Arap Baharı hakkında 5 kısa tespit


Didier Billion* / Zaman Gazetesi /09.12.2011

Dünyaca ünlü Tahrir Meydanı’nda yeniden yükselen şiddetli protestolar, Fas’ta Adalet ve Kalkınma Partisi’nin seçim zaferi Arap dünyasında devrimci sürecin içinde bulunduğumuz anı hakkında birçok soruyu beraberinde getiriyor. Tabii ki bunların tarihini yazmak için henüz çok erken yine de şu anda bile birçok tespit yapabiliriz.

İlk tespitimiz şudur: Her gün yinelenenin aksine halen devam eden hareketleri “devrim” olarak nitelemek yanlış olacaktır. Devrim değiştirmek üzere bir siyasal ve sosyal sistemin yıkımını öngörür, oysa henüz bu noktada değiliz. Kendi aralarında da birçok fark taşıyan, Tunus ve Libya örneklerini bir yana koyarsak devrilmiş siyasi ve sosyal sistemler yok. Bu durum yılbaşından bu yana tüm Arap dünyasını saran ve önümüzdeki yıllarda da etkisini sürdürecek ve belki o zaman devrim süreci niteliğine bürünecek şok dalgasının devasa siyasi önemini görecelileştirmek anlamına gelmez.

İkinci tespit: Arap Baharı terimi uygun mu? Hem evet, hem hayır. Evet, çünkü insan onuru ve ifade özgürlüğü için gerçekleştirilen olağanüstü hareket Arap dünyasındaki yeniden doğuşun ve onlarca yıldır kendilerini boğan korku duvarını yıkma hususunda vatandaşların ve halkların kapasitesinin ifadesidir. Bu anlamda bu coğrafyada olanlar “halkların baharı” denilen 19. yüzyıl ortalarında Avrupa’yı kasıp kavuran devrim hareketleriyle karşılaştırılabilir niteliktedir. Ama aynı zamanda hayır, çünkü bazı yorumcuların ve siyasi yetkililerin bahar döneminde tüm rejimlerin “domino etkisiyle” birbiri ardına devrileceği yönündeki analizlerinin tümüyle yanlış olduğu anlaşıldı. İsyanların -toplumsal ve siyasal- nedenleri Arap dünyasında aynı nitelikte olsalar da, bu nedenler basit bir nedenden ötürü aynı etkilere neden olmuyorlar: Her ulus-devlet, tarihinden dolayı, farklı güç ilişkilerine sahip ve bu ülkeler komşularıyla aynı tepkileri göstermiyorlar. Bu nedenle protesto hareketleri bazı ülkelerde trajik bir yol izledi ve Arap sonbaharı hızla Arap Baharı’nı ikame etti.

Üçüncü tespit: Muhalefet partilerinin alternatif program sorunudur. Onlarca yıldır Arap dünyasını biçimlendiren diktatörlük rejimleri birkaç hafta içinde çeşitli, etkili ve yerleşik yeni siyasi partilerin oluşmasının koşullarını imkânsız hale getirdi. Tarihi muhalif güçler, önemli bir cesaret göstererek, yıllar boyunca umut ışığı gösterdiler, hem de çoğu kez toplumsal tabanları olmaksızın ve görece yalıtılmış halde kalarak. Bazı ülkelerde, Müslüman Kardeşler örneğinde, kaideyi güçlendiren istisnalar vardır çünkü sadece Müslüman Kardeşler gerçekten örgütlü ve toplumların geniş kesimlerinde yayılmış etki ağlarına sahipler. Bunlar çoğu kez tiranlık rejimlerinin baskısının mağduru oldukları için saygı görmekte ve bu safhada yolsuzluğa karşı mücadele etmiş kişiler olarak kabul edilmekteler. Yukarıda andığımız özellikler her ülke için ayrı ayrı açıklanmayı hak etmektedir çünkü uluslararası düzeyde ve tek bir Müslüman Kardeşler grubundan söz edilemez. Nihayet Müslüman Kardeşler’in siyasi partiler dönüşmüş şekillerinin, Tunus ve Fas örneklerinde görüldüğü gibi, diğer siyasi güçlerle özellikle milliyetçiler ve sosyal demokratlarla koalisyon kurmaya meyilli olduklarını kaydetmeliyiz. Bu siyasi uzlaşma öğrenimi çoğulcu ve demokratik siyasi sistemlerin tedricen yürürlüğe geçmesi için son derece olumlu bir parametre oluşturmaktadır.

Dördüncü tespit: Demokrasiyle bağlantı sorunudur. Demokrasi dışarıdan ithal edilebilecek bir sistem değildir. Bu açıdan baktığımızda George W. Bush’un yeni muhafazakâr yönetiminin tek yanlılığının kurbanı olan Irak halkının yaşadığı trajediyi unutmamalıyız. Bir demokratik siyasi sistemin yürürlüğe konulması uzun bir süreçtir ve hiçbir zaman çizgisel bir şekilde yürümez. Diğer deyişle süreç duraklama, hatta gerileme dönemleri yaşanabilir. Bu nedenlerden ötürü sadece kopyalanıp uygulanmasının yeteceği anahtar bir model yok. Buna karşın bazı ilke ve değerlerin evrensel nitelikte olduğunu da önemle belirtmek gerekiyor: Erkekler ve kadınlar arasındaki eşitlik, serbest bir seçimin ifadesi olduğunda siyasi değişikliğe saygı…

Beşinci tespit: Türk modeli sorunudur. Devletlerin arasındaki ilişkilerde gerçekte bir modelin söz konusu olması çok ender görülen bir durumdur ve bunun olduğu zamanlarda ise hep felaket olmuştur. Bir örnek vermek gerekirse, tüm devletlerin hafızasında o zamanlarda “uydu” devletler olarak nitelenen devletlere model devlet olmak isteyen Stalin-vari irade hâlâ muhafaza edilmektedir! Türkiye tarihiyle ilgili nedenlerden ötürü Arap dünyasına bir örnek olamaz. Türkiye’de cumhuriyet neredeyse yüz yıl önce ilan edildi, yine demokrasiye geçiş de II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından gerçekleşti. Kuşkusuz Türk demokrasisi süreç içinde parantezler oluşturan siyaset alanına yönelik birçok askeri darbe yaşadı. Ancak her şeye rağmen Türkiye yurttaşları onlarca yıl süren tartışmasız bir demokrasi pratiğine sahipler. Arap devletleri ise başka bir tarihe sahipler, Arap halkları başka deneyimlere sahipler. Bu nedenle onların Türkiye’nin durumunu mekanik olarak tekrarlamaya çalışmaları tümüyle hatalı olur. Bu parametreler ortaya konduktan sonra bir gerçeklik kendini göstermektedir: Türkiye Arap ülkelerinin vatandaşları için bir düşünce, diyalog ve fikri değiş-tokuş kaynağıdır. Ayrıca Türkiye’nin Ortadoğu nezdinde ilk planda yer alan bir güç olma iddiası onu vazgeçilmez bir ortak haline getirmektedir.

*Paris Uluslararası ve Stratejik İlişkiler Enstitüsü yöneticisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: