Suriye dosyası: Ayaklanma ve karşı devrimci masallar



Ozan Tekin / marksist.org

2011 yılıyla birlikte Ortadoğu’da on yıllardır hüküm süren hanedanlar, krallar ve diktatörler Arap Baharı ile birlikte sarsılırken, sürecin “Batı’nın bir oyunu” olduğunu iddia eden tezler öne atılmaya devam ediyor. Bu görüşü savunarak Arap devrimlerine karşı çıkanlar, son olarak Suriye’de Esad rejimine karşı 2011 Mart’ından beri devam eden ayaklanmaya karşı çıkıyorlar.

Türkiye’de demokrasi yönünde atılan her adımı “emperyalizmin oyunu” olarak adlandıran ve bunlara karşı çıkan komplocu anlayış, son olarak kendini Arap Baharı’na karşı çıkarak ifade ediyor.

İşi Esad’ın katliamlarını savunmaya kadar vardıran bu cepheyle hem devrimin nasıl bir şey olduğunu, hem Suriye’de “anti-emperyalist” olduğu iddia edilen rejimi hem de Batı emperyalizmini yeniden ve yeniden tartışmak, yalanlarla ve efsanelerle dolu argümanlarına cevap vermek gerekiyor.

Bu, onları ikna etmek için değil ama, Arap Baharı’nı desteklemesine rağmen Suriye ile ilgili kafa karışıklığı yaşayanların netleşmesi ve Türkiyeli sosyalistlerin Arap devrimleriyle ilgili alacağı tavrın belirlenmesi açısından önem taşıyor.

Suriye’de Esad ailesinin 40 yıllık diktatörlüğüne karşı ayaklanma 2011’in Mart ayında başladı. Ülkenin güneybatısındaki Deraa kentinde, duvarlara Mısır ve Tunus devrimlerinden esinlenerek rejim karşıtı grafitiler yapan öğrenciler gözaltına alınarak işkenceye tabi tutulmuştu. Bu kentte başlayan gösteriler, kısa sürede bölgedeki küçük kasabalara ve köylere sıçradı.

Buralardaki gösterileri rejim şiddet kullanarak bastırmaya çalıştı. İnsan kaçırmalar, tutuklamalar ve öldürülen protestocular, isyanın Hama başta olmak üzere ülkenin birçok büyük kentine sıçramasına neden oldu.

Esad bir yandan sokaklarda göstericilere saldırıp katliamlar yaparken, bir yandan da iktidarda olduğu 2000 yılından bu yana ilk kez politik reformlar yapmayı vadetti. Bununla, ayaklanmaların Şam ve Halep gibi iki büyük şehre, ülkenin resmi başkentiyle ticaretin merkezine ulaşmasını engellemeye çalışıyordu.

Ayaklanmanın talepleri

Esad’a karşı isyan edenler, sadece onun değil, tıpkı Tahrir’i dolduranlar gibi bir bütün olarak baskıcı rejimin devrilmesini istiyorlardı.

İlk 6 ayı boyunca Suriye Devrimi’nin üç ana özelliği vardı:

– Barışçıl bir devrim olması ve silahlı muhalefete karşı çıkması (Bu durum, Esad güçleri tarafından ablukaya alınan kentlerde ölü sayısı binlerle ifade edilmeye başlayınca kısmi olarak ortadan kalktı)

– Halkın tek yürek olduğunu ifade etmesi (Esad ayaklanmayı mezhepler arası çatışmaya çevirmek istiyordu. Ancak buna karşı muhalefet tüm etnik ve dini azınlıklara çağrı yaparak bazı önde gelen isimleri saflarına kattı. Devrimin sloganlarından biri de “mezhepçiliğe hayır” idi)

– Devrimin Suriye halkına ait olduğunu savunup dış güçlerin askeri müdahalesine karşı çıkması (Yabancı askeri müdahalenin muhalefet içinde güç kazanması, Esad’ın yaptığı katliamların katlanılamaz hâle gelmesi ve muhalefetin bir kısmı silahlanmasına rağmen bu saldırıları durduramamasının sonucu oldu)

2012’nin başlarında Suriye Devrimi

2012’nin ilk günlerinde ayaklanmalar büyüyerek başkent Şam ve ülkenin en büyük şehri Halep’e de sıçradı. İsyan, yakın dönemde başlayan ve bir ay süren grev dalgasıyla gittikçe güçlendi. Birkaç hafta ülkede kalan Arap Birliği heyeti Suriye’yi terk ederken, BM Güvenlik Konseyi (BMGK), Suriye’deki şiddetin derhal sona ermesi çağrısında bulunan ve Suriye rejimi tarafından yapılan insan hakları ihlallerini kınayan karar tasarısını, Rusya ve Çin’in vetosu nedeniyle kabul etmedi.

İsyanın başkent Şam etrafındaki işçi mahallelerine sıçraması ve grevlerle birleşmesi, Esad rejimini iyiden iyiye tehlikeye attı. Buna karşılık geçtiğimiz günlerde diktatör Esad’a bağlı güçler bu bölgelerde büyük bir katliam daha gerçekleştirdi.

Suriye Devrimi şu anda bir yandan ayaklanmaların giderek kitleselleşmesi, bir yandan Esad’ın katliamlarının sürmesi, bir yandan da muhalefet içindeki tartışmalarla çok uzun sürmeyeceği belli olan bir denge durumunda.

Hama’da 700 bin kişilik Esad protestosu

Mısır ve Tunus devrimleri Türkiye solunda zaten bir tartışma başlatmıştı. Bu iki rejimin ABD’nin ve Batı emperyalizminin müttefikleri olmaları bazı grupları devrimleri desteklemeye iterken, ayaklanmanın içinde islamcı siyasal güçlerin de olmaları (ve bu güçlerin bu ülkelerde en örgütlü muhalefet olması) ulusalcı sosyalistleri bu devrimleri “emperyalizmin planı” olarak nitelemeye itmişti.

Libya ve Suriye’deki diktatörlüklere karşı gelişen ayaklanmalar ise bu ayrışmayı derinleştirdi.

Suriye’de “anti-emperyalist” ve meşru bir iktidarın olduğu iddia edilmeye başlandı. Muhalefetin gerici olduğu ve iktidarı ele geçirdiği takdirde azınlıklara katliam yapacağı, hâli hazırda zaten Esad yanlısı güçleri öldürdüğü söylendi.

Bu iddialar Suriye rejiminin resmi kanalı SANA’nın verdiği “bilgi”lerle destekleniyordu. Halkın büyük bir bölümünün Esad’ın yanında olduğu, Batı’nın ise gerici ayaklanmacılar vasıtasıyla bu “anti-emperyalist” rejimi alaşağı etmek istediği öne sürülüyordu.

EMEP üyeleri, CHP ve İP ile birlikte Esad rejiminin davetlisi olarak Suriye’ye gittiler ve döndüklerinde “Durum hiç anlatıldığı gibi değil” diyerek rejimi savundular. TKP, Baas rejimine destek veren -ve bu yüzden ayaklanmalar sırasında üyelerinin bir bölümünü kaybeden- Suriye Komünist Partisi’nin temsilcilerini hem Suriye’de ziyaret etti hem de onları Türkiye’de ağırladı. Bu kemalist parti zaten Suriye’nin resmi haber ajanslarına dayanarak katliamları yapanın Esad değil muhalifler olduğunu savunuyor.

BirGün yazarı Ahmet Meriç Şenyüz, Humus’ta 300’e yakın insanın hayatını kaybettiği katliamı destekleyerek “Suriye’deki emperyalizmin işbirlikçisi kontralara karşı, Stalin, 2. Savaş’ta hainlere ne yaptıysa onu yapmak, Esad’ın tek seçeneği maalesef” diyen bir tweet attı.

Kapitalist bir diktatörlüğü savunmak için öne atılan bu yalanlara karşı, hem Suriye rejiminin hem de muhaliflerin karakterini yakından incelemek gerekiyor.
Suriye, seçimlere “tek aday” olarak giren Esad’ın %97 oy aldığı (!) bir diktatörlük olmasının yanı sıra, destekçilerinin ve ulusalcı sosyalistlerin iddia ettiği gibi ABD ve İsrail’e karşı anti-emperyalist bir ülke de değil.

Filistin ve Lübnan’daki direnişlere verdiği tahmin edilen desteğe rağmen, Suriye, 1982’deki ufak tefek çatışmaları saymazsak, 1973’ten beri İsrail’le askeri olarak karşı karşıya gelmedi. 2007’de İsrail tarafından Suriye topraklarına “şüpheli bir nükleer reaktör” olduğu gerekçesiyle hava saldırısı yapılmasına, 2008’de Lübnan’daki direnişin liderlerinden Imad Moghniye’nin suikast sonucu öldürülmesine rağmen bu durum değişmedi. 2006 yılındaki Lübnan savaşında Suriye’den tek bir kurşun dahi sıkılmadı. İsrail’le Suriye arasındaki temel sorun olan Goran Tepeleri nedeniyle 40 yıldır süregelen askeri yaptırımlar da Suriye Devrimi’nin herhangi bir gününde göstericilere karşı uygulanan şiddet kadar fazla değil.

İsrail, Filistin ve Lübnan’la ilişkiler

Suriye pek çok kez İsrail’le barış görüşmeleri için masaya oturdu. Bunlardan bir sonuç çıkmasa da, İsrailli uzmanlar Suriye’deki herhangi bir rejim değişikliğinin iki ülke arasındaki “anlaşma” durumuna zarar verebileceğini söylüyorlar. Esad’ın kuzeni Rami Makhlouf, 2011 Haziran’ında ayaklanmalar sürerken Suriye’de “istikrarın bozulması” durumunda İsrail’de de istikrarın bozulacağını, rejim devrildiği takdirde İsrail’le ilişkilerin ne yönde gelişeceğini kimsenin garanti edemeyeceğini söylüyordu. Zaten Suriye rejimi, Golan Tepeleri’nden çekilinmesi durumunda İsrail’le barışacağını açıkça söylerken Filistin direnişi hakkında daha bütünlüklü bir yorum yapmaktan kaçınıyor.

Beşir Esad’ın babası Hafız Esad’ın 1976’da Golan Tepeleri sorununun çözümünde “yeni bir durum” olabileceği umuduyla Lübnan’daki halk ayaklanmasının üzerine askeri güçlerini göndererek bölgedeki isyancıları ezdiğini unutmamak gerekiyor. 1984-1989 arası süren “Kamplar Savaşı” sırasında da Hafız Esad’ın askeri güçleri Filistinli mülteci kamplarına saldırmıştı.

Son 20 yılda, Suriye, İsrail’den daha çok Lübnanlı öldürdü.

Suriye rejimin son 30 yılda kendi ülkesinde Golan ve Filistin için direnişi örgütlemeye çalışan herkesi tutuklandı. Suriye’deki Filistinli mülteciler de rejimin baskısı altında, bugüne kadar 40 mülteci öldürüldü. 2011 yazında Filistinli mültecilerin bir bölümü rejimin bombardımanı nedeniyle kamplarını terk etmek zorunda kaldı. Zaten bu grubun da önemli bir kısmı Suriye halkıyla birlikte ayaklanmaya katıldı.

ABD destekçiliği ve yeni liberalizm

Suriye rejimi 1991 yılında Irak’a karşı ABD’nin liderliğinde yürütülen emperyalist savaşta da ABD’nin yanında yer aldı. Beşir Esad liderliğindeki Suriye’de 2003 yılında ABD’nin Irak işgali sırasında direnişi boğan güçlerin yanındaydı.

Suriye ayrıca 1990’ların başında neoliberal ekonomik politikaları hayata geçirmeye başladı. Bu süreç 200 yılında Beşir Esad’ın iktidara gelmesiyle birlikte hız kazandı.

Bu politikalar, Suriye’nin Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinden yabancı yatırımcılara açık hâle gelmesi, Baas rejiminin 30 yıl önce bir tür destek görmesini sağlayan sosyal politikaların tarihe karışması, devlet yardımların kesilmesi, dolayısıyla sosyal eşitsizliklerin derinleşmesi ve yoksulluğun artması anlamına geliyordu. Bu arada iktidardaki hanedana yakın gruplar ve büyük sermaye zenginleşmeye devam ediyordu.

(Suriye ordusu, 1991’deki Körfez Savaşı’nda ABD’nin başını çektiği koalisyon dahilinde Irak’a karşı savaşmıştı)

Suriye Devrimi’ne karşı tutum alan ulusalcı sosyalistler, Esad’ın yalnızca “meşru” rejimine karşı güç kullandığını, ülkede rejimin güçleri tarafından gerçekleştirilen katliamların ise “Batı’nın uydurması” olduğunu, bu katliamların bazılarının muhalifler tarafından yapıldığını savunuyor. Oysa Suriye’de ayaklanmaya katılanlar uzunca bir süre silahlanmayı reddettiler. Yerel Koordinasyon Komiteleri’nin 2012 başlarında açıkladığı rapora göre 10 ay içinde 461 barışçıl gösteri yapıldı. Esad’ın gerçekleştirdiği saldırılar sonucunda muhaliflerin bir bölümü, Suriye ordusundan ayrılanlar silahlı birlikler örgütlediler.

Her gün Youtube’a devlet güçlerinin yaptığı yeni katliamların görüntüleri yansıyor. Esad rejimi silahlı muhaliflerin yanı sıra sivilleri de katlediyor. Geçtiğimiz hafta sonu Humus’a yapılan bombardıman sonucu en az 36 ev içindeki insanlarla birlikte yerle bir edildi. Sokaklar cesetlerden geçilmiyor. Her katliam gösterileri büyütürken, Esad’ın güçleri cenazelerini kaldıran insanlara dahi saldırıyor.

Muhaliflerin ve insan hakları örgütlerinin bu konuda verdiği rakamlar değişmekle birlikte, Esad rejimi 2011 Mart’ından beri 6 binin üzerinde kişiyi katletti.

Sadece Suriye ordusu içinde silahsız göstericilere ateş açmayı reddettikleri için öldürülen askerlerin sayısının binin üzerine olduğu söyleniyor.

Katliamlarla ilgili bilgi almak, rejimin bağımsız basın kuruluşlarına uyguladığı nedeniyle oldukça zor.

Rejimin ölüm mangaları son dönemde Sünni müslümanları öldürerek Alevi mahallelerine atıyor. Esad, buna karşı Sünnilerden gelecek intikam saldırılarıyla, azınlık olan Alevilerin kendisine olan bağlılığını garantilemeye çalışıyor. Ancak Suriye devrimi, tüm etnik ve dini gruplara birleşme çağrısı yapmaya devam ediyor. Ölüm mangalarının katliamlarından sonra bir sürü tanınmış Alevi figürü devrimi desteklediklerini açıkladı.

Suriye Devrimi hakkındaki karalama kampanyası bir yandan da isyan eden milyonlarca kişinin içindeki örgütlü güçlerle ilgili Esad rejiminin servis ettiği haberlerle sürdürülüyor.

Muhalefeti oluşturan örgütlü güçler iki büyük çatıda birleşiyor. Birincisi Demokrasik Değişim için Ulusal Koordinasyon Komitesi (NCCDC). Bu grup yabancı askeri müdahaleye karşı çıkarken, yakın geçmişe kadar rejimin devrilmesini değil, muhaliflerle Esad rejimi arasında yapılacak “barış” görüşmeleri sonucu bazı reformların kazanılmasını savunuyordu. Bu görüşleri nedeniyle kaybettiği destek sonucu Esad’ın devrilmesi yönünde çağrılar yapmaya başladılar.

Diğer büyük çatı örgütü ise Suriye Ulusal Konseyi. Müslüman Kardeşler, liberaller ve bazı solcuların yer aldığı bu grup ise Esad’ın doğrudan devrilmesini savunduğu için daha popüler. Aldığı halk desteğinin bir diğer nedeni ise işgal altındaki Golan Tepeleri’nin bağımsızlığını savunması ve Filistin direnişine destek vereceğini ilan etmesi. Ancak Suriye Ulusal Konseyi içindeki birçok grup doğrudan Batı’nın askeri müdahalesini savunuyor. Bu gruplar içinde Batılı güçlerin doğrudan desteğini alanlar da var. Zaten Esad rejimini destekleyen “sahte solcular” da kitlesel muhalefet içindeki bu eğilimi kendilerine dayanak yapmaya çalışıyorlar.

Asıl bakılması gereken yer ise, ayaklanmanın taban örgütlenmesi olan Yerel Koordinasyon Komiteleri (LCC). Gösterileri örgütleyen aktivistlerin haberleşme ağı şeklinde örgütlenen komiteler, tüm eleştirilerine rağmen muhalefetin birlikte çalışması çağrısıyla Suriye Ulusal Konseyi’nin altında yer aldı.

Sokak gösterilerinin, sivil itaatsizlik eylemlerinin ve grevlerin örgütlenmesinde merkezi bir noktada duran LCC, isyan dalgası başladığından beri yabancı askeri müdahaleye karşı çıkıyordu. Bu süreçte bu grup büyürken Suriye Ulusal Konseyi içinde yer alan diğer siyasi çizgiler küçülüyordu.

Ancak son dönemde katliamların artması karşısında, LCC de yalnızca “barışçıl gösterilerin korunması” anlamında Suriye’deki muhaliflerin silahlı güçlerinin yetersiz olduğunu açıklayarak uluslararası koruma talep etmek zorunda kaldı.

“Batı müdahalesi” talepleri, bazı gruplar için doğrudan siyasi bir manevra, diktatörlükler altında gelişen muhalif hareketlerin taban örgütlenmeleri içinse uğradıkları katliamlar karşısında bir “zorunluluk” olarak görülüyor. Bu talepler, ulusalcı sosyalistlerin iddia ettiği gibi “Batı’nın oyunları” altında değil, bizzat isyan edilen diktatörlerin vahşetinin arttığı dönemlerde tabanda karşılık bulmaya başlıyor.

Benzer şekilde Irak’ta da Saddam muhaliflerinin bir bölümü yabancı müdahaleyi desteklemişti. Ancak ABD’nin “demokrasi götürme” amaçlı Irak işgali büyük direnişlerle karşılaşarak başarısızlığa uğradı.

Hem Suriye’deki hem de diğer ülkelerdeki sosyalistler elbette ki hem büyük emperyalistlerin hem de bölgesel güç olmaya çalışan Türkiye gibi devletlerin askeri müdahalesine, bu müdahaleler isyanın taban örgütleri tarafından dahi savunulsa karşı durmalı. 1990’larda Balkanlara “insani müdahele”nin insani olmadığının kanıtlanmasının yanı sıra, ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri de emperyalizmin müdahelelerinin nasıl sonuçlandığını tekrar tekrar ispatladı. Suriye Devrimi’nin kaderi devrimi boğmak isteyen Batı’nın müdahalesine değil isyanın yaygınlaşarak Esad rejimini kendi gücüyle devirmesine bağlı. Ancak bu müdahalenin önlenmesi için de sosyalistlerin katliam yapan diktatörleri değil, rejime karşı ayaklanan kitleleri desteklemesi gerekiyor.

Muhalefet içindeki belli bir eğilimi öne sürerek karşı-devrimi destekleyenlerin argümanları geçerlilik taşımıyor.

19. yüzyıldaki burjuva devrimlerinden Paris Komünü’ne, 1917 Şubat Devrimi’nden 2011’deki Mısır Devrimi’ne, tüm devrimleri yaratan kitle mücadelelerinin içinden farklı farklı siyasal gruplar ve farklı görüşler bulunur. Bu siyasi çizgiler devrim süresince, sürecin nasıl ilerlemesi gerektiği konusunda tartışarak hareket içerisindeki taraftar sayılarını arttırmaya çalışırlar.

Bugün ulusalcı sosyalistlerin Arap Baharı’ndaki muhalefet hareketlerinin içindeki bazı gruplara işaret ederek devrimlere karşı çıkmaları, bu gerçeğin yok sayılması anlamına geliyor.

Rusya’daki devrim sürecinin önemli figürlerinden Lenin, farklı kesimlerin rejime karşı yürüttükleri birleşik mücadele olmadan, bir yanda “sosyalizmin ordusu” ile diğer yandaki “emperyalizmin ordusu” arasındaki mücadele sonucunda bir toplumsal devrim gerçekleşeceğini zannedenlerin, yani “saf bir toplumsal devrim” bekleyenlerin “sahici bir devrimin ne olduğunu anlamayan lafta devrimciler” olduğunu söylüyordu.

1917’de Çarlık rejimini deviren Şubat Devrimi gerçekleştiğinde Bolşevikler ayaklanmaya katılan gruplar içinde küçük bir azınlığı temsil ediyordu. Devrimin nasıl ilerlemesi gerektiği konusunda farklı fikirler vardı: iktidarı burjuvaziye teslim etmek gerektiğini savunanlar, iktidarı burjuvaziyle paylaşmak isteyenler, devrimin motor gücü olarak Rusya toplumunun çoğunluğunu oluşturanlar köylülüğü görenler ve devrimi ancak işçi sınıfının liderliğinin ilerletebileceğini, yani Troçki’nin Sürekli Devrim teorisini savunan Bolşevikler.

1. Dünya Savaşı koşullarında Rusya’nın ve dünyanın içinde bulunduğu konjonktür, Şubat ayından Ekim ayına kadar geçen süreçte Bolşevikler’in fikirlerinin kitleler tarafından benimsenmesini sağlamıştı. İşçi sınıfının taban örgütlerinin içinde çoğunluğu Bolşevikler’in kazanmasıyla 1917 Ekim’inde sosyalist devrim gerçekleşti.

Benzer şekilde, Mısır’da 2011 yılının başlarında Mübarek’i deviren geniş kitleler de şimdi yönetime el koyan Askeri Konsey’in karakteri ve devrimin nasıl ilerlemesi gerektiği konusunda tartışıyorlar. Süreç brçok farklı toplumsal ve politik dinamiğin etkisinde gelişiyor. Askeri Konsey’i protesto edenlerin, sosyal adalet ve gerçek bir demokrasi isteyenlerin sayısı hızla artıyor.

Suriye’de Esad’a karşı isyan bayrağını açan kitlelerin içinde devam eden siyasal hegemonya mücadelesini de bu yönde kavramak gerekiyor.

Esad rejiminin sona ermesi ve devrimin ilerlemesi, muhaliflerin içindeki tartışmaların nasıl sonuçlanacağına bağlı olacak.

Bu dosyadaki makaleler boyunca tartışılan gerekçelerle Esad rejimini savunanlar ise karşı devrimin saflarında yer almaya devam edecekler.

Reklamlar

2 responses to this post.

  1. ABD, İsrail ve Suud kendi ayağına kurşun sıkmazlar. Kendi kuklaları olanların birer birer devrilmelerini başlatan değil, kontrol ve yönlendirme yapmaya çalışan şer odaklarıdır.
    Aklıselim herkes şunu bilir ki; halklara dayalı hareketler diktatörlerden daha kuvvetlidir ve Bütün İslam dünyası halkları İsrail’den nefret etmektedirler. Yine bu halk hareketleri devam ettiği müddetçe Suud saltanatı da sıranın kendisine geleceğinin farkındadır.
    Varlığını İsrail’e ve İsrail korkusuna borçlu diktatörler var.
    İsrail’e karşı Gazze ve Lübnan’daki Hizbullah direnişi bu korkunun yenilmesindeki en büyük etkilerdendi. İntifadaları ateşleyen Tunus (ki batının en koyu taklitçisi ve müttefikiydi) oldu ardından yine ABD’nin baş kuklası Mübarek gitti ve halklara umut geldi.
    Diktatörlerin hepsi birer birer düşmesi İsrail’in sonunun yaklaştığının emareleridir. Sıradaki halka olan Suriye Baas diktatörlüğünün düşmesi de an meselesidir.
    Ama bu arada acı bir gerçekle de karşılaştık; kendi güdümünde olmayan bu büyük hareketlenme bazı fanatikleri hattan düşürdü.
    Bu yol devam ediyor ve durmayacak.

  2. Posted by adem k. on Şubat 9, 2012 at 3:21 pm

    sayın sadık bey,

    suriye bass rejimi israil’in karşısında konuçlandırmıştı kendini. bu söylediklerinizle çelişmiyor mu? ayrıca halkların gücü dikdatörlükten kuvvetlidir ama raul castro nun da parmak bastığı gibi ülkeleri liberal kapitalist dünyaya ayan beyan açmak önüne geçilemez şeylerin habercisi olmaz mı?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: