Oruç / KİTABU’S SAVM


oruc_camii

1- ORUCUN TARİFİ, KISIMLARI, SEBEBİ, VAKTİ VE ŞARTI

Orucun Tarifi
Oruç:
Orucun Çeşitleri:
Orucun Sebebi:
Orucun Vakti:
Güneşin Batıp Batmadığında Tereddüt
Sahur Vaktinde Tereddüt

Orucun Şartları

Orucun Farz Olmasının Şartları

B- Orucun Edâsînin Şartı

C- Edasının Sahih Olmasının Şartı:

Niyyet;

2- RAMAZAN HİLÂLİNİ GÖRMEK (RÜYET-I HİLÂL)

Şevval Hilâlini Gözetleme.

3- ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER..

Sahur Yemeği

İftar Ve İftar Duâsı

Şek Gününde Oruç.

Oruç Tutmanın Mekruh Olduğu Günler :

Savm-ı Misal:

4- ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER..

Orucu Bozup Sadece Kazayı İcabettiren Şeyler:

Orucu Bozup Kazayı Ve Hem De Keffâreti İcâbettiren Şeyler

Bu Konu İle İlgili Bazı Mes’eleler

5- ORUÇ TUTMAMAYI MUBAH KILAN ÖZÜRLER..

1- Yolculuk:

2- Hastalık:

3- Hamilelik Ve Çocuk Emzirmek:

4- Hayız Ve Nifas Hali:

5- Şiddetli Açlık Veya Susuzluk:

6- İhtiyarlık:

6- NEZİRLER (ADAKLAR)

Oruçla İlgili Bazı Mes’eleler

1- ORUCUN TARİFİ, KISIMLARI, SEBEBİ, VAKTİ VE ŞARTI

Orucun Tarifi:

Oruç:

İkinci fecirden itibaren, güneşin gurubuna kadar yemek­ten, içmekten ve cinsî mukârenetten, Allahu Teâlaya tekarrüb (ya­kınlık) niyyeti ile nefsi men etmektir. [1]

Orucun Çeşitleri:

Oruçlar, farz, vâcib ve nâfile çeşitlerine ayrılır

Farz oları oruçlar iki nevidir.

Muayyen olan farz oruç: Ramazan-ı şerif orucu.

Gayr-i muayyen ölen farz oruç ise: Kazaya kalan Ramazan-ı Şerif orucu ile keffaret olarak tutulacak oruçlardır

Vâcib olan oruçlar da iki nevidir.

Muayyen olan vacip oruç Muayyen bir günde tutulması nezredilmiş bulunan (adanmış olan) oruçtur.

Gayr-i muayyen ölen vacip oruç ise Her hangi bir gün veya nerhangi bir hafta veyahud da ay tutulmasına nezredilen oruçlardır.

Allahu Teâlâ’nın rızası için tutulan nafile oruçlar ise, ayrı bir nevi­dir. [2]

Orucun Sebebi:

Orucun farziyetinde ve vücûbunda muhtelif sebepler vardır.

Ramazan-ı Şerif Orucunun sebebi: Kâdî’l-İmâm Zeyd Fahrü’l-İslâm ve Sebrü’l-İslâm Ebü’l-Yüsr, bu hususta şöyle demişler­dir:

“Ramazan-ı Şerif günlerinden herhangi birinin, oruca başlamaya müsait ilk cüz’üne yetişmektir.” [3]

Gâyetü’l-Beyân’da: “Bizce, hak olan kavil budur.” denilmiş ve İmâm Hindi bunu salihlemiştir. [4]

Nezir (adak) orucunun sebebi nezir; keffaret orucunun sebebi ise, sözünden (yemininden) dönmek, hataen adam öldürmek gibi hususlardır. Kaza orucunun sebebi ise, edanın sebebinin aynıdır. [5]

Bir mecnûn, ramazanın bîrindi gecesinde ifâkat bulsa (iyileşse), fakat sabaha yine mecnûn olarak girse ve ayın sonuna kadar böylece devam etse; bu şahsın durumu hakkında Şemsü’I-Eimme Halvânî:

“O kimsenin ramazan orucunu kaza etmesi gerekmez.” de­miştir. Sahih olan da budur. [6] Fetva da bunun üzeriredir. [7]

Keza, yine böyle bir kimse, Ramazan ayının ortasında, gece yarısı ifâkat bulsa da, sabaha yine mecnûn olarak girse, o kimsenin de orucu kaza etmesi gerekmez. [8]

Kezâ, böyle bir kimse, ramazanın bütün günlerinde zeval da ifâ­kat bulsa, o da oruçlarını kaza etmez. [9]

Orucun Vakti:

İkinci fecrin doğmasından (yani aydınlığın ufukta yayılmaya başlamasından) itibaren, güneşin batma ânına kadar olan vakittir.

Bununla beraber, bu ikinci fecrin, ilk doğduğu âna mı, yoksa ziya­sının ufukta uzanıp dağılmaya başladığı zamana mı itibar edileceği hususunda ihtilâf edilmiştir. Şemsü’I-Eimme Halvânî bu hususta:

“Birinci kavle uymak ehvrattır. (ihtiyata daha uygundur.) İkinci kavil ise daha geniştir. Yani oruç tutacaklar için daha müsaittir.” demiştir. [10]

Âlimlerin çoğu bu görüşü benimsemişlerdir. [11]

Bir kimse, fecir tulü etmiş olduğu halde, henüz tulu etmedi zannı ile sahur yemeği yemiş olsa veya güneş batmadığı halde, 6ath zannı ile iftar etmiş oisa, bu kimsenin o orucunu kaza etmesi ge­rektiği halde, keffaret lâzım gelmez, Çünkü bu kimse, -bu durum­larda- teammüdecr yememiştir. [12]

Bir kimse, fecrin doğup doğmadığında tereddüt etse, bu du­rumda evlâ olan, o kimsenin yemeyi terk etmesidir. Şayet bu kimse, bîr şey yemişse, -fecrin doğduğuna kesin bilgi olmadığı- için orucu tamdır. Ancak, fecirden sonra yemiş olduğu anlaşılırsa, kaza lâzırn gelir. [13]

Eğer, bir kimsenin re’yi, fecrin doğmuş olmasına rağmen ye­miş bulunduğu şeklinde ve bu kanâati kuvvetli ise, bu sebepten do­layı orucunu kaza etmesi ihtiyata daha uygundur, Zahirü’r-rîvâyeye göre, bu durumda kaza lâzım gelmez. Sahih olan da, bu görüştür. [14]

Bu -hüküm- durumun açıklık kazanmaması halindedir, fa­kat, fecir doğduktan sonra yemiş bulunduğu ortaya çıkarsa, o kimse­nin bu orucu kaza etmesi gerekir; Keffaret lâzım gelmez. [15]

İki şahit fecrin tulû’una, iki şâihit de adem-i tulû’uraa şehâdet eylediği zaman, bu kimse iftar ederse bir şey yerse ve sonra da fecrin doğmuş bulunduğu açıklık kazanırsa, bu durumda, o kimseye -bil-ittifak- hem kaza ve hem de keffaret lâzım gelir. Çünkü, isbât üzerine olıan şehâdet kabul edilir; neyf üzerine olan şehâdete ise i’tibar edilmez. Bu husus, kul haklarında da böyledir.

Eğer bir kişi fecrin doğduğuna, diğer bir kişi de doğmadığına şehadet etse, bu kimse de bir şey yemiş olsa, sonra da fecrin doğmuş bulunduğu açıklık kazansa, o kimse için keffâret icâbetmez. Çünkü, bı durumda, bir kişinin fecrin tulû’uına şefrıâdet etmiş olması tam bir hüccet değildir. [16]

Bir kimse sahur yemeği yerken, bir topluluk gelip, o kimseyi fecrin tulü etmiş olduğunu söylese, bu kimse de : Bu durumda ben oruçlu olmam, yemiş bulundum dese ve bundan sonra da yemey devam etse; daha sonra da, önceki yemiş bulunduğu şeyleri fecri tuîû’undan önce; sonrakileri ise fecrin tulû’undan sonra yemiş olduğu ortaya çıksa, bu durum hakkında Hâkim Ebû Muhammed:

“Eğer bir kimse, cemâatin sözüne inanmış ise, kendisine keffaret gerekmez.”

Fakat, o kimseye durumu söyliyen bir kişi ise, -bu bir kişi âdü olsa da, olmasa da- bu kimseye keffâret lâzım gelir. Çünkü, bu gibi durumlarda tek kişinin şeîıâdeti makbul olmaz. [17]

Bir kimse karısına: “Bak bakalım fecir doğmuş mu, doğ­mamış mı?” dese; hanımı da baksa ve: “Doğmamış” dese ve bu kimse de bu durumda karısı ile cima’ etse; sonra da, o esnada fec­rin doğmuş bulunduğu açığa çıksa bazı âlimler bu durum hakkında:

“Eğer kadın doğru sözlü ve sözüne güvenilir birisi ise keffâret lâzım gelmez.” demişlerdir. Sahih olan, bu durumda o adama, asla keffâret lâzım gelmiyeceğidir. Fakat, kadın fecrin tulü ettiğini bile bile böyle söylemişse, bu durumda ona keffâret lâzım gelir. [18]

Güneşin Batıp Batmadığında Tereddüt

Güneşin batıp batmadığı hususunda tereddüt bulununca, iftar etmek helâl olmaz. [19]

Bu durumda, bir kimse iftar etmiş olsa ve sonradan da, bu tereddüt hususunda bir açıklık hası! olmasa, o kimsenin orucunu kaza etmesi gerekir. Bu durumda keffâretin gerekip gerekmiyeceği husu­sunda da iki rivayet vardır. Fakîh Ebû Ca’fer (r.a.), bu durumda kef­fâretin lâzım geleceğine kânîdir ve bu görüşü seçmiştir. Ancak, bu durumdaki bir kimsenin, güneş batmadan önce iftar etmiş olduğu açı­ğa çıkarsa, -kesinlikle- o kimseye keffâret lâzım gelir. [20]

Eğer bir kimse, reyinin çoğu, güneşin batmamış olduğu tarzında bulunduğu halde iftar etmiş olursa, bu kimseye hem kaza hem de keffâret gerekir. Çünkü bu durumda gündüz sabittir. Ve bu kimse­nin re’yinin ekserisinin böyle olmasından dolayı, kesin bilgi edinmesi gerekirdi. [21]

Bu durumda, o şahsın güneşin batmasından önce yemiş bulundu­ğunun bilinmedi veya bunun bilinmemesi halleri de müsavidir. [22]

İki şahit güneşin battığına, diğer iki şahit de batmadığına şehâdet eyleseler ve bu durumda da bir kimse iftar etse. Sonradan da güneşin batmadığı meydana çıkmış olsa, btl-ittifak bu kimseye kaza lâzım gelir; keffâret lâzım gelmez. [23]

Sahur Vaktinde Tereddüt

Bir kimse, sahur vaktinde yemek için taharri (araştırma) yapmak istese bu durumda kendisi veya bir başkası fecrin tulû’u veya adem-i tulü’u hakkında bir bilgiye sahip olamasa; Şeyh Şemsü’l-Eimme Halvânî:

“Bu kimse, fecrin tulü etmemiş olduğu hakkındaki kuvvetli reyi ile yemiş olsa, bunda bir beis yoktur” demiştir.

Bir kimse, fecrin doğmuş olması korkusu olmadığı zaman yeme­ğini yer; bundan korkusu varsa, yapacağı en doğru şey yemeyi terketmektir.

Bir kimse, sahur davulunun sesi ile yemeyi isterse, bu durumda ses fazla olur ve her taraftan duyulursa ve bu ses her mahallede varsa, yemeğini yemesinde bir beis yoktur. Eğer tek ses duyuyorsa ve bu sesi çıkartan davulcunun âdil olduğunu biliyorsa ona itimat eder ve yemeğini yer. Fakat, âdil olduğunu bilmiyorsa, ihtiyat edip yemez. Bilginlerimizin bir kısmı, horoz şeşine itimat etmeyi hoş görmemişler­dir. Bazıları ise, tekrar tekrar öter ve onun vaktinde öttüğü açıklık ka­zanırsa, buna itimad etmekte de bir beis görmemişlerdir. Şernsü’l-Eimme Halvânî: “Arkadaşlarımızın takip ettiği yol, zahirü’r-rivâyede, taharri (araştırma) yolu ile iftar etmenin caiz olduğu tarzında­dır.” demiştir. [24]

Orucun Şartları

A- Orucun Farz Olmasının Şartları

Orucun farz olmasının üç şartı vardır:

1- İslâm.

2- Akıl.

3- Bülûg.

B- Orucun Edâsînin Şartı

Orucun edasının ftarz olması için iki şart vardır.

1- Sıhhat.

2- İkâmet (misafir yolcu olmamak).

C- Edasının Sahih Olmasının Şartı:

Orucun edasının sahih olmasının ik; şarts vardır

1- Niyyet.

2- Hayız ve nifâstan temiz oİmak. [25]

Niyyet;

Kişinin, oruç tutacağını kalbi île bilmesidir. [26]

Kişirrin, niyyeti dili ile söylemesi de sünnettir. [27]

Bize göre, Ramazanda her gün için ayn ayrı niyyet etmek gereklidir. [28]

Ramazanda sahura kalkmak da bir nlyyettir. Necmeddin Nesefî böyle söylemiştir. Ancak, sahura kalkmış olmak, o günün orucu için niyyet yerine geçer; başka bir günün orucu için niyyet yerine geçmez.

Bir kimse, geceden her hangi bir oruca niyyet etse ve fecrin doğmasından önce de bu niyyetinder; geri dönse, bu dönmesi sahih olur. [29]

Bir kimse: “Allahu Teâlâ iziri verirse, yarın oruç tutmaya niy­yet ettim. demiş olsa, bu niyyeti sabin olur. Sahih olan görüş de budur. [30]

Bir kimse eğer: “Yarın davet edilirsem yerim; değilse oruç tutarım.» diye niyyet etmiş oisa, bu niyyetle tutulan oruç sahih olmaz.

Bir kimse, ramazanda oruç tutmaya veya iftar etmeye niyyet et­meden kalksa, eğer o günün ramazan olduğunu iyice biliyorsa, en açık rivayete göre bu kimse oruçlu bulunmuş sayılmaz. [31]

Oruçlu bulunan bir kimse, kalbinden orucu yemeye niyyet etse ve fakat bir şey yemese, bu kimsenin orucu tamamdır. [32]

Niyyetin vakti, her gün güneş battıktan sonradır; daha önce .niyyet edilmesi caiz olmaz. [33]

Bir kimse, güneş batmadan önce, bir sonraki günün orucuna niyyet etmiş olsa, sonra da uyuşa, hayılsa veya güneşin zevali vakti­ne kadar gaflet etse, (yani, bu vakta kadar niyyetini yenilememiş olsa) bu kimsenin niyyeti caiz olmaz. Ancak, güneş battıktan sonra niyyet etmiş bulunursa, caiz olur. [34]

Ramazan orucuna, muayyen nezir orucuna ve nafile oruçlara: “Bu günün orucuna…” diye niyyet edilerek, tutulması caiz olur. Bun­lar: “Oruç tutmaya niyyet ettim” şeklinde, mutlak oruç niyyeti ile de caiz olur.

Nafile oruca, bu günün gecesinden, bir gün sonranın gündüzünün ortasına kadar niyyet etmek de caizdir. Câmiu’s-Sâğîr’de böyle zikre­dilmiştir. Kudürî’de de:

“Zevale kadar olan niyyet sahihtir.” denil­miştir.

Niyyet hususunda misafir ile mukîm arasımda bir fark yoktur. [35]

Fecrin tulû’undan, o zamana kadar, eğer oruca münâfî ye­mek, içmek ve cima etmek gibi bir hal vuku bulmamış, zevalden önce yapılmış olan niyyet caizdir. Ancak, bu haller kasden veya unu­tarak vuku bulmuş olursa, bundan sonraki niyyet sahih ve câ’iz olmaz. [36]

Oruca gündüz niyyet etmiş olan kimse, o günün evvelinden itibaren niyyet eder. Şayet, niyyet ettiği andan itibaren oruçlu olmaya niyyet ederse, bu niyyeti caiz olmaz. [37]

Ramazan gecesinde veya gündüzünde bayılmış olan kimse, ze­valden önce ayılır ve oruca niyyet ederse, niyyeti caiz olur. Mecnûnun durumu da böyledir. [38]

Keza, bir kimse günün evvelinde irtidad etse ve zevalden önce de, yeniden islâma girse, sonra da oruca niyyet etse, bu niyyeti caiz olur. [39]

Efdâl olan, niyyeti yerinde yâni gece yapmaktır. Fakat, gün­düz iniyyet edilmesi de caizdir. Orucun niyyetini açıklamak, yâni hangi oruca niyyet ettiğini belirtmek de evlâdır. [40]

Bir kimse, ramazanda, ramazan orucundan başka farz olan bir oruca niyyet etmiş olsa, bu oruç ramazan orucu sayılır.

İmameyne göre, bu hususta da misafirle mukim arasında bir fark yoktur. İmâm-ı A’zam’a göre ise, misafir olan kimse, ramazanda, ra­mazan orucundan başka farz olan bir oruca niyyet ederse, niyyet et­miş bulunduğu bu orucu tutmuş olur.[41]

Ramazanda nafile tutmaya niyyet etmiş olan kimse ise sahih olan kavle göre ramazan orucu tutmuş olur. [42]

Hastaya gelince, sahih olan kavle göre, onun da bu niyyetle tutmuş olduğu oruç, ramazan orucu sayılır. [43]

Misafir ve hastalar, ramazanda mutlak oruca niyyet etmiş ol­salar, bu niyyetle tutmuş bulundukları oruç da, ramazan orucu olur. [44]

Muayyen bir günde, nezri olan bir kimse, bu günde keffâret veya namazan orucunun kazası gibi farz olan başka bir oruca niyyet etmiş olsa, bu oruç niyyet etmiş bulunduğu oruç olarak makbul olur. O muayyen nezrini ise, sonradan kaza etmesi gerekir. [45]

Esahh olan budur. [46]

Kaza ve keffâret oruçlarında, niyyeti gece yapmak ve tuta­cağı orucu ta’yin etmek şarttır. [47]

Mutlak nezirlerde de böyledir. Yani muayyen olmayan nezir­lerde de niyyet geceden yapılır. [48]

Hapiste veya esir bulunan bir kimse, ramazanın girip girme­diği konusunda şüpheye düşse, taharri ederek (araştırarak) kanaa­tine göre oruç tutar. Sonra bakılır: Eğer tuttuğu bu oruç ramazan ayma rastlamışsa veya bu oruçlar ramazandan sonra ve oruç tutma­nın yasak olmadığı günlerde; geceleyin niyyet edilerek tutuimuşsa, ramazan orucu olarak caiz olur. Fakat, bu oruçlar ramazandan önceye rastlamışsa, ramazan orucu olarak caiz olmaz. (Bunlar nafile oruç olmuş olur.). [49]

Üzerinde kaza orucu bulunan kimsenin, bu orucu kaza ederken, kazaya niyyet etmesi şart değildir; böyle niyyet etmesi de câiz ve sahih olmakla beraber; “Üzerinde tutmast icâbeden ramazan oru­cunu tutmaya niyyet etmesi” daha uygundur. Bu hususta, hasta olan­larla, sıhhatli bulunanlar arasında bir fark yoktur. [50]

Bir kimse, şevval ayında [51] keffâret orucu tutmaya başlarsa, !bu durumda bu ayların (ramazan ve şevvâl’in) ikisi de ya tam (otuzar gün) veya noksan (yirmi dokuzar gün) olurlar. Her iki halde de, ketfâret orucu de bir gün daha tutularak tamamlanmış olur.

Eğer ramazan tam. fakat şevval noksan olursa; keffâret, iki gün daha oruç tutularak tamamlanır. Ramazan noksan, fakat şevval tamam olursa, bu durumda bir şey lâzım gelmez.

Bir kimse, keffâret orucunu tutmaya zilhicce ayında başlarsa; zil­hicce ve onu takip eden ay ya ikisi de tam veya noksan olurlar Bu durumda müteakip ayda dört gün daha oruç tutulur. Eğer zilhicce tamam olur da, önceki ay noksan bulunursa, müteakip zaman­da üç gün daha oruç tutulur. Eğer önceki ay tamam olur da, zilhicce noksan olursa, müteakip günlerde beş gün daha oruç tutulur. Eğer bîr kimsenin orucu zilkadeye tesadüf ederse veya başka bir aya rast­larsa, bu aylar ya tam veya noksan olurlar. Zilkade tamam olur da, diğer ay noksan olursa, bir gün daha oruç tutulur. Zilkade noksan olur da, diğer ay tamam olursa, bir şey lâzım gelmez. [52]

Bir kimse, dâr-i harbde senelerce, ramazandan önce rama­zan orucu tutmuş olsa; birinci senede tuttuğu oruç ittifakla caiz ol­maz, ikinci, üçüncü senelerin orucu, bir önceki senelerin orucu­nun kazası olarak caiz olur mu?

Fakih Ebû Ca’fer bu hususta:

“O kimse, möbhem olarak, yalnız­ca ramazan orucu tutmaya niyyet etmişse, bu caiz olur. Ancak, içinde bulunduğu yılın orucunu tutmayı belirterek niyyet etmişse, bu caiz olmaz Esahh olan kavil de budur.” demiştir.[53]

Bir kimsenin, bir ramazanda iki günlük orucu kazaya kalmış olursa, bunları kaza ederken, ilk günün orucunu kaza etmeye niyyet etmesi uygun olur Ancak, böyle ilk günün orucu diye belirtmese de, kazası caiz olur.

İki ramazandan iki orucu kazaya kalmış olan kimse de, böyle ta’yîn etmeden kazaya niyyet etmiş olsa, muhtar olan kavle göre bu kazası caiz olur. [54]

Ramazanda kasden orucunu bozmuş olan kimse, eğer fakir ise, kaza ve keffâret olarak 61 gün oruç tutar. Kazası gereken, o bir gün orucu, ta’yin etmeden tutması da caiz olur. Fakîh Ebû’I-Leys de böyle söylemiştir. [55]

Bir kimsenin iki ayrı oruca, birini diğerine tercih etmeden eşit şekilde niyyet etmesi bâtıldır. Bu kimse, birini diğerine tercih etmiş olursa, tercih edilen hakkındaki niyyet sabit olmuş olur. [56]

Bîr kimse hem ramazan orucunun kazasına hem dö nezre niyyet etmiş olsa, bu kimse istihsânen ramazan orucunun kazasına niyyet etmiş olur.

Bir kimse, hem muayyen bir nezre ve hem de nafileye gece veya gündüz niyyet etmiş olsa veyahud da muayyen bir nezir ile keffârete yine aynı zamanda geceden niyyet etmiş bulunsa, bu kimse bil-icmâ muayyen nezre niyyet etmiş sayılır. [57]

Bir kimse, aynı zamanda hem kazaya hem de keffâret-i namaza niyyet etmiş olsa, bu kimse, istihsânen kazaya niyyet et­miş sayılır. [58]

Bir kimse, yine aynı zamanda ramazan orucunun ka­zası ile nafileye niyyet ederse, İmâm Ebû Yûsuf (r.a.)’un İmam A’zam (r.a.)’dan rivayet ettiği kavle göre, bu kimse ramazan orucunun ka­zasına niyyet etmiş sayılır. [59]

Bir kimse, aynı zamanda hem keffâret-i zıhara ve hem de keffâret-i kalite; veya hem ramazan orucunun kazasına ve hem de keffâret-i katil’e niyyet etmiş olsa, bu kimse bil -ittifak keffâret-i kail’e niyyet etmiş sayılır.[60]

Bir kimse, laynı zamanda hem keffarete ve hem de nafi­leye niyyet etmiş olsa, bu kimse istihsânen keffârete niyyet et­miş sayılır. [61]

Hayızlı halde olan bir kadın, oruca niyyet etmiş olsa, sonra da fecrin tulû’undan önce temizlenmiş bulunsa, o kadının orucu sahih olur. [62]

Bîr kimse, aynı zamanda hem kazaya va hem de keffâ­ret-i yemin’e niyyet etmiş olsa, İmâm Ebü Yûsuf (r.a.)’a göre, birbirle­rine zıt oldukları için bu iki oruç da câiz olmaz. İmâm Muhammed (r.a.)’e göre de, bu oruçlar birbirlerine münâfî oldukları için, caiz olmaz. Fakat, bu oruç nafile yerine geçer. [63]

Bir kimse, kaza orucu için, fecrin tulu’unda sonra niyyet ettiği zaman, bu niyyetis kaza sahih olmayacağı için bu kimse nafile oruca başlamış sayılır. Şayet, bu orucu bozacak olursa, kaza etmesi gerekir. [64]

2- RAMAZAN HİLÂLİNİ GÖRMEK (RÜYET-I HİLÂL)

Şaban ayının yirmi dokuzuncu günü akşam üzeri gurup vak­tinde, insanların hilâü araştırmaları bir vecîbedir. Hilâli görürlerse, ertesi gün ramazan orucuna başlarlar. Eğer hava bulutlu ise, şaban ayını otuza tamamlarlar. [65]

Keza, sayışım tamamlamak için şaban ayının hilâlini de re­cep ayının yirmi dokuzunda gözetlemek münasip olur.

Bu hususta, müneccimlerin haberlerine rnürâcad edilmeyeceği gibi sahih olan kavle göre onların sözleri de kabul edilmez. [66]

Hatta, bir müneccimin bu hususta yaptığı hesapla kendisi nin amel etmesi de caiz değildir. [67]

Hilâli gören kimsenin, parmakla işaret etmesi mekruhtur. [68]

Hilâli zevalden önce görmekle oruç tutulmadığı gibi zevalden sonra görmekle de İftar edilmez. O hilâl gelecek geceye aittir. Muh­tar olan budur. [69]

Havla bulutlu veya dumanlı olduğu zaman; müsiüman. akıllı, bulûğa ermiş ve doğru sözlü olan bir kimsenin şehâdeti makbul olur. Bu şahsın hür, köle, erkek veya kadın olması arasında bir fark yok­tur.

Bu hususta böyle bir kimsenin şahadetime, yine böyle bir kimse­nin şehâdeti de muteberdir.

Bu hususta, tevbe ettikten sonra, kendisine had tatbik edilmiş olan bir kimsenin şehâdeti de makbuldür. [70]

Bazı âlimler:

“Bu hususta hâli mestur (gizli, örtülü) olan kimsenin şehâdeti makbul olmaz.” demişlerse de; Hasan’in İmâm Ebû Henîfe (r.a.)’den rivayet ettiğine göre. bu hususta böyle kimselerin şahadetleri de kabul edilir. Sahih olan kavil de budur. [71]

Halvânî de bu kavli almış ve kabul etmiştir. [72]

Ramazan hilâli ‘hakkında, kölenin köleye şehâdeti de mak­buldür

Keza, bu hususta kadının, kadına şehâdeti de kabul edilir, Münatfukın şehâdeti ise makbul değildir.

Bu hususta şehâdet lafzı, dava, mahkeme ve hâkimin hükmü de şart değildir.

Hattâ bir kimse, hâkimin yanında hazır bulunsa ve burada başka bir şahsın bu husustaki şehâdetini duysa ve bunun doğruluğu da açığa çıksa, bunu duyan kimsenin oruç tutması icâbeder. Artık, bu kimsenin hâkimin hükmüne ihtiyacı kalmaz.

Hilâli gören kimseye, nerede ve ne sakilde gördüğü sorulup, bunu tafsilâtı ile anlatması istenir mi? Bu hususta Ebû Bekir el-İskâf:

“O kimsenin şehâdetî, ancak bu hususlar sorulduğu zaman kabul edi­lir” demiştir. Meselâ, bir kimsenin:

“Ben hilâli şehrin hâricinde, sahrada gördüm.” Veya, “Bulutların anasında gördüm.” demesi gibi. Fakat, zahir-i rivayete göre bunları sormak gerekmez. O şahıs böyle tafsilât vermese bile şehâdeti kabul edilir.

Ramazan hilâlini, imâm veya hâkim tek başlarına görmüş olur­larsa, bunlar muhayyerdirler; dilerlerse yerlerine birini nâib tayin ederek, onun huzurunda hilâli gördüklerine şehâdet ederler; dilerler­se, doğrudan doğruya insanlara oruç tutmaian gerektiğini ilân ederler. Ancak, bayramlarla ilgili hilâller bu hükme muhaliftirler. [73]

Âdil (burada, “İyiliği kötülüğünden çok olan bir kimse” de­mektir.) bir kimse, ramazan hilâlini görünce bunu’o gece haber verir. Bu kimsenin erkek veya kadın olmass müsâvilir. Hatta, hilâli gören âdil kimse, câriye bile olsa, efendisinden izin almadan, çıkıp bu hu­susta şehâdette bulunur.

Hilâli, tek başına fâsik bir kimse görse, o da bu hususta şe­hâdette bulunur. Çünkü, hâkim onun şehâdetini çoğu zaman kabul eder. [74]

Yukarıda söylediğimiz hususlar, hâkimi bulunan beldelerle il­gilidir. Fakat, hâkimi bulunmayan bir yerde meselâ: bir köyde, bir kimse ramazan hilâlini görmüş olsa; bu kimse o yerin mescidine gidip şehâdette bulunur. (Yani, hilâli gördüğünü, insanların oruç tut­maları gerektiğini onlara haber verir.) Bu kimse âdil ise insanlar onun sözü ve şehâdetî üzerine oruç tutarlar. [75]

Yalnız başına, ramazan hilâlini görmüş o!an bir kimsenin şe­hâdeti kabul edilmese bile, bu kimsenin, oruç tutması gerekir. Şayet bu kimse, o gün orucunu bozarsa, onu kaza eder; Keffâret lâzım gel­mez. Şehâdeti, henüz hâkim tarafından reddedilmeden, iftar etmiş olsa bile, yine keffâret îcap etmez. Sahih olan budur. [76]

Fasık bir kimse, ramazan hilâlin! gördüğünü söylese ve bu şöhâdeti devlet büyüğü (veya hâkim) tarafından kabul edilse ve in­sanlara oruç tutmaları gerektiği ilân edilse eğer o belde ahâli­sinden birisi, bu durumdan sonra iftar ederse, âlimlerin ekseriyetine göre, bu kimseye keffâret gerekir. [77]

Bu kimse, kendi orucunu otuz güne tamamlasa bile İftar et­mez; ancak veliyyü’I-emr ile iftar eder. [78]

Hava kapalı olmayınca, bir kişinin değil, bir çok kişinin şehâdetleri kabul edilir. Böylece durum, bunların bilgisi ile veliyyü’l-emr’in reyine havaie edilmiş ve takdire ihtiyaç kalmamış olur. Sahih olan budur. [79]

Şevval ve zilhicce hilallerinin görülmelerinde de durum, Ra­mazan hilâlinde olduğu gibidir. [80]

Tahâvî’de: “Şehir bademden gelen bir kişinin şehâdeti da kabul edilir.” denilmiştir.

Keza, yeri yüksekte bulunan bir kişinin şehâdeti de makbuldür. [81]

İmâm Mürğînâni, Sâhibü’l-Akdiyye ve Fetâvayi Suğrâ’da İmâm Tahâvî’nin kavline Itimad edilmiştir. Fakat, zâhir-i rivayette: “Şehir haricinden gelen ile şehir (de bulunan) arasında bir fark yoktur” denilmiştir. [82]

Şevval Hilâlini Gözetleme

Ramazanın yirmi dokuzunda, şevvalin hilâli gözetlenir. Şevval hilâlini bir kişinin görmesi ite iftar edilmem. İbâdette ihtiyat kabul edilir. Şayet, bu durumda iftar edilirse, kaza lâzım gelir; keffâret lâzım gelmez. [83]

Bir kimse bayram hilâlini görse ve bunu söylese, fakat şa­hadeti kabul edilmese, bu dununda hu kimsenin d& oruç tutmeas gerekir. Şayet tutmazsa, o günün orucunu kaza etmesi icap eder; kef­fâret gerekmez. [84]

Veliyyü’l-emr veya hâkim tek başlarına şevval hilâlini gör­müş olsalar, ne kendileri bayram namazı kılmak için. namazgaha gi­derler ve ne de, bunu insanlara emrederler. Bunlar, açıktan veya giz­lice oruçlarını da yemezler. [85]

Hava kapalı olduğu zaman, şevval hilâlinin görülmesi hususun­da bir kişinin şahidliği kabul edilmez. Ancak, iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının şehâdeti kabul edilir. Ayrıca, bu hususta hem hür­riyet ve hem de şehâdet lafzı şarttır. [86]

Vali veya hâkim bulunmayan bir beldede; karanlık ve bulut­lu bir havada, iki kişi şevval hilâiini gördüklerini söyleseler, buradaki insanların iftar etmelerinde bir beis yoktur. [87]

Şevval hilâlini gören kimsenin âdil olması şarttır. Dâva ise şart değildir. Bu hususta, tevbe etmiş olsa bile kendisine had cezası verilmiş olan kimsenin şehâdeti makbul değildir. Hava açık olun­ca bir kişinin şehâdeti makbul değildir. Ramazan hilâlinde olduğu gibi; ancak, bir topluluğun sözü kabul edilir. [88]

Şeyhü’l-İslâm:

“Eğer başka yerden gelmişlerse, iki kişinin şehâdeti makbuldür.” demiştir. [89]

Kurban bayramı da, ramazan bayramı gibidir. [90] Doğru olan da budur. [91]

Ramazan ve Kurban Bayramının dışında kalan aylarda da du­rum böyledir. Yâni, diğer aylarda da iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının şehâdeti kabul edilir. Bu şâhidler hem âdil ve hür, hem de had cezası görmemiş olmahdırlar. [92]

Bir kişinin şehâdetiyle oruç tutanlar, oruçlarını otuz güne tamamladıkları halde, ayı görmemiş olurlarsa, iftar etmezler. Hasan’ın Ebû Hanîfe (r.a.)’den rivayet ettiğine göre, böyle yapmak İhtiyata uy­gundur. İmâm Muhammed (r.a.)’e göre ise, bu kimseler iftar ederler. [93] Ğayetü’I-Beyân’da:

“Esahh olan İmâm Muhammed’in kavlidir.” denilmiştir. Halvânî:

“Bu ihtilâf, şevval ayının hi­lâli, hava açık olduğu halde görülmediği zamandır. Fakat hava kapalı olur dar hilâl görülmezse, o kimselerin İftar edecekleri hususunda ihtilâf yoktur” demiştir. [94]

En uygun olan kavil budur. [95]

Kapalı havada, iki şahit ramazan hilâline şâhidlik etse ve hâ­kim de sehâdetlerini kabul etmiş bulunsa; otuz gün oruç tutulduğu halde şevval hilâli görülmese, eğer hava bulutlu ise, ittifakla ertesi gün iftar edilir. Bu durumda hava açık olsa bile yine iftar edilir. Sahih olan da budur. [96]

Şahitler şaban ay;nın yirmidokuzunda ramazan hilâlini gör­düklerine şahitlik edip:

“Sizin oruca başlamanızdan bir gün önce hi­lâli gördük.” deseler; eğer bu şahitler aynı şehirde bulunmakta ise­ler, onların bu şahitliklerini kabul etmemek uygun olur. Çünkü bunlar, hesabı terk etmişlerdir. Ancak, bu şahıslar uzak bir yerden gelmiş iseler, töhmetin kaldırılmış olmasından dolayı şahitlikleri caiz olur. [97]

Zâhirü’r-rivâyede, metlâ’ların (ayın ve güneşin doğdukla­rı yerlerin) ihtilâfına itibar olunmaz. [98]

Fakın Ebû’l-Leys, bununla fetva vermiş ve:

“Mağrİb ahâlisî (batıdaki ülkelerde yaşayan müslümanlar) ramazan hilâlini görmüş olsalar, bundan haberdâr olan maşrık ahâlisinin (doğudaki ül­kelerde yaşayan müslümanların) da oruç tutmaları îcabeder.” demiş­tir. [99]

Hilâli sonradan görenlerin, hilâli önceden görmüş olanların görmeleri sabit olunca, oruç tutmaları îcabeder. Hattâ, bir topluluk: “Belde halkı sizden bir gün önce, ramazan hilâlini gördü.” diye şehâdet etse; bu şahitlik üzerine de insanlar o gün oruca başlayıp otuz gün oruç tutsalar; hilâli görmemeleri hâlinde orucu yemeleri ve terâvîhi bırakmaları helâl olmaz. Çünkü, şahitler, hilâli gördüklerine dâir şahitlik etmediler; başkalarının şehâdettne de şahitlik etmediler; yap­tıkları ancak, başkalarım hilâli gördüğünü hikâye etmekti. Eğer ken­dileri şehâdet etseydi veya iki şahit, o gece hilâli gördüklerine şahitlik etse ve kadı da onların şehâdeti üzerine hükmetmiş olsaydı du­rum böyle olmazdı Kadı’nın, iki şahsın şahitliği üzerine hüküm vermesi caiz olur. Şahitlerin şehâdeti üzerine kadının hüküm varmlş olması, bir hüccettir. [100]

Bir şehrin ahâlisi, hilâli görmeden yirmi sekiz gün-, oruç tut­muş olsa ve sonradan şevval ayının hilâlini görseler; bu durumda eğer, şaban ayı hilâl görülerek otuz güne tamamlanmış ise yani ra­mazan hilâlini görmeksizin oruca başiamışiarsa, bir günlük oruç kaza ederler. Eğer yirmi dokuz gün oruç tuttuktan sonra, şevvâ! ayının hilâ­lini görmüş olurlarsa, üzerlerine (hiç bir şey lâzım gelmez. Bu durum­da yâni, yirmi sekiz gün oruç tutunca şevval hilâlini görmeleri hâ­linde şaban hilâlini görmeden şa’ban ayını otuza tamamlayıp son­ra ramazan orucunu tutmaya başlamişlarsa. iki günlük oruçlarını kaza ederler. [101]

Bir şehrin ahâlisi, hilâli görerek yirmi dokuz gün oruç tutmu? olsalar, bu şehirde bulunan ve hasta oldukları için oruç tutmayan kimseler, bu ramazanda tutmadıkları oruçları kaza ederken yirmi do­kuz gün oruç tutarlar .Eğer, hasta olan kimse, şehir halkının ramazanı kaç gün tuttuğunu bilmezse, kesin olarak uhtesinde oruç kazasının kalmaması için otuz gün oruç tutar. [102]

3- ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER

Oruç tutan kimsenin saloz çiğnemesi mekruhtur. [103]

Âlimlerimiz bu meselenin tafsilâtı hususunda şöyle demişlerdir:

“Eğer sakız çiğnenmiş, çürümüş ve kararmış ise orucu bozar. Şayet, beyaz ve çiğnenmemiş ise orucu bozmaz; fakat bu da mekruhtur. [104]

Özürsüz olarak bir şev çiğnemek ve tadına bakmak da mek­ruhtur.

Burada bahsi geçen sakız, tabii sakızlar. Bu gün satılmakta olan ve seker, esans, meyve özü gibi pek çok şey ihtiva etmekte bulunan çikletlerin orucu bozacağın aşikârdır.

Bir şeyin tadına bakmakla ilgili özür şudur: Bir kadının kocası veya efendisi kötü huyiu ise, o kadının yemeğim tadına bakması mekruh olmaz.

Çiğnemek ile ilgili özür ve zaruret de şudur: Bir bebeğin yi­yeceğini çiğneyecek hayızlı ve nifaslı veya bunların hâricinde oruç tutmayan kimse bulunmazsa; pişirilebilecek bir şey veya süt ve yo­ğurt da olmazsa, o kadının bebeğin yiyeceği şeyi çiğnemesi mek­ruh olmaz . [105]

Tecnîs’de: “Bir şeyi tatmak,, ancak farz oruçlarda mekruh­tur; nafile oruçlarda bir şeyin tadına bakmakta bir beis yoktur.” de­nilmiştir. [106]

Oruçlu bir kimsenin, satın alacağı balın veya yağın, taze mi, bayat mı olduğunu anlamak için tadına bakması mekruhtur. [107]

“Ancak, bu alış-verişte aldanmak korkusu olursa, bunların tadına bakmakta bir beis yoktur.” denilmiştir. [108]

Oruçlu kimsenin istincâ’da (taharette) mübalağa etmesi mekruhtur. [109]

Ramazanda mazmaza ve Istinşak’ta mübalağa yapmak da mekruhtur.

Şemsü’l-Eimme Halvânî, bu hususu şöyle açıklamıştır. Bu, gar­gara yapmak değildir; suyu fazla alıp ağzı doldurmak ve bunu ağızda fazla tutmaktır. “Gargara yapmak değildir.” kavli, elyak (en uy­gun) olana muhaliftir.[110]

Oruç tutan kimsenin suyun içinde sesli veya sessiz yellen­mesi orucu bozmaz; fakat bu mekruhtur. [111]

İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’ye göre, abdestin dışında oruç tutan kimsenin ağzına ve burnuna su alması, başına su dökmesi, su­da yıkanması ve ıslak beşe sarılması mekruhtur.

İmâm Ebû Yûsuf (r.a.)’a göre ise, bunlar mekruh değildir. Fetva da, Ebû Yûsuf (r.a.)’un kavli üzeredir. [112]

Oruçlunun, tükrüğünü ağzında biriktirip sonra yutması mek­ruhtur. [113]

Bize göre, saba’h veya akşam, yaş veya kuru misvak kullan­makta bir beis yoktur.

İmâm Ebû Yûsuf (r.a)’a göre, misvakı suda ıslatmak mekruh­tur. Zâhir-i rivayette ise bunda da birbeis yoktur.

Yeşil ve yaş misvak kullanmakta da, bütün âlimlerimize göre bir beis yoktur.

Oruçlu kimsenin sörme çekmesi ve bıyığına yağ sürmesi mek­ruh değildir. [114]

Fakat bu hüküm, bunların zînet kasdı olmadan yapılmalar) halindedir. Eğer zinsi kasdi ile yapılmış olurlarsa, oruçlu olunmasa bile mekruh olur. [115]

Oruç tutan bir kimsenin kan aldırması, orucunu muhafaza edemiyecek şekilde zayıf düşmesinden, korkulurca, mekruhtur. Böyle bir korku olmazsa mekruh değildir. Sununla birlikte, kanaldırmayı güneşin batmasından sonraya bırakmak dsha uygun olur.

Şeyhü’l-İslâm: “Kan aldırmanın mekruh olmasının şartı zafîyettir. En uygun olanı, karo oruçlu olmadığı vakit aldırmaktır. Kan aldırmakla hacamat birbirinin benzeridir.” demiştir. [116]

Nefsinden mâ1 etmiyeceği ve inzal vuku’ bulmayacağı hususunda emin olan bir kimsenin, ailesini öpmesinde bir beis yoktur. Fakat nefsinden emin değilse öpmesi mekruh olur.

Kadına dokunmak da öpmek gibidir.

Oruçlu bir kimsenin, hanımının dudaklarını emmesi (ki buna fâhîs kuble denir) her halde mekruhtur.

Bir Icimsonin hanımmı kucakîamasî da öpmek gibidir.

Nefsinden emin olsa bile, oruçlu kimse için fâhis mübâşertrt ân mekruhtur. Sahih olan budur.

Fahiş Mübaşeret ise: Karı-kocanın her ikisinin de çıplak bulunması, bir birlerine sarılmaları ve avret mahallerinin birbirlerine değmesîdir. Bunun mekruh olduğu hususunda da İhtilâf yoktur. [117]

Nefsinden emin olan veya çok yaşlı bulunan bir kimserrin hanımını kucaklamasında bir beis yoktur. [118]

Oruç tutan bir kimsenin cûnüp olarak sabahlaması veya gün­düz uyuyup ihtilâm olması orucuna bir zarar vermez.[119]

Sahur Yemeği

Sahur yemeği yemek müsteıiaptır. Sahur yemeğinin vakti ise gecenin sonudur. Fakîh Ebû’l-Leys:

“Sahur yemeğinin vakti, ge­cenin son altıda biridir.” demiştir. [120]

Sahur yemeğini tehir etmek müstehaptır. [121]

Sahur yemeğini, şüphe hâsıl olacak zamana kadar te’hir et­mekse mekruhtur. [122]

İftar Ve İftar Duâsı

İftarda acele etmek efdâldir. Namazdan önce iftar etmek müstehaptır. İftar esnasında şöyle duâ edilir:

Manası: “Ey Allahım: Senin rızan için oruç tuttum; Sana inandım, güvendim tevekkül ettim. Senin verdiğin rızikla orucumu aç­tım. Ve ramazan ayının yarınki orucuna niyyet ettim. (Rabbim!) artık benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla…” [123]

Şek Gününde Oruç

Şaban ayının son günü mü, yoksa ramazan ayının ilk günümü olduğu hususunda şüpheye düşülen güne şek günü denir.

Şek gününde, ramazan orucuna veya tutulması icabeden bir baş­ka oruca niyyet etmek mekruhtur. [124]

Bu günden sonraki günde de şüphe edilirse, o gün de oruç tutmak mekruh olur. [125]

Sonradan, o günün ramazan ayından olduğu açıklık kazanır­sa, o gün ramazan orucunu tutmak caiz olur. Şaban ayından olduğu açıklık kazanmışsa, bu durumda o gün nafile tutmak caiz olur. An­cak, iftar ederse, kazası lâzım gelmez. [126]

Bir kimse şek gününde, bîr oruca niyyet eder ve şek gününün hangi aydan olduğu açıklık kazanırsa, o kimse hangi oruca niy­yet eylemişse o sahih olur. Sahih olan bulur. [127]

Ancak, o günün, şabandan mt ramazandan mı olduğu açıklık kazanmazsa, o kimse vâcibâttan neye niyyet etmiş olursa olsun sahih olmaz. Bunda ihtilâf yoktur. [128]

Fakat, bu kimse nafileye niyyet etmiş olursa, sahih olan kavle göre bunda bir beis yoktur. Eğer bu günün ramazandan olduğu ortaya çıkarsa, o kimse ramazan orucu tutmuş olur; Şaban ayından olduğu ortaya çıkmış olursa, tuttuğu oruç nafile olur. Bu durumda orucunu bozarsa, kaza etmesi lâzım gelir. Çünkü bu oruca açıkça— nafile niyyeti ile başlamıştır. [129]

Bir kimsenin şek gününde: “Ramazan ise îarz niyyeti ile, şaban ise nafile niyyeti ile..” diyerek muallak bir niyyetle oruç tut­ması mekruh olur. Şayet, bu günün şaban ayından olduğu anlaşılırsa, tuttuğu oruç nafile olur. Eğer, bu günün ramazandan olduğu meydana çıkarsa, tuttuğu oruç ramazan orucu olarak caiz olur. [130]

“Eğer, yarınki gün ramazan ise, ben oruçluyum; değilse yani şabandan bir gün ise oruçlu değilim” diye niyyet eden kimsenin, bu niyyetle tuttuğu oruç, oruç olmaz. Çünkü niyyetinde kesinlik yoktur.

Bir kimse: “Eğer yarınki gün ramazan ayından ise ben oruçlu­yum; eğer ramazandan değil de, şabandan ise bu oruç üzerime borç olan başka bir oruç olsun” diye niyyet ederse veya:

“Yarınki gün ramazan ise, ben oruçluyum; eğer ramazan değilse orucum nafile ol­sun.” diye niyyet ederse, bu niyyeti mekruh olur.

Eğer sonradan o günün ramazandan olduğu açıklık kazanırsa, tuttuğu oruç her iki niyyet şeklinde de ramazan orucu sayılır. Şayet o günün şabandan olduğu açıklık kazanırsa, birinci niyyet şeklinde va­cip sakıt olmaz; tuttuğu oruç nafile olur. [131]

Şek günü, havanın bulutlu oîduğu ve otuzuncu gecede gökte bîr alâmet görülemediği gündür.

Veya bir kişi hilâli gördüğüne şehâdet eder ve onun şehadeti de reddedilirse, bu gün de şek günüdür.

Veya, fasık iki kişi hâlâli gördüklerin şehâdet ederler ve onların da şehâdeti reddedilirse, bu gün de şek günü olur.

Fakat, hava açık olduğu halde, hilâl görülmezse, o gün şek günü değildir. [132]

Âlimler, şek gününde, oruç tutmanın mı, tutmamanın mı efdâl olduğunda görüş ayrılığına dûşmfişlor ve;

“Bir kimse şaban ayı­nın tamamında oruç tutmuşsa vsya o gün. oruç tutmayı âdet edin­diği bir gün ise, bu kimsenin böyle bir şok gününde da oruç tutması efdâldîr.” demişlerdir. [133]

Keza, şaban ayının son üç gününde oruç günü kimsenin, şek gününde de oruç tutması cidaldir. [134]

Şek günû, böyle, bir kimsenin oruçlu olduğu güne tevâfuk etmemişse, bu durum hakkında ihtilâf edilmiştir. Muhtar olan, havas hakkında nafile olarak oruç tutmaktır. [135]

Avam hakkında verilen fetva ise şudur: Şek gününün ra­mazan ayından olma ihtimâli bulunduğu için o gün öğleye kadar bek­lemek uygundur. Ondan sonra ise oruç yoktur. Sahih olan görüş bu­dur. [136]

Bu hususta havas: Şek günü ile ilgili niyyetlerl bilen kim­seler demektir. Bunu bilmeyenler ise avam sayılırlar. Niyyet’e gelin­ce: O gün daha önceden oruç tutmayı itiyâd edindiği güne rastla­mıyorsa, nafileye niyyet etmek ve kalbine “Eğer ramazan ise, rama­zan orucu olsun” diye getirmemektir. [137]

Bir kimse, şek gününü bekliyerek sabahlasa, sonra da unu­tarak bir şey yese; daha sonra da o günün ramazan olduğu açığa çık­sa ve oruca niyyet eylese fetvalarda: “Bu oruç caiz olmaz”, diye zikredilmiştir. [138]

Oruç Tutmanın Mekruh Olduğu Gönler :

İki bayram günlerinde ve teşrik günlerinde oruç tutmak mek­ruhtur. Bir kimse, bu günlerde oruç tutarsa bize göre, mekruh olmakla beraber o kimsenin orucu caiz olur. [139]

Bir kimse, bu beş günde oruca başlar ve bu orucu bozarsa, kaza etmesi gerekmez. Zâhirü’r-rivâyede üç imamımızdan böyle nak­ledilmiştir.

Başka bir rivayette de- Şeyhayn: “Bu oruçların ka­za edilmesi gerekir.” demiştir. [140]

İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’ye göre, ister ayrı ayrı olsun, ister peşpeşe olsun şevval ayında altı gön oruç tutmak mekruhtur. İmâm Ebü Yûsuf (r.a.)’a göre ise, şevval ayında peşpeşe altı, gün oruç tut­mak mekruhtur; ayrı ayrı tutulduğu zaman mekruh olmaz. Müteahhîrîn’in tamamı ise, bunda bir beis görmemişlerdir. [141]

Esahh olan kavil de, bunda bir beis olmadığı, bunun mekruh olmadığıdır. [142]

“Her hafta, ayrı ayrı iki gün olmak kaydı ile -şevval ayında- altı gün oruç tutmak müstehaptır.” [143]

Savm-ı Misal:

Savm-i visal de mekruhtur.

Savm-ı visal: Oruç tutmanın nehyedilmiş olduğu günlerde ds yememek üzere, senenin tamamında oruç tutmaktır.

Bir kimsenin, oruç tutmanın nehyedümiş bulunduğu günlerde oruç tutmaması şartı ile, senenin -kalan- bütün günlerini oruçlu geçirmesinde, muhtar olan kavle göre bir beis ve kerâhat yoktur. [144]

Bir kimsenin gece ve gündüz hiç bir şey yemeden arka ar­kaya oruç tutması mekruhtur. [145]

Efdâi olan oruç -ramazan hâricinde- bir gün tutup nir gûn yemektir. [146]

Şemsü’l-Eimme Halvânî’ye göre: O günlere bir tazim niyyeti olmaksızın, sadece cumartesi ve pazar günlerinde oruç tut­makta da bir beis yoktur. [147]

Nevrûz ve mîhrican günlerinde oruç tutmak mekruhtur. An­cak, bu günler daha önce oruç tutmayı Itiyad edinilen günlere rastlar­sa, oruç tutmak mekruh olmaz; aksi halde mekruh olur. Bu günlerde oruç tutmanın efdâîiyeti hakkındaki söze gelince, bu mezkûr günler­den bir gün önce nafile oruç tutan kimselerin, o günlerde de oruç tutmalarının efdâl olduğu manasınadır. Fakat, bir kimse, bu günlerden bir gün önce oruç tutmamışsa, bu günlerde de oruç tutmaması efdâldir. Çünkü, o güne ta’zim kasdı ile oruç tutmak haram olur. [148] Muhtar olan görüş de budur. [149]

Sükût orucu da mekruhtur. Sükût Orucu dernek, onjçlu iken konuşmamak demektir. [150]

Kocasının izni olmadan, bir kadının nâkile oruç tütmssi mek­ruhtur.

Ancak bir kadın, kocası hasta ise veya oruçlu ise yahut da hac ve­ya umre için İhram bulunuyorsa, o zaman izin almadan nafile oruç tutabilir.

Köle ve câriyeler de efendilerinden izin almadan nâfile oruç tu­tamazlar. Müdebbir olan kadın ve erkeklerle ümm-ü veled de böyle­dir.

Bunlardan herhangi biri izin âlmadan nafile nruç tutarsa, kocanın karısına, efendinin de kölesine -bu- oruçlarını bozdurma hakkı var­dır.

Kocası izin verirse veya ölürse, kadın -bu şekilde- bozmuş olduğu orucunu kaza eder. Köle ve câriye de, efendisi izin verirse veya azâd ederse -bu şekilde- bozmuş olduğu orucunu kaza eder. Koca hasta bulunur veya oruçlu olur veyahut da ihrami olursa, karısını -nafile- oruç tutmaktan men edemez. Bu kadın, kocası nehyetmîs olsa bile oruç tutabilir.

Keza. köle ve cariyeleri, her hâlde efendileri nafile oruç tutmak­tan men edebilirler. [151]

Keffâret-i zıhar için tutmakta oldukları oruçları hariç olmak üzere, köle ve cariyelerin tutmaları îcabeden bütün oruçlar, nafile oruçlar gibidir. [152]

Ecir (ücretle çalışan bir kimse işçi), müstecirinden (kendisini ücretle çalıştıran kimseden işverenden izin almadıkça nafile oruç tutamaz. Ancak böyle olabilmesi için, orucunun hizmetine tesir etmesi gerekmektedir. Eğer orucu, hizmetine mâni olmuyorsa, izin almasına ihtiyaç yoktur. [153]

Bir kimsenin kızı, arvası ve bacısı nafile oruç tutmak için o kimseden izîn almaya muhtaç değildir. [154]

Oruç tutmak meşakkatli olduğu zaman, misafirin (yolcu­nun) oruç tutması da mekruhtur. Fakat böyle olmazsa, yani yolcuya oruç tutmak zor gelmezse ve beraber yiyip içtikleri arkadaşları da yoksa o yolcunun oruç tutması daha efdâldir. Ancak, birlikte yiyip içtikleri arkadaşları varsa ve bunların nafakaları da ortaksa, bu yol­cunun iftar etmesi (oruç tutmaması) efdâl olur. [155]

Bir misafir, oruçlu olarak sabahlar, sonra da kendi şehrine veya bir başka şehre girer ve ikâmete niyyet ederse, bu kimsenle orucunu bozması mekruh olur. [156]

Üzerinde ramazan orucu kazası bulunan bir kimsenin nafile oruç tutması mekruh değildir. [157]

Eyyâm-ı bıyz’da oruç tutrmak müstehaptır. Eyyâm-i bıyz ise, her ayın on üç, on dört ve on beşinci günleridir. [158]

Bir kimsenin sadece cum’a günleri oruç tutması, -pazartesi ve perşembe günlerinde olduğu gibi- müstehaptır. [159]

Haram ayların tamamında, perşembe, cum’a ve cumartesi gönleri oruç tutmak müstehaptır. Haram ay’arı : Zilkade, zilhicce, muharrem ve recep aylandır. -Görüldüğü gibi- bu ayların üçü birbi­rini takip eden aylardır; birisi ise tek başınadır.

Zil-hicce’nin başında dokuz gün oruç tutmak müstehaptır. [160]

Eğer zafa uğratacaksa hacıların arefe günü oruç tutmaları mekruhtur. [161]

Keza, hacıların tevriye gününde oruç tutmaları da aynı se­beple mekruhtur. Çünkü bu günlerde hacla ilgili fiiller yapılacaktır; oruç tutmakla bunları yapmaktan âciz kalınabilir.

Şu oruçlar merğûb olan (beğenilen, sevilen ve rağbet edi­len) oruçlardandır:

1- Muharrem orucu.

2- Recep orucu.

3- Şa’ban orucu.

4- Aşure orucu.

Ashâb-ı kiram’a ve âlimlerin tamamına göre, aşure orucu muhar­rem ayının onuncu günü tutulur. [162]

Aşure gününün orucunu, muharremin dokuzuncu günü ile bir­likte tutmak sünnettir. [163]

Sadece aşure gününde oruç tutrrcak mekruhtur. [164]

Günlerin uzun ve sıcak olmasından dolayı, yaz günlerinde oruç tutmak nefsi tam ıslahtır. [165]

4- ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER

Orucu bozan şeyler iki nevidir :

1- Orucu bozup sadece kaza icâbettiren şeyler.

2- Orucu bozup hem kazayı, hem de keffâreti îcabettiren şeyler.

Orucu Bozup Sadece Kazayı İcabettiren Şeyler:

Oruç tutan bîr kimse, unutarak yer, içer veya cimâ ederse, orucu bozulmaz. Bu hususta, orucun farz veya nafile olması arasında bir fark yoktur. [166]

Bir şey yemekte olan kimseye:

“Sen oruçlusun” dense ve fakat o şahıs oruçlu bulunduğunu hatırlamasa, sahih olan kavle göre onun orucu bozulmuş olur. [167]

Unutarak orucunu yemekte olan bir şahsı gören bir kimse, şayet onun akşama kadar oruç tutacak kudrette olduğunu anlarsa, muhtar olan kavle göre o kimseye oruçlu olduğunu hatırlatmaması mekruh olur. Ancak, unutarak orucunu yemekte olan kimse zayıf veya yaşlı bir kimse ise, ona haber vermeme ruhsatı vardır. [168]

Orucu zorla yedirilmiş olan kimseye, ve hatâen orucunu boz­muş olan kimseye, sadece kaza lâzım gelir; keffâret lâzım gelmez. [169]

Bir kimse, oruçlu olduğunu bile bile, kasdı olmadan hata ile yer veya içerse, -sadece- kaza gerekir. [170]

Unutarak oruç yiyen böyle değildir. [171]

Unutarak yiyen, içen veya cima eden kimsenin orucu bo­zulmaz. Bu hususta farz ile nafile arasında bir fark yoktur. [172]

Mazmaza ve ıstinşak yapmakta iken karnına su giren bîr kimse, eğer bu durumda oruçlu olduğunu hatırlarsa, orucu bozulur ve onu kaza etmesi gerokir. Fakat, bu sırada oruçlu olduğunu hatır­lamazsa, o kimsenin orucu bozulmaz. [173] İtimad bu kavil üzerinedir.

Bir kimse, oruçlu olan bir şahsın1 ağzına bir şey atsa ve o şey de, oruçlu kimsenin kanuna gitse, orucu bozulur. Bu durumda o şahıs hatâ eden kimse gibidir.

Keza, yıkanırken boğazına su kaçan kimse de böyledir. Yani bu durumda onun da orucu bozulur. [174]

Uyuyan bir kimse su içse. orucu bozulur. O kimse unutan kimse gibi değildir. Çünkü uyuyan veya aklı giden kimsenin kestiği hayvanın eti yenmez. Unutanın kestiği ise yenir. [175]

Bir kimse tas, toprak gibi kendisinden gıda alınmayan ve tedavi de kullanılmayan bir şeyi yutmuş olsa orucu bozulur, fakat keffâret lâzım gelmez. [176]

Oruç tutan bir kimse, çakıl, çekirdek, taş, kuru çamur, pamuk, kuru ot veya kâğıt yutmuş olsa, yine bü kimseye kaza lâzım gelir, keffâret lâzım gelmez. [177]

Yetişmemiş ham ayva, pişmemiş ham ayva ve yaş ceviz yutmak da keffâreti gerektirmez. [178]

Kuru ve kabuklu ceviz, kabuklu kuru badem yutmak keffâretî gerektirmez.

Keza, kabuklu yumurta veya kabuklu nar yutmuş olan kimseye de keffâret gerekmez. [179]

Yaş fıstık da ceviz gibidir. Fıstık eğer kuru ise ve içinde tanesi olduğu halde çiğnenirse, keffâret icâbeder.. Çiğnenmeden yutulur­ca keffâret gerekmez. Fıstığın kabuğunun yarılmış olması halinde de, âlimlerin ekserîsine göre yine keffâret gerekmez. [180]

Oruçlu bir kimse, kuru karpuz kabuğu yemiş olsa, keffâret gerekmez. Fakat, karpuz kabuğu yaş olursa keffâret îcâbeder. [181]

Kuru pirinç, mercimek ve dan yemek de keffâreti îcabettirmez. [182]

Baş yıkamakta kullanılan (ve kil denilen) çamuru yiyen oruç­lu bir kimsenin orucu bozulur. Eğer bu kimse, çamuru yemeyi âdet haline getirmişse bu kimse için hem kaza ve hem de keffâret îcâ­beder. [183]

Oruçlu olan bir kimse, -geceden- dişleri arasında kal­mış bulunan az bir şeyi yemiş olsa. orucu bozulmaz. Fakat, bu şey çok olursa orucu bozulur.

Bu hususta, nohut kadar veya ondan fazla bulunan şey çok; bun­dan aşağı olan ise azdır.

Bir kimse, dişlerinin arasında bulunan az.bir şeyi, ağzından çı­karıp eline aldıktan sonra, tekrar ağzına alıp yese orucu bozulur. Uy­gun olan kavil budur. [184]

Bu kimseye keffâretin gerekip gerekmiyeceği hususunda ise pek çok kavil vardır. Fakîh ise bu hususta:

“Esahh olan, bu kimseye keffâretin îcâbetmiyeceğidir.” demiştir. [185]

Dişleri arasında kalmış bulunan susam tanesini yutmuş olan kimsenin orucu bozulmaz. Çünkü bu azdır. Eğer bu şeyi, dışardan alıp yutarsa, o kimsenin orucu bozulur. “Bu durumda, keffâret lâzım gelir.” diyenler de vardır. Ancak, muhtar olan, çiğnemeden yuttuğu takdirde keffâretin gerekmemesidir. Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir. Esahh olan da budur. [186]

Oruç tutan kimse, bunu -sadece- çiğnerse orucu bozul­maz. Fakat, bunun tadını damağında hissederse, bu durumda yine orucu bozulur. Güzel olan budur. Az olan her şeyi çiğnemek halinde asıl olan -kaide- budur. [187]

Bir kimse, kapçıklı olan bir buğday tanesini çiğnemiş olsa, orucu bozulmaz. [188]

Başkasının çiğnemiş olduğu bir lokmayı yutmak, zâhir-i ri­vayetle keffâret icabettirmez. [189]

Bir kimse, sahur yemeğinden ağzında kalmış olan lokmayı, fecir tulü’ ettikten sonra yutsa veya ekmek kırıntılarını yemek için voplasa da, -oruçlu olduğunu- unutarak onları çiğnemeye haşlasa we sonra durumu hatırlasa; oruçlu olduğunu bildiği halde bunları yut­sa, bazı âlimler:

“Eğer onu ağzından çıkarmadan yutmuş ise, kendi­line keffâret lâzım gelir. Ancak, bu lokmayı önce ağzından çıkarmış olur. sonra da tekrar ağzına alıp yutarsa, o; kimseye keffâret lâzım gelmez” demişlerdir. Sahih olan da budur. [190]

Bir başkasının lükrüğünü yutmuş olan kimseye -keffâret değil- kaza lâzım gelir. Ancak, dostunun tükrüğünü yutan kimseye keffâret lâzım gelir. [191]

Bir kimse, kendi tükrüğünü eline çıkarır ve oradan da ahp yutarsa -keffâret değil- kaza lâzım gelir. [192]

Konuşmak için dudaklarım -kendi- tükrüğü ile ıslatan kimse, sonra da o tükrüğü yutsa, -zarurete binâen- bu orucunu bozmaz. [193]

Bir kimse, arkası kesilmeden ağzından çenesine akan salya­sını, geri ağzına çekip yutsa, o kimsenin orucu bozulmaz. Çünkü he­nüz salya çıkışını tamamlamamıştır. Ancak, salyanın arkası kesildik­ten sonra, ağza tekrar alınıp yutulsa, bu orucu bozar. [194]

Huccet’de: “Hastalıklı din adamın ağzından su çıksa, sonra tekrar girse ve boğazına gitse, o kimsenin orucu bozulmaz. [195]

Mazmazadan arta kalan ıslaklığı, tükrüğü ile birlikte yutan kimsenin orucu bozulmaz.

Başından burnuna sümük inmiş oian kimse, onu kasden boğazına çekse, bu tükrük menzilinde olduğu için, o kimsenin orucu bozulmaz. [196]

Zahir-i rivayete göre, kan yutmuş olan kimseye de sâdece kaza lâzım gelir. Çünkü bu, insan tabiatının nefret ettiği bîr şeydir. [197]

Dişlerin arasından çıkan kan, boğaza girdiği zaman bakılır: Eğer bu kan îükrûkten az olursa, oruca bir zarar vermez; fakat kan tükrükten fazla ise oruç bozulur. Eğer kanla tükrük eşit miktarda olursa, yine orucun bozulmuş olduğuna hükmetmek güzeldir.

İpek işlerinde çalışmakta olan oruçlu bir kimsenin ağzına ipek gitmiş olsa ve bu ipeğin yeşil, kırmızı veya sarı renkteki boyası o şahsın tükrüğüne karışsa ve tükrük sanlaşsa, yeşilleşse veya kırmızılaşsa, sonra da o kimse, oruçlu olduğunu bile bile bu boyalı tükrü­ğünü yutmuş olsa, orucu bozulur. [198]

Hindistan eriği emen bir kimsenin tükrüğü boğazına gitse, eriğin kendisi gitmedikçe o kimsenin orucu bozulmaz.[199]

Oruçlu bir kimse, şeker sorsa ve tadı boğazına gitse, bu kim­seye hem kaza, hem de keffâret lâzım gelir. [200]

Sinek gibi yenilmesi maksud olmayan ve kaçınılması da mümkün bulunmayan bir şey oruçlu bir kimsenin ağzına girip boğazı­na kaçmış olsa, bu kimsenin orucu bozulmuş olmaz. [201]

Sineği kendi isteği ile alıp yiyen kimseye de -sadece- kaza lâzım gelir. [202]

Bir kimse esnerken başını yukarı kaldırsa ve bu esnada oluk­tan akmakta olan sudan bir damla, o kimsenin boğazına gitse, orucu bozulur. [203]

Oruçlu bîr kimsenin boğazına yağmur veya kar tanesi girer­se, orucu bozulur. Sahih olan budur. [204]

Oruç tutan bir kimsenin boğazına, bir değirmenin tozu veya bir ilacın tadı veya çırpılan ve benzeri bir işleme tâbi tutulan bir şeyin tozu veya duman veya toz, rüzgâr veya hayvan sürüleri sebebi ile çıkan toz veyahud da bunlara benzer şeylerin kaçması ile orucu bozulmaz. [205]

Oruç tutan kimsenin ağzına, bir iki damla kadar az bir mik­tardaki göz yaşı girmiş olsa, o kimsenin orucu bozulmaz. Fakat göz yaşı çok olur, oruçlu kimse onun tuzluluğunu hisseder ve onu yu­tarsa orucu bozulur.

Keza, oruç tutan kimsenin yüzünün terido bu şekilde olursa, oru­cunu bozar. [206]

Vücûda, mesanelerinden giren yağlar orucu bozmaz. [207]

Suda yıkanan bir kimse; suyun serinliğini karnında hisset­miş olsa, orucu bozulmaz. [208]

Göze damlatılan bir İlacın tadım, boğazında hisseden kim­senin orucu, bize göre bozulmaz.

Keza, tükürüğünde sürmenin eserini ve rengini gören kîmsenîn orucu da, âlimlerin ekserisine göre bozulmaz. [209] Esahh olan da budur. [210]

Bîr kimse, ağız dolusu kussa veya kusturuisa veyahud da ağız dolusundan az kussa ve kusmuk kendiliğinden ağızdan geri dö­nüp karna gitse veya bu kimse tarafından geri çevrilse veyahud da dışarı çıkmış olsa, esahh olan kavle göre bu kimsenin orucu bozulur. Ancak, kusmuğu geri döndermek ve kasden kusmak hallerinde -oru­cun bozulması için- kusmuğun ağız dolusu olması şarttır. [211]

Bu hükümler, kusuntunun yemek, su veya acı su olması ha­lindedir. Eğer kusmuk balgam olursa, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) ve İmâm Muhammed (r.a.)’e göre, bu orucu bozmaz. İmâm Ebû Yûsuf (r.a.) ise, buna muhaliftir. Oma göre, ağız dolusu olursa, bu da orucu bozar. Bu kavil daha güzeldir. [212]

İğne vurulması, burnuna veya kulağına yağ (ilâç) damlatan kimsenin orucu bozulur; ancak bu kimseye keffâret gerekmez. [213]

Bîr kimsenin kulağına, kendi isteğinin dışında yağ girmiş ol­sa, o kimsenin de orucu bozulur. [214]

Kulağına su damlatılmış olan kimsenin orucu bozulmaz. [215] Sahih olan da budur. [216]

Hılîline (zekerinin deliğine) yağ davlatılan kimsenin orucu, İmâm Ebü Hanîfe (r.a.) ve İmâm Muhammed (r.a.)’e göre bozulmaz. [217]

Damlatılan şeyin yağ veya su olması müsavidir ihtilâf, dam­latılan şeyin, mesaneye ulaşıp ulaşmaması hususundadır. Damlatılan şey, eğer mesaneye ulaşmaz ve zekerin kamışında kalır ise, bu bil icmâ orucu bozmaz.[218]

Aktâr’da: “Kadınların ön taraflarına konulan şeylerin onların oruçlarını bozduğunda ihtilâf yoktur.” denilmiştir. Sahih olan budur. [219]

Gâife [220] ilâçları hakkında, âlimlerin ekseriyetine göre, ko­nulan bu ilâcın karna veya damara ulaşıp ulaşmamasına itibar edilir. Bu ilâcın yaş veya kuru olmasına itibar edilmez. Meselâ: Bir kim­se, böyle bir yaraya konmuş bulunan kuru bir ilâcın karna vasıl oldu­ğunu bilirse, o kimsenin orucu bozulur. Veya, yaş bir ilâcın vâsıl ol­madığını bilirse, bu durumda da orucu bozulmaz. [221]

Bir kimse, bu ilâçlardan hangisinin vâsıl olduğunu bilmezse, bu . durumda ilâç yaş olursa, İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’ye göre âdeten vüsûi vâki olmuş sayılır ve kimsenin orucu bozulur. İmâmeyn’e göre ise, o kimsenin, ilâcın karnına veya dimağına yasıl olduğuna dair -kesin- bir bilgisi olmadıkça, şüphe ile orucu bozulmuş olmaz. Eğer, câifeye konan deva-i-ilâç) kuru ise, vâsıl olduğu bilinmedikçe, bil -ittifak orucu bozmaz. [222]

Bir kimse süngülense veya ona ok isabet etse ve bunlar bir müddet içirde kalsa, o kimsenin orucu bozulur. Ancak, süngünün ve­ya okun bir ucu dışarıda kalırsa, oruç bozulmaz. [223]

Bir kimse, kemiğin üzerine yapışmış olan eti ağzına alsa sonra aynı zamanda geri çıkarsa, o kimsenin, orucu bozulmaz; fa­kat çıkarmazsa, orucu bozulur. [224]

Bir kimse, bir ucu elinde bulunan ağaç parçasını yutsa ve sonra da geri çıkarsa, orucu bozulmaz. Ancak, bu ağaç parçasının tamamını yutarsa, orucu bozulur. [225]

Parmağın, dübürüne sokan bir erkeğin veya parmağını fercine sokan bir kadının orucu bozulmaz. Ancak, bu durumda, parmak ıslak veya yağlı olursa, o takdirde oruç bozulur. Çünkü, bu du­rumda suyun veya yağın vüsûlü söz konusudur. [226]

Bu hükümlerin hepsi, bir kimsenin oruçlu olduğunu hatırında bulundurduğu zamandadır. Ve bunlar güzel tenbihlerdir ve hafızada saklanıp, dikkâtle riâyet edilmesi gerekir.

Çünkü, bir kimse oruçlu olduğunu hatırladığı müddetçe, -yu­karıda zikredilen durumların her birinde- orucu bozulur; ancak, oruçlu olduğunu unutarak bunları yapmış olursa, orucu bozulmaz. [227]

Oruçlu bir kimsenin oturağı çıkmış olsa. onu tekrar yerine korken. İçeriye su gidip orucu bozulmasın diye, parmağına bir bez sararak, onu yerine koyması münâsip oiur. Bundan dolayıdır ki, bazı âlimler:

“Oruçlu kimse, taharetlenirken, suyun içeriye girmemesi için, nefes almamalıdır.” demişlerdir. [228]

Oruçlu bir kimse, taharetlenirken fazla su kullanır ve su îçeriye girerse, orucu bozulur. [229]

Ramazan’da, gündüz aktindo zorla ve ölüm tehdidi ile mücâmatta bulunan kimseye, -keffâret değîl- kaza lâzım gelir. [230] Fetva da bunun üzerinedir.

Kocası tarafından -bu iş için- zorlanmış olan kadının durumu da böyledir. Yani, bu şekildeki zorlama karşısında, o kadına da keffret gerekmez. [231]

Bir erkek, fecrin tulûundan önce. zekerini kadının fercine soksa ve sabah oldu korkusu ile geri çıkrsa. sabah olduktan sonra da menisi dışarı çikmrş olsa, o kimsenin orucunu kraa etmesi gerekme?

Unutarak cimâya başlayan bir kimse, oruçlu olduğunu hatırlasa ve derhal zekerini geri çekse veya fecrin doğmasından önce zekerini îdhâl etmiş olan şahıs vaktin geçmesinden korkarak derakep geri çekse, sahih olan rivayete göre, bu kimselerin orucu bozulmaz. [232]

Bu durumdaki bir kimse, eğer -zekerini hemen çekmez ve- az da olsa beklerse, o şahsa hem kaza, hem de keffâret lâzım gelir. [233]

Ramazanda karısının yüzüne veya fercine şehvetle, bir veya birkaç defa bakan kims öden inzal vâki olsa orucu bozul­maz. [234]

Keza, düşünmekte meni gelmiş oba. yine oruç bozulmaz. [235]

Bir kimse, oruçlu iken karısını öper ve inzal vâki olursa orucu bozulur; fakat keffârşt icâbetmez. [236]

Keza, cariyesini, genç kimseyi veya hanımım öpen bir kim­se, kendisinde, bu sebepten dolayı bir yaşlık görürse veyahut da yaşlık görmemesine rağmen bundan tad almış, zevk duymuş olursa; İmâm Ebû Yûsuf bu kimsenin orucu bozulur; İmâm Muhammed (r.a.)’e göre ise. bu kimsenin -bu durumlarda- orucu bozulmaz. [237]

Hayvanı öpmesi sebebi ile kendisinden inzal vâki olan kim­senin orucu bozulmaz. [238]

Mübâşere (etleri çıplak olarak birbirine dokundur mak), el sıkışmak ve kucaklaimak da öpmek gibidir. [239]

Kadına dokunmaktan veya onun kilot (gibi mahrem bir eşyasını) görmekten dolayı menisi gelmişolan kimse şayet kadının vücudunun sıcaklığını hissetmiş olursa orucu bozulur: aksi taktirde orucu bozulmaz. [240]

Bir kadın, kocasının manisi gelinceye kadar onu tutmuş ol­sa, bu durumda kocanın orucu bozulmaz. Ancak kadın, kocasını, onun teklifi ‘ile tutmuş olursa, bu durumda kocanın orucunun bozulup bo­zulmayacağı hususunda, âlimler arasında ihtilaf vâki olmuştur:

“Bozulur.” diyenler de vardır;

“Bozulmaz.” diyenler de vardır. [241]

Bir kimsede, bir hayvanın fercinc dokunmaktan dolayı inzâl vaki olsa, o kimsenin orucu bozulmaz. [242]

Bir kimse, bir hayvana veya bir ölüye veyahut da bir kadı­nın ön ve arkasının haricine mücâmaatta bulunmuş olsa ve kendisin­den inzal vuku bulmasa, oruç bozulmaz; şayet inzal vâki olursa, oru­cu bozulur fakat keffâret icâbeimez: kaza ermesi lâzım gelir. [243]

Menisi gelene kadar, zekerine ilâç tatbik etmiş olan kim­senin, o orucu kaza etmesi gerkir. Muhter olan budur ve âlimlerin âmmesi böyle söylemiştir. [244]

Bir kimse, karısının eli ile, zekerine ilaç sürdürse ve bu sebeple inzal vaki olsa, o kimsenin orucu bozulur. [245]

Uyuyan veya geçici olarak cinnet getirmiş bulunan bir kimseye -fakat halinde- orucu niyyet ettikten sonra, cima olunmuş bulunursa, imamlarımızdan üçüne göre de, bu durumda cima olunulan kimsenin orucu bozulur. [246]

Birbirleri ile cima eden iki kadından da inzal vaki olmuş olsa ikisinin de orucu bozulur. İnzal olmazs, oruçları da bozulmaz. inzal vaki olması hallerinde de keffaret lazım gelmez.[247]

Orucu Bozup Kazayı Ve Hem De Keffâreti İcâbettiren Şeyler

Bir kimse kasden, iki yoldan kaza ve hem de keffâret lâzım gelir. Bu durumda, her iki tenasül uzvundan da meninin gelmesi şart değildir. [248]

Kendisine cima1 edilen kapın, buna razı olmuşsa, ona da hem kaza ve hem de keffâret îcâpeder. Ancak, cima, zoraki yapıl­mışsa, kadına keffâret lazım gelmez: yalnız kaza etmesi gerekir.

Keza, kadın bu işe zoraki başlar sonra da gönlü olursa, yine ona keffâret lâzım gelmez; yalnız kaza etmesi gerekir. [249]

Bir çocuk veya bir deli ile nefsini tatmin eden yahut zina eden kadına, bil ittifak ihern kaza hem de keffâret gerekir. [250]

Gıda veya deva olan bir şeyi kasden yiyen bir kimseye kef­fâret lâzım gelir. Ancak, gıdalanmak veya devâlanmak kasdı olma­dan yenilen şeylerde sadece kaza lâzım gelir. [251]

Oruçlu olan bir kimse, ekmek ve yemek yediği; su, yağ veya süt içtiği; meyve, misk, zâferan veya kâfur yediği zaman, bize göre bu kimseye, hem kaza hem de keffâret lâzım gelir. [252]

Keza; sirke, deve sütü; asfer, zaferân. bakla, kavun, karpuz, üzüm, üzüm çubuğu ve şeker kamışı sularını içmek de, hem kaza ve hem de keffâret gerektirir.

Yağmur, kar ve dolu suyunu kasten yutan kimseye de, hem kaza hem de keffâret lâzım gelir.

Keza, tin-i ermeni denilen çamuru deva için yemek; yenilmesi âdet haline getirilmiş kuru bir çamuru yemek; yağ ile yuğrulmuş darı unu yemek; küçük bir karpuzu tümüyle yutmak da hem kazâys ve hem de keffâreti gerektirir.

Keza, çiğ et ve çiğ iç yağını yemek de, muhtar olan kavle göre keffâreti gerektirir. [253]

Kaynatılmış arpa yutan kimseye de, keffâret gerekir. Fakat, arpa kaynamış olmazsa, keffâret gerekmez. Çünkü, kaynatılmış arpa­nın yenilmesi âdettir; kaynatılmamış arpanın yenilmesi ise âdet de­ğildir. [254]

Yağa veya pekmeze katılmış darı ununu yemek de keffâreti gerektirir. Buğday da böyledir. [255]

Bir kimse, mısırın sömeğîni yerse, Zendûsî’ye göre, -onda tat olması ve yiyen kimsenin de. bu tattan lezzet alması söz konusu olduğundan- keffâret gerektirir. [256]

Taze üzüm çubuğu yaprağı gibi, yenilen cinsten olan, bir ağaç yaprağını yemek de, hem kazayı, hem de keffâreti gerektirir. Eğer yaprak, yenilen cinsten olmazsa, bu durumda, -keffâret de­ğil- sadece kaza lâzım gelir. [257]

Bütün otlar hakkındaki hüküm de böyledir. Yâni, otlar yeni­len cinsten olurlarsa, hem kazayı, hem de keffâreti icâbettirir; yenilen cinsten olmayan otlar ise, -keffârati değil, sadece- kazâyı ge­rektiri. [258]

Bîr tek üzüm tanesini, çiğneyerek yiyen kimseye hem kaza hem de keffâret icâbeder.

Üzüm tanesini çiğnemeden yutan kimseye de, -özümün çöpü olsa da, olmasa da- hem kaza, hem de keffâret gerekir. Bu hususta âlimlerin görüş birliği vardır. Ebû Süheyl ise;

“Çöpü ile birlikte -çiğnenmeden- yutulan üzümden dolayı keffâret lâzım gelmez.” demiştir. [259]

Taze, (yaş) badem yutan kimseye de keffâret lâzım gelir. [260]

Bademi veya cezivi, -ister taze olsun, ister kuru olsun- çiğneyerek yutan kimseye keffâret gerekir. [261]

Tuz yutmak keffâreti gerektirmez. Ancak, bunu âdet hâline getirmiş olan bir kimse, tuz yutarsa; ona keffâret gerekir. [262]

Muhtar olan kavle göre. tuz yemek ise keffâreti gerektirir. Sadrü’ş-Şehîd:

“Bu görüş sahihtir.” demiştir. [263]

Bu Konu İle İlgili Bazı Mes’eleler

Ramazanda unutarak yeyip îçen veya cimâ eden bir kimse, orucum bozuldu zannı ile ve kasden yerse, keffâret gerekmez Ebü Hanîfe (r.a.)’ye göre, bu kimse unutarak yiyip içmenin orucu bozmadığını bilse bile, yine o zan ile orucunu bozduğu için bu kimseye keffâret gerekmez. Bu görüş sahihtir. [264]

Oruçlu iken kusan bir kimse, orucum bozuldu zannr ile yiyip içerse, kendisine keffâret lâzım gelmez. Fakat, bu kimse, kusmakla orucu yemenin gerekmiyeceğini bilerek yerse, bu durumda kendi­sine keffâret lâztm gelir. [265]

Ramazan günü ihtilam olan kimse, bu durumda orucunun bozulduğunu zannederek, kasden yer içerse, kendisine keffâret ge­rekmez. [266]

Ancak, bu kimse bu durumda orucunun bozulmadığını bilmekte olduğu halde orucunu bozmuşsa, kendisine keffâret lâzım gelir. [267]

Hacamat yaptırdıktan (kan aldırdıktan} sonra, orucu boztıidu zannı ile. kasden yiyip içen kimseye hem kaza hem de kefaret ge­rekir.

Ancak, bu kimseye, orucunun bozulduğu fetvası veri’miş olursa, İmâm Muhammed (r.a.)’e göre kendisine keffâret gerekmez

Keza, bu kimseye bu konuda bir hadîs söylenmiş olsa ve bu kim­se ona itiınad etmiş bulunsa, yine kendisine keffâret gerekmez.

Ancak bunlara, İmâm Ebü Yûsuf (r.a.) muhaliftir. O’na göre, bu kimse eğer o hadisin te’v ilini biliyorsa kendisine keffâret gere­kir. [268]

Bir kimse ramazan günü, sürme çekinse, yağlansa veya bı­yığını yağlasa ve sonra orucum bozuldu zannı ile kasden birşey yi­yip içse, kendisine keffâret lâzım gelir.

Ancak, bu hususta bir bilgisi yoksa ve kendisine bu durumda yemesi hususunda fetva verilmişse, bu kimseye keffâret lâzım gelmez. [269]

Bir misafir (yolcu), öğleden önce, hiç bir şey yeyip içmeden bîr şehre girse ve oruç tutmaya niyyet etse; sonra da kasden cima eylese, bu kimseye keffâret gerekmez.

Keza, bir mecnun zevalden önce iyileşse ve hiç bir şey yeme­miş olduğu halde oruca niyyet etse; sonra da cima etse. kendi­sine keffâret gerekmez [270]

Bir kimse, geceleyin niyyet etmeyip, sabahleyin zevalden (yâni nehâr-ı şer’înin yansından) önce oruca niyyet etse ve sonra kasden orucunu bozacak olsa. bu kimseye yine sadece kaza lâzım gelir; keffâret lâzım gelmez. [271]

Bir kimse orucunu bozsa ve sonra da oruç tutamayacak ka­dar hasta olsa, bize göre o kimseden keffâret düşer. Sahih olan budur. [272] Zahîriyye’de;

“Bu görüş esahhtır.” denilmiştir.

Bize göre bu hususta asıl kaide: Bir kimse gündüzün so­nunda öyle bir hâl ve sıfatta bufunsa ki. gündüzün başında bu hal ve srfat üzere bulunmuş olsa idi; ortıe tutmaması mubah olacaktı; bu durumdaki kimseden keffâret sakıt otur. [273]

Ramazan gününde misvak kııllanmiş olan bir kimse, oruca bozuldu zanmle ve bilerek yeyip içse, kendisine hsm kaza ve hem de keffâret lâzım gelir. [274]

Bir kimsenin kıybetini yaptığından dolay; orucu bozuldu zannı ile, iftar eden (orucunu (bozan) kimseye de. hem kaza hem de keffâret gerekir Bu kimse, bir âlimden fetva almış veya bir hadîs-i şerifi tevil etmiş olsa bile, hüküm aynıdır. [275] Ulemânın âmmesi de böyle söylemiştir. [276]

Kasden orucunu yedikten sonra havıl olan veya oruç tutamıyacak kadar hastalanan bir kadına da keffâret lâzım gelmez sade­ce o orucu kaza öder.

Keza, orucunu kasden bozduktan sonra bayılan kimsenin üzerin­den de keffâret sakıt olur. [277]

“Orucunu kasden bozduktan sonra, kendisini kasden yarala­mış olan kimsenin üzerinden ise keffâret sakıt olmaz.” denilmiştir Sahih olan da budur. [278]

Bir hayvanla veya ölü bir insanla mücamatta bulunan bîr kimse, daha sonra da, bu durumda kendisine keffâret gerekme­diğini bile bile kasden yerse, kendisine hem kaza, hem de keffâ­ret lâzım gelir. Ancak, bu şahrs durumu bilmemekte ise, keffâret değil sadece kaza lâzım gelir

Keza, parmağını arkasına veya önüne ithal eden bir kimse, orucunun bozulduğunu zannedip, kasden yese veya kadının güzellik­lerine bakan bir kimse, orucunun bozulduğunu zannederek kasden iftar etse, bu haller de kusma gibidir. Yani bu durumda bu hallerin hükmü, kusmanın hükmü gibidir. [279]

Lâşe (pis olmuş hayvan eti) yiyen bir kimseye, eğer lâşe kurtlanmışsa sadece kaza; kurtlanmamışsa, hem kaza hem de keffâ­ret lâzım gelir. [280]

Ramazan günü, gündüz vaktinde idânı edilmeye götürülen oruçlu bir kimse, su istese; bir başka şahıs da su verse ve o adam suyu içse sonra da affedilse.

Şeyhü’l-İmâm Zehlrüddin: “O kimse­ye keffâret lâzım gelir.” demiştir.

Ramazan günü, gündüz vaktinde kasden karısı ile cima eden bir kimseyi, devlet başkanı zoraki ve mecburi bîr yoculuğa çı­karmış olsa bile, zâhirü’l-usûlde bu kimsenin üzerinden keffâret sa­kıt olmaz. [281]

5- ORUÇ TUTMAMAYI MUBAH KILAN ÖZÜRLER

1- Yolculuk:

Ramazanda yolculuğa çıkacak olan bir kimse, geceden oruca niyyet etmiyebilir. Ancak oruca başladıktan sonra o gün yolculuğa çıkan kimse için, o ilk gün orucunu bozması mubah olmaz.

Böyle bir durumda yolculuğa çıkmış olan kimsenin orucuna devam etmesi gerekir. Şayet, devam etmeyip; yolculuğa çıktıktan sonra iftar etmiş olursa; bu kimseye -keffâret değil- sadece kaza gerekir. Ancak, önce orucunu bozup, sonra yolculuğa çıkan kimsenin durumu böyle değildir. Bu durumda olan bir kimseye hem kaza ve ve hem de keffâret lâzım gelir. [282]

Bir kimse, günün başlarında, kasden orucunu bozmuş olsa ve bundan sonra da devlet başkanı kendisini cebren sefere çıkarsa, zâhirü’r-rivâyede bu kimseden -bu durumda bile- keffâret sakıt

Bu kimse, bu durumda kendi isteği ile yolculuk yapmak is­temiş olsa bile, kendisinden keffâretin sakıt olmıyacağı hususunda rivayetlerde, ittifak vardır. [283]

Ramazan ayında yolcuiuğa çıkmış olan bir kimse, unuttuğu bir şeyi almak için evine geri dönmüş olsa ve orucunu bozduktan sonra tekrar yola çıksa, -kıyâsen- onun üzerine de keffâret îcap eder. Çünkü, bu kimse yolculuğu terk etmiş olmaktadır.

Fakîhde: “Biz bunu kabul ederiz.” demiştir.

2- Hastalık:

Oruç tutmamayı mübâh kılan özürlerden birisi de hastalıktır.

Hasta, nefsinin telef olmasından veya bir azasını kaybetmekten korkarsa, bil-icmâ’ iftar eder (oruç tutmaz).

Hastalığının artmasından veya uzayıp geç iyi olmasından kor­kan kimse de, bize göre iftar edebilir. Yani oruç tutmayabilir. Bu du­rumlardan dolayı iftar eden (orucunu bozan) kimseye, keffâret değil sadece kaza lâzım gelir.[284]

Hastalık, bîr kimsenin -kendisinin- içtihadı ile belli o.ur. Bu hususta ictihad, mücerred vehm (ihtimal) ile değil, hastalığın alâmetlerinden bu kimsede zann-ı galip meydana gelmesi ile müm­kündür. Hastalık tecrübe ile veya fışkı zahir olmayan müsiüman bîr bîr doktorun haber vermesi ile de bilinebilir. [285]

Oruç tutması sebebi ile hasta olmaklan korkan bir kimse de hasta gibidir. [286]

Keza, ağır sıtma nöbetine tutulan kimse, -henüz sıtma zuhur etmeden- orucunu bozacak olsa, bunda bir beis yoktur. [287]

Fakat, gün aşın sıtmaya tutulan kimse, mutad gününde sıt­ma nöbetinin gelmesi ile, kendisini zayıf düşüreceğini tevehhüm ede­rek orucunu boğduzu halde, -o gün- sıtma zuhur etmese kendi­sine keffâret de lâzım gelir. [288]

3- Hamilelik Ve Çocuk Emzirmek:

Oruç tutmamayı mubah kılan özürlerden biri de, kadının hamile olması veya çocuk emzirmekte bulunmasıdır.

Hamile olan veya çocuk emziren kadınlar, kendi nefsinden veya çocuklarından korkarlarsa, oruç tutmayabilirler veya iftar ede­bilirler. Bu durumdaki kadınlara keffâret gerekmez; oruçlarını kaza ederler. [289]

4- Hayız Ve Nifas Hali:

Hayız ve nifas hallerinde bulunan kadınlar iftar ederler. [290]

Bir kadın hayız günü diye, başladığı orucu bozsa ve o gün hayız olmasa, zahir-î rivayete göre. bu kadına keffâret lâzım gelir. [291]

Geceden temizlenmiş olan kadın, müteakip günün orucunu tutar. Bu hayzının müddeti on gün olanlar içindir. Hayzının müddeti on günden aşağı olan bir kadın, da gecenin yıkanacak kadar bir bö­lümüne yetişirse, orucunu tutar. Fakat, kadın yıkanma işini bitire­ne kadar, fecir doğarsa; bu kadın o gün oruç tutmaz. Çünkü, bu yı­kanma müddeti, hayız müddetinden sayılır. Bu söylediğimiz husus ise, hayız müddeti on günden az olan kadınlar hakkındadır. [292]

5- Şiddetli Açlık Veya Susuzluk:

Oruçlu bir kimse, açlıktan veya susuzluktan dolayı helak olaca­ğından veya aklına noksanlık geleceğinden tecrübesine, bir alâ­mete veya müslüman bir doktorun sözüne dayanarak korkarsa, bu kimse, orucunu daha sonra kaza etmek üzere bozabilir.

Çalışmasından dolayı zayıf düşen ve oruç tutarsa helak olaca­ğından korkan kimse de, iftar edebilir Aynı durumda olan cariyeler hakkında da hüküm böyledir

Devlet başkam tarafından şîddetli sıcak günlerde çalışmaya gö­türülen kimse de, helak olmaktan veya aklına noksanlık gelmesinden korkarsa. iftar edebilir. [293]

6- İhtiyarlık:

Oruç tutmaya gücü yetmeyen çok yaşlı kimselere “Şeyhî fânî” denir. Bu durumda olanı kimseler oruçlarını yerler ve her günün orucu için -keffârette olduğu gibi- bir fidye verirler yâni her gü­nün orucu için bir fakirin karnını doyururlar. [294] Yaşlı kadınlar için de hüküm aynıdır

Şeyhi fânî, ölümüne kadar her gün kuvveti noksanlaşan kim­selerdir ki, bunlar tekrar kuvvet bulamadan vefat ederler. [295]

Bu durumda olan kimseler, fidyelerini dilerlerse ramazanın başlarında, bir defada verirler; isterlerse bunu ramazanın sonuna bı­rakırlar. [296]

Fidye verdikten sonra, oruç tutmaya gücü yeter hâle gelen yeşlı bir kimsenin verdiği fidyenin hükmü batıl olur. Bu kimsenin ön­ceden tutamamış olduğu oruçlarını kaza etmesi gerekir. [297]

Bir kimsenin üzerinde yemin keffâreti orucu veya katil kef­fâreti orucu bulunsa ve bu kimse ihtiyarlığından dolayı oruç tutmak­tan âciz bir halde olsa; bu kimsenin, mezkûr keffâretlere bedel ola­rak, fakirlere yemek yedirmesi caiz olmaz. Çünkü, fidyede aslolan -başka bir şeye bedel olan oruçlarda değil- bizzat tutulamıyan oruçlar için Verilmektedir. Yani, ancak tutulamıyan oruçlar için ve oruç tutabilme ümidi kalmadığı zaman fidye verilebilir. Bu durumda ise, tutulması gereken oruç, başka bir şeyin bedelidir; asıl oruçtan değildir. Bu sebeple, bunun yerine yemek yedirmek -oruç tutabilme ümidi kalmamış olsa bile- caiz değildir. Keza, yemin keffâreti de böyledir. Çünkü, bu da başka bir şeyden bedeldir.

Fakat, üzerinde zıhar keffâreti veya ramazan keffâreti bulunan bir kimse, eğer fakir olmasından dolayı köle aza d etmekten ve yaş­lılığından dolayı da oruç tutmaktan âciz olursa; bu kimsenin bu du­rumda -bunlara bedel olarak- altmış fakiri doyurması caiz olur. Çünkü bunların oruçtan bedel olduğu nasla sabittir. [298]

Hastalık veya yolculuk gibi bir özürden dolayı ramazan oru­cunu tutamayan bir kimsenin hastalığı veya yolculuğu ölünceye kadar devam etse; bu kimsenin -tutamadığı- bu oruçlarını kaza et­mesi gerekmez. Ancak, bu kimsenin tutamadığı oruçları yerine, fa­kirlere yemek yedirilmesini vssiyyet etmesi sahih olur. Bu vasiyyett, malının üçte birinden yerine getirilir. Yani, -malının üçte birin­den- fakirlere yemek yedirilir.

Fakat, bu kimse hastalıktan kurtulursa veya yolculuktan döner­se ve tutamadığı oruçlarını tutabilecek vakit de bulursa; bu şahsın, tutamadığı bu oruçlarının tamamını kaza etmesi gerekir. Ancak, bu oruçları tutmadan, ölüm gelirse, fidye verilmesini varislerine vasiyyet eder. [299]

Bu durumda olan kimsenin velîsi, tutamadığı her oruç için, fakire yarım sa buğday veya bir sa’ hurma veya arpa verir. [300]

Bu durumda olan bir kimse, vesiyyet etmemiş olsa bile, va­rislerinin, -bu fidyeler için- teberruda bulunmaları caiz olur. An­cak, vasiyyet yoksa, vârisler üzerine hiç bir şey lâzım gelmez. Yâni, varisler fidye vermeye zorlanmazlar. [301]

Bu durumda, ölen kimsenin yakınları, onun yerine oruç tut­mazlar. [302]

İyileşen hastalar ve yolculukları sona eren yolcular, sıhhat veya ikâmetleri sırasında, daha önce tutamadıkları oruçları kaza ederler. Bunda ihtilaf yoktur; âlimlerin ekserisinin görüşü budur. Sa­hih olan da budur. [303]

Bir kimsenin birinci ramazandan kaza borcu olduğu halde ikinci bir ramazan girmiş olsa, o kimse edayı kaza üzerine takdim eder. Yani, önce yeni giren ramazanın oruçlarını edâ etmesi gerekir. Râzî, arkadaşlarımızın:

“Nafile olan oruçlarda da, özürsüz olarak iftar etmek helâl olmaz.” dediklerini nakletmiştir. [304] Bu görüş sahihtir. Zahir-i rivayet de budur.

İmâm Ebû Yûsuf (r.a.) ve İmâm Muhammed (r.a.)’den ge­len rivayetlere göre, -nafile oruçlar hakkında- ziyafet de bir özür­dür. Zahir olan budur.

“Bu -hususta takip edilmesi uygun oian yol şu­dur: Eğer, ziyafet sahibi bir kimsenin -ziyafette- hazır bulunmasrndan memnun olacak ve fakat iftar etmemesinden üzülmeyeeekse, bu kimse iftar etmez. Ancak, iftar etmemesi hâlinde davet sahibi olan şahsın üzüleceğini bilirse, bu durumda iftar eder. Sonra daa bu orucu kaza eder.” demişlerdir.

Büyük âlim Şemsü’l-Eimme Halvânî: “Bu hususta söylenilenlerin en güzel: “Eğer o kimse, ileride bu orucu kaza edeceğinden emin olursa, din kardeşinden eziyyeti kaldırmak için iftar eder. Ve eğer, bu orucu kaza etme hususunda nefsinden emin olmazsa -iftar etmemesi ziyafet sahibine eza olsa bile- iftar etmez.” demiştir.

Bu hal, iftarın zevalden önce olacağına göredir. Eğer ziyafet ze­valden sonra ise, -nafile oruç tutan kimse, bu ziyafet sebebi- ile iftar etmez. Ancak, bu durumda iftar etmemesi, ana ve babaya karşı gelmek şeklinde tezahür ederse, o kimse yine iftar eder. [305]

Nafile oruçlarda -bir zıyafetde- misafir otmak özür sa­yıldığı gibi, ev sahibi olmak da özür sayılır. [306]

Ziyafet, vacip olan oruçlarda özür sayılmaz. [307]

Ramazan ayının bazı günlerinde iyileşen bir mecnûnun, -bu ramazanda, cinnetinden dolayı- tutmadığı oruçlarını kaza et­mesi lâzım gelir. Ancak, cinnet hâli ramazan ayının tamamını kap­sarsa, -daha sonra iyileşse bile- bu kimsenin o oruçları kaza et­mesi gerekmez. Cinnetin bulûğa ermiş veya bulûğ çağına yaklaşmış olan kimselere gelmesi arasında, zâhîr-i rivâyet’e göre bir fark yok­tur,

Bîr mecnûn, Ramazan ayının son günü zevalden önce, iyileş­miş olsa da, kendisine kaza lâzım gelmez. Sahih olan görüş budur. [308]

Ramazanın tamamını baygın geçiren kimse -daha sonra- onu kaza eder. Bu, bil-icmâ böyledir. [309]

Bir kimse, güneş battıktan sonra bayılmış veya tecennî et­miş olsa ve hu hali de günlerce devam etse; bu şahsın, o gecenin gündüzüne ait oian orucu kaza etmosi gerekmez. Çünkü, eğer o craca niyyet etmiş olduğunu bilseydi, durumu açıktı. Bunu bilmi­yorsa, açık olan hâli niyyettir; ve amel halin zahiridir. Meselâ: Bu kimse, ramazanda yolculuğa çıkmış olsaydı, iftar eder ve sonra da bu orucunu kaza ederdi. Çünkü, o şahsın hâlinin zahiri, niyyet edip etmediğine delâlet etmemektedir. [310]

Ramazanda düşmanla savaşacağını bilen ve bu sebeple za­yıf düşeceğinden korkan bir gazi, iftar edebilir. [311]

Harbin olacağı kesin olarak belli olmasa bile, yine bu gâziye keffâret gerekmez. Çünkü, savaşta kuvvetli bulunmak için iftarı öne almaya ihtiyaç vardır. Halbuki, hastalık böyle değildir. [312]

Nafakasını san’ati ile kazanmrya muhtaç olan bir san’atkâr; oruçlu iken san’atı ile uğraşınca, zarara uğrayacağını bi­lirse, bu şahsın iftar etmesi de mubahtır. [313]

6- NEZİRLER (ADAKLAR)

Şartsız nezir sahih olmaz.

Nezrin sahih olmasının şartları şunlardır:

1- Bir nezrin sahih olması için, şer’an, nezredilen bu şeyin cinsînden bir vecîbenin olması gerekir. Bu sebepten dolayı, meselâ: hasta ziyaretini nezretmek sahih olmaz.

2- Nezredilen şey, bizzat maksud olmalıdır; vesîle olmamalı­dır. Bundan dolayıdır ki, abdest almayı veya tilâvet secdesini nezret­mek sahih olmaz.

3- Nezredilen şey, hâl-i hazırda vecîbe olan bir şey olmama­lıdır. Bunun içindir ki, meselâ: öğle namazını kılmayı veya başka bir farzı yerine getirmeyi nezretmek sahih olmaz. [314]

4- Nezredilen şey, nefsi itibariyle maslyet (günah) olma­malıdır. [315]

Meselâ; Bir kimse, “Allah rızası için, kurban bayramı günü oruç tu­tayım.” demiş olsa bile, o gün yer; başka bir gün kaza eder. Çünkü, bu nezir sahihtir. Oruç tutmak, binefsihî meşru; o gün tutmak ise liğayrihî menhîdir. (yasaklanmıştır.) Çünkü, kurban bay­ramı günü oruç tutmak Allahu Teâlâ’nın dâvetine icabeti terk etmektir. Ancak, adağından dolayı o gün oruç tutmuş olan kim­senin üzerinden, oruç borcu düşer. Yani adağı yerine gelmiş olur. [316]

5- Yerine getirilmesi mümkün olmayan bir şeyi nezretmenrek de nezrin sıhhatinin şartlarındandir. Meselâ: Bir kimse “Dünkü gün oruç tutayım.” diye nezretmiş olsa, bu nezri sahih olmaz. [317]

Bir kimse: “Filan adamın geldiği gün, Allah rızası için oruç tutmak, üzerime nezir olsun.” diye adakta bulunsa; bu kimsenin oru­cunu yediği gün veya kad:nın hayz olduğu gün o adam gelmiş olsa; İmâm Muhammed (r.a.)’e göre, bu kimsenin yapacağı bir şey yok­tur. Muhtar olan da budur. [318]

“Bu adam, zevalden sonra gelmiş olursa, o şahsın yapacağı bir şeyv yoktur. İmâm Muhammed (r.a.)’e göre böyledir.” denilmiş­tir. [319] Bir kimse:

“Filân adamın geldiği gün, Allah rızası için -o günün devamında- oruç tutayım.” diye nezretmiş olsa; o kimse de geç gelse, nezreden adama bir şey lâzım gelmez. Ancak, o adam ze­valden önce gelmiş olursa ve nezreden kimse de, -o ana kadar- bir şey yememiş bulunursa; oruca niyyet eder. [320]

Bir kimse: “Felan adamın geldiği gün, Allah rızası için de­vamlı oruç tutayım.” diye adamış olsa ve bu adam gelmeden de iftar etmiş bulunsa; bu kimsenin o gün oruç tutması lâzım gelmez. Fakat, o günü takip -eden günde oruç tutması -lâzım gelir. [321]

Bir kimse: “Filan adamın geldiği gün ve filan adamın da, iyileştiği gün oruç tutayım.” diye nezretmiş bulunsa; gelecek- şahsın geldiği gün, diğeri de iyileşmiş olsa, adak sahibi kimsenin -sadece- o gün oruç tutması gerekir; başka bir şey lâzım gel­mez. [322] Bir kimse:

“Allah rizası için bir gün oruç tutayım” diye adamış oisa; bil-icmâ bu orucu -geciktirecek olsa bile- dilediğî gün tutar. Çünkü, hu şekilde adamakla, o şahsa -her hangi- bir gün oruç tutmak vacip olur.

“Allah rızası için, iki gün -veya üç gün, veyahut on gün- oruç -bu- sözü sahih değildir.

“Allah rızası için, iki gün -veya üç gün, veyahut on gün- oruç tutayım.” diye adakta bulunan kimsenin, bu oruçları tutması vacip olur Bu kimse, bu oruçları İstediği zaman tutar. Dilerse, bu oruçları arka arkaya tutar; dilerse bazan tutup bazan tutmayarak, aralarını aç­mak sureti ile tutar.

Fakat, bu kimse, bu oruçları adarken, arka arkaya tutmaya niyyet etmiş olursa, bu oruçları arka arkaya tutar.

Böyle, arka arkaya tutmaya niyyet etmiş olan bir kimse, bu gün­lerden birinde oruo tutmazsa; veya bu durumdaki bir kadın hayz olur­sa; bu oruçları -baştan başlayarak- yeniden tutar. [323]

Bir kimse, ayrı ayrı günlerde oruç tutmayı adayarak bu şek­li üzerine vacip kıldıktan sonra, bu oruçları arka arkaya tutmuş olsa; bu caiz oför. [324]

Bir kimse: “Allah rızâsı için. ard arda on gün oruç tutayım.” diye adamış bulunsa ve bu kimse on beş gün oruç tutsa, fakat bu arada bir gün iftar etse ve oruç tutmadığı bu günün –ilk- on günde mi, yoksa –son- beş günde mi olduğunu bilemezse; bu durumda bu şshıs, arka arkaya beş gün daha oruç tutar. Böylece, ar­ka arkaya on gün oruç tutmuş olur. [325]

Bir kimse: “Allah rızası için, gün ve gün oruç tutayım.” di­ye adakta bulunmuş oîaa; şayet bu şahıs niyyetî esnasında -ebediyyen- dememişse, -sadece- bir gün oruç tutar.

“Allah rızası için oruç tutmak, adağım olsun” diyen kimse­nin de, bir gün oruç tutması gerekir.

Bir kimse: “Günlerce oruç tutmak nezrim olsun.” demiş olsa, üç gün oruç tutar. Ancak niyyeti esnasında daha fazla oruç tutmayı murad etmesi hâli müstesnadır.

Bir kimse: “Çok günlerin orucunu tutarım.” diye nezretmiş olsa ve fakat niyyeti esnasında gün sayısını belirtmemiş bulunsa, bu kim­se İmâm Ebû Hanife (r.a.)’ye göre on gün, İmâmeyn’e göre ise yedi gün oruç tutar.[326]

Gün sayısını, niyyeti esnasında belirtmeden: “Allah rızası için günlerce oruç tutmak nezrim olsun.” diyen kimsenin, on gün oruç tutması gerekir. İmâmeyn’e göre bu şahıs yedi gün oruç tutar. [327]

Bir kimse: “(Bid’ati aşere yevmen ) On gün ilâ on dokuz gün oruç tutayım.” diye adamış olsa; o kimse on üç gün oruç tutar. [328]

Bir kimse: “Allah rızası için (keza keza yevmen) şu ka­dar, şu kadar gün oruç tutayım.” diye adamış bulunsa, bu kimsenin on bir gün oruç tutması gerekir. Bu kimse, adadığı esnada sâdece keza, keza “Şu kadar, şu kadar” demiş bulunsa yirmi bir gün oruç tut­ması lâzım gelir. [329]

Bir kimse: “Cum’a orucu tutmak, üzerime nezrolsun.” de­miş olsa; bu şahsın yedi gün oruç tutması gerekir. Fakat, bu kimse adaması esnasında “Sadece cum’a günü” diye belirtmişse, bu durum­da sâdace cum’a günü oruç tutar.[330]

Cum’a günlerinde oruç tutmayı adamış olan kimse İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.)’ye göre, on cum’a oruç tutar. İmâmeyn’e göre ise, bu şahsın ömrünün bütün Cuma tafarında oruç tutması gerekir.

Bir kimse: “Bu ayın cum’alarında oruç tutmak üzerime nezir olsun.” demiş olsa; o ay çıkıncaya kadar bütün cum’aları oruç tutar. Şemsü’l-Eimme Serahsî: “Sahih olan budur.” demiştir. [331]

Bir kimse: “Allah için, perşembe günü oruç tutmak üzeri­me nezir olsun.” demiş bulunsa; bu kimse –sadece- kendisine en yakın olan perşembe günü oruç tutar. Gelecek perşembe günlerinln hepsinde oruç .tınması gerekmez. Ancak, gelecek her perşem­bede oruç tutmaya” niyyet etmiş olması hâli müstesnadır. Keza, bir kimse:

“Sekiz gün cumartesi günü Allah rızası için oruç tutayım.” diye adamış olsa, bu kimsenin, iki cumartesi günü oruç tutması lâzım gelir. Fakat, bu kimse “Yedi gün, cumartesini oruç tutayım.” diye nezretmiş olsaydı, yedi cumartesi günü oruç tutması gerekirdi. Çünkü, cumartesi yedi günün içinde bir tanedir; tekerrür etmez. Ve böyle diyen kimsenin sözü, öncekinin sözüne muhalif ola­rak, sayı üzerine hamledilir. [332]

Bir kimse, bütün perşembe günlerinde oruç tutmaya niyyet etmiş olsa ve fakat bu perşembelerden birinde oruç tutmamış bulun­sa, o kimsenin bu -tutmadığı- orucu kaza etmesi gerekir. [333]

Bir kimse, çeyh-i fâni oluncaya kacîar, kaza borcunu tehir etmiş olsa veya ömrü boyunca oruç tutmayı adamış bulunan bir kim­se, âciz kalıp bu adağını yerine getiremese veya san’atı İle meşgul olması sebebi ile. bunu yapması, kendisine meşakketli gelse, bu du­rumdaki kimseler, oruç tutmayıp, her gün bir fakiri doyururlar. Bu kimselerin, -zorluğundan dolayı- bunu yapmaya da güçleri yet­mezse, Allahu Teâlâ’dan af dilerler. Şüphesiz ki Allah (c.c.) bağışla­yıcı ve merhamet edicidir.

Zamanın zorluğundan (sıcaklık gibi) dolayı oruç tutmaya gücü yetmeyen, -bu durumdaki- kimseler de, oruç tumayıp kışı bek­lerler ve kışın kaza ederler. [334]

Bu hüküm, ömür boyu oruç tutmayı adamamış olan kimseler içindir. [335]

Bir kimse: “Allah rızâsı için on gün oruç tutayım.” demeyi murad ettiği halde, ağzından “Bir ay oruç tutayım.” sözü, çıkmış olsa; bu kimsenin bir ay oruç tutması gerekir. Çünkü, nezirde kasıdla, kasdm dışındaki söz müsâvîdir

“Allah rızası için, bir ay oruç tutmak üzerime nezir olsun.” di­yen kimsenin, otuz gün oruç tutması lâzım gelir. Burada ay otuz gün olarak belirlenir. Nezreder etmez, hemen oruca başlamak gerekmez. Burada orucu tehir etmekten dolayı günahkâr olunmaz. [336]

Bir kimse: “Bu ayın orucunu tutmak, bana nezir olsun,” demiş olsa, bu kimse, o ayın kalmış bulunan günlerinde oruç tutar. Adarken, bir ay oruç tutmayı adamış olursa, bu niyyetini yerine getirir. [337]

Arka arkaya olmak üzere, bir ay oruç tutmayı adamış olan kimsenin, bu orucu arka arkaya -hiç ara vermeden- tutması ge­rekir.

Fakat, mutlak olarak bir ay oruç tutmayı adamış bulunan kimse, muhayyerdir: Dilerse peş peşe tutar; dilerse bazan yeyip, bazan tu­tarak otuz güne tamamlar. Bu durumdaki bir kimse, -belli bir- ayda oruç tutmaya başlasa da, arada bir orucu yemiş olsa, bu yediği orucu kaza eder; -baştan başlayıp, hepsini- yeniden tutması ge­rekmez. Bu durumda, tamamını iftar etmiş olan kimse de muhayyer­dir. Kaza ederken, dilerse ayrı ayrı tutar; dilerse arka arkaya tutar. [338]

Bir kimse: “Şevval, zilka’de ve zil-hicce aylarında Alları rızâsı için oruç tutmak nezrim olsun.” demiş bulunsa, bu oruçları, mezkûr ayların hilallerine bakarak tutar. Zil-ka’de ve zilhicce otuzar gün, şevval yirmi dokuz gün olursa, bu şahsın beş gün daha oruç tutması gerekir. Bu beş günün, bir günü ramazan bayramı, dört günü de teşrıyk günlerinin yerinedir. [339]

Bir kimse, Allah rızası için üç ay oruç tutmayı adaşa ve bu üç ayı da şevval, zilkâde ve zil-hicce olarak belirlese bu durumda zil-kâde ile zil-hicce otuzar, şevval ise yirmi dokuz gün olsa, bu kim­senin altı günün orucunu kaza etmesi gerekir. [340]

Bir kimse: “Allah rızâsı için, ramazan ayının misli (kadar) oruç tutmak, üzerime nezir olsun.”» demiş olsa ve bunu arka arkaya tutmaya niyyet etmiş bulunsa, bu kimsenin, arka arkaya bîr ay orııo tutması gerekir.

Eğer bu kimse, “Ramazan ayının misli” derken, buradaki benze­tişi ile ramazan ayının, sayısı kadar oruç tutmayı kasdetmiş olursa veya bu konuda hiç bir niyyeti bulunmazsa, bu şahsın otuz gün oruç tutması gerekir ve bunu isterse arka arkaya, isterse ayrı ayrı tutar. [341]

Nevâzîl’de: “Biz bunu kabul ederiz.” denil­miştir. [342]

Keza bu kimse ramazanın misli tabiri ile, onun farz olu­şunu irâde eylemişse, yine ayrı ayrı tutar. [343] Bîr kimse:

“Allah rızası için bu sene oruç tutayım,” diye nezretmiş olsa; ramazan ve kurban bayramının -ilk- gönleri ila teşrıyk günlerini, sonradan kaza eder. [344]

Bu -hüküm- bu şahsın ramazan bsyramından önce, bu şekilde niyyet etmiş olması halindedir. Şayet, o kimse şevval ayın­da, bu şekilde söyliyerek niyyet etmiş olursa, ramazan bayramının –ilk- gününü kaza eylemez.

Keza, bu kimse teşrıyk günlerinden sonrar bu şekilde -söyli­yerek- niyyet etmiş olursa, bayram ve teşrıyk günlerini kaza et­mesi gerekmez. [345]

Bir kimse: “Allah rızâsı için, bir sene oruç tutayım.” dese ve fakat bu senenin hangi sene olduğunu belirlemese, ayları ile tutarak seneyi tamamlar ve otuz beş günlük orucunu da kaza eder. Bu otuz beş günün, otuzu ramazan, beşi de bayram ve teşrıyk günlerinin yerinedir

“Allah için, arka arkaya bir senenin orucunu tutmak üzerime ne­zir olsun”, diyen kimsenin -bu niyyeti ile- durumu, “Allah için -bi aynihî- şu seneyi oruçlu geçirmek nezrim olsun.” diyen kim­senin durumu gibidir. Bu kimsenin ramazan ayım kaza etmesi lâzım gelir Çünkü, ramazan ayı, arka arkaya bir yılın dışında değildir. [346]

Bir kadın, -adamak sureti- belli bir seneyi oruçlu ge­çirmeyi üzerine vacip eylemiş olsa; fau kadın hayz olduğu günlerin orucunu sonradan kaza eder. Çünkü, hayızlı olduğu günler, -oruç tutmayı adadığı- senenin dışında değildir Sahih olan budur. [347]

Oruç tutmanın adandığı sırada “Dehren” denilmiş olsa; bu kelime burada “Bir sene” veya “Ömür boyu” manasına gelir. [348]

Bir şarta ta’lik edilmiş (bağlanmış) olan bir nezir, o şar­tın meydana gelmesinden önce edâ ediimez; edilmiş olsa bile caiz olmaz. Bu, bil-icmâ böyledir

Bir vakte izafe edilen, bîr nezir fse, o vakit gelmeden eda ediLEbilir. Şöyle ki: Bir kimse, recep ayını oruçlu geçirmeyi nezretse de, onun yerine rebiüi-evvel ayını oruçlu geçirse; böyle yapması İmâm Ebû Yûsuf’un kavline göre caiz olur. Bu kavil, aynı zamanda İmâm-i A’zam Ebû Hanîfe’nin de kavlidir, imâm Muhammed’e göre ise, bu caiz olmaz. [349]

“İyileşirsem oruç tutarım.” diyen bir kimseye, “Allah rızesi için, oruç tutmak üzerime nezir olsun.” demedikçe, bir şey lâzım gel­mez. Kıyasa uygun olan budur.

İstihsanda ise: “Bu kimsenin oruç tutması gerekir.” denilmiştir. Fakat, bu kimse sözünü bir şarta ta’hk etmezse, o kimseye kıyâsen de, istihsânen ds, bir şey vacip olmaz. [350]

Bîr kimse, belli bir ayı oruçlu geçirmeyi nezrederek, o, ay oruç tutmayı kendisine vacip eylese, ancak o ay gelmeden bu kimse ölse, bu kimsenin o ayın her bir gününün orucu için fakire yarım sa (520 dirhem) buğday ıt’âm edilmesini vasiyyet etmesi gerekir Ayın belirli bir ay olması ile olmaması arasında bir fark yoktur.

Hasta bir kimse: “Allah rızâsı için. bir ay oruç tutmak üze­rime nezir olsun.” demiş olsa ve bu şahıs sıhhatine kavuşmadan ölse, kendisine hiç bir şey lâzım gelmez. Ancak, bu şahıs, bir tek gün bile, iyileşmiş olsa, ayın tamamını saviyyet etmesi gere­kir. İmâm Muhammed (r.a.) ise:

“Bu kimse, sıhhate kavuştuğu günler kadarını vasiyyet eder”. demiştir. [351]

“Allah rızası için, ayın başında ve sonunda peş peşe ıh gön; oruç tutmak üzerime nezir olsun.” diyen kimsenin, ayjn on be­şinci ve on altıncı günlerinde oruç tutması gerekir. [352]

Bir kimse: “Allah rızası için, recep ayını oruç tutarak geçireyim.” diye adakta bulunduktan sonra, zıhar keffâreti oiarak arka arkaya iki ay oruç tutsa vs bu aylardan bîri de recep ayı olsa, bu keffâret-i zıhari caiz olur. Ancak, recep ayını nezrinden dola­yı sonradan kaza etmesi gerekir. Esahh olan budur. [353]

Oruçla İlgili Bazı Mes’eleler

Bir kimse, (hicri) 559 yılının ramazan ayında oruç tutmasa; tutmadığı bu senenin orucunu kaza niyyeti ile sonradan bir ay oruç tutup bilahare kazaya kalan orucunun 551. yılın orucu olduğunu anlasa İmâm Ebû Halîfe (r.a.)’ye göre tuttuğu bu oruç caiz olmaz. [433]

Bir gayr-i müslim, dâr-ı harpte müslüman olsa ve orucun farziyetini bilse, bakılır; eğer orucun farz olduğunu ramazandan son­ra öğrenmşise,.o kimsenin geçen ramazan oruçlarını kaza etmesi ge­rekmez. Fakat, ramazan ayı içinde, orucun farz olduğunu bilmekte ise; bu kimsenin durumu -ramazanda ifâkat bulmuş olan- mec­nunun durumu gibidir. [434]

Bu kimse, dâr-ı islâmda İhtida etmiş (müslüman olmuş) olursa, ihtida ettiği günden sonraki ramazan oruçlarını kaza etmesi gerekir. (Çünkü, islâm yurdunda bu gibi cehalet özür sayılmaz.). [435]

Bu kimse, zevalden önce mûslûman olmuş olsa ve o vakte kadar da hiç bir şey yememiş bulunsa, o gün nâfîle olarak oruç tu­tar. [436] Bu kimsenin tuttuğu bu oruç, na­file olarak sahih olmaz. Çünkü, bu kimsenin o günün evvelinde oruca ehliyeti yoktu. (Yani ona oruç -günün evvelinde- farz değildi.) (Günün sonunda farz olmuşsa da) oruç parçalara bölünmez, [437]

Zevalden önce bulûğa erişen kir çocuk, şayet o vakte kadar bir şey yememişse, oruca niyyet eder. Bu çocuğun bu orucu da nâfile olur. Esahh olan budur. [438]

Râzî: “Gücü yetecek duruma gelince, çocuğa oruç tut­ması emredilir.” demiştir.

Ebû Ca’fer, Belh’li âlimlerin bu tfıussutakl görüş ayrılıklarım nak­letmiş ve: “Eğer oruç çocuğun vücuduna zarar vermiyorsa, esahh olan, ona oruç tutmasını emretmektir. Eğer oruç, çocuğun vücuduna zarar veriyorsa, emredilmez. Emredildiği halde, çocuk oruç tutmaz­sa, onu kaza etmesi de gerekmez.

Ebû Hafs’den soruldu :

“On yaşına geldiği halde, oruç tutmayan çocuk dövülür mü?” O, şu cevabı verdi:

“Bu mesele ihtilaflıdır. Sahih olan ise bunun da namaz gibi olduğudur.” Yani, -hafifçe- dövülür. [439]

Ramazan günlerinden birinin evvelinde, oruç tutmaya mâni bîr hali olup da, sonra o (hali zail olan :her şahıs veya oruç tutmamayı mubah kılan bir hali bulunup da sonradan o hali yok olan her şahıs, -ki bu halleri günün evvelinde zail olmuş olsaydı, kendilerine oruç tutmak farz olacaktı- bu gibi şahısların, günün geride kalan kısmını imsak etmeleri (aynen oruçlu gibi geçirmeleri) vacip olur. Bunlar ramazan gününde bulûğa eren çocuk, müsîüman olan gayr-i müslüm, fâkat bulan mecnun, tıayızdan temizlenen kadın ve ikâmete ehil ola­cak şekilde gelen misafir gibi şahıslardır ki, yukarıda söylediğimiz kaideye tabidirler.

Keza, günün evvelinde orucun kendilerine farz olmasının sebep­leri bulunan ve oruç tutmaya ehliyeti olan kimseler, kasden orucu yemiş olsalar ve sonradan da pişmanlık duysalar veya şek gönünda iftar etseler de, sonradan o günün ramdan olduğunu anlasalar ve­yahut da fecir doğmadı zannı ile sahur yemeği yeseler de, sonradan -yemek yedikleri esnada- fecrin doğmuş olduğunu anlasalar; bu gibi kimseler de günün geride kalan kısmında imsak ederler. Bunu oruçluya benzemek îçin yaparlar. [440]

Keza, güneş battı diye yiyen ve sonra da güneşi gören kimse; hatâen veya zor karşısında orucunu yiyen kimse de günün kalan kıs­mında imsak eder. “Bu İmsak vâcip değil, müstehaptır” denilmiş ise de, sahih olan bu imsakin vacip olduğudur. [441]

Hayızlı, nifaslı, hasta ve misafir (yolcu) olan kimselerin oruçluya benzemelerinin vacip olmadığında ise icmâ vardır. [442]

Hayızlı açıktan yiyebilir mi? “Hayızlı gizlice yer.” de de­nilmiştir; açıktan yiyebilir.” de denilmiştir.

Misafir ve hasta olanların “Açıktan yiyebilecekleri” ne dair bîr rivayet vardır. [443]

Nafile bir oruca başlayan kimse, sonradan bu orucunu yese, kaza etmesi gerekir. [444]

Bu kimsenin, bu orucu kendi isteği ile veya isteği olmadan boz­muş olması da müsâvîdir. Hatta, nafile oruç tutmakta olan bir kadın hayız olsa, o orucunu sonra kaza etmesi vacip olur. Bu konudaki iki rivayetin esahh olanı budur. [445]

Âlimlerimiz, zan ile başlanmış cian oruç hakkında ihtilâf et­tiler. Şöyle ki: Bir kimse, özerinde “borç olarak- var diye bir oruca veya bir namaza başlamış olsa, sonradan bunun o şahıs üze­rinde -borç olarak- olmadığı, açjğa çıksa ve bu orucu, o şahıs kasden yese; âlimlerimizden üçü:

“O şahıs üzerine kaza lâzım gel­mez.” dediler. Fakat, efdâl olan, -bozulan- bu, orucu -sonradan tekrar- tutmaktır. Bu ihtilâfa görer bir kimse, keffâret orucuna baş­layıp onu tutsa ve tamamlasa ve fazla olduğunu anladığı orucu kas­den bozsa, efdâl olan, bu kimsenin bu orucu, kaza etmesidir. [446]

Bir kimse, fecrin doğmasından sonra, kaza orucuna nîyyei etse; bu oruç kaza orucu olarak sahih olmaz; nafile bir oruç olarak sahih olup olmayacağı hususunda da görüş ayrılığı vardır. İmâm Nesefî:

“Bu oruç nafile olarak sahih olur.” demiştir. Bu kimse, bu orucu bozarsa, kaza etmesi gerekir. [447]

Ramazanın tamamında, oruç tutmaya veya tutmamaya niyyet etmemiş olan bir kimsenin, bu ramazan oruçların sadece kaza etmesi gerekir. [448]

Ramazan orucundan başka, tîiç bir orucun bozuîmasmdan dolayı keffâret gerekmez; kaza gerekir. [449]

Ramazan orucu keffâreti ile zıhar keffâretl aynıdır. Ve bu keffâretler için, mü’min olsun., kâfir olsun bir köle azâd edilir.

Buna gücü yetmiyen kimse ise, arka arkaya altmış gün oruç tu­tar.

Buna gücü yetmiyen kimse, altmış fakiri doyurur. Sunun için her fakire, bir sa’ hurma veya bir sa arpa veya yarım sa buğday verilir.

Ancak, bütün keffâretlerde, keffâret verecek ‘kimseye keffâretin vacip olduğu zamana değil, keffâreti vereceği zamandaki hâline itibar olunur. Eğer keffâreti verirken fakir olursa, -vacip olduğu sıra­da (her ne kadar zengin ise efe- oruç tutması caiz olur. [450]

Bir kimse, bir ramazan içinde tekrar tekrar -keffâretl ge­rektirecek şekilde- cima yapmış olsa, bu şahıs için bir keffâret lâ­zım gelir ve kâfî olur. Fakat, bu şahıs cima’ edip, keffâreti yerine ge­tirdikten sonra, tekrar cima etmiş olsa, kendisine ikinci bir keffâret daha lâzım gelir. Zâhir’ür-rivâye’de böyledir. [451]

Keza, bir kimse ramazanda -keffâret gerektirecek şekil­de- bir gün orucunu bozup, -keffâret olarak- bir köle azâd et­se, sonra yine aynı şekilde, bir orucunu bozup bir köle azad etse, bundan sonra üçüncü bir defa daha -aynı şekilde- orucunu bozsa yine bir köle daha azad etmesi gerekir. Ancak, köle azad etme­den önce, kaç gün -keffâret gerektirecek şekilde- orucunu bozarsa bozsun keffâret olarak bir köle azad eder. Ayrıca, yediği günlerin sa­yısı kadar, orucunu kaza eder.

Bir kimse, ayrı ayrı iki ramazanda cima’ eylemiş olsa da, birin­ci ramazanda yaptığı cimâ’nın keffâretini yerine getirmemiş bulunsa; bu şahsa her cima’ için ayrı ayrı keffâret lâzım gelir. [452]

Sultan’a keffâret lâzım gelirse, o bu keffâreti helâl malı ile yerine getirir, -Kendi malı olmayan- köleyi azad etmesi keffâreti yerine getirmiş olmaz. [453]

Ramazanın ilk günü perşembeye gelse, kurban bayramının arefe günü de bunun gibi perşembeye gelse, bu gün -görüldüğü uauç gibi- arefe günü olur; kurban bayramı günü olmaz. Hz. Ali (r.a.)’nin:

“Kurban kestiğimiz gün, oruç tuttuğumuz gündür.” mânasındaki sözüne dayanıp, bu günde, kurban -kesmek caiz olmaz. Çünkü, bu söz; devamlı, -bütün zamanlar için geçerli olarak- söylenmiş de­ğildir; bilakis, bu sözün, söylenmiş bulunduğu yılla ilgili olma ihti­mâli vardır. [454]

Farz olan oruçlar 13’tür. Bunlardan 7’sinde tetâbû (arka -arkaya tutmak) gereklidir.

1- Ramazan orucu.

2- Katil keffâreti orucu.

3- Zıhar keffâreti orucu.

4- Yemin keffâreti orucu.

5- Kasden bozulmuş bulunan Ramazan orucuna keffâret olarak tutulan oruç.

6- Muayyen olan nezir orucu.

7- Muayyen olan yemin orucu, Şu sayacağımız altı oruçta ise tetâbu gerekmez.

8- Ramazan orucunun kazası için tutulan oruç.

9- Mut’a orucu.

10- Keffâret-i halk (tıraş) için tutulan oruç Hacc’da.

11- (Hacc’da) avlanmaktan dolayı ceza olarak tutulan oruç.

12- Mutlak olarak (zaman belirtilmeden) adanmış bulunan oruç.

13- “Yemin olsun ki, muhakkak bir ay oruç tutarım.» şeklin­de yemin eden kimsenin orucu. [455]

Ramazan ayında tutamadığı oruçları, kaza etmekte olan kimsenin, bunları arka arkaya tutması müstehabtır. Çünkü, böyle yap­makla, borcundan bir an önce kurtulmuş olur. [456]

Kadir gecesini aramak müstehaptir. Çünkü, Kadir Gecesi, senenin geceleri arasında en efdâl olan gecedir. [457]

İmâm-ı A’zam Ebu Hanîfü (r.a.):

“Kadir gecesi, ramazanın cindedir. Fakat, onun hangi gece olduğu bilinmez; bazen ileri geçer, oazen geri kalır.” demiştir.

Imâmeyn’e göre de: Kadir gecesi ramazanın içindedir; fakat, o gece muayyen (tayin olunmuş belirli) bir gecedir; ileri geçme­diği gibi, geri de kalmaz. [458] Kölesine:

“Sen Kadir Gecesi hürsün, diyen bir kimse, eğer bu sözü ramazan girmeden önce söylemlşse, bu köle ramazan çıkınca azad ölmüş o!ur. Bu sözü, eğer ramazan girdikten bir gece sonra söylemişse, bu köle, gelecek senenin ramazan ayı çıkmadan azad olmuş sayılmaz. Bu durum, İmâm-ı A’zam Ebu Hanîfe (r.a.)’ye göredir. Çünkü, ona göre Kadir Gecesinin, gelmiş bulunan ramazan ayının .geçmiş oian o bir gecesi İle gelecek olan ramazan ayının son gecesi olması caizdir. İmâmeyn’e göre ise, bu köle, gelecek ra­mazanın ilk gecesi geçince azad olmuş olur. [459]

Mülteka’l-Bihâr’da: “Ebû Hanîfe’nin kavli tercih ediür.” denilmiştir. [460]

Fetvâ’da buna göredir. [461]

Halkın çoğunluğu, sâlih kimselerin kabirlerinin yanında ne­zirde (adakta) bulunuyorlar. Onun kabrinin örtüsünü kaldıra­rak:

“Ey Efendim (filan), eğer İsteğim yerine gelirse, ben­den sena şu kadar altınvar.” diyorlar. Bu, bil-icmâ bâtıldır.

Ancak, bu gibi kimseler, eğer:

“Ey Allahım, Sen (hastama-has­talığıma) şifâ verirsen; neşrediyorum ki, (bu) büyük zatların kapıla­rındaki fakirlere ikramda bulunacağım” veya “Mescidine örtü ala­cağım”, “Lambasına gaz alacağım”, “Bakıcısına paralar verece­ğim..” der veya bunlara benziyen sözlerle adakta bulunursa yâni ne­zir Allah (c.c.) için; nezredilen şeyin faydası da fakirler için olursa ve bu şeyhin ismi sarf mahallinde zikredilmiş bulunur ve nezredi­len şey hak sahibi olan fakirlere verilirse bu şekilde nezir (adak) caiz olur. Ancak, nezredilen şey, fakirlere barcanmadıkça, helâl olmaz. İlim sahiplerine, fakirliklerinden dolayı değil de, ilimlerinden dolayı nezredilmiş bulunan ve fakirlerin hakkı olan bu şeyler verilmez. Nezredilen şeyin, bir kimseye, fakir olduğu için değil de şeyhh; yanında bulunduğu için verilmesi doğru olmaz. Bu niyyetie para veya benzeri şeyler veren kimselerin niyyetleri biliniyorsa verdikleri de alınmaz.

Ona yakınlık kazanmak maksadı ile, evliyanın kabrinin ba­şına kurbanlık götürmek ve benzen şeyler yapmak haramdır. Ancak, sağ olan fakirlere harcamak kasdı ile, bu gibi yerlere, bu gibi şeyler götürülebîlir.

Gerçekten insanlar, bu gibi yanlış yerlere mübtelâ oldular. [462] Mücâhid:

“Ramazan geldi; ramazan gitti” demeyi kerih görmüş ve şöyle demiştir:

“Kesin olarak bilmiyorum; ama. Ra­mazan lafzının Allahu Teâlâ’nın isimlerinden olması umulur, Rama­zan ayı geldi demekte bir sakınca yoktur.

“Ramazan geldi”. demenin mekruh olduğu söylenmiştir. İmâm Muhammed (r.a.), Mücâhid’in -bu- sözünü reddetmiştir. Esahh olan ise, böyle söylemenin, mekruh olmadığıdır. [463]

——————————————————————————–

[1] Kâfî.

[2] Tebyîn.

[3] Keşfü’l-Kebîr.

[4] Nehrü’l-Faik.

[5] Fethü’l-Kadîr.

[6] Bahrü’r-Râık.

[7] Mi’râcü’d-Dirâye.

[8] Muhıyt, Bahrü’r-Râık.

[9] Zâhidî.

[10] Muhıyt.

[11] Hizânetü’I-Müftîn.

[12] Serahsi’nin Muhıyt.

[13] Fethü’l-Kadîr.

[14] Siracü’l-Vehhâc.

[15] Tebyîn..

[16] Fetâvâyi Kâdîhân.

[17] Hulâsa.

[18] Hulâsa.

[19] Kâfı.

[20] Tebyîn.

[21] Fetâvâyi Kâdîhân.

[22] Tebyîn.

[23] Fetâvâyi Kâdîhân.

[24] Muhıyt.

[25] Kâfî, Nihâye.

[26] Serahsî’nın Muhıyt.

[27] Nehrü’I-Fâik.

[28] Fetâvâyi Kâdîhân.

[29] Sirâcü’l-Vehhâc.

[30] Zâhîriyye.

[31] Şemsü’l-Eimme Havânî’nin Fakîh Ebû Ca’fer, Muhıyt.

[32] İzâh-ı Kirmânî.

[33] Serâhsî’nin Muhıyt.

[34] Hulâsa.

[35] Tebyîn.

[36] Tahâvî Şerhî.

[37] Cevheretü’n-Neyyire, Sirâcü’l-Vehhâc.

[38] Serahsî’nin Muhıyt.

[39] Fetâvâyi Kâdîhân.

[40] İhtiyâr.

[41] Çünkü, bu durumdaki kimsenin ramazan orucu tutma mecburiyeti yoktur.

[42] Serahsî’nin Muhıyt.

[43] Kâfî.

[44] Serahsî’nin Muhıyt.

[45] Sirâcü’l-Vehhâc.

[46] Bahrü’r-Râık.

[47] Nikâye.

[48] Sirâcü’l-Vehhâc.

[49] Serahsi’nin Muhıyt.

[50] Bedâi.

[51] Ramazan-ı Şerif’den sonraki ay.

[52] Sirâcü’l-Veh­hac.

[53] Serahsî’nin Muhıyt.

[54] Hulâsa.

[55] Fetâvâyi Kâdîhân.

[56] Serahsî’nin Muhıyt.

[57] Sirâcü’l-Vehhâc.

[58] Fetâvâyi Kâdîhân.

[59] Zehıyre.

[60] Serahsî’nin Muhıyt.

[61] Zehıyre.

[62] Sirâcü’l-Vehhâc.

[63] Muhıyt.

[64] Zehıyre.

[65] İhtiyâr.

[66] Sirâcü’I-Vehhâc.

[67] Mi’racü’d-Diraye.

[68] Zahiriyye.

[69] Hulâsa.

[70] Fetâvâyi Kâdîhân.

[71] Muhıyt.

[72] Şeyh Ebû’I-Mekârim’in Nikâye Şerhi.

[73] Sirâcü’l-Vehhâc.

[74] Vecîzü’l-Kerderi.

[75] Muhıyt.

[76] Fetâvâyi Kâdîhân.

[77] Hulâsa.

[78] Kâfî.

[79] El-ihtiyar Şernü’I-Muhtar.

[80] Sirâcü’l-Vehhâc.

[81] Hidâye.

[82] Mi’racü’d-Dirâye.

[83] El-İhtiyar Şerhü’l-Muhtâr.

[84] Fethü’l-Kadîr.

[85] Sirâcü’l Vehhâc.

[86] Hızânetü’l-Müftîn.

[87] Zâhidî.

[88] Hızânetü’l-Müftîn, Kâfî.

[89] Zehıyre.

[90] Zâhirü’r-rivâye.

[91] Hidâye.

[92] Bahrü’r-Râık.

[93] Tebyîn.

[94] Zehıyre.

[95] Tebyîn.

[96] Muhıyt.

[97] Hulâsa.

[98] Fetâvâyi Kâdîhân.

[99] Hulâsa.

[100] Fethü’l-Kadîr.

[101] Hulâsa.

[102] Muhıyt.

[103] Fetâvâyi Kâdîhân.

[104] Muhıyt. Burada bahsi geçen sakız, tabii sakızdır. Bu gün satılmakya olan ve şeker, esans, meyve özü gibi pek çok şeyihtiva etmekle bulunan çikletlerin orucu bozacağı aşikardır.

[105] Nehrü’I-Fâık.

[106] Nihâye.

[107] Fetâvâyi Kâdîhân.

[108] Zâhidî.

[109] Sirâcü’l-Vehhâc.

[110] Münye Şerhi.

[111] Mi’râcü’d-Dirâye.

[112] Serahsî’nin Muhıyt.

[113] Zahîrîyye.

[114] Kens.

[115] Tebyîn.

[116] Muhtyt.

[117] Muhıyt.

[118] Sirâcü’I-Vehhâc.

[119] Serahsi’nin Muhıyt.

[120] Sîrâcü’l-Vehhâc.

[121] Nihâye.

[122] Sirâcü’I-Vehhâc.

[123] Allâhümme. leke sumtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rızgıke eftartü ve savrme’1-ğadi min şehr-i ramazâne neveytü fağfirll mâ kaddemtü ve mâ ahrartü. Mi’râcü’d-Diraye.

[124] Fetâvâyı Kâdîhân.

[125] Hidâye.

[126] Fetâvâyi Kâdîhân.

[127] Kâfî.

[128] Muhıyt.

[129] Fetâvâyi Kâdîhân.

[130] Muhıyt.

[131] Tebyîn.

[132] Zâhîdî.

[133] İhtiyâr.

[134] Tebyîn.

[135] Tehzîb.

[136] Fetâvâyi Kadihan.

[137] Mi’râcü’d-Dirâye.

[138] Zahîriyye.

[139] Fetâvâyi Kâdîhân.

[140] Nehrü’I-Fâik.

[141] Bahrü’r-Râık.

[142] Serahsî’nin Muhıyt.

[143] Zahîriyye.

[144] Hulâsa.

[145] Sirâc.

[146] Hulâsa.

[147] Zehıyre.

[148] Zahîriyye.

[149] Serahsî’nin Muhıyt.

[150] Fetâvâyi Kâdîhân.

[151] Cevheretü’n-Neyyire.

[152] Hulâsa.

[153] Serahsî’nin Muhıyt.

[154] Sirâcü’l-Vehhac.

[155] Zahîre.

[156] Fetâvâyi Kâdîhân.

[157] Mi’râcü’d-Dirâye.

[158] Fetâvâyi Kâdîhân.

[159] Bahrü’r-Râık.

[160] Sîrâcü’l-Vehhâc.

[161] Bahrü’r-Râık.

[162] Zahîriyye.

[163] Fethü’l-Kadîr.

[164] Serahsî’nin Muhıyt.

[165] Zahîyre.

[166] Hidâye.

[167] Zahîriyye..

[168] Zahîriyye.

[169] Fetâvâyî Kâdîhân.

[170] Nehrü’l-Fâık.

[171] Nihâye.

[172] Hidâye.

[173] Hulâsa.

[174] Sirâcü’I-Vehhâc.

[175] Fetâvâyî Kâdîhân.

[176] Tebyîn.

[177] Hulâsa.

[178] Nehrü’l-Fâık.

[179] Hulâsa.

[180] Fetâvâyi Kâdîhân.

[181] Zahîriyye.

[182] Zâhidi.

[183] Zâhîriyye.

[184] Râfî.

[185] Hulâsa.

[186] Serahsî’nin Muhıyt.

[187] Fethü’l-Kadîr.

[188] Fetâvâyi Kâdîhân.

[189] Vecîzü’l-Kerderî.

[190] Fetâvâyi Kâdihân.

[191] Muhıyt.

[192] Vecîzü’l-Kerderî.

[193] Zâhidî.

[194] Zahîriyye.

[195] Tatarhâniyye.

[196] Serahsî’nin Muhıyt.

[197] Zahîrîyye.

[198] Hulâsa.

[199] Zahîriyye.

[200] Serahsî’nin Muhıyt.

[201] Kîrmânî’nin İzâh.

[202] Tahâvî Şerhi.

[203] Sirâcü’l-Vehhâc.

[204] Zahîriyye.

[205] Sirâcü’l-Vehhâc.

[206] Hulâsa.

[207] Mecma Şerhi.

[208] Nehrü’l-Fâık.

[209] Zehıyre.

[210] Tebyîn.

[211] Nehrü’l-Fâık.

[212] Fethü’l-Kadîr.

[213] Hîdâye.

[214] Serâhsî’nin Muhıyt.

[215] Hidâye.

[216] Serahsî’nin Muhıyt.

[217] Muhıyt.

[218] Tebyîn.

[219] Zahîriyye.

[220] Câife: Cavfe yâni boşluğa, kadar giden yara demektir. Câife; göğüs, karın, arka gibi vücûdun muhtelif yerlerinde olabilir.

[221] Hidaye.

[222] Fethü’l-Kadîr.

[223] Tebyîn.

[224] Bedâi.

[225] Hulâsa.

[226] Zahîriyye.

[227] Zâhidî.

[228] Serahsî’nin Muhıyt.

[229] Bahrû’r-Râık.

[230] Fetâvâyi Kâdihân.

[231] Hulâsa.

[232] Fetâvâyi Kâdîhân.

[233] Bedâi.

[234] Fethü’I-Kadîr.

[235] Sirâcü’l-Vehhâc.

[236] Muhıyt.

[237] Zahidi.

[238] Muhıyt.

[239] Bahrü’r-Raık.

[240] Mi’râcü’d-Diraye.

[241] Muhıyt.

[242] Sirâcü’l-Vehhâc.

[243] Fetâvâyi Kâdîhân.

[244] Bahrü’r-Râık.

[245] Siracü’l-Vehhac.

[246] Hulâsa.

[247] Fethü’l-Kadîr.

[248] Hidâye.

[249] Fetâvâyi Kâdîhân.

[250] Zâhidî.

[251] Hızânetü’l-Müftîn.

[252] Fetâvâyi Kâdî­hân.

[253] Hızânetü’l-Müftîn.

[254] Serahsî’nin Muhıyt.

[255] Hulâsa.

[256] Sirâcü’I-Vehhâc.

[257] Bahrü’r-Râık.

[258] Tebyîn.

[259] Zâhîrîyye.

[260] Serahsî’nin Muhıyt.

[261] Mi’râcü’d-Dirâye.

[262] Tebyîn.

[263] Ebi’I-Mekârim’in Nikâye Şerhi.

[264] Hulâsa.

[265] Bahrü’r-Râik.

[266] Muhıyt.

[267] Zâhîriyye.

[268] Hidâye.

[269] Fetâvâyi Kâdîhân.

[270] Sirâcü’I-Vehhâc.

[271] Keşfü’I-Kebîr

[272] Fetâvâyi Kâdîhân.

[273] Fetâvâyî Kâdîhân.

[274] Hulâsa.

[275] Bedâi.

[276] Fetâvâyî Kâdîhân.

[277] Serahsî’nin Muhtyt.

[278] Zahiriyye.

[279] Hulâsa.

[280] Fetâvâyi Kâdîhân.

[281] Zâhiriyye.

[282] Serahsî’nin Muhıyt.

[283] Hulâsa.

[284] Muhıyt.

[285] Fethü’l-Kadîr.

[286] Tebyîn.

[287] Fethü’I Kâdîr.

[288] Hulâsa.

[289] Hulâsa.

[290] Hîdâye.

[291] Zâhîriyye.

[292] Serahsî’nin Muhıyt.

[293] Fethü’l-Kadîr.

[294] Hidâye.

[295] Bahrü’r-Râık.

[296] Nehrü’l-Fâık.

[297] Nihâye.

[298] Tahâvî Şerhi.

[299] Bedâi.

[300] Bedâi.

[301] Fetâvâyi Kâdîhân.

[302] Tebyîn.

[303] Sirâcü’I-Vehhâc.

[304] Kâfî.

[305] Muhıyt.

[306] Vikâye.

[307] Nihâye.

[308] Kifâye, Nihaye.

[309] Mî’râcü’d-Dirâye.

[310] Zâhidî.

[311] Serahsî’nin Muhıyt.

[312] Zâhîriyye.

[313] Kunye.

[314] Nihâye.

[315] Bahrü’r-Râık.

[316] Hidâye.

[317] Bah­rü’r-RâIk.

[318] Sirâcîyye.

[319] Hulâsa.

[320] Serahsî’nin Muhıyt.

[321] Sirâcü’I-Vehhâc.

[322] Muhıyt.

[323] Sirâcü’I-Vehhâc..

[324] Fetâvâyi Kâdîhân.

[325] Zahîriyye.

[326] Sirâcü’l-Vehhâc.

[327] Sirâcîyye.

[328] Fethü’I-Kadîr.

[329] Fetâvâyı Kâdîhân.

[330] Sirâcü’l-Vehhâc.

[331] Zahîriyye.

[332] Sirâcü’l-Vehhâc.

[333] Muhıyt.

[334] Fethü’l-Kadîr.

[335] Hulâsa.

[336] Sirâcü’l-Veh­hâc.

[337] Muhıyt.

[338] Zâhidî.

[339] Fetâvâyi Kâdîhân.

[340] Hulâsa.

[341] Muhıyt.

[342] Tatarhâniyye.

[343] Fetâvâyi Kâdîhân.

[344] Hidâye.

[345] Gâyetü’l Beyân.

[346] Hulâsa.

[347] Fetâ­vâyi Kâdîhân.

[348] Fethü’l-Kadîr.

[349] Muhıyt..

[350] Zahîriyye.

[351] Hulâsa.

[352] Fetâvâyi Kadihân.

[353] Zahîriyye..

[433] Zehîriyye, Fetâvâyi Kâdîhân.

[434] Zâhidî.

[435] Fe­tâvâyi Kâdîhân.

[436] Zahirü’r-rivâye.

[437] Serâhsî’nin Muhıyt.

[438] Sirâcü’l-Vehhâc.

[439] Zâhidî.

[440] Bedâi.

[441] Fethü’I-Kadîr.

[442] Hulâsa.

[443] Sirâcü’l-Vehhâc.

[444] Hidâye.

[445] Nihâye.

[446] Bedâi.

[447] Hulâsa.

[448] Hidâye.

[449] Kenz.

[450] Hulâsa.

[451] Fethü’l-Kadîr.

[452] Zahir, Bedâi.

[453] Bahrü’r-Raık.

[454] Fetâvâyi Kâdîhân.

[455] Bahrü’r-Râık.

[456] Sirâcü’l-Vehhâc.

[457] Mi’râcü’d-Dirâye.

[458] Fethü’l-Kadîr’in İ’tikâf Babı.

[459] Kâfî.

[460] Mi’râcü’d- Dîrâye.

[461] Serahsî’nin Muhıyt.

[462] Bahrü’r-Râık.

[463] Serahsî’nin Muhıyt.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: