Dr. Sifil İle Mehdilik Üzerine


Müdafa Dergisi / Haziran 2010

Müdafaa: Hocam, öncelikle mehdî inancının dinimizdeki yeri nedir?

Ebubekir Sifil: Bismillâhirrahmânirrahîm. Mehdî inancı mütevatir sünnetle sabit olmuş bir meseledir. Müslümanlar İslam’ın ilk yıllarından beri bu konuda bir ihtilâfa düşmemişlerdir. Son yüzyılda ise modernizm dalgası ile Sünnetin kaynak olmaktan çıkarılmak istenmesi sebebiyle sürekli gündemde tutulmaya çalışılıyor. Zaten modernistlerin esas problemi Sünnet/Hadis iledir.

Müdafaa: Mehdî ile ilgili hadislerin farklı farklı olması sıhhatine bir halel getirir mi?

Sifil: Hayır. Hadislerdeki ortak nokta Mehdî’nin geleceğidir. Bu sebepten dolayı alimler bunun manen tevatür derecesinde sabit olduğunu söylerler

Müdafaa: Mehdî inancı itikâdî bir mesele olduğuna göre inkar edenin durumu nedir?

Sifil: İnkar eden ehl-i bid’at olur. Ehl-i Sünnet pek çok bid’at fırkasını tekfir etmez, ciddi konularda yanlış yapmalarına rağmen. Tevile dayalı olduğu için böyledir bu.

Müdafaa: Peki hocam, geçmişten bugüne bir takım veli olarak kabul edilen insanlar bazen kendilerinde, bazen başkalarında, bazen de Mehdî’nin çıkacağı tarih konusunda bazı sözler söylediler. Bu durumda bu sözler keşfe dayalı sözler olduğundan herhangi bir bağlayıcılığı var mıdır?

Sifil: Hayır. Keşif sadece sahibini bağlar. Keşifle umuma dönük itikadi veya fıkhi bir hüküm verilemez.

Müdafaa: Mehdî’nin İstanbul’dan çıkacağını söyleyenler var. Ne dersiniz?

Sifil: Yok öyle bir şey. Nerede, nasıl çıkacağı ve vasıfları hadislerde vardır.

MEHDÎ İNANCI FARKLI DİNLERDEN VEYA KÜLTÜRLERDEN Mİ İSLÂM’A GİRMİŞTİR?

Müdafaa: Modernistlerin iddialarından birisi Mehdî inancının farklı kültürlerden İslam’a girdiği… Sizce böyle bir şey mümkün mü?

Sifil: Siz hiç İslam tarihinde Mehdî beklenilen bir dönem hatırlıyor musunuz? Müslümanlar hiç bir zaman böyle bir psikolojiye girmemişlerdir. Zaten Müslümanların hâkim olduğu bir ortamda niye böyle bir düşünce gelişsin? Mehdî rivayetlerinin derlenip kitaplara kaydedildiği dönem, Müslümanların fiilî hakimiyetlerinin bulunduğu bir dönemdir. Böyle bir dönemde “Bir gün gelecek bizi bu acılardan birisi kurtaracak, bir mehdî çıkacak ümmetin birliğini sağlayacak, küffârı kıracak, şu olacak, bu olacak…” Buna niye gerek olsun ki!

Müdafaa: Müslümanlar hâkim olduğu için birlik zemini var zaten değil mi?

Sifil: Tabii. Zaten Müslümanlar hâkim. Dolayısıyla Mehdîyet inancının başka coğrafya, din veya inançlardan İslâm’a geçmesi mümkün değil.

Müdafaa: Hocam, Mesih ve Mehdî inancı diğer dinlerde var mıdır? Varsa nasıldır?

Sifil: Yahudilikte bildiğiniz gibi bir kurtarıcı Mesih düşüncesi vardır. Onlar bunun Hz. Davud’un soyundan geleceğine ve kıyamete yakın Yahudileri düşmanlarından kurtarıp yeryüzünde bir Yahudi hakimiyeti tesis edeceklerine inanırlar. Benzeri bir düşünce hristiyanlarda da vardır, özellikle Protestanlarda, Evanjeliklerde Tanrı krallığı inancı vardır. Buna göre kıyamete yakın kirlenmiş olan bu dünyaya yeniden tanrının hakimiyetini getirecek, Bunun karşısında duran inkarcı güçleri kırıp geçirecek gibi bir inançları var. Peki Müslümanlıkta nasıl bir şeydir? Müslümanlıkla bunlar arasındaki Mesih inancında geçişkenlikler ya da birbirini çağrıştıran unsurlar var mıdır? Vardır. Mesela Yahudilikteki mesihin İslam rivayet kitabiyatında Deccal’e tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Bizim rivayetlerimizde “Mesih Deccal” diye geçiyor Efendimiz’in ağzından. Yani sıfatı da veriliyor Mesih Deccal diye. Dolayısıyla Yahudilerin beklediği Mesih, Mesih Deccal’dir. İsa aleyhisselâm ise Rûhullah, kelimetullah olan ve Deccal’i öldürecek olan zattır. Sonra Yahudilikte gökten inecek bir Mesih yoktur inanç olarak. Oysa biz İsa aleyhisselam’ın gökten ineceğini söylüyoruz, buna inanıyoruz, hadisler bunu söylüyor bize çünkü. Bizdeki Mehdî aleyhisselam’a gelince; o aslında çok olağanüstü işler yapacak birisi değil. Hemen onu söyleyeyim. Kurtarıcı düşüncesi diyoruz ya. Aslında burada meseleyi biraz yakın plana alsak göreceğiz ki farklı dinlerdeki kurtarıcı motifiyle bizdeki Mehdî inancı aynı değil. Mehdî aleyhisselam’ın olağanüstü güçleri olmayacak. Normal bir anadan babadan doğacak. Büyüyecek, Mekke’de mücâvir olacak. Orada bir takım evliyâullâh ona Mehdî olduğunu söyleyecek, kendisi buna inanmayacak. Kendisi kendisinin Mehdî olduğunu bilmeyecek mesela, buna inanmayacak. Bir kurtarıcı düşünün, bu motif ne Yahudilikte ne de hristiyanlıkta vardır. Sonra kendisine yapılan ısrarlı başvurular neticesinde Mehdî olduğunu kendisi de kabul edecek. Sonra Medine’den Beyt-i Makdis’e hicret edecek. Orada fiili bir çatışma olacak, yani Yahudilerle Müslümanlar arasında fiili bir çatışma olacak. Mehdî aleyhisselam çatışmada Müslümanlara kumanda edecek, liderlik yapacak. Müslümanlar bir yere kıstırılmış olacak. İsa aleyhisselâm’ın tam indiği süreci rivayetler bu şekilde haber veriyor. İsa aleyhisselâm’ın nüzûlünden önce Deccal zuhûr edecek. Deccal’e karşı Müslümanlar Mehdî aleyhisselam’ın kendisi de dahil olmak üzere herhangi bir çare bulamayacak, güç yetiremeyecekler. Bu açıdan bakıldığında Mehdî Aleyhisselam olağanüstü güçleri olan birisi değil, normal bir insan. Bu ümmetin başına geçecek, liderlik edecek, vasıfları bize bildirilmiş normal bir insan. Normal bir insan derken sokaktaki bir insandan bahsetmiyoruz. Elbetteki üstün özellikleri var, dirayeti, cesareti, maneviyatı güçlü, savaşçılığı olan bir insan.

Dolayısıyla İslam’ın dışındaki inanç sistemlerindeki Mehdî-Mesih inancının İslâm’a girdiğini kesinlikle söyleyemeyiz. Bu tamamen İslam’ın bütünlüğü içinde yer alan bir inançtır, bir vakı’adır.

ŞİA’DAKİ MEHDİ İNANCI

Müdafaa: Hocam bazıları da Mehdî inancının Şia’dan geçtiğini söylüyor. Buna ne dersiniz?

Sifil: Evet böyle bir iddia da var. Şia’daki Mehdî on birinci imam olarak kabul edilen Hasan el-Askerî’nin oğlu Muhammed Mehdî’dir. Onların Mehdîyyi Muntazar dedikleri budur. Şia’ya göre beklenen Mehdî 3 ya da 5 yaşında iken Irak’ta Kûfe’de bir dehlize girmiş. Bir daha da görünmemiş. Şia rivayet kitaplarında bazı özel kişilere zaman zaman göründüğü nakledilir. Kıyamete yakın tekrar geleceğine inanırlar. Bizim rivayetlerimizde ise böyle bir gaybet yoktur. Mehdî normal ana babadan doğacak, vadesi gelince ölecek. Yoksa uzun asırlar boyunca gaybette, başka bir alemde, başka bir boyutta yaşayan bir Mehdî inancı Sünni rivayet külliyatında yok. Bu birincisi. İkincisi, bizdeki Mehdî rivayetleri Şia’nın beklediği Muhammed Mehdî daha dünyaya gelmeden oluşturulmuş, tasnif edilmiş kitaplarda var. Abdurrezzak’ın Musannef’i gibi mesela. Daha Muhammed Mehdî dünyada yokken Sünni rivayet eserlerinde Mehdînin zuhuruna dair rivayetler var. Dolayısıyla mehdilik inancının biz Şia’dan geçtiğini söylemek mümkün değildir.

MEHDÎ BEKLEME SENDROMU

Müdafaa: Geçmişe baktığımızda Müslümanlar içinde bir Mehdî bekleme sendromu yaşanmamış. Zaten yüzyıllar boyunca İslam hakimiyetini de tesis ettikleri için belki böyle bir beklenti içine girmemişler. Ama günümüzde Mehdî’yi bekleyen pek çok çevre var. Böyle bir sendrom oluşmuş.

Sifil: Dün bir gazetede okudum. Aslı varsa eğer, Suriye ayaklanmaları olurken bazı Ehl-i Tasavvuf diyorlarmış ki; “Ayaklanmayın, nasılsa Mehdî gelecek, bizi kurtaracak, kan dökülmesin”. Haber doğru ise böyle bir sendrom oluşmaya başlamış dediğiniz gibi.

Müdafaa: Mehdî bekleme sendromu niçin oluşuyor? Bunun sebeplerini açabilir miyiz?

Sifil: Şimdi tarih içinde oluşmuş Mehdîlik hareketlerine baktığımız zaman bunların hepsinde bir ortak nokta var: Mehdîlik iddiası, bu iddiayı ileri süren kişiye ya dîni, ya politik ya da sosyolojik bir hususiyet sağlıyor. Ya politik bir hareket başlatacak ‘ben mehdîyim’ diyor. Ya sosyal alanda -çağdaş tabirle- kendisine bir kariyer sağlıyor. Ya da dini çevrelerde bir ayrıcalık, bir imtiyaz sağlıyor kendisinde. Etrafında insanlar toplanıyor vs. Yani sosyolojik, maddi veya politik fayda ortak noktadır.

Müdafaa: Tarih boyunca hiçbir bid’at fırkasının mütevatir Sünnetle sabit Mehdî, Deccal gibi itikadi unsuları inkar etmediğini söylemiştiniz. Yüzyılımızın başlangıcında ise bu inkarların başladığını görüyoruz. Modernist zihniyetin mütevatir sünnetle sabit olmuş bu tür meseleleri inkardaki rolüne dair neler söyleyebilirsiniz?

Sifil: Modernist zihniyetin esas problemi sünnet/hadis alanındadır. Onların kafasında farklı bir İslam anlayışı olduğu için edille-i şer’iyye’nin her biri için devre dışı bırakma formülleri var. Mesela kıyas hakkında ne derler? Derler ki; “bu lafızcı bir anlayışın ürünüdür. Oysa asl olan maksaddır. Nassların maksadına, hedefine bakalım.” Mesela icma’ya ne derler? Derler ki; “icma her devirde vardır. Sahabenin bir icması varsa kendi dönemlerini bağlar. Biz kendi dönemimizde kendi icma’mızı oluşturabiliriz. Dolayısıyla geçmiş icma’ya aykırı icma’da bulunabiliriz.” Sünnete geliyoruz, burada birkaç mekanizma devrede. Birincisi nakil problemi var. İşin içine ravi girdiyse orada problem var demektir. Dolayısıyla rivayetlere tam anlamıyla güvenmemiz, en azından Kur’an’a itimad ettiğimiz gibi itimad etmemiz mümkün değildir derler. İkincisi rivayetlerin mana ile nakledilmesi gibi bir hadise var. Burada Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın tam olarak ne dediğini tesbit etmemiz hemen imkansızdır derler. Üçüncüsü Efendimiz aleyhisselam Sünnet vazederken kendi dönemini, şartlarını, toplumunu dikkate almıştır. O, tarihin o döneminde kalmıştır. Bugün her şey değişiyor. Efendimizin kendi toplumu için vazettiği bir takım uygulamaları biz bugünün toplumunu dikkate alarak yeniden yorumlamalıyız gibi bir takım mekanizmalarla edille-i şer’iyye’yi devre dışı bırakırlar. Sünnet konusunda Mehdî, nüzul-i İsa (a.s) üzerinde bunu çok yaparlar. Özellikle bu meseleler hakkında araştırma yaparken sık sık şu iddialarını görürüz: “Rivayetlerin, hadislerin sahih kabul edilebilmesi için birincisi Kur’an’a uygun olması, ikincisi akla uygun olması, üçüncüsü vakıaya uygun olması gerekir. Bunlardan birisiyle çatışırsa rivayet sahih değildir. Hanefiler de zaten böyle demişler. Onlar da bizim gibi düşünürler” derler. İyi de siz zaten aklı ve Kur’an’ı kendinize göre yeniden tarif ediyorsunuz. Bir şeyin Kur’an’a uygun olup olmadığına nasıl karar vereceğiz. Şimdi recm Kur’an’a uygun mudur, aykırı mıdır? Bu ümmetin seleften halefe bütün alimlerine göre Kur’an’a aykırı değildir. Ama modernistlere göre aykırıdır. Burada kim hakemlik yapacak? Bu akıl hangi akıl? İslami akıl mı, hristiyanın aklı mı, ateistin aklı mı, kimin aklı? Eğer akıl yeknesak bir şey olsa idi hiç kimsenin Allah’ı inkar etmemesi lazımdı. Oysa bakıyorsunuz ateistlerin de kendilerine göre bir akli zeminleri var. Onun için bu tamamen İslam itikadiyatının, bilhassa Kelam ilminin vazettiği çerçeve içersinde hareket edilmesi gereken bir alandır. Akla uygun mudur değil midir meselesi girdiği zaman orada Kelam ilmi devreye girer.

Müdafaa: Bu akıl nasıl çalışacak? Bu akla çalışma ilkelerini kim verecek? Ölçüsü ne olacak? Hangi zeminde hareket edecek, neyi hedef alacak?

İSLÂM KUR’AN’DAN İBARET DEĞİLDİR

Sifil: Tabii. Akıl sahibine göre şekillenen bir şey. Mehdî aleyhisselam hakkındaki rivayetlerin sünnet temelli olması bu rivayetlerin herhangi bir biçimde zayıf noktasını oluşturmaz. Biz herhangi bir hususun hakikat olarak telakki edilebilmesi için münhasıran Kur’an’da açık bir şekilde yer alması şartı aramayız. Çünkü Kur’an’ı bize nakleden, tebliğ eden, tefsir eden Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz aynı zamanda Allah Teala’dan aldığı emirle ve selahiyetle mecazen şari’dir. Onun şari olması bu dinin tebliği ve tefsiri bağlamında Kur’an dışı bir vahiyle bize pek çok şey söylemiş, pek çok hüküm koymuş olması, Kur’an’ın yanında ikinci bir kaynak olarak Sünnetine itibar etmek zorunda bırakıyor bizleri. Efendimiz bize sadece Kur’an’ın lafızlarını tebliğ etmemiş. Aynı zamanda muradullah nedir bunu bilfiil göstermiş. Dolayısıyla biz İslam’ı Kur’an’dan ibare görmüyoruz, ortada bir peygamber gerçeği var. Peygamber Alehisselâm’ın sünneti aynı zamanda Kur’an’ın etrafında bir mahfazadır. O mahfazayı, o fanusu kaldırdığınız zaman Kur’an tabiri caizse korumasız kalır. Dileyen ona dilediği yerde dilediği şeyi söyletebiliyor. Evet Kur’an korunmuştur, lafzı kıyamete kadar korunmuştur. Ama ortada saçma sapan Kur’an yorumu yok mudur? O kadar saçma Kur’an yorumları var ki! İnsan şaşırıyor, Allah Teala Kur’an’da başka bir şey buyurmuş, falan adam başka bir şey söylüyor. Bunu yorum yapmak suretiyle yapıyorlar. Ehl-i Kitab da kendi kitaplarını yorumla tahrif ettiler. Sadece İncil’i çıkarmalar veya ilavelerle değil, yorumla da bozmuşlardır. Hatta İncil araştırmacıları İncil’deki tahrifin en fazla yorum yoluyla yapıldığını söylerler. Tevrat’ta da bu geçerlidir. Aynı şey Kur’an için de geçerlidir. Kimse eline silgi alıp Kur’an’dan bir ayeti silemez. Ama yorumlarında öyle şeyler söyleyenler var ki resmen tahrif etmiş oluyor. İşte Hindistan’da Kur’aniyyûn ekolü yapıyor bunu. Salât (namaz) kelimesi dua demektir, günde üç kere kıbleye dönersiniz dua edersiniz bu emir yerine getirilmiş olur diyorlar. Bu tahrif değil midir? Kur’an’ın metni orada duruyor. Adam namaz emrini dua olarak yorumluyor ve bu temel ibadet başka bir şeye dönüşüyor.

DÜNYA’NIN ÖMRÜ BİTTİ Mİ?

Müdafaa: Mehdî aleyhisselam’ın zuhuruna dair yapılan konuşmalarda bir de dünyanın ömrü meselesi gündeme geliyor. Bununla ilgili rivayetlerin sıhhat durumu nedir?

Sifil: İmam Suyûti’nin el-Hâvi isimli kitabının içinde dünyanın ömrü ile ilgili bir risalesi var. O risalede verilen rakamları tek tek aldık, altalta sıraladık. Tutmuyor. Bunun sebebi şu: Rivayetlerde yer alan rakamlar ya kesretten kinâyedir, ya ağlebiyyet tarikiyle gelmiştir, ya ravi tasarrufuna maruz kalmıştır. Bunları yüzdeyüz kesin/doğru rakamlar olarak almak doğru değildir. Çünkü kesretten kinaye hadisler o kadar çoktur ki, sadece Mehdî aleyhisselam hakkında değil diğer konular hakkında da vardır. Mesela 70 bin rakamı çok geçer hadislerde. Bu tam olarak bu rakamı bildirmek için değil, çokluğu yani kesreti bildirmek içindir. Arap dilinde çok kullanılır böyle. İmam Suyutî’nin risalesindeki rakamlara göre şimdiye kadar kıyametin çoktan kopması lazımdı. Onun için o rakamlara pek itibar edilmemelidir. Bu türlü hadislerde geçen rakamları ele alıp aritmetik hesaplar yapmak doğru değildir.

Müdafaa: Hocam Müdafaa isminde yeni bir dergi çıkarıyoruz inşallah. Belli bir cemaat veya gruptan ziyade bütün Müslümanların ortak sesi olan, değerlerimizi müdafaa eden bir yayın olmayı istiyoruz. Bu çalışmamızla ilgili tavsiyeleriniz nelerdir?

Sifil: (Gülerek) Rıhle’ye rakip gelmiyor değil mi? Ehl-i Sünnet çerçevede, bu kavramın ağırlığıyla mütenâsib ne kadar fazla yayın yapılırsa o kadar iyi. Bir noktayı vurgulama ihtiyacı hissederim: Bu memlekette Ehl-i Sünnet adına bir şey yapmak çok kolaydır. Ama bunu Ehl-i Sünnet kavramının ağırlığıyla mütenâsib bir şekilde yapmak zordur. Çünkü bugüne kadar bu kavramın içi defalarca farklı şekilde doldurulmuş, çok istismar edilmiş ve dillere pelesenk olmuş, dolayısıyla tırnak içinde “çürümeye başlamış” bir kavram. Çünkü ağzını açan Ehl-i Sünnet adına konuşuyor. Birileri de Ehl-i Sünnet budur diyor. Ortada hiç hesabı verilmiş, teri dökülmüş, çilesi çekilmiş bir gayret olmadan berhava olan bir Ehl-i Sünnet hakikati var. Ben Müdafaa Dergisi’nin işin bu tarafını gözeterek çıkan bir dergi olacağını umuyorum. Biz de elimizden gelen her türlü katkıyı vermeye de hazırız. Allah yolunuzu bahtınızı açık etsin. Niyet hayr, âkıbet hayr.

Müdafaa: Hocam Allah razı olsun bu güzel mülâkât için.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: