilen zarurî haller dı­şında iftar haramdır.


[1]Bakare: 2/183-184.

[2] İbn Cerir Taberî, İbn Kesir Ebulfidâ.

[3] Kitab-ı Mukaddes, Zekeriya bölümü.

[4] Nesâî, Ebû Hüreyre (r.a.)’den.

[5] Hâkim Müstedrek’inde sahih isnadla rivayet etmiştir.

[6] Et-Tebyîn, Zeylai, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[7] Fahrü’l İslâm Ebu Zeyd, Sadrü’l-İslâm Ebulyüsür, Keşfü’l-Kebir, Gayetü’1-Beyân, Nehrü’1-Fâik, İbn Nüceym.

[8] Mi’racü’d-Diraye.

[9] Bahr-i Râik, İbn Nüceym, El-Muhit, Serahsî.

[10] Mi’racü’d-Diraye.

[11] El-Muhit, Serahsi, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[12] Fethü’l-Kadir, Kemal İbn Hümam.

[13] El-Hidye, Merğinanî.

[14] Fetâvâ-yi Kaadıhan, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[15] El-Hulâsa, El-Bedayi’, Kâsani.

[16] Fetâvâ-yi Kaadıhan, El-Hulasa.

[17] Hızanetül-Ekmel, Ebû Abdillah Cürcani.

[18] Et-Tebyin, Zeylaî.

[19] Fethü’l-Kadir , Kemal İbn Hümam.

[20] Fetâvâ-yi Kaadıhan, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[21] El-Muhit, Serahsî, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[22] Hızanetü’l-Ekmel, Ebû Abdillah Cürcanî, En-Nihaye.

[23] El-Muhit, Serahsî, El-Hulasa, Nehrü’I-Fâik, İbn Nüceyra.

[24] Fetâvâ-yi Hindiyye, Siracü’l-Vehhac.

[25] El-Muhit, Serahsi, El-Mebsut, Şemsüleimme Serahsi.

[26] El-Muhit, Serahsi, Mecmau’l-Enhür, İbn Âbidin.

[27] Camiussağir, Kaadıhan, Fetâvâ-yi Hindiyye, Kuduri, Ebûlhasan.

[28] Et-Tebyin, Zeylaî.

[29] Şerh-i Tahavi.

[30] Siracü’l-Vehhac, El-Bedayi’, Kâsani.

[31] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[32] El-İhtiyar, Şerhü’l-Muhtar, Musilî.

[33] El-Kafi, Şerhi Hızanetü’l-Ekmel, Abu Abdillah Cürcanî, El-Muhit, Serahsî.

[34] Bahrirâik, İbn Nüceym.

[35] El-Bedayi’, Kâsani.

[36] El-Muhit, Serahsi, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[37] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[38] El-Muhit, Serahsi, Fetâvâ-yi Hihdiyye.

[39] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[40] Siracü’l-Vehhac, Fetâvâ-yi Hindyiye.

[41] Ez-Zahîre, Burhaneddin Mahmud.

[42] Ebû Dâvud, El-Hâkim, İbn Hibban Sahihtir.

[43] Buhari, Müslim, Ebû Hüreyre (r.a.)’den.

[44] Ahmed bin Hanbel, Müslim, Tirmizî.

[45] El-İhtiyar Şerhü’l-Muhtar, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[46] El-Hulasa, İbn Âbidin.

[47] Fetâvâ-yi Kaadıhan, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[48] El-Muhit, Serahsî.

[49] El-Muhit, Serahsî.

[50] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[51] El-İhtiyar Şarhü’l-Muhtar.

[52] El-İhtiyar Şarhü’l-Muhtar.

[53] Siracü’l-Vehhac, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[54] Mi’racü’d-Diraye, El-Hidâye, Merğinani.

[55] El-İhtiyar Şarhü’l-Muhtar, Abdullah, El-Musilî.

[56] Fetâvâ-yi Kaadıhan, El-Mebsut, Şemsü’1-eimme Serahsî.

[57] Fethü’I-Kadir, Kemal İbn Hümam.

[58] Siracü’l-Vehhac, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[59] Hızanetü’l-Müftîn, Bahrirâik, İbn Nüceym.

[60] En-Nükaye Şerh-i Vikaye, II. Şedrü’ş-Şeria Ubeydullah.

[61] Ez-Zahîre, Burhaneddin Taceddin, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[62] Bahrirâik, İbn Nüceym.

[63] Et-Tebyîn, Zeylai.

[64] El-Mebsut, Şemsüleimme Halvanî, El-Mebsût, Şemsüleimme, Serahsi.

[65] El-Muhit, Radıyüddin Serahsi.

[66] El-Hulâsa, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[67] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[68] El-Hulâsa, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[69] El-Muhit, Radıyüddin Serahsî.

[70] El-Muhit, Radıyüddin Serahsi, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[71] Nehrü’1-Fâik, İbn Nüceym.

[72] Et-Tecnis, Ebubekir Haherzade.

[73] Fetâvâ-yi Kaadihan, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[74] Siracü’l-Vehhac, Şemsü’l-eimme Halvani.

[75] El-Mebsut, Şemsü’l-Eimme El-Halvani, El-Muhit, Serahsî.

[76] Mi’racü’d-Diraye, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[77] El-Muhit, Radıyüddin Serahsî.

[78] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[79] Tebyinü’l-Hakaik, Osman Zeylaî, Nehrü’1-Fâik, İbn Nüceym.

[80] El-Muhit, Serahsi.

[81] Et-Tebyîn, Zeylaî, Fetâvâ-yi Hindiyye, El-Muhit, Serahsî.

[82] El-Muhit, Bahrirâik, İbn Nüceym, İbn Âbidin.

[83] Mi’racü’d-Diraye, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[84] Fetâvâ-yi Kaadıhan, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[85] Fetâvâ-yi Kaadıhan, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[86] Fetâvâ-yi Kaadıhan, Fetâvâ-yi Hindiyye: 1/200.

[87] El-Muhit, Serahsi.

[88] Et-Tebyîn, Zeylaî, Fetava-yi Hindiyye.

[89] Fetâvâ-yi Hindiyye: 1/200.

[90] El-İhtiyar Şerhü’l-Muhtar, Musulî.

[91] Et-Tebyîn Zeylaî.

[92] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[93] Bahrirâik, İbn Nüceym, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[94] El-Hulasa, Hızanetü’l-Ekmel, Ebû Abdillah Cürcani.

[95] Siracü’l-Vehhac, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[96] Ahmed bin Hanbel, Buhari, Müslim.

[97] Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Amir (r.a.)’dan.

[98] Ahmed bin Hanbel ve Ashab-ı Sünen.

[99] El-Muhit, Serahsi, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[100] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[101] El-Cevheretü’n-Neyyire.

[102] El-Muhit Serahsi, Fetâvâ-yi Hindiyye: 1/201.

[103] Siracü’l-Vehhac, Halvanî.

[104] Fetâvâ-yi Hindiyye.

[105] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[106] Nesâi, İbn Hibban, Sened-i Sahihle.

[107] Ahmed bin Hanbel, Sened-i Sahihle.

[108] Siracü’l-Vehhac, Fetâvâ-yi Hindiyye: 1/201.

[109] Ahmed bin Hanbel, Nesâi.

[110] Bahrirâik, İbn Nüceym.

[111] El-Cemaa rivayet etmiştir, Hadis sahihtir.

[112] El-Hidâye Merğinani.

[113] Fetâvâ-yi Hindiyye.

[114] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[115] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[116] Et-Tebyîn, Zeylai.

[117] El-Hulâsa, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[118] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[119] El-Hulasa, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[120] El-Muhit, Serahsi, Fethül.

[121] Fetâvâ-yi Kaadıhan, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[122] El-Muhit, Radıyüddin Serahsî.

[123] Fetâvâ-yi Hindiyye.

[124] Tatarhaniyye.

[125] El-Muhit, Serahsî, El-Bedayii’, Kâsani.

[126] El-Hulasa, Fetâvâ-yi Hindiyye

[127] Siracü’l-Vehhac, Halvani.

[128] Şiracü’l-Vehhac.

[129] El-Hulâsa, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[130] Nehrü’1-Fâik, İbn Nüceym.

[131] Ez-Zahîre, Bürhaneddin Taceddin, Et-Tebyin.

[132] Nehrül-Fâik, İbn Nüceym.

[133] Fethü’l-Kadir, Kemal İbn Hümam.

[134] El-Hidâye, Merğinanî.

[135] El-Hidâye, Merğinanî, El-Muhit, Serahsî.

[136] Fetâvâ-yi Hindiyye.

[137] Fethü’l-Kadir, Kemal İbn Hümam.

[138] Et-Tebyin, Zeylaî.

[139] Fetâvâ-yi Hindiyye.

[140] El-Muhit Serahsî.

[141] El-Hulasa, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[142] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[143] El-Bedayi’, Kâsani.

[144] Fethü’l-Kadir, Kemal İbn Hümam.

[145] Fetâvâ-yi Hindiyye: 1/204.

[146] Bahrirâik, İbn Nüceym.

[147] Mi’racü’d-Diraye, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[148] El-Muhit, Radıyüddin Serahsî.

[149] Siracü’l-Vehhac, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[150] Bahrirâik, İbn Nüceym.

[151] Siracü’l-Vehhac, Fetavâ-yi Hindiyye.

[152] El-Hidâye, Merğinanî, İbn Âbidin, Mecmau’l-Enhür, Şehzade Damad.

[153] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[154] Hızanetü’l-Müftîn, Fetava-yi Hindiyye.

[155] Bahrirâik, İbn Nüceym.

[156] El-Muhit, Radıyüddin Serahsî.

[157] Et-Tebyin, Zeylai, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[158] El-Hulâsa, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[159] Bahrirâik, İbn Nüceym, El-Bedayi’, Kâsani.

[160] El-Muhit, Radıyüddin Serahsî.

[161] El-Hidâye, Merğinanî.

[162] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[163] Siracü’l-Vehhac, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[164] Fetâvâ-yi Kaadıhan, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[165] El-Bedayi’, Kâsani, Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[166] El-Muhit, Serahsî.

[167] Fetâvâ-yi Hindiyye, El-Mebsüt Şemsüleimme Serahsî.

[168] El-Muhit, Serahsî, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[169] El-Hulâsa, İbn Abidin, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[170] El-Muhit, Serahsi, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[171] Fethü’l-Kadir, Kemal İbn Hümam.

[172] El-Hulâsa, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[173] El-Hidâye, Merğinani.

[174] El-Muhit, Serahsî, Fetâvâ-yi Hindiyye: 1/207.

[175] Fethü’l-Kadir, Kemal İbn Hümam.

[176] El-Hidâye, Merğinanî.

[177] Siracül-Vehhac, Bahrirâik, İbn Nüceym.

[178] Nehrü’1-Fâik, İbn Nüceym.

[179] En-Nihaye, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[180] Şerh-i Tahavî, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[181] El-Bedayi’, Kâsani.

[182] El-Hidâye, Merğinanî, Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[183] Et-Tebyin, Zeylai.

[184] Siracü’l-Vehhac, Fetâvâ-yi Hindiyye.

[185] Nehru’1-Fâik, İbn Nüceym.

[186] El-Muhit, Radıyüddin Serahsî, El-Mebsut, Şemsü’l-Eimme Halvani.

[187] Mi’racü’d-Diraye, Fetâvâ-yi Hindiyye: 1/208.

[188] Mi’racü’d-Diraye, Fetâvâ-yi Hindiyye: 1/ 208.

[189] El-Muhit, Serahsi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: