Çankaya Bize Yeter



Bekir Fuat/28.05.2012/Milat Gazetesi

Çankayasız bir Ankara düşünmek zor, hatta imkânsız. Başkentin bir peruk kadar hüzünlü, bir peruk kadar yalnız ve yine bir peruk kadar mutsuzları orada yaşar. Herkes yaşadığı yeri sever ama onlar tutku ve aşkla bağlıdırlar muhitlerine. Ezeli ve ebedi korkuları Çankaya’nın bir gün “ezankaya” olması ihtimalidir.

Kemalettin Kamu, yıllar önce “Ne mucize ne efsun/Ne örümcek ne yosun/Kâbe Arab’ın olsun/Çankaya bize yeter” diyerek bu korkuya tercüman olmuştur. Cumhuriyet’in ilanından sonra bir Bayburtluya bu dizeleri yazdıran Çankaya, aslında o günden bugüne orada yaşayanlar için vatanın ta kendisi demek. Kâbe’nin yalnız Araplar değil tüm Müslümanlar için bir değer taşıdığını ne yazık ki bilemeyen bu zihniyet Çankaya’yı da kendileri için “kutsal mekân” olarak görmekten bir türlü vazgeçemez. İşte tam da bu yüzdendir ki, Çankaya’da dolaştığınızda sık sık “ Good Bye Lenin” filminden enstantanelere rastlamanız mümkündür.

Enteresan bir filmdir Good Bye Lenin: Doğu Almanya’da yaşayan bir anne oğulun hikâyesidir anlatılan. Anne kalp krizi geçirip aylarca komada kalır, o komada iken Berlin’deki “Utanç Duvarı” yıkılmıştır. Fakat doktor annenin karşılaşma riski olan kötü olaylardan ve şoklardan korunması gerektiğini yoksa ölebileceğini söyler. Bu durumda oğlunun görevi, annesini Duvar yıkılmadan önce olan hayatın aynen devam ettiğine inandırmaktır. Her şey ama her şey saklanır anneden. Çevresinde yalancı bir dünya örülür.

Anneye, eskiden kaydedilen bol sosyalist propagandası yapılan haber bültenleri seyrettirilir, istediği kimi şeylere orak çekiçli etiketler yapıştırılır vs. Annenin Duvar’ın yıkıldığını öğrenerek şok yaşamaması gerekmektedir. Yoksa ölebilir. Bunun için var gücüyle çalışır çocuk. Annesini bu suni dünyada yaşatmaya çalışırken oldukça acıklı hallere de düşer. Hasta birine değişimi kabul ettirmek zor ve zahmetlidir çünkü…

Birçok Çankayalının durumu da en az bu anne oğulun durumu kadar hüzünlüdür işte. Onların bu acıklı haline üzülen kimi siyasi parti ve kimi dernekler değişimi kabul edemeyen, hazmedemeyen, bununla yüzleşemeyen zavallılar için kalp sektesi geçirmesinler diye birbirinden acıklı hallere düşerek tapınılan Çankaya’nın hâlâ değişmediğine inandırmaya çalışırlar ahaliyi.

Mecburi haller dışında Çankaya dışına çıkmaktan imtina eden çoğu Çankayalı, geçmişin hatıralarıyla yaşayan, yaşadığı zamanı inkâr eden bütün zamanın dışında kalmışlar gibi kendilerine sunulan eski şarkıları dinleyerek teselli bulur.

Bir Çankaya otobüsünde yaşadığım hadise bu manada oldukça ibretlik. Başlarında fötr şapkaları, manikürlü ve ojeli tırnakları ile kendilerine hayran tipik Çankayalı iki yaşlı teyze ki-bunlar otobüste kendilerine yer verilmesini istemek dışında asla yaşlı olduklarını kabul etmezler- hemen yanı başlarında ayakta duran “örtülü olmayan” genç bir hanımın kolyesine dikkatle baktılar. Sonra da biraz daha girişken tabiatlı olanı ayaktaki hanıma gülümseyerek: “O Atatürk değil mi evladım?” diye gururla sordu. Genç kadın istifini bozmadan: “Yok teyze Suudi Arabistan Riyali” deyiverdi. Yaşlı teyze bozguna uğramıştı, toparlanmaya çalışırken, genç hanım işi biraz daha ilerletip: “Bakmak ister misiniz? Çok eskidir” diyerek onlara doğru eğilince iki ihtiyar da kendilerini saldırıya uğrayacaklarmış gibi geri çekip, tek kelime söylemeden apar topar ilk durakta indiler. Halleri çok trajikomikti hakikaten.

Çünkü onlar için Çankaya demek, Cumhuriyet döneminde kurulmuş ve o günden bu güne de aslında bir getto misali asla değişmemiş kutsal bir semt demekti. Her ev, her dükkân, her park, her pasaj onların kalesi ve dokunulmazıydı. Karşılarına çıkan Suudi Arabistan Riyalinden kolye takan birisi de yalnızca o kolyeyi taktığı için bir tehdit unsuruydu.

Bu gibi tehlikelerden(!) korunmak için sığınılacak en güzel yer yalancı bir dünyaydı. İşte o dünyanın adı Çankaya! Partilerin ve derneklerin olmayacak rüyaları alıp sattıkları, halktan kopuk, her toplantıda defalarca okunan ve avuçlar patlayıncaya kadar alkışlanan Onuncu Yıl Marşı ile süslenmiş sanal bir dünya orası.

Evet, yüzüncü yılına yaklaşan Cumhuriyet’in geldiği noktayı inkâr ederek, görmeyerek sığınılan Onuncu Yıl Marşı’nın gürültüsünde “yalancı” mı desem, “hüzünlü” mü desem bilemedim bir dünya işte. Amerikalıydı galiba, bir psikoloğun “zamana hapsolmak” dediği şey bu olsa gerek. Çankaya’da kendilerini geçmişe hapsederek yaşayanlar için üzülüyorum. Bir peruk gibi hüzün kaplıyor içimi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: