Ebubekir Sifil Röportajı /İlhami Pınar


İlhami Pınar,Vuslat Dergisi

Hocam bugün dinler arası diyalog denince ne anlamalıyız bize kısaca bu konu hakkında bilgi verir misiniz?

Şuanda sizinle benim yaptığım iş diyalogdur.

Sözlük anlamı olarak diyalog: İki veya daha fazla taraf arasında her hangi bir mesele üzerinde ki konuşma, mülakat, karşılıklı görüşmedir. Dolayısıyla aynı din mensuplarının birbiriyle diyalog yapması söz konusu olabileceği gibi, farklı din mensuplarının da birbirleriyle görüşmek, konuşmak, tartışmak ya da fikirlerini anlamak bağlamında kurulan sözlü ilişkiyi de diyalog denilir. Bu açıklamalar çerçevesinde tarihte birçok hadise cereyan etmiştir. Bu girişimler çok doğaldır bu gün olmaktadır/olacaktır da.

Fakat biz diyoruz ki, bugün artık diyalog kelimesiyle anlatılmak istenen bu değil. Başta hristiyanlık olmak üzere diğer dinlerle İslam arasında, hrıstiyanlarla müslümanların iş birliğini sağlamaya çalışan zaman zaman bunun ötesine de geçerek hrıstiyanlıkla İslam arasında bir takım ortak noktalar ve ortak hedeflerin teminini ön gören bir arayışı ihtiva eden bir mana yüklenilmiştir bahsi geçen kelimeye.

İlk anlamıyla yani sözlük anlamıyla diyalog; özellikle müslümanların hakikati diğer din mensuplarına, diğer insanlara ulaştırma sorumluluğu bağlamında elbette kıyamete kadar devam edecektir. Burada şöyle bir örnek vermek yerinde olacaktır; gerek Türkiye, gerek Avrupa ve gerekse başka yerlerde müslümanlarla diğer din mensupları bir arada yaşıyor olabilirler ve aynı problemleri çözmek zorunda kalabilirler. Ki Filistin’de yaşayan, ya da Lübnan’da yaşayan, müslümanlar ve hristiyanlar bir Siyonist işgal tehdidiyle karşı karşıyadırlar, dolaysıyla oradaki müslümanların, hristiyanların, dürzîlerin ve marunîlerin bu Siyonist işgal ve tehdide karşı bir diyalog içinde olması bu sorunu çözmek için iş birliği yapması ortak bir takım tedbirlere başvurması son derece tabîdir. Hatta gereklidir. Benzer problemler başka yerlerde de olabilir. Özellikle Avrupa’daki önü alınamayan ya da alınmak istenmeyen uyuşturucu ticareti, çocukların cinsel istismarı, fuhuş, alkol, uyuşturucu, vs. gibi tehditler orada yaşayan müslümanları, hristiyanları ve diğer etnik grupları tehdit ediyor, bu tehlike hepsine yöneliyor. Bu tehditte her hangi bir ayırım söz konusu değil. Dolaysıyla bu tür tehditlere karşı, müslümanın diğer din mensuplarıyla hatta dinsizlerle iş birliği yapması diyalog içinde olması, ortak düşmana karşı ne yapabilirimin cevabını araması son derece tabîidir, gereklidir. Bu durumda müslümalar açısında kabul edilebilir olamayan diyalogla, bu örneğini vermeye çalıştığımız diyalog, bir birinden ayrılması gerekiyor.

Bu açıklamalarınızın ışığında şu soru ya cevap aramamız gerekiyor; Dinler arası diyalogun perde arkasında ne ya da neler var?

Bu meseleyi bir takım sosyolojik ve politik spekülasyonların ötesinde, işin hakikatine ulaşmak, doğru yorumu/analizi yapabilmek, konuyu doğru kavrayabilmek ve anlayabilmek için meselenin başlangıcına gitmek lazım. Yani nerede başlamış, kim başlatmış, maksadı neymiş gibi sorulara cevap aramak gerekiyor. Herkesin bildiği gibi diyalog süreci Katolik hristiyanlığının 1960-65 yılları arasında, “İkinci Vatikan Konseyi” sonrasında icraya aldığı, yürütmeye koyduğu bir karardır. Katolik kilisesinin bu kararı almaya sevk eden amiller; hristiyan mezheplerinin arasındaki problemler ve hristiyanlıkla modern dünya arasındaki ilişkilerdir. Bu iç meseleleri birkaç madde halinde sıralarsak; klasik misyonerlik faaliyetlerinin iş göremez hale gelmesi ve misyonerlerin gittikleri yerlerde çok ahlaksızca işler yapması, misyonerler aracılığı ile yönetimlerle iş birliği yaparak orada siyasi ve ekonomik sömürülerin kapılarını açılmasıdır. İşte bu ve benzeri faaliyetlerden dolayı hristiyanlığın imajı bozulmuş, kilisenin hedefi olan, bütün dünyayı hristiyanlaştırma projesi klasik misyonerlik faaliyetleriyle artık yürümez hale gelmesidir. Birinci sebep budur. İkinci sebep hristiyan mezheplerinin arasında ki çatışma; yüzyıllardan beri çözülememiş bir mesele, Katolilikle-Ortodoksluk… sonrasında bilmek tükenmek bilmeyen didişmeler-çekişmeler.

Kilise bu mezhepsel çatışma ve çekişmelerini sonlandırmak için hristiyanlık içi bir diyalog sürecini ön gördü. İkinci Vatikan Konsili, dünyanın modern sürece girdikten sonra din algısındaki değişim, dindarlıktan, manevi değerlerden hızla uzaklaşmaya başlanması vakasını da göz önünde bulundurarak bu metodu geliştirmeye başladılar. Ayrıca biz biliyoruz ki batıda kiliseler birbiri ardınca kapanıyor ve bu süreç halen devam ediyor. Bu da hristiyanlığı, hristiyanları ciddi anlamda endişeye sevk ediyor düşündürüyor. Yani ne yaparız da bu dinden uzaklaşmayı, hristiyanlıktan uzaklaşmayı önleriz. Nasıl bir tedbir almak lazım? İşte bunun için yeni bir dil, yeni bir üslup geliştirelim dediler…

Başka bir açıdan baktığımızda görüyoruz ki; hristiyanlıkla diğer din mensupları arasında tarih boyunca birbirlerine cepheden saldırmalar, ataklar olmuş, fiili savaşlar olmuş, fikri münazaalar, münakaşalar olmuş. Özellikle fikri ilmi münakaşalar ve münazaalarda hristiyanlar hep geri adım atan hep kaçan, hep susan, taraflar olmuş. Bakmışlar ki müslümanlar dünyada hristiyanlığın yayılmasının önünde önemli bir engel. Ne yapalımda müslümanlarla ve diğer din mensuplarıyla ilgili yeni bir dil geliştirelim ve bu dil aramızda bir takım ortak noktaların teminine yönelik olsun ve hristiyanlığa karşı olan düşmanlığı bertaraf etsin. Görünüşte hristiyan-müslüman çatışmasına değil de uzlaşmayı ön görsün… Bu düşüncenin hayata geçmesi için ikinci Vatikan Konsili bütün bu saydığım alanlarda önemli kararlar almış ve deklare etmişler, sonrasında kilise bir takım bildirileri de yayımlamış.

İkinci Vatikan Konsili’nden alınan kararları geliştiren, pratize eden bir takım kilise belgeleri de neşredilmiş, bunlarda meselenin mahiyetini açık olarak ortaya konulmuş.

Bu noktada biz müslümanların çok uyanık olması lazım. Çünkü kilise bütün bunları yaparken hristiyanlığın temel umdelerinden, temel hedeflerinden vazgeçmiş değil. Tam aksine o temel hedefleri gerçekleştirmek için yeni bir metod arayışı içinde. İşte diyalog ona o metodu veriyor. Yoksa hristiyanlık temel tarihi hedeflerinden, plan ve projelerinden vazgeçmiş değil.

Yaşam kılavuzumuzda “ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin” ayet-i celilesi çerçevesinde bir birliktelik kurulamaz mı? “Dinlerarası Diyaloğu” bu ayet zemininde oluşturamaz mıyız?

İslam ile hristiyanlık bir takım kavramları ortak olarak kullanıyor diye bir söz söylenebilir. Yani onlarda bir Allah inancı var bizde de, onlarda da ahiret inancı var bizde de. İsa (a.s.) ve Hz Muhammed (s.a.s.)’i dışarıda tutarsak, hristiyanlar geçmiş Peygamberleri de kabul ediyorlar. Bu şekilde bazı ortak noktalarımız mevcut. Fakat bütün bunlar işin hakikatine inildiğinde mahiyet değiştiriyor. Yani hristiyanların Peygamber inancıyla bizim Peygamber inancımız, onların ahret inancıyla bizim ki hatta onların Allah inancıyla bizim Allah inancımızın çokta örtüşmediği bir adım öteye gittiğimizde çok net görülüyor.

Onlarla aramızda bir amentü birliği olduğunu söylemek; ya cehaletten, ya gafletten, ya da hiyanetten kaynaklanır. Bu şekildeki bir düşüncede olmak ya hristiyanlığı iyi bilmemekten, ya da İslam’ı iyi bilmemekten kaynaklanır veya bu düşüncenin altında yatan sebep olarak bu söyleme düşünmeden, tartmadan çok çabuk aldanmak yatar. Başka bir seçeneği yoktur bunun.

Peki, meselenin mahiyeti nedir?

Bir kere şunu en baştan söyleyelim. Müslümanlar özelikle dini itikadı konuları konuşurken, tartışırken, gündeme getirirken İslam’ın kendi kavramlarıyla, kendi ıslahatlarıyla konuşacaksın. Bu son derece önemli bir meseledir. Kur’an üzerinde, Sünnet üzerinde, tarih üzerinde, fıkıh üzerinde, kelam üzerinde veya farklı bir konu üzerinde konuşurken İslami literatürü kullanacaksınız bu olmazsa olmazdır.

Örneğin; İslami ıslahatlar çerçevesi içerisinde İbrahimi dinler diye bir kavram yoktur. Ulemanın ortaya attığı tartıştığı ve kavramlaştırdığı bir takım ibarelere bağlı kalmak zorun damıyız? Biz bugün yeni terimler yeni ıstılahlar oluşturamaz mıyız? diye bir soru sorulabilir. Bu aklen mümkündür. İmkân olarak da mümkündür. Ama pratikte bize ne getirir ne götür bunu somutlaştırarak konuşmak lazım.

Şöyle ki: Biz sibyan mekteplerine giden çocuklarımıza dinleri öğretirken diyoruz ki, dinler ikiye ayrılır. Hak dinler, batıl dinler. Hak dinlerin tamamı tek bir dindir, umdeleri ortaktır, itikatları ortaktır.

Batıl dinler iki türlüdür; birisi aslı semavi olmakla birlikte tarih içinde bozulmuş, dejenere olmuş, yolundan sapmış, saptırılmış dinler, ikincisi de; aslı itibariyle beşeri olan dinlerdir. Birincisine örnek: Yahudilik, hristiyanlık, belki sabilik. İkincisine örnek: Konfüçyanizm, budizm, hindunizm, vs. şimdi siz bu dinler arasında ki bu ayırımı, bu tefriki, bu ıstılahı yani hak dinler batıl dinler ıstılahını terk eder onun yerine başka bir ıstılah başka bir kavram belirlerseniz önünüze hemen birileri bir şey koyuyor hazırı burada var diyor. Nedir o, dinler artık hak din ve batıl dinler diye ikiye ayrılmaz üçe ayrılır.

Kapsayıcı dinler, dışlayıcı dinler ve çoğulcu dinler diye. O ıstılah gitti yerine yeni bir ıstılah geldi. Peki, bunda ne var, içeriğinde ne var bunun; dışlayıcı din hak sadece bendedir benim dışımdaki herkes batıldır der kapsayıcı din bende hak var, esas hakkın özü bendedir, diğerlerinde de bundan bir takım kırıntılar-pırıltılar vardır ama eksiktir noksandır hakkın kemal hali bendedir diğerleri noksandır der.

Birde çoğulcu dinler var. Hristiyanlık, yahudilik, ve İslam. Diğerleri!… her biri hak her biri insanı doğruya götüren hakikate ulaştıran. Senin kadar haktanım. Öbür dünyada da kurtuluşa vesile olurum. Şimdi acaba İslam bunlardan hangisidir. Modern değerleri oluşturduğu dünyayı düşündüğümüzde İslam tekelci bir din midir? Hak sadece bendedir benden başka hak tanımam hak benim tekelimdedir mi der? Yok ya İslam’ın böyle dememesi lazım, İslam insancıl bir dindir ötekine hoş görüyle bakar, bir arada yaşama tecrübemiz var. Bu ve bunun gibi bir takım gerekçelerle diyoruz ki, İslam dışlayıcı bir din olamaz ne olur çoğulcu olabilir mi? O da olamaz çünkü İslam’ın bir hak ve hakikat iddiası var. O zaman İslam kapsayıcı dinlerden olması lazım noktasına geliyoruz. Bakın şimdi hristiyanlıkla, yahudilikle, diğer dinlerle bir değil birkaç adım yaklaştık, biz onlara doğru gittik, hakikatin kemali bizdedir müslümanız biz, diğer bütün dinlerin Peygamberlerini de kabul ediyoruz. Dolaysıyla biz sizden bir gömlek daha üstünüz ama sizde de hakikat var. İsa (a.s.) sizin Peygamberiniz, Musa (a.s.) sizin Peygamberiniz ama biz bütün Peygamberlere inanıyoruz. Sizde bir eksiklik var, yahudilerde iki eksiklik var diyoruz. Ama onlarda da hakikat var kitaba inanıyorlar, ahirete inanıyorlar, Allah’a inanıyorlar, vs. böyle dediğiniz zaman hakikati bölüştürmüş oluyorsunuz. O hak din, bu batıl din ayırımı gitti yerine daha uzlaşmacı, daha ılımlı, daha diğerleriyle içli dışlı, ortak noktaları olan başka bir din geldi. Onun için kavramları terk etmemek lazım. Kavramlar bizim dünya görüşümüzü, itikadımızı, inancımızı, değerler dünyamızı oluşturur.

Peki, biz böyle diyoruz da Kur’an-ı Kerim, az önce sizinde işaret ettiğiniz Al-i İmran Suresinde ki ayet-i kerimede ortak kelimeden bahsediyor: “deki ey ehli kitap aramızda ki ortak bir kelimeye gelin” bu ortak kelime nedir? Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim. Şimdi Allah aşkına söyleyin bu hristiyanlarla, müslümanlar arasında ortak bir kelimemidir? Sadece Allah’a kulluk edelim. Allah hiçbir şeyi şirk koşmayalım, Allah’ı bırakıp birbirimizi rabler edinmeyelim. Bunların üçü de hristiyanlığın temelini oluşturan şeylerdir. Allah şirk koşuyorlar, Allah’ı bırakıp rahiplerini hahamlarını rabler ediniyorlar, Allah’tan başkasına kulluk ediyorlar. O halde bu nasıl ortak kelime? (Ayet’te geçen ortak kelime Tevhid’dir.)

Ehl-i Kitap kendi kitaplarını birkaç türlü operasyonla tahrif etmişlerdir.

Birincisi: Tevrat’ta ki, İncil’de ki ayetlerin yerlerini değiştirmişler, bağlamlarını bozmuşlar bir cümleyi buradan almış öbür tarafa aktarmışlar, oradan almış oraya aktarmışlar…

İkincisi: kitabın içinde ki bir takım ayetleri, kelimeleri, cümleleri, pasajları tamamen çıkarmışlar.

Üçüncüsü: Kitaba ekleme yapmışlar. Kitapta olmayan şeyleri eklemişler…

Dördüncüsü: Yorumda tahrif yapmışlar.

Kitab-ı Mukkades üzerinden çalışanlar çok iyi bilir ki Ehl-i Kitabın kendi kitaplarını tahrif operasyonlarının en etkilisi ve yoğunu bu dördüncü kategoridekidir. Yani yorumda tahrif. İncil’de Hz. Muhammed (s.a.s.) geleceği haber veriliyor. Kur’an bize diyor ki İsa (a.s.) havarilerine ve muhataplarına dedi ki benden sonra bir Peygamber gelecek ve adı Ahmet olacak. İncil’de bunu görüyor muyuz? Aslında görüyoruz. Orada bir paraklit Kur’an’ın ifadesiyle pareklatos kelimesi geçiyor. Bu övülmüş demektir. Muhammed övülmüş demek, Ahmet en çok övülmüş demektir. Şimdi siz bu parakletos kelimesini yok efendim, bu periklitostu derseniz periklitosta Ruhul Kudüs’ü işaret eder derseniz bu yorumda tahrif olur, dolaysıyla bu ayet başka bir şey anlatır hale gelir. Şimdi aynı şey burada da oluyor. Aramızda adil bir söze gelelim yoksa hristiyanlarla müslümanlar arasında ortak bir söz değil ki bu!… adil kelimesi nedir? Hristiyanlara diyor ki, müslümanlar zaten birbirini rab edinmez, zaten Allah’a şirk koşmaz. Hristiyanlara diyor ki bunu siz yapıyorsunuz. Bırakın bunu gelin ikimiz adil bir sözde birleşelim biz yapmıyoruz siz de yapmayın. Normalde müslümanlarla hıristiyanlar arasında böyle ortak müşterek bir kelime yok. Peki, ama onlarda Allah’a inanıyor, bizde inanıyoruz, ahiret inancı, melek inancı vs. baktığınız zaman Kur’an onların bu inancını da red ediyor. Yani onlar diyorlar ki kıyamette azap bize sadece sayılı birkaç gün dokunacak. Oysa Kur’an onları ebedi cehennem azabıyla müjdeliyor. Kâfirlere ve müşriklere cehennem azabı ebedidir.

Bu diyalog sürecine yahudilerin katılmamalarının sebebi nedir?

Bu 1962-65 yılları arasında ki Vatikan Konsili aslında yahudilerle diyalogu da ön görür. Zaten Şuanda belli bir takım hristiyan mezhepleriyle diyalog halindedirler. Norveç’te meydana gelen son olaylar bunun bize gösterdi. Özelikle Protestan hristiyanlık içerisinde Siyonist bir hristiyanlık akımı var. Bu fundametalist hristiyanlar bir amaç birlikteliği içinde yahudilerle, Siyonistlerle yoğun bir iş birliği ve diyalog halindendir.

Peki, yahudilerle müslümanlar arasında “Dinlerarası Diyalog” söyleminin yansımaları var mı?

Var. İşte Türkiye’de iftar yemekleri veriliyor. Hahambaşı geliyor, Urfa’da bir organizasyon oluyor oraya gidiyorlar. Bir İbrahim yolu tespit ediyorlar, İbrahim (a.s.) Harran’dan el-Halil kentine Filistin’e hangi güzergâhtan gitmişse orayı alalım imar edelim, düzenleyelim, turistik bir güzergâh olsun. Ve üç dinin ortak güzergâhı olarak hizmet versin.

Neden özellikle müslümanlara has günlerde düzenlelen programlara yahudi ve hristiyanların liderleri katılıyor?

Buda çok önemli bir şey gerçekten. Yani müslümanların kendirlerine mahsus olarak kalması gereken ancak bir müslümanın, müslümanca düşünüp his edebileceği anlar vardır, ortamlar vardır. Bir iftar sofrasının ne ifade ettiği ancak oruçlu ya da orucu bilen insan tarafından idrak edilebilir. Oruca saygısı olmayan, oruca inanmayan bir insana iftar sofrasında o bereketten, maneviyattan, haz alması, pay alması mümkün değildir. Şimdi siz iftar sofrasını o mümine mahsus neşe veren, o bereketten, ayırırda bunu bir diyalog malzemesi yaparsanız iftar, iftar olmaktan çıkar bir diyalog toplantısı bir diyalog eylemi aktivitesi haline gelir. Burada olan şey iftarın içinin boşalmasıdır. Yani biz biliyoruz ki o iftar sofrasında yaptığımız dua oruçlu ağızla yaptığımız duaya meleklerde iştirak eder. Meleklerde bizimle birlikte âmin derler. Şimdi siz iftar sofrasının bu manevi, lahuti, havasını atmosferini bozun, oraya gayr-i müslimler gelsin ve orda hep birlikte dua edin!.. Melekler orada o duaya âmin diyecek midir? Demeyecektir…

Peki, Kur’an’da Ehl-i Kitapla ilgili birçok ayet var bu ayetleri nasıl anlamalıyız?

Şimdi şöyle diyelim, Kur’an’ın kendi bütünlüğü içerisinde anlamanın bir tek yolu vardır. Oda ulumul Kur’an ve usûlut-tefsir ilkelerine başvurmaktır. Çünkü eğer Kur’an ayetlerine biz ulumul Kur’an ve usûlut-tefsir zemininde bakmazsak yüzeysel bir bakışla pek çok Kur’an ayeti arasında pek çok çatışma görürüz, çatışma buluruz. Ulumul Kur’an ve usûlut-tefsir kitapları bize kendi ön yargılarımızdan arınıp Kur’an’a onun istediği gibi bir zihni hazırlıkla ön hazırlıkla başvurma imkânı sağlıyor.

Öbür türlü biz heva ve heveslerimizi Kur’an’a söyletmek gibi bir riskle, bir tehlikeyle, bir şartlanmışlıkla Kur’an okuruz ve bunun farkında olmayız. Şimdi basit bir örnek vereyim size; günümüzde meal yazanlardan bir tanesi İsa (a.s.)’ın akıbetiyle ilgili ayeti kerimelerden birisinde “onu öldürmediler asmadılar da fakat astıkları kişi onlara İsa’ya benzer gibi gösterildi.” şimdi bu ayeti yorumlarken diyor ki “aslında hristiyanlar İsa’yı öldürdüler astılar çarmıha gerdiler. Peki, bu ayet bize ne diyor niye onu asmadılar öldürmediler, aslında bu ayet bize diyor ki; onlar İsa’nın mesajını öldüremediler, İsa’yı öldürdüler. Ama mesajını öldürmediler öldüremeyecekler. Hani biz şehid cenazeleri taşırız omuzlarımızda şehitler ölmez vatan bölünmez deriz ya! adam ölmüş tabutta götürüyoruz ama bir taraftan da bağırıyoruz şehitler ölmez diye… ne demek istiyoruz şehidin mücadelesi mesajı uğruna hayatını verdiği bu değerler ölmez diyoruz bunu kast ediyoruz. İşte Kur’an’da bunu kast ediyor. İsa’nın bedenini öldürdüler ama İsa’nın misyonu, mesajı ölmez, öldürülemez.” Bunu söylüyor yorumcu. Şimdi durup bakıyorsunuz hristiyanlar ve yahudiler Tevrat ve İncil’i nasıl tahrif ettiler… aynı şey burada da var. Şimdi bunu yazan bunu söyleyen arkadaşımız meseleye usûlut-tefsir zemininde baksa böyle bir şey söyleme imkânına sahip olur mu? olmaz. Bunlar muhkem ifadelerdir. Muhkem ayetin sağa sola çekilmesi, yorumlanması mümkün değildir. Ne söylüyorsa o dur. İnsanın yorum yapma yetkisi sadece müteşabih ayetler alanındadır. O da o ayetin müteşabih yapısından kaynaklanır. Bir ayeti zaman zaman birden fazla şekilde tefsir etmek yorumlamak kaçınılmaz olur. Çünkü öyle kelime vardır ki orada sahabe döneminden itibaren birden fazla anlama gelmiştir. Sahabede onu farklı anlamıştır. Biri bir şekilde, biri bir diğer şekilde, bu ihtilaf günümüze kadar böyle gelmiştir. Onu asmadılar öldürmediler diyorsa, asmadılar öldürmediler diye anlayacağız. Başka şansımız yok. Öbür türlüsü tahrif olur.

Ehl-i Kitapla ilgili Kur’an’da ben bir çalışmam da toparlamıştım. Üç gruba ayırabileceğimiz ayetler var muhtevaları itibariyle. Birincisi ehli kitaptan söz eden ama her hangi bir hüküm içermeyen ayetler. İkincisi ehli kitabının tamamının küfür üzerinde olduğu ve cehenneme gideceğini söyleyen ayetler. Üçüncüsü de ehli kitaptan bir kısmını istisna tutan ayetler. Şimdi ilk iki grup ayet için konuştuğumuz konu bağlamında bir problem söz konusu değil. Üçüncü grubu teşkil eden ayetlerde ilk bakışta bir problem varmış gibi görünüyor. Çünkü onlardan bir kısmının iman ettiğini hepsinin bir olmadığını söylüyor bu ayetler. Bunları nasıl anlayacağız. Allahualem kaydıyla söyleyelim bunları iki türlü anlamak mümkündür.

Birincisi: Bu ayetler nazil oldukları an itibariyle Ehl-i Kitaptan olup da İslam’a yeni girmiş olanları kast ediyor. Şimdi vahyin devam ettiği süreci bir an için düşünelim zihnimizde bir an için o döneme gidelim. O coğrafyaya o tarihe gidelim. Necaşi diye bir adam var. Habeşistan hükümdarı Necaşi kendisine gelen müslüman elçileri kabul etmiş. Hz. Muhammed (s.a.s.) mesajıyla getirdiği vahiy ile İsa (a.s.) getirdiği mesajıyla arasında kıl kadar fark olduğunu söylüyor. Başka hiçbir fark yok. Necaşi Ashama müslüman. Ama İslam’ın hiç bir maddesini bilmiyor. İmanı ilkelerin getirdiği detayları da bilmiyor. Şimdi buna ne diyeceğiz işte tam o an itibariyle Necaşi İslam’a girmiş bir Ehl-i Kitaptır. Çünkü İslam’ın detaylarını bilmiyor namaz, oruç ve diğer emirlerle muhatap olmamış. İslam’ın detayını bilmiyor sadece iki mesajın aynı birbirine yakın olduğunu söylüyor, olaysıyla müslüman. Bu anlamda hanifler de müslüman Varaka bin Neffel, Rahip Bahira gibi… Dolaysıyla bu ayetler yeni müslüman olmuş ama henüz itikadi konularda haberdar olamamış insanları anlatıyor olabilir. Ama hepsi bir değildir onlar arasında geceleri secdeye kapanan Allah’tan tövbe istiğfar dileyenler vardır.

İkincisi: Günümüzde dinler tarihi konusunda biraz yoğunlaştığımız zaman görüyoruz ki, mevcut yahudi ve hristiyan kültürü coğrafyası içinde bulunduğu halde resmi yahudiliği ve hristiyanlığı benimsememiş gruplar var. Mesela yahudiler İsa (a.s.) döneminde o yahudi topluluğu içerisinde Hz Musa (a.s.) saf bozulmamış tebliğini devam ettiren ellerinde bozulmamış Tevrat’ı bulunduran bir grup var. Bunlara esseniler deniyor. Esensiler bugün İsrail sınırları içinde kalan ölü deniz bölgesinde mağaralara çekilmişler, uzlete çekilmişler yahudi toplumun baskısından ve Romanın baskısından kaçıp oralara sığınmışlar. Bazı dinler tarihi kaynakları bize diyor ki; bu bilgiler iğne ile kuyu kazarak elde ettiğimiz bilgilerdir.

Bazı kaynaklarda Zekeriya (a.s.) ve Yahya (a.s.) doğup çocukluk çağına geldiği zaman esseniler arasına gönderdi. Yahya (a.s.) onların arasında büyüdü. Çünkü saf Musa (a.s.) şeriatını onlar yaşıyordu. O yahudi toplumunda kalsa Allahualem dejenere olacaktı onun için oraya gönderdi. Keza İsa (a.s.) havarileriyle bu esseniler arasında çok sıkı diyaloglar işbirlikleri var. Havariler neye nasıl inanıyorsa, essenilerde ona o şekilde inanıyordu. Bir devamlılık var… yani biz zan ediyoruz ki, yahudilikle, hristiyanlık bir bıçakla kesilir gibi kesilmiş. Bu tahrif edilmiş dinler için doğrudur. Ama yahudilik içinde bir hak damar var, o damar İsa (a.s.) tebliğiyle hristiyan coğrafyalarda varlığını devam ettiriyor. Yani kuzey Afrika üzerinden cebelitarık’tan, İspanya’dan, Avrupa’ya geçen bir aryanist damar var.

Biz biliyoruz ki, bu Roma İmparatorluğu hristiyanlığı resmi din olarak 325 yılında kabul etti. 325 yılına kadar hristiyan coğrafya içerisinde 100 civarında İncil var bunlardan bir tanesi hak, ona kim sahip… işte bu aryanistler sahip. Rahip Aryanus diye bir adam var Ehl-i Tevhid bir Müslüman, hristiyan değil. Ama adı papaz, bir cemaati var, cemaatine de kilise diyorlar. Dinler tarihi kitaplarında okuduğumuz zaman zanediyoruz ki Aryanus da diğer papazlar gibi bir papaz, onların kilisesi gibi onunda kilisesi var oysa kilise cemaat demek. O bir din adamı, havarilerden gelen saf tebliği almış, özümsemiş, savunmuş, hayatını vermiş bu uğurda. Kendi cemaati var. Birinci Vatikan Konsili 1325 adamı dışlamışlar. Ölüme mahkûm etmişler. Onun üzerine de hristiyanlığı Roma resmi din kabul edince pavlusun hrsiyanlığını almışlar. Dışlanan aryanusun temsil ettiği çizgi cebelitarık’tan, İspanya’dan Avrupa geçti. Avrupa’da Protestanlar tarafından çok tepkiyle karşılaştı Protestanlığın kurucu Luther pek çok muvahhid aryanisti kazığa çakmış ve yakarak öldürmüş. Bugün Avrupa da kendilerine hür hristiyanlar diyen bir grup var. Bunlar diyorlar ki biz mevcut hristiyan mezheplerinden hiç birini kabul etmiyoruz. Bunların hepsi müşriktir. İsa (a.s.) ilah değildir O bir Peygamberdir Allah birdir. Allahualem işte Kur’an bunları kast ediyor.

Diyalogun olduğu yerde Emr-i bil maruf nehyi anil-münker’den söz edilebilir mi? Eğer bundan söz edilebiliniyorsa bu görev nasıl yerine getirilir?

Diyalog ortamında bunu yapmanız mümkün değil. Çünkü diyalogun ön şartları var: Bunlardan birincisi; diyalog masası etrafından oturan insanların birbirlerine din telkin etmesi söz konusu değildir. Kimse kimseye dinin anlatmayacak tebliğ yapmayacak. Bu resmi belgelere de geçmiştir. Bu bir diyalog ilkesidir. Dolaysıyla o masanın başında oturan insanların birbirlerine orada din anlatması İslam’ı tebliğ etmesi mümkün değildir. Çünkü diyalog tabiatına aykırı bir şey, hiç kimsede demez ki gel oturalım sen bana İslam’ı anlat bende dinleyeyim.

Hristiyanların dünyayı hristiyanlaştırmak gibi temel amaçları var ve bundan vazgeçmiş değiller. Diyalog sürecini bunun için başlatmışlar. Kilise belgelerinde bunu çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Kilise, belgelerinde açıkça şunu görülüyor; diyalog misyonun bir parçasıdır, diyalog süreci kilisenin İncil’in müjdesini bütün insanlığa duyurmak ve bütün insanlığı hristiyanlaştırma temel görevini yerine getirmek için o sürecin bir parçası olarak tasarlanmıştır, Konsilin diyalog haricinde inkültürasyon diye yürütlüğü bir başka planıda vardır bu konu kitaplık hacminde işlenmiştir. İnkültürasyon; diyor ki artık insanlara doğrudan hristiyan olun demeyeceğiz onları kendi kavramalarından uzaklaştırıp hristiyani kavramları onların bilinç dünyasına sokacağız. Böylece bir süre sonra farkında olmadan kendi kimliklerinden uzaklaşmış olacaklar dinleri müslüman olsa bile zihinleri bilinçaltları hristiyanlaşmış olacak.

Bahsi geçen bu belgelerin gerçek mi şüphe ile yaklaşmak gerekir mi?

Bu belgeler neşredilmiş belgelerdir. Kilisenin resmi belgeleridir. Katolik kilisesinin internet sitlerinden bulunan belgelerdir. Ve bu belgelerin aslı Vatikan’dadır. İsteyen bir insanın bu belgelere ulaşması hiçte zor değildir. Bu meselelerin halkın gündeminde olmaması da çok tabiidir. Halkın gündemine o gündemi oluşturanlar neyi istiyorlarsa o geliyor.

Ilımlı İslam projesinin diyalogla bir bağlantısı var mı?

Diyalog sürecinde ön görülmüş bir şey değildir ılımlı İslam projesi, zaman içerisinde özellikle 11 Eylül sürecinde ön görülmüş bir projedir. Haklı sebepleri olabilir. Batı da İslamafobi denilen bir süreç gelişiyor, bu Batıda yaşamakta olan müslümanlar için bu önemli bir problemdir. Biz buralarda İslam coğrafyalarında rahat rahat konuşuyoruz. Oralarda yaşayan müslümanlar için bu bir problem var. Onlar için yeni bir dil geliştirmek lazım işte böyle bir arayışın sonucudur ılımlı İslam projesi. Batıdaki gayr-i müslim nüfusla iç içe yaşayan müslümanların geleceği adına tespit edilmiş bir projedir. Doğrudur yanlıştır bu başka meseledir. Diğer yandan bütün dünya çapında küresel çapta İslam bir tehdit olarak algılanıyor. Bu ekonomiye yansıyor, siyasete yansıyor, uluslar arası ilişkilere yansıyor ve bu alanlarda problemler çıkmaya başlıyor. Müslümanlara karşı bir ön yargı oluşuyor. Bunları engellemek için uluslararası çapta dengeleri yerli yerine oturtmak için oluşturulmuş tasarlanmış bir süreç… arkasında ne var yani ne getir ne götürür bu süreç!… büyük ölçüde İslam’ın ötekilerle arasına koyduğu mesafeyi, engeli, çizgiyi ortadan kaldırıyor.

Peki, İslam ötekileştirici bir din midir?

Evet kesinlikle. İslam ötekileştirici bir dindir. İman ve küfür diye iki temel kavram vardır. Bu kavramlar hak-batıl gibi ötekileştirici bir mahiyete sahiptir. Ötekileştirmek kötü bir şey değildir, ötekileştirmek; hakikati ortaya koymaktır. Çünkü Allah ya vardır ya yoktur. Allah vardır diyenler, Allah yoktur diyenleri ötekileştirmiştir. Bu olmak zorundadır. Ötekileştirmek illa bir birinin boğazına sarılmak demek değildir. Bu başka bir şey… ama eğer bir hakikat varsa ötekileştirmede vardır. Dolaysıyla eğer İslam hak din ise diğer din mensuplarını ötekileştirecektir bu kaçınılmazdır. Ötekileştirmek demek onlarla çatışmak demek değil biz yüzyıllar boyu bu coğrafyada gayr-i müslimlerle, yahudilerle, hristiyanlarla, iç içe yaşamışsız komşu olmuşsuz. Hatta bazı gar-i müslimler konaklarında haremlik-selamlık uygulaması oluyormuş. Yani bunlarla biz iç içe yaşarken bir anlamda onlar kültürel anlamda müslüman olmuşlar. İtikadi olarak değil, ama kültürel anlamda müslüman olmuşlar. Dolaysıyla biz dini anlamda itikadi anlamda onları ötekileştirmişiz. Ama kültürel anlamda onlar bu mozaiğin bir parçası olarak yaşamışlar. Şimdi İslam’la, diğerleri bugün batıda gördüğümüz gibi bir ayrışma ve çatışma ortamı oluşturmamış.

İslam sizin anladığınız gibi değil ılımlı bir dindir söylemi çağdaş dünyaya şirin görünmek gibi bir amaç güder. Ama gelinen noktada çok da işe yaradığını söyleyemeyiz.

Son olarak Vuslat Dergisi aracılığıyla okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

Kardeşlerimin ramazan bayramlarını tebrik ediyorum. Allah Teâlâ bizleri de onları da sırat-ı müstakim üzere sabit kılsın, Ehl-i Sünnet vel-cemaat üzere ayırmasın Allah’a emanet olsunlar.

Reklamlar

One response to this post.

  1. Posted by reşit rıza on Ekim 20, 2011 at 10:07 am

    Peki, İslam ötekileştirici bir din midir?

    Evet kesinlikle. İslam ötekileştirici bir dindir. İman ve küfür diye iki temel kavram vardır. Bu kavramlar hak-batıl gibi ötekileştirici bir mahiyete sahiptir. Ötekileştirmek kötü bir şey değildir, ötekileştirmek; hakikati ortaya koymaktır. Çünkü Allah ya vardır ya yoktur. Allah vardır diyenler, Allah yoktur diyenleri ötekileştirmiştir. Bu olmak zorundadır.

    hay allah razı olsun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: