Posts Tagged ‘sinema’

Sahi ne olmuştu Sabra ve Şatilla’da!

“Beşir’le Vals”in er Folman’ı yitik anılarını arıyor…

“- Lübnan’a ait görüntüler gözünün önüne gelmiyor mu?
– Hayır, pek sayılmaz.
– Emin misin?
– Hayır
– Ya Beyrut, Sabra ve Şatilla?
– Ne olmuş Sabra ve Şatilla’da?”

Bu sözlerle başlıyor hafızası ile birlikte insanlığı da unutturulan bir toplumun belleğini kazanma yolculuğu… 1982 yılında Beyrut işgali sırasında, İsrail ordusunda yer almış eski bir asker olan yönetmen, kendi anılarını ararken, insanlığın gördüğü en büyük katliamlardan birini de parça parça ortaya seriyor. İsrail toplumuna ve dünyanın tepkisiz halklarına kaba çizgiler yardımıyla hatırlatıyor Sabra ve Şatilla katliamlarını…

İsrailli yönetmen Ari Folman’ın Beşir’le Vals (Vals Im Bashir) filmi, bu yılın en çarpıcı yapımları arasında yerini aldı. 90 dakikalık bir animasyon olan Beşir’le Vals, Folman’ın biyografik yolculuğunu konu alıyor. Bir barda kendisi gibi savaşa katılmış asker arkadaşının sorusu üzerine, savaşa dair hiçbir anısı olmadığını fark ediyor Folman. Hafızasını yitirdiğinin bile farkında olmayan Folman, o akşamın ardından kendisiyle birlikte savaşta yer almış eski arkadaşlarının peşine düşerek yaşananları hatırlamaya çalışıyor.

Yazının devamı için tıklayınız.

Kaplumbağalar da Uçar

Filmin Künyesi
Yönetmen : Bahman Ghobadi
Senaryo : Bahman Ghobadi
Yapım : Bahman Ghobadi, Hamid Ghayami, H. Karimi
Müzik : Hüseyin Alizadeh
Görüntü Yönetmeni : Şehriyar Assadi
Kurgu : Mustafa Khergheh Poosh, Hayedeh Safiyari
Süre : 98’
Orijinal Dil : Farsça
Yapım : 2004, İran – Irak ortak yapımı

Oyuncular:
Avaz Latif (Agrin)
Soran İbrahim (Uydu)
Saddam Hüseyin Faysal (Peşo)
Hireş Faysal Rahman (Hangao)
Abdülrahman Kerim (Rega)
Ajil Zibari (Şirko)

Film Hakkında:

Dünyanın en önemli sorunlarından biri olan mayın tarlaları ve savaş ortamında büyüyen çocukları konu alan filmde, para karşılığı bölgedeki mayınları toplayan çocukların dramatik öyküleri anlatılıyor.

FİLMİN ÖYKÜSÜ
Hikaye, ABD’nin Irak’a müdahalesinin bütün dünyada tartışıldığı dönemde, Irak-Türkiye sınırında bir Kürt mülteci kampında geçiyor. Kampta yaşayan ve ailesini savaşta kaybetmiş olan 13 yaşındaki Satellite (Uydu) lakaplı Soran, ABD hayranı bir Kürt genci. Günlerini televizyon antenlerini tamir ederek ve üç beş kelime bildiği İngilizcesiyle uydu kanallarındaki savaş haberlerini köylülere tercüme ederek geçiren Satellite, ABD Başkanı George W. Bush’un Pentagon’dan yaptığı savaş demeçlerini; “Yarın yağmur yağacak” gibi cümlelerle aktarır.
Kamptaki çocukların hayranlığını kazanmış olan Satellite’in liderliğinde toplanan tehlikeli kara mayınları, burada yaşayan çocukların tek geçim kaynağı. Kampa yeni gelen 14 yaşındaki Agrin’e aşık olan Satellite, onun gözleri görmeyen küçük oğlu ve her iki kolunu da bir patlamada kaybetmiş abisinden oluşan ailesine yardım etmeye çalışır. Ancak acımasız koşulların içerisinde büyüyen Agrin’in tek isteği ölmektir.

YAPIM HAKKINDA
Bahman Ghobadi, Kaplumbağalar da Uçar’ı çekmeye Saddam’ın devrilişinden üç gün sonra “Songs Of My Motherland”in (Annemin Ülkesinin Şarkıları) gösterimi için gittiği Bağdat’ta karar verir. Süper güçlerin ağır silahlarını Irak’a göndermesine sembolik ama sanatsal bir karşılık vermek amacıyla Kaplumbağalar da Uçar’ı çeken Ghobadi, filmin tüm oyuncu kadrosunu amatör oyunculardan seçer.
Oyuncuların bulunması için uzun süren aramalarda yaklaşık 300 kişi Ghobadi’ye yardım etti. Ghobadi’nin “Çekim öncesi ordum” diye adlandırdığı ekip, Irak’taki tüm Kürt köylerini gezdi ve çocukların fotoğraflarını çekti. Baş rol oyuncularından Avaz Latif (Agrin), elektriği dahi olamayan bir köyde bulundu. Soran İbrahim (Satellite) ise çocukların içinde daha önce bir televizyon görmüş tek çocuk. Bahman Ghobadi, kendisine alışmaları için bir süre çocuklarla birlikte yaşadı ve çocuklarla dostluğunu pekiştirdikten sonra kamerasını çalıştırmaya başladı.
Film, Irak’ta da gösterime girdi. Filmin gösterime girdiği Halepçe ve Süleymaniye kentlerindeki sinema salonları, film ekibinin de yardımıyla yeniden inşa edildi. Filmin bu gölgede yapılan ilk özel gösterimlerine, filmin tüm oyuncuları da katıldı. Bağdat’ta yapılacak gösterimler ise güvenlik önlemleri gerekçesiyle iptal edildi.

BAHMAN GHOBADİ
1969 yılında İran’ın Kürt kesiminde bulunan Bane kentinde ailenin ilk erkek çocuğu olarak dünyaya gelen Bahman Ghobadi, öğrenimi sırasında radyoda çalıştıktan sonra sonra 12 yaşında geldiği Sanadaj’da amatör olarak kısa filmler yapmaya başlamıştır. Tahran’da bulunan İran Basın Yayın Yüksek Okulu’nu bitirdikten sonra kariyerine sanayi fotoğrafçılığı yaparak devam etmiştir.
1995-1999 yılları arasında birçok ulusal ve uluslararası yarışmalarda ödül kazanan 10 kısa filme yönetmenlik etmiştir. Bunlar arasında Clermont-Ferrand Festivali’nde Jüri Özel Ödülünü kazanan “Siste Yaşam” filmi de bulunmaktadır.
1999 yılında, Abbas Kierostami’nin “Rüzgar Bizi Taşıyacak” filminin çekimlerinde baş asistan olarak çalışmış, Samira Makhmalbaf’ın “Kara Tahta” isimli filminde başrollerden birini oynamıştır.
Ghobadi, son filmi “Sarhoş Atlar Zamanı” ile 2000 yılı Cannes Film Festivali’nde “Altın Kamera Ödülü”, “Genç Sinema Ödülü” ve “FIPRESCI Ödülü”ne layık görülmüştür.

YÖNETMENİN YORUMU
Saddam’ın devrilişinden üç gün sonra filmim “Songs Of My Motherland”in (Anayurdumun Şarkıları) gösterimi için Bağdat’a gitmiştim. Amacım süper güçlerin ağır silahlarını Irak’a göndermesine sembolik ama sanatsal bir karşılık vermekti.
Taşıdığım küçük DV kamera ile, birkaç hafta Bağdat’ta ve diğer şehirlerde gördüklerimi kaydettim.
İran’a döndükten sonra beni Irak’ta mutsuz eden her şeyin filmini yapmaya karar verdim: Mayın tarlaları, sakat çocuklar, yakınlarını kaybetmiş insanlar, gitgide artan huzursuzluk… Savaş sanki yeni başlamış gibiydi.
Irak’ta çekim izni almam üç ay sürdü. Küçük bir ekiple çekim yaptık. Dünya televizyonları savaşın bittiğini anons ediyordu, bense başrolünde Bush, Saddam ya da başka bir diktatörün olmadığı bir film çekmeye başlamıştım. Savaşın sonunda bu liderler dünya çapında medya yıldızıydılar. Kimse Irak halkından bahsetmiyordu. Halka ait bir tek resim yoktu. Sadece bir sürü gereksiz görüntü dönüp duruyordu.
Bu filmde Saddam ve Bush yardımcı oyuncular. Öte yandan Irak halkı ve sokak çocukları başrolü oynuyor.
Filmimi diktatör ve faşistlerin politikalarına kurban edilen tüm masum dünya çocuklarına ithaf etmek istiyorum.

Aldığı Ödüller:

Kaplumbağalar da Uçar, 2006 Oscar Ödülleri için İran tarafından “En İyi Yabancı Film” dalında aday adayı gösterildi.
* 52. San Sebastian Film Festivali “Altın İstiridye” Ödülü
* 52. San Sebastian Film Festivali En İyi Senaryo Jüri Özel Ödülü
* 55. Berlin Uluslararası Film Festivali Barış Ödülü
* 40. Chicago Film Festivali Gümüş Hugo (Jüri Özel Ödülü)
* 5.Tokyo Filmex Film Festivali Jüri Özel Ödülü
* 5.Tokyo Filmex Film Festivali “Agnès B. Ödülü”
* 28. Sao Paulo Uluslararası Film Festivali Seyirci Özel Ödülü
* Mexico City Uluslararası Çağdaş Film Festivali “La Pieze” Ödülü (2005)
* Mexico City Uluslararası Çağdaş Film Festivali Seyirci Ödülü (2005)
* 19. Fribourg Uluslararası Film Festivali Seyirci Ödülü
* 19. Fribourg Uluslararası Film Festivali “E-Changer” Ödülü

Dinle Neyden Filmi

HİKAYE

“Dinle Neyden”, 1798 Osmanlı-Fransız savaşının yaklaştığı günlerde, İstanbul’da barış arayan bir avuç insanın çabalarıyla, iki genç Saray mensubu arasında yaşanan duygusal ilişkinin tanığı olan genç bir Mevlevi Dervişinin mistik dünyasını anlatıyor;

Mevlevihane defterlerini tutmakla görevli Derviş, aynı zamanda eski bir Osmanlı Paşası olan Nuri Dede efendinin hizmetindedir. Dede efendi ve onun eski dostu olan bazı Fransız diplomatlar yaklaşan harbi önlemeye çalışmaktadır. Gayriresmi olarak sürdürülen bu çalışma, Sultan III.Selim’in kızkardeşi Beyhan Sultan’a ait Sahilsaray’da gerçekleştirilmektedir.

Rahatsızlanan Dede efendiye, diplomatik müzakereler sırasında eşlik eden Saray Tabibi Halil ile Beyhan Sultan’ın yardımcısı Gülnihal Kalfa arasında bir yakınlık yaşanmaktadır.

Dede efendiyle birlikte Sahilsaray’a gelen genç Dervişin defteri, tamamına tanık olduğu bu hikaye ile Hz.Mevlana’nın öğretisinden yansıyan satırların bir araya geldiği sayfalarla doludur..

YAPIM NOTLARI

Dinle Neyden filminin hazırlıkları 2006 yılında başladı ve yaklaşık 2 yıl sürdü.

Filmin senaryosu, Tuğrul İnançer, Prof. Dr. Mehmet İpşirli gibi birçok uzmanın yanı sıra, 2008 Yılı Fransa Ulusal Tiyatro Merkezi’nin teşvik ödülüne layık görülen Sedef Ecer ve Cesar Senaryo Ödülünün 2007 yılındaki sahibi ve Fransa’yı Oscar’larda temsil eden film “Indegenes”in yazarı Olivier Lorelle’in katkılarıyla 2 yıla yakın bir sürede son şekli verildi.

Filmin yönetmenliğini, Fransa’da kült bir film olan “Uyuyan Sudan Kork” adlı filmiyle tanınan ve Venedik Festivali de dahil olmak üzere birçok ödül alan Jacques Deschamps üstlendi.

Görüntü yönetmenliğini Octavio Espirito Santo üstlendiği filmin altı ayı bulan kostüm tasarımı ve dikim sürecinde 50 kişilik kadro yer aldı ve 500 adet kostüm dikildi.

Aslına uygun bir şekilde hazırlanan dekor ve aksesuarlar, uzmanlardan oluşan 35 kişilik ekibin uzun ve özverili çalışması sonucu yaklaşık 8 ayda tamamlandı.

Topkapı Sarayı, Haseki Külliyesi, Galata Mevlevihanesi, Mabeyin Köşkü gibi tarihi mekânlarda yapılan çekimler 5 hafta sürdü.

110 kişilik çekim ekibi ile gerçekleştirilen filmde, yardımcı oyuncularla birlikte 150 kişilik oyuncu kadrosu yer aldı.

Filmde, Türk Sineması’nın önemli oyuncularının yanı sıra, Fransa’nın çok tanınan karakter oyuncularından Jean Benguigui ile Fransız sinemasının yardımcı rollerinden tanıdığımız, Fransız tiyatrosunun önemli isimlerinden Jean Gabriel Nordmann da yer aldı.

OYUNCULAR

Ahu Türkpençe, ALican Yücesoy, Emin Olcay, Metin hara,, Lale Mansur, Burhan Öçal

Neyden dinledik mest olduk…

Neye uğradığımı şaşırdım. Böyle bir şey beklemiyordum. Zaten tasavvur da edemezdim böyle bir şey. Perşembe akşamı Ankara’daki gala gösteriminde seyrettiğim “Dinle Neyden” içime işledi. Niye işledi, nasıl işledi, bilmiyorum. Bir fikrim var tabii, ama kesin bir şey söyleyemem.

Hep derinlerde yüzen Ayşe Şasa’nın İsmail Eren’le beraber yazdığı acayip (çok güzel bir manada acayip) senaryo, filmin ‘dip akıntısı’nı teşkil eden Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin günümüz Türkçesine latif bir şekilde uyarlanmış hikmetli sözleri, istisnasız bütün aktör ve aktrislerin mükemmel oyunculukları, Jacques Deschamps’ın kuyumcu titizliğindeki yönetmenliği, Özhan Eren’in klasik tadındaki müziği, insanı içine çeken nefis dekorlar ve o göz kamaştırıcı kostümlerden fevkalade etkilendiğimi hissetmekle beraber, filmin içime işleyişini izaha bunların yetmeyeceğini de hissediyorum.

Bir izah ararken, “Sanki bunların hepsine Mevlana’nın eli değmiş” gibi bir cümle beliriyor zihnimde.

Filmin fikir babası ve süpervizörü Yücel Çakmaklı yolun başında içten, çok içten, çok çok içten bir besmele çekmiş olmalı. O besmele, Cenâb-ı Hakk’ın bereketini celbetmiş olmalı. O bereket, film ekibinin entelektüel ve fiziksel gayretlerini manevi bir boyutta harmanlamış olmalı. Filmde öyle ‘organik’ bir deruni atmosfer var ki, bu atmosferin ‘kurulmuş’ olabileceğine ihtimal veremiyorum. Dekorlar, dekorların üzerine düşen ışık ve kameranın onları ‘görme tarzı’ ile Derviş Halil’in tebessümü arasında var olduğunu hissettiğim irtibat, Derviş Halil’in tebessümü ile Gülnihal Kalfa’nın sağ eli arasında var olduğunu hissettiğim irtibat, Gülnihal Kalfa’nın sağ eli ile Beyhan Sultan’ın dilinden süzülen “şerefyab” kelimesi arasında var olduğunu hissettiğim irtibat, bütün bunlar ile ney sesi arasında var olduğunu hissettiğim irtibat, herhalde film ekibinin profesyonelliğiyle filan izah edilemez.

“Sen ne anlatıyorsun kardeşim? Filmin konusu ne, onu söyle!”

Filmin konusu: Napolyon Bonapart, Mısır’ı işgale hazırlanmaktadır. Bunu engellemek isteyen iyi niyetli bir Fransız, Mevlevi tekkesinin kapısını çalar. Tekkenin “dede”si, dünya işlerinden elini-eteğini çekmiş ihtiyar ve hasta bir Osmanlı paşasıdır. İyi niyetli Fransız ona Bonapart’ın planını anlatır ve o da sarayı plandan haberdar eder. Bunun üzerine, Fransızlarla barışı korumaya matuf gayri resmi diplomatik görüşmelere nezaret etmesi için, lisan-ı münasiple, Beyhan Sultan Hanımefendi’nin “Sahilsaray”ına çağrılır. Bir süreliğine oraya yerleşip kriz masasının başına geçer. Sıhhati üzerinde titreyen saray tabibi Halil’in gözü sürekli üzerindedir. Bu arada Beyhan Sultan’ın yardımcılarından Gülnihal Kalfa’nın gözü de saray tabibi Halil’in üzerindedir. Paşa’nın tekkeden gelirken yanından getirdiği sakar derviş Hali’in gözü ise hepsinin üzerindedir. Genç Halil sakardır, ama yazısı güzeldir. Onun için Dede Efendi (Paşa) kendisini tekkenin defterini tutmakla vazifelendirmiştir. Bu vazifeyi bihakkın yerine getirirken deftere Mevlana’dan inciler de geçirmektedir. “Sahilsaray” macerasını da Mevlana’nın incileri ışığında deftere geçirir…

Böyle anlatınca hiçbir şey anlaşılmıyor. İçimden “Bu filmin konusu medeniyetimizin üzerinde yükseldiği mütevazı asalet ve asil tevazudur” gibi şeyler yazmak geliyor, ama bunlar da filmin içe işleyen güzelliği hakkında esaslı bir fikir vermeyecektir. İyisi mi siz beni bırakın da hikâyeyi “neyden” dinleyin.

“Dinle Neyden”, bugün 75 sinema salonunda birden vizyona giriyor.

Yücel Çakmaklı ve yapımcı Özkul Eren başta olmak üzere, bu hikmetli sinema şölenine emeği geçen herkesi cân-ı gönülden selamlıyor ve onlara hayırlı başarılar diliyorum.

Hakan Albayrak